RSS

Etiket arşivi: Ahmet Ada

Berfo Ana

gece uzun sürüyor Berfo Ana
kapıyı açık tut, yüreğini
derelerin fısıltılarına aç
bugün tasanda değişen bir şey yok

“ey oğul, gücün mü tükendi cellâtların
elinde, nereye savurdular kemiklerini?”

gece uzun sürüyor yarın cumartesi
İçerenköy’den Galatasaray Meydanı’na
hava soğuk, şubatın mavi rengi
Cumartesi Anneleri’nin yüzünde

“ey oğul, ölürsem kemiklerin bulunmadan
gömmeyin beni de”

ah Berfo Ana, ölçtün ve tarttın
bedeninde adaleti, boş, yeğin.
geçemediler, geçemeyecekler direncini
böylesine bağlayıcı yüksek ateşin

Ahmet Adaberfo-ana-siiri

 
Berfo Ana için yorumlar kapalı

Yazan: 19 Şubat 2016 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler: ,

Ölüm ve papatyalar

kim biliyordu papatyaları çok
sevdiğimi? bi dolu papatya
getirdiler hastanedeki odama
taşıdılar göğü, kırı, ırmakları
serçe sürülerini böylece

iyilik, hep odur mavi aydınlığı
denizin, duraksar düşünürüm
bir salyangozun ömrünü bile
kimselerin umurunda olmasa da

ölünce papatyaları göremem,
ah o kavakları, o kavakları
hep onlardır acımı dindiren
yuvarlanan yıldızlar, takımyıldızı
odamdadır

geldi, geldi işte yokluyor Pars
ah papatyalar, papatyalar

Ahmet Adapapatya-siiri

 
Ölüm ve papatyalar için yorumlar kapalı

Yazan: 19 Şubat 2016 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Ölüm

yavaş yavaş yaklaşıyorum ölüme
Pars, apartman boşluklarında, ara
sokaklarda bekliyor beni paslı orağıyla,
sessizce götürecek ben yoksulu

Pars, usulca götürecek ben yoksulu,
fitili kısık lambaya dönecek gözlerim,
kavaklara bakacağım, hiçbir şey gelmeyecek
elimden, aşmaktan başka eşiği

bir ağaç altı mı olur, deniz kıyısı mı,
bir odada tüy gibi uykuda mı,
kim bilir ne zaman gelecek
dağınık masamın başına?

Ahmet Adaolum

 
Ölüm için yorumlar kapalı

Yazan: 19 Şubat 2016 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Çiçek kokan ağzı

yel ile koşuda birinci seçilmiş rüzgâr
böyle dedi deniz kıyısındaki nar ağacı
denizden konuşuyoruz gölgesinde
koya giren uykulu denizden

gül ile koşuda sonuncu olmuş sümbül
böyle dedi terastaki gecesefası
gülüyoruz, bir kuş sesi bize katılıyor
bir kırlangıç çok alçaktan uçuyor

dedim ki nar ağacına, gecesefasına
güzeldir nisan yağmuru üstümüze
başımıza yağınca, sığırcıkların
ansızın inişi gibi ovaya

güzeldir bir sevgilinin çiçek kokan ağzı
yağmurda eğilirken yalın toprağa

Ahmet Adasevgilinin-cicek-kokan-agzi

 
Çiçek kokan ağzı için yorumlar kapalı

Yazan: 19 Şubat 2016 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Felsefe – Gül göçüğü

Felsefe

Denize yakın oturuyorum, evden
Geldim, birkaç dergi kitap
Aldım yanıma, kuşları çağırdım
Yorulup konmuşlar tele

Kötü alışkanlıklarım yok, sessiz
Sedasız okuyorum denizi, taşı,
Deniz kabuklarını, kamaşıyor gözüm
Güneşin terazisinde, akşam saatlerinde

Felsefedir bana çiçeğin açmazı
Taşın uğultulu sesi, rüzgârın çıkrığı
İnsan her zaman yalnız kalmaz
Bütün tabiat dolar içeri

Gül göçüğü

Bilmiyorum, gülün sesi var mı? Dokununca ‘eyvah!’ desin istiyorum. Gül yetiştiricilerini tükettik. Gül veren de yok. Hayal kurma dükkânlarını kapattık. Söz silahşorları bilge şairler dönemi bitti; şöyle çalımlı yürüyen ‘abdal’. Asfalt yerdeyiz, gül yetiştirilecek toprak kalmadı. Rüyalar eşyalaştı. Rüzgâr koyaklarında ya da bir papatyanın içinde yitmek istiyorum.

Gül göçüğü zamanı geçiyor bir yüzüğün içinden. Kalp burcu sokaklar gül kokmuyor. Varlığımız buharlaşıyor acemiliğimizden. İşte tam da bu yüzden hançerem patika türküleriyle dolu. Yürüyorum parka doğru.

Ahmet Ada

 
Felsefe – Gül göçüğü için yorumlar kapalı

Yazan: 18 Şubat 2014 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Ahmet Ada

Yaralıyım

Dilimde titreyen türkü
Vay le le can
Rüzgârı portakal bahçelerine sürüklüyor
Yol uzun ay aydınlık
Vay le le can
Söğütleri geçip geliyorum kapınıza

Dudağımın ucunda kuru ayaz
Yüreğimde gümüş hançer
Aşk kırgınıyım – yaralıyım
Görüyor bunu kırmızı rüzgâr

Sevgilim can burcum
Bu çatal yürek senin için çarpıyor

Öyledir işte

Öyledir benim sevdam
Bir kuş uçuşu uzaklıkta değil
Yanı başındadır her zaman
Burkulur kalır bir ağaç gibi
Dalları uzar yeryüzüne
Yaprakları dosttur gün ışığına

Öyledir kızaran ekmeklerin utancı
Şaşkınlığa benzer uzaktan
Erik çalarken komşu bahçeden
İşkillenirim, gördüler mi acaba

Öyledir benim sevdam
Akarsu duruluğundadır
Bir mekik gibi işler de
Benzemez her sevdaya

Ekimdeyiz

Yavaş yavaş ısınıyor taş
Yavaş yavaş uyanıyor su
Yavaş yavaş buğulanıyor ağaç
Yavaş yavaş sap taşıyor karınca
Yitirmiş yönünü bu yüzden

Eylülü geçtik ekimdeyiz
Yavaş yavaş soğuyor havalar
Erken çıkıyorum yürüyüşe
Yavaş yavaş geriniyor sahil yolu
Güneşin şamdanıyla ışıyor deniz

Olanca gücünü gösteriyor sonbahar
Ne olup bittiğini anlıyorum
Bakmıyor gibi bakıyor bir çiçek
Yavaş yavaş geçiyorum yanından
Gök kuşlarını arıyor
Bir yay gibi gerilen ağaçlarda

Kanıt

Ağız ölür düşler biter
Daralır yüreği ölünün yakınlarının
Ölmeye gör tereken açılır
Oğlana deli kısrak, kıza mavi geyik kalır

Şairsen şiirlerin kalır
Aşmışsa evrensel eşiği yarına kalır
Akıp gider güneye, içinde
Mersin’in duru göğü kalır

İster İskenderiye’de ol, ister Mersin’de
Boşalttığın şiir Zümrüdüanka’dır
Sözcüklerden ördüğün hakikat zinciri
Yalın toprakta kalır

Varoluşun çarıkları

Gece zeytin topladık, ay karaydı, yıldızlar yoktu, deniz zeytinliğe bıraktı dağılmış ruhumu. Uzakta mezar yazıtlarından esiyordu kırmızı yel. Bana ölümü ve dirimi düşündürüyordu. Çok sevdiğim gelincik tarlalarında uyumak, bir daha uyanmamak geçiyordu içimden. Buluttan seleler zeytinlerle dolduğunda acı çeken yel gibi geçiyordum dünyadan. Bir ağaçla konuşmak, bir kuşla uçmak hafifletmiyordu acımı, varoluşun ezik çarıklarıydım.

Çalgılı ırmaklar

Nisan’ın geldiğini söylüyor çayır, kuşlar kalkıp kayısı dalına konuyor. Çiçekler sulara düşüyor, sular alıp götürüyor başka çiçeklere. Bahçedeki kaplumbağanın yaşını soruyorlar, sular kadar vardır yaşı diyorum. Suların yaşı sınırları aşıyor. Tiranlar boş yere duvarlar örüyorlar. Yeryüzünün en dip kıyısına dek uzanıyor kalbim. Şarabî denizler, derin göller kalbimdir. Birbirine kişneyen atlar benim kibirsiz özgürlüğümdür dörtnal giden ve geçen çalgılı ırmakları.
Gene gündüz, gene zarif Nisan çözük saçlarıyla geliyor. Deniz kıyısında Naz’dan ayrılıp karşılayamaya gidiyorum. Kaçmış barbar tiranlardan, selamını getirmiş nilüferlerin.
Yağmur başlamadan eve dönelim.

