Berfo Ana

gece uzun sürüyor Berfo Ana
kapıyı açık tut, yüreğini
derelerin fısıltılarına aç
bugün tasanda değişen bir şey yok

“ey oğul, gücün mü tükendi cellâtların
elinde, nereye savurdular kemiklerini?”

gece uzun sürüyor yarın cumartesi
İçerenköy’den Galatasaray Meydanı’na
hava soğuk, şubatın mavi rengi
Cumartesi Anneleri’nin yüzünde

“ey oğul, ölürsem kemiklerin bulunmadan
gömmeyin beni de”

ah Berfo Ana, ölçtün ve tarttın
bedeninde adaleti, boş, yeğin.
geçemediler, geçemeyecekler direncini
böylesine bağlayıcı yüksek ateşin

Ahmet Adaberfo-ana-siiri

Reklamlar

Ölüm ve papatyalar

kim biliyordu papatyaları çok
sevdiğimi? bi dolu papatya
getirdiler hastanedeki odama
taşıdılar göğü, kırı, ırmakları
serçe sürülerini böylece

iyilik, hep odur mavi aydınlığı
denizin, duraksar düşünürüm
bir salyangozun ömrünü bile
kimselerin umurunda olmasa da

ölünce papatyaları göremem,
ah o kavakları, o kavakları
hep onlardır acımı dindiren
yuvarlanan yıldızlar, takımyıldızı
odamdadır

geldi, geldi işte yokluyor Pars
ah papatyalar, papatyalar

Ahmet Adapapatya-siiri

Ölüm

yavaş yavaş yaklaşıyorum ölüme
Pars, apartman boşluklarında, ara
sokaklarda bekliyor beni paslı orağıyla,
sessizce götürecek ben yoksulu

Pars, usulca götürecek ben yoksulu,
fitili kısık lambaya dönecek gözlerim,
kavaklara bakacağım, hiçbir şey gelmeyecek
elimden, aşmaktan başka eşiği

bir ağaç altı mı olur, deniz kıyısı mı,
bir odada tüy gibi uykuda mı,
kim bilir ne zaman gelecek
dağınık masamın başına?

Ahmet Adaolum

Çiçek kokan ağzı

yel ile koşuda birinci seçilmiş rüzgâr
böyle dedi deniz kıyısındaki nar ağacı
denizden konuşuyoruz gölgesinde
koya giren uykulu denizden

gül ile koşuda sonuncu olmuş sümbül
böyle dedi terastaki gecesefası
gülüyoruz, bir kuş sesi bize katılıyor
bir kırlangıç çok alçaktan uçuyor

dedim ki nar ağacına, gecesefasına
güzeldir nisan yağmuru üstümüze
başımıza yağınca, sığırcıkların
ansızın inişi gibi ovaya

güzeldir bir sevgilinin çiçek kokan ağzı
yağmurda eğilirken yalın toprağa

Ahmet Adasevgilinin-cicek-kokan-agzi

Felsefe – Gül göçüğü

Felsefe

Denize yakın oturuyorum, evden
Geldim, birkaç dergi kitap
Aldım yanıma, kuşları çağırdım
Yorulup konmuşlar tele

Kötü alışkanlıklarım yok, sessiz
Sedasız okuyorum denizi, taşı,
Deniz kabuklarını, kamaşıyor gözüm
Güneşin terazisinde, akşam saatlerinde

Felsefedir bana çiçeğin açmazı
Taşın uğultulu sesi, rüzgârın çıkrığı
İnsan her zaman yalnız kalmaz
Bütün tabiat dolar içeri

Gül göçüğü

Bilmiyorum, gülün sesi var mı? Dokununca ‘eyvah!’ desin istiyorum. Gül yetiştiricilerini tükettik. Gül veren de yok. Hayal kurma dükkânlarını kapattık. Söz silahşorları bilge şairler dönemi bitti; şöyle çalımlı yürüyen ‘abdal’. Asfalt yerdeyiz, gül yetiştirilecek toprak kalmadı. Rüyalar eşyalaştı. Rüzgâr koyaklarında ya da bir papatyanın içinde yitmek istiyorum.

Gül göçüğü zamanı geçiyor bir yüzüğün içinden. Kalp burcu sokaklar gül kokmuyor. Varlığımız buharlaşıyor acemiliğimizden. İşte tam da bu yüzden hançerem patika türküleriyle dolu. Yürüyorum parka doğru.