Ahmet Ada

 
Ahmet Ada için yorumlar kapalı

Yazan: 18 Şubat 2014 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Yeni Kantolar’dan Mısralar

“Ama onlar bir türlü anlamıyorlar
Hüznün de bir ölçü olduğunu”


“Kapısı çarpıp duran bağ evinde”
“Benden toprağa gitmekte olanı görüyorum” 


Kayanın sümbülünü leylağını, çılgın aylarını
Mevsimlerin bırakıp gitti. Yeni oldu öleli.


Kimdi dünyayı güzelleştirmek isteyen
Durdurup parmaklarından akan zamanı
Geleceğe başlangıç çizgisi çeken?


Annelerinse kırgınlıklardan hüzne döndüğünü
Hüzün varsa yerleşen bir şey olduğunu


Bizi yılların acılarıyla bırakıp gittiler
Her gölgeye her ağaca ateş ettiler


Anılar kalır daracık sokaklarda
Girsen ara sokaklara öpersin
On yedi yaşının alnından


Konuşuruz bunları yani çocukluğu
Yani yaşlılığı, yıkım taşlarını, nedense
Bize sıkça uğrayan parsı anne


Acının yaşı yoktur, biliyorum
Çağımıza özgü acı kökü tattım


Türkçe sapak, dilim tutuk, sözcükler yırtık
Bekliyorum minibüsler getirmiyor sesini
Tıka basa dolu çarşılardan, ölü sulardan


Kenti bir orman yalnızlığı sardığında
Dünya içinde bir başka dünyayken insan,


Portakal ağaçlarının çiçekleri senin için
İçimde yıkılan kuleler, ormanlar bile


Elleri deniz bahçelerinde şamdanlardı
Görkemli bitkiler vardı iri gözlerinde


Geç mi kaldım geldim işte Kevser
İçimdeki hüzün anıtlarını yatıştırdım
Buğulanıp taşan göğü getirdim


Dolardı ruhuna yıldızlara baka baka
Dünya, gürültülü o koca orman


Ağaca bakarım seyretmek için kendimi
Tutkuya bürünmüş ağaç benim işte
Köklerim derinlerde ısıtır denizi
Yapraklarım yağmuru çağırır sürekli


Bu şiirde her dize kendi başına uçar
Uçmasını bilen fıskiyeler için deniz
Rüzgâr değişmelerin olgunluğunu getirir


Eşyanın düşey konumu yalnızlık ortamında
Eşyanın çiçek açan yalnızlığı için deniz


Acı verir güneşler sabahlar ikindiler
Suyun yüzeyi şimşeğin tadı ısırganın öpüşü


Dön dolaş yayıldım dört bir yana
Dünyamı şaşırdım Kevser. Ben turna, ben yonu,


Topluiğne başı olalım, nesnelerin uzantısı,
Vakit geldi, büyük olsun yalnızlığımız


Boşalan yağmurlarız, su kenarlarında saz
Birkaç kişiyiz Ayşe Celâl Veysel
Konuşurken hüzün anıtları devriliyor

Vakti mi sordunuz, vakit tamam
Dönelim kış bahçesine denizin


Yapraklarının altında deniz desem
Ağaç desem bir kara ağaç
Yürüyor içimde denize doğru


Pars gök rengini solduran güç
Gizliyor parçalanmış ağzını rüzgârdan


Sesini kokladım kokusunu gördüm
Akdeniz bu


Yaşlı bir denizci gibi
İçimde sürüp gidiyor denizin serüvenleri


Gitsem gelmesem çocukluğuma Kevser
Siyah beyaz bir kare çiçekleri sulayan annem


Üstümden dönü döne geçen turnalar
Da yok. Neye baksam nerede dursam
Düş gücüm kilitlenmiş ruhum çalınmış
Elimden alınmış taşların dinginliği de


Bir çiçeği bozguna uğratır, dönersin denize
Derine, en derine, yüzünde yüzlerce dalyan


Esmer bir çiçek çelik yelekleri deler
Ruhum buna bir anlam veremez


Bağırasım geliyor sesim yırtıcı kuş sesi
Kimse yaşamın anlamından söz etmiyor


Sarkıttığım kuyuyu. Görebilir miyim
Ne kaldıysa, ne kaldıysa çocukluktan


Kırılan bir zaman belki ânın ağırlığı
Baktıkça sıkıyor ruhumu kımıldayan gök


Bir hüzün salkımı
İki kaşın arasında


Silmeye çalışma çıkmıyor Kevser
Çocukluk lekelerini


Dipte, taa derinde uğultusu dalgaların
Bunalıyor derya içinde


Annem öleli bir yıl oldu, oturduğu kanepedeki
Boşluğu ver. Bu nobran bu pörsük dünya
Avlamadan beni çekip gitmeliyim


Bir şey söyleyecek değilim sana
Bugün kenti dolaşırsın ite ite bir çiçeği

Öylece akıp gidecek avuçlarımdan günler
Öylece yatacağım suların ağırlığı altında


Ne zaman can alıcı sözcüğü bulsam
Benim o kılıç yüzü kendine dönük kırılgan
Benim o bahçede sessizce dolaşan kaplan


Bu acı çekmiş gök, bu acı toprak
Bu hızlı hızlı büyüyen ot
Sulardan kurtulmuş bu yıldız


Düşünü kurdum yıkıntılardan doğacak kuşun
Düşünü kurdum denize açılan kapıların
Düşünü kurdum yıldızlı gecelerin


Sonra gider çocukları öldürülmüş annelere
oğul olurum
Ey Beyrut! Öğrenci çantaları, kırık oyuncaklar..


Kudüs’te çatılarda güvercinler olur
Yağmur yüzlü çocuklardır onlar
Terk edilmiş semtlere doğru uçarlar


Daha çok, göl uzakta kaldı,
‘Kimse kamış olmayı düşlemiyor göllerde’

Öyle derinlere küllerinden doğan sözcükler denizine
Gömün beni gömün beni taşın yüreğine


Ruhum kanıyor gelmeyeceğini bildiğimden,
Arka bahçeden Akdenizli çocukluğumun.


Bir Pars değil miyim kendi kendime ben?


Hiçbiri olmuyor ama, acısıyla kalıyorum
Bileklerini kesen genç kızın
Kim bilir nasıl da umarsız kalmış
Yok anlaşılan denize açılan kapısı

Ahmet Ada


 
Yeni Kantolar’dan Mısralar için yorumlar kapalı

Yazan: 11 Aralık 2013 in Berceste, Bercestem, Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Kanto’lar

KANTO I

Çimen biçme makinesinin sesi yükseldiği zaman
Çimen kokusunun dünyayı tuttuğunu söylediler
Biz onlara yakıp yıktıkları kuleleri gösterdik
Denizin merdivenlerini, balığın ışığını
Denizin anahtarını yitirdiğimizi söyledik
Denizden dağlara doğru yürüdüğümüz zaman
– Yürümesi bile güzel –
Duyduk yenilenlerin yapraklanmış adımlarını
Toprakları gözyaşlarıyla lekeli
Öykülerini dinledik üç deniz üzerinde

“Ama onlar bir türlü anlamıyorlar
Işığa koşan ağaçların da olduğunu”

Göğün boş olduğunu söyledikleri zaman
Biz onlara üç denizi gösterdik
Kesik haykırışlarını duymalarını istedik
Yaz ikindisi kumun ve çakıl taşının
Bize dünyanın ücra bir yalnızlık olduğunu söylediler
Duraçlı yonuları, eski kemerleri,
Sümbül demetlerini gösterdik
Söylemesi bile güzel
Arka bahçeyi gösterdik
Ama bunlar yaz ılgımı dediler
Gelip geçer, asıl olan mutsuzluk

“Ama onlar bir türlü anlamıyorlar
Hüznün de bir ölçü olduğunu”

KANTO II

Sokakları geçen rüzgârın türküsünden
Denizin kırık yapıtları içinden
Dünyaya baktık. Ey insanoğlu!
Kavrulmuş şehirler şaşırttı bizi
Yıkılmış kalpler şaşırttı bizi
Issız deniz, ölü gölge şaşırttı bizi
Ne sonsuz bir bahçeydi dünya
Ne de bir avuç toz sütunlar altında
Bu yüzden
Bize kalan kuru köklerle
Çok zor yaza tutunmak
Çok zor hiç kimsenin anlamını bilmediği
Yağmurun sesiyle konuşmak

Bir ölü kemiklerini arar toprağın altında
Donuk ışıklar altında gezinir şapkalı biri
Gölgesi kapkara. Bu şehir hangi şehir?
Vakit hangi vakit? Biz buraya
Portakal suyu içmeye gelmiştik
Mısır unuyla yapılmış çörekler almaya
Yanımız sıra gelen üçüncü kişi
(Saçları dağınık parsa benzer yüzü)
Sürekli eksildiğimizi sezmiş biri
Üşüyüp üşüyüp yaza tutunmaya
Çalıştığımızı bilen biri

Kumda büyüyen karpuzları göstermeliyim ona
Su su diyerek toprağın altına uzananları
Sessizliğin gürültüsünü göstermeliyim
Uzayıp giden deniz kıyısında:

“Kim bana benim kim olduğumu söyleyebilir”
“Ölü toprakta çocukluk sevinciyim”
“Bir toz zerresi kirazlara dadanan”
“Kapısı çarpıp duran bağ evinde”
“Benden toprağa gitmekte olanı görüyorum”

KANTO III

Kayanın sümbülünü leylağını, çılgın aylarını
Mevsimlerin bırakıp gitti. Yeni oldu öleli.
Savsak bir yel esti. Kıyıdaki kulübenin
Oltası yağmurluğu şapkası kedisi
Yalnız kaldılar o günden beri.
Demek severdi denizi
Demek kayanın sümbülünü

Daha dün konuşmadık mıydı
Kışın güneyin serin rüzgârını
Kedilerle köpeklerle koşmadık mıydı
Dağlara doğru. Dağlara doğru frenkinciri,
Pars.
Annem öldü, yelin türküsü kapıdaydı hâlâ
Annem öldü, demirkırı at kapıdaydı hâlâ

Kıyıda durdum bir çiçeğe su verdim
Küçük kulübenin bahçesinde sabah serinliğinde
Bu bahçede kaç kere gezindiğini düşündüm
Çiçeklere su verişimi gözetlediğini düşündüm
Sayısız yaprak arasından.
Kapıda terlikleri. Tahta masada kuru üzüm taneleri.
Kapının eşiğinde tekir kedi.
Ölüm gök gürültüsü buz mavisi
Yokuş yukarı çıkınca köşede pars
Tepede saçını başını yolan ağaçlar:
“Ne yapsam neye baksam uçurum”
“Ölüm hiç işte, demek atları severdi”
“Ölüm hiç işte, demek kedileri severdi”
“Dağlara yamaçlara çıkayım uzun uzun”
“Kendimden çıkayım kapılmadan burgaca”

Burada mı yatarken çıkardığı
Verin bir köşeye gömelim takma dişlerini
–Kimdi o bakan yaprakların arasından?

KANTO IV

-Kazım Koyuncu’ya

Burada oturuyorum düşlediğim yerde
Her gün bile bile denizin kapısını
Açıyorum “Viya” diyerek güzel yüzlü çocuklara
Bir gün boğulacağız denizde
Bir gün bilge bir çıngırak olacak
Şarkılarımız Kevser.
Kevser bu sular bu yıldızlar bu otlar
Kime ceza kime incelik?
Bu dünya tenha bir sazlık
Bu dünya külün narın şarkısı
Gök alıp başını gider, gölgeler uzar
Taşlıklardan süzülür bir üveyik

“Hopa’lı bir çocuktum ipince. Bir köy
Berberinin oğlu.” “Peki kimindi dünya
Zugaşı bere?” “Gökyüzünün, ince suların..”
“Biz yeryüzüne şarkılar söylemeye geldik.
Teşekkürler dünya..”

Bir gün öylesine uzun uzun baktım
Boşluğuna ses dolu benliğimin. Eyvah!
Ne büyük cezaymış andaç olmak
İçimde kırılan aynaya.

Kimdi boşluğa düşen gölge?
Kimdi dünyayı güzelleştirmek isteyen
Durdurup parmaklarından akan zamanı
Geleceğe başlangıç çizgisi çeken?
Kimdi, kimdi Kevser denizi yanına çeke çeke
Yaza yalnızlık çığlıkları düşüren?
Kimdi kıyıda bekleyenlerin
Gelmediğini söylediği bilge?
Kimdi denizin anahtarını yitiren
Sessizce girip açtığımız kapıdan?

“Her gün yürüyorum dağlarda
boynumdaki çiçeklerle”
“Gölgem her taş dibinde”

KANTO V

Silifke Caddesi’nde bir yağmur Kevser
Bekledik gözlerimizi kısarak dinmesini
Gözlerimizi kısarak baktık pencereleri açık evlere
Deniz gören balkonlara, balkon çiçeklerine
Mersin ne yapacağını bilmediğinden uykudaydı
Deniz kim bilir kaç bin yıldır oradaydı
Evleri büyük yapmışlardı yüksek mi yüksek
Yağmur dinerse anlaşılırdı denizin orada durduğu
Yağmur dinerse anlaşılırdı varoluşumuz
Saçlarımız tırnaklarımız gözlerimiz anlaşılırdı
Anlaşılırdı peşimiz sıra gelen pars
Sınırsız sözcükler sayılar

“Biz buraya ne zaman gelmiştik?
Uzun süren bir gecenin sonunda mıydı?
“İyi ki geldiniz” diyen olmadı Kevser
“Siz bir başlangıçtınız” diyen olmadı Kevser
Deniz az ötemizdeydi
Yadırgadık insanı yadsıyan kadırgaları

Biz buraya ne yapmaya gelmiştik
Uzun şeyleri konuşmaya gelmiştik
Trenleri otobüsleri yolları denizleri.
Anısı olan her şeyi. Ah işte
Çatılardır hecelediğimiz yalnızlık”

Silifke Caddesi’nden denize doğru
Çatılardan kuşlar havalanmaktaydı, oradaydık,
Oradaydık ey sabahçı kahveleri, ey balıkçılar,
Duyuyorduk denizin iç çekişini
Biliyorduk boşluğa bölündüğümüzü
Biliyorduk tozlu ağaçların
Ve çocukların uykuda olduğunu
Annelerinse kırgınlıklardan hüzne döndüğünü
Hüzün varsa yerleşen bir şey olduğunu

Yağmur dinince oturduk denizin eşiğine
Görünmezi gördük bu da oldu işte

KANTO VI

Ağacın parmağı denizi gösterdiğinde
Yeniden yola çıkmalıyız Kevser
Ele geçirmek için yeniden varlığımızı
Kırık taşlar yıkıntılar altında
Çitler gelincikler çiriş otları arasında
Nasılsa ellerimiz hep yanımızda Kevser
Dudaklarımız topraktan tüten buğu
Ruhumuz biçilmiş tarlalar üstünde.
Köpekler ağıl önünde gündoğumuna bakıyor
Çocuklar sekide güneye. Bırak
Peşin sıra gelsin leopar. Ölü
Toprağı diriltmeye gidelim
Gidelim havalar bozmadan

Bizi köksüz bıraktılar, susuz ve uykusuz
Vardığımız her kıyı gölgesiz ölü ağaç
Yok devinen bir su, yaprak hışırtısı.
İthaka nerede Kevser? Geçerek denizleri
Hangi kıyıya geldik kim bilir?

Bize mermer yıkıntıları bırakıp gittiler
Bize bu taşları, bize bu leylakları bıraktılar
Başarabilecek miyiz Kevser
Yeni bir dünya kurmayı yıkıntılardan?
Yaz! Sınırsız isteklerini yanık köklere
Yaz! Sıkıntımızı, yorgunluğumuzu
Geçit vermeyen denizin dalgalarına
Külrengi gündoğumlarına, meşelere,
Çiğ düşen çimenlere. Korkuyu sil gözlerinden.
Yıllara gömülen acıları çevik parıltılara dönüştür
Suyun, ağacın çevik kıpırdanışlarına.
İnsan yeni şeylere uzanırken Kevser
Elleri boş olmalı ve deniz yöremizde
Uçuşmalı

Bizi yılların acılarıyla bırakıp gittiler
Her gölgeye her ağaca ateş ettiler
Ağaçların tozuna, ayçiçeklerine, rüzgâra.
Şimdi bir kök olsa sürecek, süt olsa
Çocuklar çocuklar çocuklar büyüyecek

KANTO VII

Bu uzun uzun şiirler çeşmelerden akan su
Balıkçıların ağı, sandalları, gümüşten balıkları
Balıkçı kahvesinde içilen sigaralar
Öyle kös kös düşünceler. Sonra
Susmalar denize karşı Kevser
Bu şaşkınlık, bu deniz çarpması.
En sonunda buradasın diyorum kendi kendime
Parmağını uzatsan sesini duyarsın
Baksan soluğu buğulanıp kalır denizin

Yaşlandıkça eylülün geçtiğini anlarsın
Yaprakların rengini dağıta dağıta
Hüznü buysa yaşlılığın Kevser
Uzun bir yolun sonundasındır. Öyle
Kısa kalır gecen de gündüzün de

Bu öyle bir derin soluk alıştır ki
Kollayıp deniz kıyısında parsı geçer
Ölümle dirim arasında gölgelerden
Bakarken bakarken öyle derinden
Öyle kendiliğinden hüzündür baktığı

Akşamdır. Suda parıltılar başlar
Yalnızlık bütün maharetini dener
Anılar kalır daracık sokaklarda
Girsen ara sokaklara öpersin
On yedi yaşının alnından

Bu uzun uzun yağmurlar parmaklarıdır
Yaşlılığı bağışlayan Zamanın
Nedensiz yağıyorlar ıssızlığına
Yağmurlardan sonraki sonsuzluğun.
Yine yağacaklar diyorsun
Sen öldükten sonra da tarazlı sulara

Hadi gel kıyıdaki sandallara gidelim
Dilersen konuşalım balıkçılarla balıklardan
Sen turnaları anlat, ben atları.
Ne kalır, ne kalır bir düşün
Sessizce yağan yağmurlardan