Ahmet Ada

Ahmet Ada

Yaralıyım

Dilimde titreyen türkü
Vay le le can
Rüzgârı portakal bahçelerine sürüklüyor
Yol uzun ay aydınlık
Vay le le can
Söğütleri geçip geliyorum kapınıza

Dudağımın ucunda kuru ayaz
Yüreğimde gümüş hançer
Aşk kırgınıyım – yaralıyım
Görüyor bunu kırmızı rüzgâr

Sevgilim can burcum
Bu çatal yürek senin için çarpıyor

Öyledir işte

Öyledir benim sevdam
Bir kuş uçuşu uzaklıkta değil
Yanı başındadır her zaman
Burkulur kalır bir ağaç gibi
Dalları uzar yeryüzüne
Yaprakları dosttur gün ışığına

Öyledir kızaran ekmeklerin utancı
Şaşkınlığa benzer uzaktan
Erik çalarken komşu bahçeden
İşkillenirim, gördüler mi acaba

Öyledir benim sevdam
Akarsu duruluğundadır
Bir mekik gibi işler de
Benzemez her sevdaya

Ekimdeyiz

Yavaş yavaş ısınıyor taş
Yavaş yavaş uyanıyor su
Yavaş yavaş buğulanıyor ağaç
Yavaş yavaş sap taşıyor karınca
Yitirmiş yönünü bu yüzden

Eylülü geçtik ekimdeyiz
Yavaş yavaş soğuyor havalar
Erken çıkıyorum yürüyüşe
Yavaş yavaş geriniyor sahil yolu
Güneşin şamdanıyla ışıyor deniz

Olanca gücünü gösteriyor sonbahar
Ne olup bittiğini anlıyorum
Bakmıyor gibi bakıyor bir çiçek
Yavaş yavaş geçiyorum yanından
Gök kuşlarını arıyor
Bir yay gibi gerilen ağaçlarda

Kanıt

Ağız ölür düşler biter
Daralır yüreği ölünün yakınlarının
Ölmeye gör tereken açılır
Oğlana deli kısrak, kıza mavi geyik kalır

Şairsen şiirlerin kalır
Aşmışsa evrensel eşiği yarına kalır
Akıp gider güneye, içinde
Mersin’in duru göğü kalır

İster İskenderiye’de ol, ister Mersin’de
Boşalttığın şiir Zümrüdüanka’dır
Sözcüklerden ördüğün hakikat zinciri
Yalın toprakta kalır

Varoluşun çarıkları

Gece zeytin topladık, ay karaydı, yıldızlar yoktu, deniz zeytinliğe bıraktı dağılmış ruhumu. Uzakta mezar yazıtlarından esiyordu kırmızı yel. Bana ölümü ve dirimi düşündürüyordu. Çok sevdiğim gelincik tarlalarında uyumak, bir daha uyanmamak geçiyordu içimden. Buluttan seleler zeytinlerle dolduğunda acı çeken yel gibi geçiyordum dünyadan. Bir ağaçla konuşmak, bir kuşla uçmak hafifletmiyordu acımı, varoluşun ezik çarıklarıydım.

Çalgılı ırmaklar

Nisan’ın geldiğini söylüyor çayır, kuşlar kalkıp kayısı dalına konuyor. Çiçekler sulara düşüyor, sular alıp götürüyor başka çiçeklere. Bahçedeki kaplumbağanın yaşını soruyorlar, sular kadar vardır yaşı diyorum. Suların yaşı sınırları aşıyor. Tiranlar boş yere duvarlar örüyorlar. Yeryüzünün en dip kıyısına dek uzanıyor kalbim. Şarabî denizler, derin göller kalbimdir. Birbirine kişneyen atlar benim kibirsiz özgürlüğümdür dörtnal giden ve geçen çalgılı ırmakları.
Gene gündüz, gene zarif Nisan çözük saçlarıyla geliyor. Deniz kıyısında Naz’dan ayrılıp karşılayamaya gidiyorum. Kaçmış barbar tiranlardan, selamını getirmiş nilüferlerin.
Yağmur başlamadan eve dönelim.

Ahmet Ada

Yeni Kantolar’dan Mısralar

“Ama onlar bir türlü anlamıyorlar
Hüznün de bir ölçü olduğunu”


“Kapısı çarpıp duran bağ evinde”
“Benden toprağa gitmekte olanı görüyorum” 


Kayanın sümbülünü leylağını, çılgın aylarını
Mevsimlerin bırakıp gitti. Yeni oldu öleli.


Kimdi dünyayı güzelleştirmek isteyen
Durdurup parmaklarından akan zamanı
Geleceğe başlangıç çizgisi çeken?


Annelerinse kırgınlıklardan hüzne döndüğünü
Hüzün varsa yerleşen bir şey olduğunu


Bizi yılların acılarıyla bırakıp gittiler
Her gölgeye her ağaca ateş ettiler


Anılar kalır daracık sokaklarda
Girsen ara sokaklara öpersin
On yedi yaşının alnından


Konuşuruz bunları yani çocukluğu
Yani yaşlılığı, yıkım taşlarını, nedense
Bize sıkça uğrayan parsı anne


Acının yaşı yoktur, biliyorum
Çağımıza özgü acı kökü tattım


Türkçe sapak, dilim tutuk, sözcükler yırtık
Bekliyorum minibüsler getirmiyor sesini
Tıka basa dolu çarşılardan, ölü sulardan