KANTO VIII

Şimdi yaprak yaprak yırtılan rüzgâr
Ölümün yurdudur. Tutunacak bir dağ
Arar. Yaslı yaz unutulur. Ağustosun
Üçü unutulur. Günün eli yaşayanların
Alnındadır. Yalnızlık Hititli güneşi giyinir

Sabahın serin kanatlı kuşları çığlık
Çığlığa uçar göksel kırlardan
Uçar acılarım. “Kaç gün oldu annem öleli?”
Dünyalı Nazire, ölü boşluk, kırılan yıldız,
O bitmeyen ölü sessizlik. Kıyısızlıktır
Belki ölüm, yan yana yürüdüğüm

Peki
Yanımda yürüyen parsa ne oldu?
Eşikte buzda karda mı kaldı?
“Ahmet su ver ölüyorum!”
Ölüm gidilmeyen deniz anne
Ölüm dönülmeyen ülke anne
Hatırlarsın benim yıllar yılı
Elerim ateşte ve buzdadır
Sesim yankılanır boşlukta anne

Oturup konuşuruz anne bilgelerden
Dünyanın yeni aldığı halden. Nasılsa
Vardığım kıyı umutsuz insan. Demek parsı
Kör kuyuda bıraktılar. Demek uzakta
Kavruk kelimelerin altında ölüm

“Yanımda kal! Dünya suda tenha
Kamış. Hatırladıkça iç çeker
Savatlı ay, biber çiçeği, esrik evren
Ve parmak uçlarımdan başlayan
Asmaların esmer sesi Ahmet.”

Yıldızsız geceyi gördüm anne. Su
Çılgınlığı olan hayatı. Gök gürültüsünü
Duydum. Gördüm de yazıyorum boşlukta
Asılı kalan kuşları, çiçekleri. Oturup
Konuşuruz bunları yani çocukluğu
Yani yaşlılığı, yıkım taşlarını, nedense
Bize sıkça uğrayan parsı anne

KANTO IX

Acının yaşı yoktur, biliyorum
Çağımıza özgü acı kökü tattım
Köksüzlükten geliyorum, yitirdim çok eski
Arkadaşlarımı, ölü gölgelerden geliyorum
Ölü taşlardan güneşin kavurduğu

Sonsuz nesnelere dokunuyorum, kısık
Bir sesle ‘ne işe yarar gelenek?’ diye
Soruyorum. Oraya buraya
Acı kökler bırakıyorlar, köşe
Başlarını tutuyorlar, anlıyorum

Acısından leylak fışkıran biri mi öldü?
Bir martı mı öldü? Ey benim delikanlılığım!
Hüzünler içinden geliyorum, dönencelerden
“Ne iyi olurdu ölünce de okunmak”

Kırık taşlar kuş uçuşları istemiyorum
Uzak durun benden, uzak durun her
Kimseniz! Ben yalın sözcüklerde bulamıyorum
Bulamıyorum sonsuzluk denizini

Beni aramayın ne kırık taşta ne su sesinde
Köksüz bir ağaçtan geliyorum, göveriyorum
Ölü gölgede. Derin sessizlikte tek başıma
Sınırsız sözcükler denizini arıyorum

KANTO X

Kış buğusunun camları terlettiği vakitte
Balıkçıların balıktan eve döndüğü vakitte
Dip dalgaların denizi dövdüğü vakitte
Aradım bulamadım Kevser’i sularda

Sekreter kızların evlerine döndüğü vakitte
Maden işçilerinin maden ocağına indiği vakitte
Trafik ışıklarının söndüğü, suların akmadığı vakitte
Aradım bulamadım çiçek öpüşlü sevgiliyi

Burası Mersin, kimse çeviremez güneşimizi
Kimse alıkoyamaz gülgillerden kendimizi
Bunları diyorum, arka sokaklarda pars dolaşıyor
Önce arka sokakları dolaşıyor sonra

Sonra bahçemize giriyor Kevser – neredesin?
Türkçe sapak, dilim tutuk, sözcükler yırtık
Bekliyorum minibüsler getirmiyor sesini
Tıka basa dolu çarşılardan, ölü sulardan

Akşam şala sarılı inerken bulvarlara
Yarı tenha sokaklarda aradım Kevser’i
Bulamadım, ne yaparım ben şimdi?
Ne yaparım sapı kalınca elimde leylağın?

KANTO XI

Azer Yaran’ın anısına

Gitmiyor sonsuzluk denizi üstünden rüzgâr
Gitmiyor Azer’in çan çiçeklerinden sesi
Demek ölü otları aşarak geliyor
Demek can çekişen taşlardan nefesi

İnmiyor sekili atlar çılgın bulvarlara
Vitrinlerin göz kamaştıran ışıkları yandığında
Kenti bir orman yalnızlığı sardığında
Dünya içinde bir başka dünyayken insan,

Azer Yaran öldü, hadi indirin dolunayı!
Azer Yaran öldü, bu denizin albatrosları nerede?
Azer Yaran öldü, sekili atlar çılgın bulvarlara indi.
Azer Yaran öldü, kalmadı hiç kimse insanın derinliğini ölçecek.

Köpükler içinde uyanmalıyım
Denize gece çiçekleri atmalıyım anısına
Uzun uzun yürümeliyim dünyaya doğru
Başımda akıtmalı fötr bir şapka

Ah ölüm yine ayağıma pranga oldu
Ah ölüm yine bomboş oldu ruhum
Yürüyemiyorum, demek safkan kederim
Yürüyemiyorum, demek gün sağır dilsiz uçurum

KANTO XII

Portakal ağaçlarının dansı döne döne
Toprağın üzerinde denizin yanı başında
Uçup gidiyor Zaman güneşin balçığında
Bastırıyor denizden yükselen buğu özgüvenimi

Ama derinliğini veriyor ruhuma
Bu yaz sabahı bakıyorum dünyanın kıyısından
Mersin İskenderiye Londra Paris
Uyanıyor varoşlarında Mağribi bulutlar

Ama işte tam şurada can sıkıntısı
Hep yanımda anlaşılmaz gözleriyle
Hep yanımda yürüyor kuru otlara basarak
Parmağımı uzatsam dağların ötesinde

Gözne ufak harflerle yazılmış, dağların arasında
Bir türkü ki bağlar kuru otlar arasında
Yürek yıkık Kudüs, yürek kör kuyu
Doluyorum bu sabah boş sarnıçlara

Martı görmemiş bir sokağa giriyorum
Bu lâleler senin için Kevser
Portakal ağaçlarının çiçekleri senin için
İçimde yıkılan kuleler, ormanlar bile

Bu gök kıyıları bu dağlar senin için Kevser
Bu bekleyen bin göz, bu kuş gölgeleri
Yaz yağmurunun yanık yüzü
Bu serin pasajlar senin için

KANTO XIII

Kapılar pencereler çatısı dünyanın
Sardunyaları balkonu vardı açık
Koşacak bir bulutu, çatlayacak göğü
Saatleri vardı denize ayarlı anahtarlı
Denizin köpüğü ormanın ateşi şimşeğin mavisi
Akşam akşam gözlerinin karası vardı

Bacakları vardı bacaklarının ısısı
Ormanın içinde silahsız kalmış ordu

Uyanıklık belki yamaçları omuzlarının
Saçlarının göğü denizin üstündeydi
Gecenin ıslaklığı, parsın soluğu üstündeydi
Sonrası bu güzellik çiçekler saksılar boyu

Elleri deniz bahçelerinde şamdanlardı
Görkemli bitkiler vardı iri gözlerinde
Kış günlerinde yağmurdan kuğu
Taşı tekerleyen rüzgârdı olgunluğu

Çayırları vardı ağaçları vardı dünyanın
Yoktu belki bir başka Kevser’i
Biçimini alan koşan ırmağın

Otursa şarkılar söylese açık saçık
Yüzünün yarısı dünyanın kenarıydı

KANTO XIV

Bazen daha fazlayım kendime
Ağaçlara kuşlara göre
Dalınca sözcükler denizine
Cebimden her gün nergisler çıkarırım

Upuzun ağaçlardır Zaman, dipte,
Bütün gece daldım sözcükler denizine
Işıktanmış dikey yüzen balık
Suda parıldayan günebakan tarlaları

Düş kuyusu deniz vardı gemiler vardı çiçekli
Bütün gece yağmurun yalımı vardı yüzümde
Bütün gece yağmurun ışığındanmış
Yoksul ağacın yıkanan kolları

Gölgelerden fışkıran ışıktanmış kolları
Ağaca düğümlenmiş suları getirdim
Yer aç bu arılığa, yabanıl suçsuzluğa
Göğün konuşkan madenini getirdim

Keman sesli kenti, ayçiçeği damlı evleri
Parlayan iğneleri, bozuk günleri
Bırakıp geldim acısında tuzu
Deniz bahçeleri getirdim derinlerden

Sokaklar örümcek ağı sular kanlı
Geç mi kaldım geldim işte Kevser
İçimdeki hüzün anıtlarını yatıştırdım
Buğulanıp taşan göğü getirdim

KANTO XV

-Metin Cengiz’e

Flamalar vardı yukarılarda bir yerde
Havai fişekler davullar çifte çifte
Uçarı mendiller vardı kırmızı mavi
Avluda incir ağacı, saksı çiçekleri

Gemiler vardı ay ışığında yıkanmış
Sedef ve mercan, ışık ve gölge
Dolardı ruhuna yıldızlara baka baka
Dünya, gürültülü o koca orman

Avluda dönen leylaklar vardı
Bütün geceyi cam buğusu sabaha taşıyan çiçekler
Gözlerini açıp kapayıncaya kadar geçerdi Kevser
Bakır gözlü keder

Uzaklaşan trenler, ardıç kuşları, kartallar,
Acı çekenler vardı dünyada
Mutsuzluğa yenilen ruhu vardı
Giderdi taptaze bir sabaha,
titrerdi

Yüzünde kuş gölgeleri vardı, pars izi,
Buğusu varoluşun, bulantısı, sıkıntısı,
Yakıcı ısısı, çekirdeği gelecek yaşamın,
Dönerdi işte elinde ağrılı bir çiçek vardı

At fışkıları, fenerler, şimşekler boyunca
Dönüverdi belli ki insan kalmak için

KANTO XVI

-Sina Akyol’a

Ne tuhaf ağacı kuşu dağları okumak
Denizi, külden sözcükleri bile bile
Taşın ruhu katlanır geceye
Sözcükler tükenir deniz kalır

Ne tuhaf kötülüğü ve çirkinliği okumak
Işıldayan sözcüklerin varlığını bile bile
Dağlarda taşlarda.. Belki bunun için
Doğrulur bakarım başka bir hayata

Gece çürür külden sözcüklerle kalırım
Yanı başımda bir fesleğen büyür
Bu nasıl dünyadır acılar büyür
Usulca doğrulur denize bakarım, açar kapısını
Derin yalnızlığa bırakılan ağaca

Kökleri vardır yeryüzünde her zaman
Kuşu rüzgârı kışı baharı vardır
Ruhu vardır zifiri gecede kalır
Yaprakları saklar bütün incelikleri

Ağaca bakarım seyretmek için kendimi
Tutkuya bürünmüş ağaç benim işte
Köklerim derinlerde ısıtır denizi
Yapraklarım yağmuru çağırır sürekli

KANTO XVII

Güneşin tersi ayın yüzü için deniz
Terli dağların ardıç kuşları için deniz
Sevişenlerin omurga kemiği için deniz
Ormanın dili vâdilerin derinliği için deniz
Günebakanların ruhu için deniz
Parıltılı arı doru atlar için deniz
Büyük dönüşümlerin suçsuzluğu için deniz
Kevser’in ılık bir yuva olan yüzü için deniz
Kusursuz yalanları için deniz
Köpekler plaklar aynalar için deniz
Zambaklar sümbüller karanfiller için deniz
Marullar marullar için deniz
Alkolün silahı reçinenin kokusu için deniz
Yorgun suların ısısı için deniz
Kudüs Beyrut Mersin kadavra otobüsler için deniz
Narlıkuyu Taşucu Silifke eğri büğrü çilekler için deniz
Köşeli ruhlarınız için deniz
Bu yıl Paris kurşuna sürülü namlu
El ilanları bildiriler için deniz
Bu sabah balık pazarına uğradım
Uskumru kefal palamut hamsi için deniz
Pasajların serinliği güvercin avluları için deniz
Bu şiirde her dize kendi başına uçar
Uçmasını bilen fıskiyeler için deniz
Rüzgâr değişmelerin olgunluğunu getirir
Yuvarlak kuğular kübik bakışlar için deniz

KANTO XVIII

Vakit öğle derinliğinde güneşin
Güneşin arkası ve günün ortası için deniz
İncir ağacının kuşlardan şikâyetçi olduğu söylenir
İncir ağacının meyvesi için deniz

Eşyanın düşey konumu yalnızlık ortamında
Eşyanın çiçek açan yalnızlığı için deniz
Öyledir Kevser’in bir günü mutfakta
Çatallar bıçaklar ve güneş görmeyen odalar için deniz

Küçük sokaklar ve bahçe duvarları üstünde
Öyledir kılıçtan mavi iner yağmur
Birdenbire gökyüzünün tufandır rengi
Tufan rengine çalan gökyüzü için deniz

Küçük sokaklar bahçe duvarları öteki uçta
Çiftlikköyü, Mersin Üniversitesi öteki uçta
İri yapraklı ağaçların arasında
Kök bitkilerin soluğudur deniz
Kök bitkiler ve limon ağaçları için deniz

Yağmurun yüzü çillidir dediler bize
Denizin bakır gözlü olduğu söylenir
Ben Mersin’in bakır gözlü olduğunu düşünürdüm
Yağmurun çilli yüzü ve kirpikleri için deniz
Balkonları dört mevsim çiçekli evler için deniz

KANTO XIX

Dağ ormanının uzun sürer dumanı
Öyledir yüzünde yorgun akan su
Gök bitince arı sular uçar gölgeliklerden
Çayırlar gölgelikler dalgın denizler için su

Bahçe duvarının üstünde şimşeğin kılıcı
İzler bırakır çözülmüş dalgınlıklarında
Yabanıl otlar, kökler büyür gölün kenarında
Duru bir gök ve yaz gölleri için su

Yaz göllerinin serin olduğu söylenir
Çekildik sıcaklardan dağ göllerine
Yanaklarımızı solduran dünyadan kurtulduk
Yanaklarımızı solduran sıkıntılar için su
Yangın yerine döndürdüler dünyayı güller için su

Uzun süre parsı unutturduğu söylenir bize
Ağaç denizleri ile iğreti duruşu insanın
Günlerin zambağı karanlık, tek çiçek yok
Günlerin karanlık zambağı için su
Utançlarımızın örümceği için su

Kış bahçesi bitince iç çekişlerimiz başlar
Düzlükler sahiller konumlandığımız her yer
Acı verir güneşler sabahlar ikindiler
Suyun yüzeyi şimşeğin tadı ısırganın öpüşü
Ağrıyan yanlarımız şakaklarımız için su

KANTO XX

Bekledim toprağı diriltmek için
Bekledim yağmuru çılgın ayazda
Rüzgârın kanadı kırık, ayazın tokacı alnımda
Bekledim epeydir yağdı yağacak yağmuru

Bir parçası oldum nar ağacının
Nar bülbülünün sesi, leyleğin geçişi,
Evin avlusunda ot soluğu. Üzerimde
Kokun kaldı Kevser gelmedin
Tanyeri ağardı denizden
Toprağın ve ışığın içinde kaldım

Taşın sesi suyun duracı kıvılcımın ayağı
Dön dolaş yayıldım dört bir yana
Dünyamı şaşırdım Kevser. Ben turna, ben yonu,
Ben taş oldum bozuluverdi dengem

Rüzgârın yalpası için suyu buldum
Kırların eteğinden ağırbaşlı akıyordu
Yolum çatallaştı dünyamı şaşırdım
Uzaklaştım nar ağacından, kuşlardan,
Çakılların sesinden, otların sessizliğinden

Aradım yeniden gök bitimi arı suyu
Yalakların güvenci suyu, cömert suyu
Coşkulu davranışlardan akan suyu
Kederli yüzlerden akan suyu
Aradım büyülü günlerini çocukluğun
Otlar ve olgun başakta

KANTO XXI

Örtelim
En kalın hüzünlerle örtelim
Denizin dipten gelen yabanıl sesini
Örtelim Kevser en ağrılı yerimizin
Kısa acılardan kalın hüzünlere akan sesini
Kayalara çarpa çarpa büyüyen sesini
Kabuğun boğuk sesini, kalbin düşey sesini
Bahçenin ışık sızdıran sarnıcını
Acısını arının uzun uzun örtelim
Kokusunu elmanın yaprağın otun
Derinliğini şimşeğin, sessizliğini örümceğin
Örtelim

Örtelim
Gün kavuşurken ölü gözlerini denizin
Yaklaşın, örtelim taştan taşa seken gölgeyle
Yaz dönmeden dikenli bahçeye
Issız soluğu duyulmadan parsın
Acıyı örtelim vaktinden önce
Varlığın verdiği kalın acıyı

Kuşun salvosu yolun sapası yaprağın sesi
Gam göçüren yağmurun ötesinde
Hüzündür varlığın Kevser
Örtelim, zar kabına girelim olmazsa,
Topluiğne başı olalım, nesnelerin uzantısı,
Vakit geldi, büyük olsun yalnızlığımız
Isısız
Parıltısız
Örtelim

KANTO XXII

Üç deniz için ışığını yakıyor yıldızlar
Bir ılgım Marakeş, üstümüzde parçalanmış ay
Bir görünüp bir yitiyor; usulca
Düşüyor satıcıların fenerinin üstüne

Keşfedilmemiş söze ışığın kanatları düşüyor
Keşfedilmemiş şiire ıslığın aldanışı
Ama biz buradayız Kevser
Ya onlar nerede? Biz sıkıntıdan
Sicimlere tutunuyoruz ay yükselirken
Elimizde çağın tılsımlı mumu
Elimizde çağın kof kibri
Fırlatıp atıyoruz insanca olmayan her şeyi
Mutsuzluktan bunaltan denize

Boşalan yağmurlarız, su kenarlarında saz
Birkaç kişiyiz Ayşe Celâl Veysel
Konuşurken hüzün anıtları devriliyor
Dünyanın bütün meydanlarında

Gök Marakeş’te bir çalgı üstümüzde
Keman sesi cam göbeği gökte yankılanıyor
Keman sesi gümüş bir su burada
Burada oturuyoruz dünyanın kıyısında
Portakal suyu içiyoruz
“Ölüm sorununu çözmedikten sonra
Neye yarar varlığımız?” diyor Celâl.
Saati gösteriyor ayın direği.
Pars kapıda.