Kenti bir orman yalnızlığı sardığında
Dünya içinde bir başka dünyayken insan,


Portakal ağaçlarının çiçekleri senin için
İçimde yıkılan kuleler, ormanlar bile


Elleri deniz bahçelerinde şamdanlardı
Görkemli bitkiler vardı iri gözlerinde


Geç mi kaldım geldim işte Kevser
İçimdeki hüzün anıtlarını yatıştırdım
Buğulanıp taşan göğü getirdim


Dolardı ruhuna yıldızlara baka baka
Dünya, gürültülü o koca orman


Ağaca bakarım seyretmek için kendimi
Tutkuya bürünmüş ağaç benim işte
Köklerim derinlerde ısıtır denizi
Yapraklarım yağmuru çağırır sürekli


Bu şiirde her dize kendi başına uçar
Uçmasını bilen fıskiyeler için deniz
Rüzgâr değişmelerin olgunluğunu getirir


Eşyanın düşey konumu yalnızlık ortamında
Eşyanın çiçek açan yalnızlığı için deniz


Acı verir güneşler sabahlar ikindiler
Suyun yüzeyi şimşeğin tadı ısırganın öpüşü


Dön dolaş yayıldım dört bir yana
Dünyamı şaşırdım Kevser. Ben turna, ben yonu,


Topluiğne başı olalım, nesnelerin uzantısı,
Vakit geldi, büyük olsun yalnızlığımız


Boşalan yağmurlarız, su kenarlarında saz
Birkaç kişiyiz Ayşe Celâl Veysel
Konuşurken hüzün anıtları devriliyor

Vakti mi sordunuz, vakit tamam
Dönelim kış bahçesine denizin


Yapraklarının altında deniz desem
Ağaç desem bir kara ağaç
Yürüyor içimde denize doğru


Pars gök rengini solduran güç
Gizliyor parçalanmış ağzını rüzgârdan


Sesini kokladım kokusunu gördüm
Akdeniz bu


Yaşlı bir denizci gibi
İçimde sürüp gidiyor denizin serüvenleri


Gitsem gelmesem çocukluğuma Kevser
Siyah beyaz bir kare çiçekleri sulayan annem


Üstümden dönü döne geçen turnalar
Da yok. Neye baksam nerede dursam
Düş gücüm kilitlenmiş ruhum çalınmış
Elimden alınmış taşların dinginliği de


Bir çiçeği bozguna uğratır, dönersin denize
Derine, en derine, yüzünde yüzlerce dalyan


Esmer bir çiçek çelik yelekleri deler
Ruhum buna bir anlam veremez


Bağırasım geliyor sesim yırtıcı kuş sesi
Kimse yaşamın anlamından söz etmiyor


Sarkıttığım kuyuyu. Görebilir miyim
Ne kaldıysa, ne kaldıysa çocukluktan


Kırılan bir zaman belki ânın ağırlığı
Baktıkça sıkıyor ruhumu kımıldayan gök


Bir hüzün salkımı
İki kaşın arasında


Silmeye çalışma çıkmıyor Kevser
Çocukluk lekelerini


Dipte, taa derinde uğultusu dalgaların
Bunalıyor derya içinde


Annem öleli bir yıl oldu, oturduğu kanepedeki
Boşluğu ver. Bu nobran bu pörsük dünya
Avlamadan beni çekip gitmeliyim


Bir şey söyleyecek değilim sana
Bugün kenti dolaşırsın ite ite bir çiçeği

Öylece akıp gidecek avuçlarımdan günler
Öylece yatacağım suların ağırlığı altında


Ne zaman can alıcı sözcüğü bulsam
Benim o kılıç yüzü kendine dönük kırılgan
Benim o bahçede sessizce dolaşan kaplan


Bu acı çekmiş gök, bu acı toprak
Bu hızlı hızlı büyüyen ot
Sulardan kurtulmuş bu yıldız


Düşünü kurdum yıkıntılardan doğacak kuşun
Düşünü kurdum denize açılan kapıların
Düşünü kurdum yıldızlı gecelerin


Sonra gider çocukları öldürülmüş annelere
oğul olurum
Ey Beyrut! Öğrenci çantaları, kırık oyuncaklar..


Kudüs’te çatılarda güvercinler olur
Yağmur yüzlü çocuklardır onlar
Terk edilmiş semtlere doğru uçarlar


Daha çok, göl uzakta kaldı,
‘Kimse kamış olmayı düşlemiyor göllerde’

Öyle derinlere küllerinden doğan sözcükler denizine
Gömün beni gömün beni taşın yüreğine


Ruhum kanıyor gelmeyeceğini bildiğimden,
Arka bahçeden Akdenizli çocukluğumun.


Bir Pars değil miyim kendi kendime ben?


Hiçbiri olmuyor ama, acısıyla kalıyorum
Bileklerini kesen genç kızın
Kim bilir nasıl da umarsız kalmış
Yok anlaşılan denize açılan kapısı

Ahmet Ada