Gök Marakeş’te bir çalgı üstümüzde
Fas tılsımlı bir kobra

KANTO XXIII

Bir şey mi söylediniz? Susalım. ‘Şiir yazıldıktan
sonra ortaya çıkar.’ Böyle deyip bir kapı açtınız,
anahtarı deniz. İyi ki yitik evreni keşfettiniz.

Aldanacak gün kalmadı gök kapalı
Yağmurun sicimlerine tutunup
Yıldızların düştüğü suya dönelim
Acele etmeliyiz suya dönelim.

Bütün kara parçalarına yayılıyor kan
Ne hasta tanıyor ne çocuk

Her şey burada mı Kevser?
Suyun aralık bıraktığı kapı
Kalbin yitik bahçesi
Denizin mumdan ışıkları
Hazırsanız susalım
Bilinmeyen bir kapı açıyor deniz
Duyularla ulaşamadığımız bir kapı
Gecenin bastonuna dayanarak
Eski dünyanın eşiğinden girelim

Sokakta buzdan kılıçlar parlıyor
Gün boyu hızla yayılıyor kan
Yollar sapaklar tutulmuş dönelim.
Bir şey mi söylediniz? Duymuyorum.
Vakti mi sordunuz, vakit tamam
Dönelim kış bahçesine denizin
Suyun aralık bıraktığı kapıdan
Güneşin ağaçlı yolundan
Dönelim

KANTO XXIV

Issızlığı içinde taşıyan kara ağaç
Gecenin ısısı suyun gürültüsü ondan
Uyanıp bakıyorum yaprakları ışıktan
Dalları biçimini almış kollarımın

Yapraklarının altında deniz desem
Ağaç desem bir kara ağaç
Yürüyor içimde denize doğru
Deniz içimde dumanlı orman

Uyanıp bakıyorum bön bön
İçimde ışıktan bir kara ağaç
Sarkıtıyor ayaklarını denize
Düş mü görüyorum ılgım mı
Deniz feneri su zambağına benziyor
Hava çın çın su havası kokuyor

Gecenin ısısı yazdan
Günden güne biçimini aldığım ağaçtan ısım
Hayır üşümüyorum sabah kapıda
Gök üstünü başını düzeltiyor
Sabahın tazeliği ıslığımın içinde
Dayanabilir miyim camların buğusunda
Şaşılası güzelliğine gemilerin

KANTO XXV

I

Pars kılıçtan bir şimşek
Alıp gidiyor kuytulara
Cam buğusu bahçenin köşesine
Gizliyor sessizce ayak izlerini

II

“Susalım, burası ölü evi
Bir hiç uğruna öldü dediler

Ne kadar yaşardı ki
Bir kadastro memuru tozlu defterler arasında
Denize bakarak öğle vakitleri
Ne kadar yaşardı ki böyle

Onun muydu bu saç kurutma makinesi
Bu cep telefonu? Susalım dediler.
Dışarıda nasılsa bir kuş ötüyor
Acısına yürüyor içeride oğlu

Tan vakti göğsüne bir bıçak koyup
Üstünü çarşafla örttüler

Susalım dediler
Ne çıkar susmaktan”

III

Pars gök rengini solduran güç
Gizliyor parçalanmış ağzını rüzgârdan

KANTO XXVI

Soyunup yatıyorum yıldızlardan bir döşekte
Başımın üstünde fırdolayı çocukluğum
Başımın üstünde salınıp duran bir ay
Yol gösteriyor ağaç denizine
Ben yarı yolda uyanıyorum
Kalbin atışlarına benzeyen düşten kalan
Bütün incelikleri aklımda tutuyorum

Mersin hattı Toroslar Yenice Adana
Sağım solum Akdeniz
Beni unutamaz çayır çimen su
Dağların dalgalı yeleleri su
Bit pazarına yürüyen takma dişli su
Olukların oynak sözlüsü su
Hevesten yalımdan kıvranan su
Dağlardan inip keder göçüren görkemli su
Balıktan çıkan camgöz su
Buğday başağı yaldızlı su
Bön bön bakan sarhoş su
Kayadan sızan kalçalı su
Sağduyulu parıltılar saçan su
Bahçe duvarını atlayan hırsız su
Sesini kokladım kokusunu gördüm
Akdeniz bu

Unutulmuş bir şarkı su
Çakır gözlü su

KANTO XXVII

Elmaya dokunuyorum elmanın sesi havada
Yukarı çıkıyorum dumanlı orman
Aşağı iniyorum deniz kara delik
Bir boşluk bulsam oradan çıkacağım
Taşlar çın çın sessizlik

Gölgelere dokunuyorum rüzgârın alnı
Işığın içinden geçip buluyor beni
Bakıyorum işitiyor deniz
Ağustos böceğinin yalın sesini

Taşlarda yalpa vuran rüzgâr topluyor
Balıkçı fenerinin orada yaban ördeklerini
Boş bir gururla dokunuyorum doğaya
İçimde delikanlı bir yaz hâlâ

Külrengi merdivenler iniyor denize
Deniz ruhumdaki bozulmamış uygarlık
Yapıtlarını gizleyen düzenci insandan

Yaşlı bir denizci gibi
İçimde sürüp gidiyor denizin serüvenleri

KANTO XXVIII

Deniz çağırıyor çize çize içimdeki kederi
İçimdeki tünele ıssızlığın burgacı düşerken
Bir ayraç açıyorum kum saatine
Bekle göreceksin zamanın durduğunu Kevser
İçimize dolduğunu Assos güneşinin

Gitsem gelmesem çocukluğuma Kevser
Siyah beyaz bir kare çiçekleri sulayan annem
Azar azar silinecek bir görüntü
Assos’a kıvrılıp giden ağrılı yol
Güneş burada yosunlu çiroz
Işığı alnında mavi yazma

Bekle göreceksin şu tepenin inişi Assos
Üstgerçekçi bir yapıt yokuşu olan
Dünyaya doğru yürüyebilirsin buradan
Sözcükler denizini geride bıraka bıraka
Bir varlığa dönüşebilirsin karşı kıyılarda
Önemi olmayan çakıl taşına ya da kuma

Bekle göreceksin denizin mucizelerini Kevser
Deniz içime kıvrılan ağrılı tümce
Deniz ısısı tenimde son ışık
Deniz ıssızlığım dünyaya bırakılmışlığım
Deniz aşılması gereken yokuş

KANTO XXIX

Bir yalnızlık süresiyim ağrılı
Suyu çekilmiş bir dere

Ben nereye bakıyorum galiba denize
Bir kapı kapanıyor kakmalı bir kapı
Güneş batmak üzere birazdan
Son ışıklarını yayıyor denizin üstüne

Otların sesini getiriyor serin rüzgâr
Yağmur, kar yok. Ama hava serin
Uzun uzun yolculuklar düşlüyorum
Denizler, göller, kıyısız ülkeler bir de

Bir kapı açılıyor kakmalı bir kapı
Bir kuş gölgesi, bir kedi geçiyor
Kirpiklerimin ucundan.
Yaz kışlıklarını katlıyor dolaba.

Ben galiba akşama bakıyorum
Büklümlerine ateş kırmızısı güllerin
Ben galiba gövdemde açılan kapıya
Boşluğa bakıyorum. Bir kuş uçuyor
Çize çize göğü. Sandalyeme tutunuyorum

Üstümden dönü döne geçen turnalar
Da yok. Neye baksam nerede dursam
Düş gücüm kilitlenmiş ruhum çalınmış
Elimden alınmış taşların dinginliği de

KANTO XXX

Denize uğramış bir yüz tanyerini gösterir
Gürültücü mayıs böceklerini, kaçkar çiçeğini
Bütün geceyi elifi elifine örtünürsün
Orman yalımı tanyeri denizin üstündedir

Çiçeğe uğramış bir yüz dünyanın kıyısında
Deniz ormanı gözlü bir yüz dağlara bakar
Deniz desem gururu ölçülemez uçsuz bucaksızlığının
Topraksa kül. Kuşlar havalanmaz omuzlarından

Bir çiçeği bozguna uğratır, dönersin denize
Derine, en derine, yüzünde yüzlerce dalyan

Kaynağa dönersin o yabanıl suya
Yüzün daha yakındır denize, dünyaya bakar
Dünyayı adımlar ayakların ağlara basa basa
Denize dönmenin çağı terleyen avuçlarında

Denizin çanları çalar şehrin gürültüsü ortasında
Denizin çanları çalar yalnızlığın ortasında
Dalgaların sesi çağırır dönersin denize
Ağzında bilge bir ıslık, elinde yıldız örümceği

KANTO XXXI

Gönlümün alıp götürdüğü rüzgârın tefi
Bir vakit beden bulur aramızda Kevser
Ay saat kulesinin üstündedir
Bir kuş böler ışıklarını, aramızdan geçer

Derken çeliklerini sıyırır kent, esner,
Zamanın gürültüsü güçsüz ruhumda metal.
Merak ederim Kevser, kim doğrular
Benim bu dünyaya uyku halinde geldiğimi?

Yaralarımı deniz iyileştirir, kuşlar çizer
Ucu bucağı yok göğü Kevser
Benim hodan çiçeği koşmak isteyen rüzgârda
Taze güller için dünyanın bir ucuna

Duyuyor musun Kevser bu gece
Esmer bir çiçek çelik yelekleri deler
Ruhum buna bir anlam veremez
Gece rüzgâr çan sesleriyle döner

Bu gece hodan çiçeğiz biz Kevser
Beden bulur bedenimizde keder

KANTO XXXII

Gecenin küçük kırıntıları vurmuş yüzüne
Bir su berraklığı, yalınlık belki Kevser
Kavakları geçince bekle beni
Şöyle bir durup bakayım yüzündeki
Gece gündüz derin değişmeler denizine

Kevser bu savaşlar ne çok insanın yıkımı
Yılgıyı mutsuzluğu çoğaltıyor yüzünde
Kevser dur bekle ben yoruldum yıkıldım
Gözleri pars gözleri insanlar gördüm
Ürperip uzaklaştım boğuldum kaldım

Bağırasım geliyor sesim yırtıcı kuş sesi
Kimse yaşamın anlamından söz etmiyor
Kevser dur bekle, insanlık parıltısını yitirmiş
Dur bekle yeniden tutunalım insana

Kevser bu gök katları çiçeklere karışmış
Deniz denizce kokuyor, kavaklar ürperiyor,
Kevser bir gülümse, gülümseyişin ferahlatacak içimi
Üstüne üstüne gideceğim solan yıldızın

Kevser bölük pörçük acıları kaldır at
Geceyi arıt, buluttan buluta su taşı
Şöyle bir durup bakalım dünyaya
Başkasının acısı nasılsa yara sende

KANTO XXXIII

Yeni şeylere döneceğiz Kevser
Estetiğe, ekonomi politiğe, dilin ve paranın
Kullanılış biçimine. Oradan okuyacağız
Sağlıksız giden şeyleri Kevser

Bana temiz bir gömlek ver Kevser
Göğü götürdüler dışarı çıkmalıyım
Güneş gümüş bir kılıç üstümüzde
Dönelim çocukluğun bulutsuz göğüne

Göğe o kadar çok baktık ki
Çiçekler yığıp ölüm ayinine çevirdik
Pasajlardan baktık kuşlar uçuyor mu diye
Savrulan yaprakları kuş sandık Kevser

Neyim ben Kevser? Yıkılan anıtları
Görmeliyim. İnsanın derinliğini,
Göğün sevgisini, ağacın mucizesini,
Dalgın patikalara akarken hüzünlerin ısısı

Neyim ben Kevser? Görebilir miyim
İnsanın süregelen eşsiz yapıtlarını,
Bulutları çözen yağmuru, aşırma
Sarkıttığım kuyuyu. Görebilir miyim
Ne kaldıysa, ne kaldıysa çocukluktan

KANTO XXXIV

Ne kadar yaşarsak acıları günlere
Aylara bölelim bölelim
Kaçamayız kendimizden
Ağacın yapraklanmasından
Kuşların tarlalar üstünde uçmasından

Ne kadar yaşarsak hüzünleri günlere
Aylara bölelim bölelim
Ağır gök altında
Kibirsiz ve insanca

Islak tüyleri gündüzün, suyun kuğusu
Bir çiçek salgını yaz, bulutlar duru,
Günün çıkrığı değiştiriyor gökyüzünü
Başımı döndürüyor çite konan kuş

Gündüze karışan ışıktan tırpan
Uzaklara bakan bir çift göz
Aşkı değiştiriyor suyu ürperten çizgi
Başımı döndürüyor hüznün etkisi

Kırılan bir zaman belki ânın ağırlığı
Baktıkça sıkıyor ruhumu kımıldayan gök
Biliyorum ne kadar uzarsa yol
Beni aşan kıpır kıpır bir olgunluk

KANTO XXXV
(Yol ile Ölüm)

Yola dönüşen sen misin, güneşli
Sözcükler mi zeytin ağacından
Düşen yol kenarına

Ama dur akşamı dinle, küçük
Bir dere kavuşur denize
Yolcu çoban ateşlerine

Ölüm taşlı bir yol, uçuruma açılan
Patika, gidenlerden gelen yok, çoğu
Akşamı örtünmüş derin uykuda

Ölüm tek başına gidilen
Sis basmış göl
İki bulut altında

Ama dur, ölümsüzlüğe inanan
Bilge, topladığın alıçları yola
Savur, yol götürür İthaka’ya nasılsa

Ölüm duraksayan gölge
Bir hüzün salkımı
İki kaşın arasında

KANTO XXXVI
(Doğum Günü Kutlaması)

Bana sormayın bilmem ki
Bir çiçeğin gümüş rengi vaktinden doğduğumu
Güneş karanfillerin içindeyken
Ve babam güvercinlere yem vermeye gitmeden
Mayısın yirmisinde
Bin dokuz yüz kırk yedi yılının
Toprak damı fırdolayı karanfil bir evde
O yüzden çiçekler doğumuma sebep
O yüzden gökyüzü zambak rengi

O sapsarı limonluğu geçince
Kara dut, incir ve nar ağaçları başlardı
Çocuk irkilmeleri içindeyken
O yüzden Akdeniz belleğimde bir tüfek patlaması
Gürültüyle yağan yağmur olarak kalmış

İşte oradayım yine
Havada çan çiçeklerinin kokusu
Bana sormayın bilmem ki
Bütün geceyi dolanan kalçası çıkık kadını
Toprak soyundan su gözlü
Parmak uçları ateşli

İşte bulut, işte bir çiçeğin vakti
Bir çiçeğin gümüş rengi
Vaktinden doğdum ben
Silmeye çalışma çıkmıyor Kevser
Çocukluk lekelerini

KANTO XXXVII

Ezra Pound Eliot Paz Rene Char
Hâlâ başucumdasınız, oturmuşuz
Yirminci yüzyılın eşiğine
Ay gümüşten ışığını yakıyor hâlâ
Geniş kalçasıyla güneş yürüdüğümüz denizde
Isısını veriyor görülmeyen biçimde

Dünya hâlâ tahıl yüklü bir gemi,
Kan denizine açılıyor sömürge valileri.
Av köpeklerinden ürperiyor,
Akşam alacasında dağ gölleri.

Ezra Pound Eliot Paz Rene Char
Hâlâ suyu yönetiyor yeryüzü tüccarı
Dipte, taa derinde uğultusu dalgaların
Bunalıyor derya içinde
Yeşil yeşilliğini yitiriyor, kuş kanadını,
Açgözlü zorbanın yalpası başımızda.
Zamanın gürültüsü bastırıyor
Tutkulu ağzı.

Ezra Pound Eliot Paz Rene Char
Buradasınız değil mi yanı başımda hâlâ?
Gümüşten ağzımla denizi kazıdım,
Parçaladım su yüzeyini, yıldız sözcükleri,
Bekliyorum hâlâ gelecek yolcuyu,
Tutuşturacak olan orman ateşini.

KANTO XXXVIII

Kıstırılan insanın sıkıntısını almalıyım yanıma,
İçbükey yalnızlığımı, kapıdan sızan ışığı,
Öyle apansız olmalı gitmem
Öyle çok yaraladı ki beni dünya
Bütün rezillikleri bırakıp gitmeliyim

Deniz içini çeker bende, kuşlar dalgın uçar,
Günden güne kof benliğini yükler hücrelerime
Ayak diretip insanca olan her duruşa
Bu şiiri yazdıran zorba.
İşte bu yüzden çekip gitmeliyim

Böylesi daha iyi. Yavaş yavaş
Yaprağı kemiren bir tırtıla dönmekten.
Kalırsa birkaç dize benden
Geçip gider içimden bir orman

İnsanî sözcükleri ver bana Kevser,
Suyun meraklı dilini, ışığın gölgeye düşen elini,
Annem öleli bir yıl oldu, oturduğu kanepedeki
Boşluğu ver. Bu nobran bu pörsük dünya
Avlamadan beni çekip gitmeliyim

KANTO XXXIX
(Su Kantosu)

Bir çiçeği önüne katıp götüren su
Bulvarları caddeleri sokakları ıslatan
Nisan yağmurunu giyinmiş yumuşak başlı su.
Işıkları yaktım, deniz kabuklarından kolyeler yaptım,
Böyle bakma bana Kevser, sus,
Geceyi dinle, geliyor külü ite ite su.

Bir vakit patikaları dolaşır ıslak saçlarını
Kurutursun rüzgârda yabanıl saf uçarı su
Bir şey söyleyecek değilim sana
Bugün kenti dolaşırsın ite ite bir çiçeği
Yarın kavuşursun güneşli denize

Biliyorsun işte, köpekleri önde küle çevirdiler
Defne ormanını, tek anahtarını yitirdiler
Denizin, sabah öğle akşam gece
Can çekişiyor ışık ve gölge.
Öyle çok sevdik ki sürüler halinde uçan kuşları
Ak toprak üzerine serildiler.
Sus, geceyi dinle Kevser
Kayın ağaçlarını geçip geliyor
Ruhumun tanığı su

Dağların dumanını, pasajların inceliğini
Bir kılıçla değiştirdiler Kevser,
Denizler kül ormanlar beyaz kâğıt.
Birazdan bütün kiri pası sökecek su
Deniz yıldızlarından boşanacak su

KANTO XL
(İskandil)

Bir kök olacağım bu denize kalın bir kök
Benden sonra da sürecek filizlerim
Benden sonra da yıldız olacak gökyüzüne
Deniz çiçeklerinin derinliği gözlerin

Bir kök olacağım bu denize kalın bir kök
Öylece akıp gidecek avuçlarımdan günler
Öylece yatacağım suların ağırlığı altında
Çocukların derin uykularına karışacağım

Bir kök olacağım yıkılmışa kalın bir kök..
Beyaza yürüyen su, kanat takan su..
Budur nihayet gök çatının maviliği..
Benden sonra da yağacak ikindi yağmuru

Sonra kartalların çekilmesini bekleyeceğim,
Nihayet ince bir su tadıyla akacağım,
Her kökten her dilden her ırmaktan..
Benden sonra da olacak gözlerim iskandil

KANTO XLI

Ne zaman can alıcı sözcüğü bulsam
Benim o kılıç yüzü kendine dönük kırılgan
Benim o bahçede sessizce dolaşan kaplan
Benim o denize açılan zakkum ağacı

Dolaştım geldim sonsuzluğu senin için
Ey insanoğlu, ey ufkumuzu kuşatan uğultu!
Buldum, buldum can alıcı sözcüğü
Av partisi sonunda ansızın düello

Ne zaman dünyanın kırlarını dolaşsam
Benim o av partisindeki av
Benim o cenazeye gönderilen çelenk
Benim o öykünün sonunda patlayan tüfenk

Sonunda patika olacağım yabanıl çiçeklere
Benim o göz göz bakan dünyaya
Benim o gürül gürül akan su
Benim o rüzgârın artığı çocukların uykusu

KANTO XLII
(Beyrut Beyrut)

-Reha Mağden’in anısına

Bu acı çekmiş gök, bu acı toprak
Bu hızlı hızlı büyüyen ot
Sulardan kurtulmuş bu yıldız
Temmuz’da öldürülen çocuklar için

Barışı görmeden sana geldim Beyrut
Yıkıntılar altında kalan çocuk gözleri için
Sana geldim bakışları kılıç ölüler adına
Sokakları, ağaçları düş gören Beyrut

Delik deşik gökyüzünü değiştirmek için
Sana buğdayın renklerini getirdim Beyrut
Sana geldim kulaklarımda uçakların uğultusu
Sana geldim ey ‘şiddetin uzun yüzyılı’

Sana geldim sokakları kuş dolu Beyrut
Konya ovasından başak çektim getirdim
Adonis’ten tazelenen rüzgâr
Temmuz’da öldürülen çocuklar için

Temmuz 2006

KANTO XLIII
( Ey Beyrut )

Ben de yıkıntılarından oldum ey Beyrut
Ben de yıkıntılarından doğdum ey Beyrut
Duvarlarının altında kanlı gömleklerine anıt
Sokaklarının cinnetine geçit oldum Beyrut

Ben de Pars kapısında oldum Beyrut
Ben de denizin yapıtlarından doğdum Beyrut
Kapılar kapandığında yüzüne Beyrut
Çılgın şafağına kardeş oldum Beyrut

Ben de Feyruz’un sesi oldum Beyrut
Düşünü kurdum yıkıntılardan doğacak kuşun
Düşünü kurdum denize açılan kapıların
Düşünü kurdum yıldızlı gecelerin
Düşünü kurdum caddeler boyunca barışın

Ben de Feyruz’un sesi oldum Beyrut
Terk etmedim seni bulvarların asfalt kokusu
Terk etmedim seni duvarlardan fışkıran ot
Terk etmedim seni ağaçları yakılmış Beyrut

Ağustos 2006

KANTO XLIV

Denizler evler ey! Her keresinde
Mumla aradığım ay tabaklarda uykulu
Ay tabaklarda.. Zeytin ağaçları sökülmüş
Çocuklar geceler boyu dipsiz kuyu

Sonra gider çocukları öldürülmüş annelere
oğul olurum
Ey Beyrut! Öğrenci çantaları, kırık oyuncaklar..
Elimi yüzüme kapatırım
Yüzüme kapanan kapılar karanlık

Bir ölçek daha koyun gökyüzünün
Daha uzun daha güzel olsun izi
Arkamda çocuklar kuşlar arkadaşlar ey!
Önüm Fenike denizi

2006

KANTO XLV

Kudüs’te yağmura açarlar çocuklar pencerelerini
Yağmur kız kardeşidir evlerinin
Çocuklar kuşlar kadınlar ey!
Yağmura çıkarlar caddeler boyu

Kudüs’te leylaklar açar fısıltılarla
Kadınlar fısıltıyla konuşur çarşılarda
Yağmurlar olur kısa sesi kadınların
Sonra iyi kocaları gök sıkıntı

Kudüs’te yağmura açarlar kadınlar pencerelerini
Yağmur taş duvarların ipek serinliği
Yağmur gülümseyişi yaz göklerinin
Kudüs halkı yağmurun uzun gözü

Kudüs’te çatılarda güvercinler olur
Yağmur yüzlü çocuklardır onlar
Terk edilmiş semtlere doğru uçarlar
Sonra uzun uzun göğün komşuluğu

KANTO XLVI

Yitirdim
Soluk aldığım büyük çatıyı
Kuşun kanadığı ağaçtan göğü
Otu yıldızı tozu denizi çiçeği
Çitle çevrilmiş sabahın kollarında

Hiçbiri yok artık sonsuzluk denizinde
Kuşlar kendi gürültülerine uyanmıyor
Ağaçlar bakabilmek için denize
Tırmanmıyor tepelere. Rüzgâr
Omuz omuza değil kara gürgenle

Yitirdim
Boş benliğimi. – Bu iyi oldu işte! –
Denizin serinliği gölden
Daha çok, göl uzakta kaldı,
‘Kimse kamış olmayı düşlemiyor göllerde’

Güneş parlıyor gümüş renginde

KANTO XLVII

Öyle derinlere cam kırığı mavisi denize
Öyle derinlere içinde boğulduğum keder nehirlerine
Öyle derinlere içinde boğulduğum ezik gözlerine
Öyle derinlere eski kulelerin gölgelerine
Öyle derinlere yağmurun sonsuzluk ülkesine
Öyle derinlere ormanın kokusuna alevine
Öyle derinlere denizin anahtarını yitirdiğim yere
Öyle derinlere gök gürültüsünün can çekişmesine
Öyle derinlere kumun çöle söylediklerine
Öyle derinlere kayanın yalnızlık kalesine
Öyle derinlere yaban kazlarının indiği suların eşiklerine
Öyle derinlere dünyasal kulübenin arka bahçesine
Öyle derinlere çatının direğine düşen güneşe
Öyle derinlere ruhumun yıkandığı çisentilere
Öyle derinlere kırk canım olup kırkının inceliklerine
Öyle derinlere kar yağan nilüferlere
Öyle derinlere ‘iyi geceler’ diyen sümbüllere
Öyle derinlere unutkan belleğin köklerine
Öyle derinlere dağların dumanlı kömürüne
Öyle derinlere tozlu ağaçların yürüyüşlerine
Öyle derinlere kıyısız gemilerin serenlerine
Öyle derinlere rüzgârın biçtiği kuş gölgelerine
Öyle derinlere çın çın yalnızlık sirenlerine
Öyle derinlere dere yatağına usulca düşen gözlere
Öyle derinlere gözyaşı çelenklerine
Öyle derinlere bir melodinin tam merkezine
Öyle derinlere kuşlarla dolu sokakların ikindilerine
Öyle derinlere doludizgin korna seslerine
Öyle derinlere küllerinden doğan sözcükler denizine
Gömün beni gömün beni taşın yüreğine

KANTO XLVIII
(Mersin’de Eski Bir Sokakta)

Kanıyorum,
Kanayıp duruyorum Mersin’de eski bir sokakta,
Duvarlarında mor çiçek salkımları olan,
Denize inen bir sokakta,
Yağmurdan sonra,
Bakıp dolaştığım sokakta.
Ne arıyorum bu sokakta?
Belki yitirilmiş şeyleri yıllar boyunca.

Elimde Suriye’den getirilmiş kokulu bir tespih,
Kaldırıma çıkarılmış masaya oturuyorum,
‘Ne içersiniz’ diyor kahveci ‘Çay’ diyorum.
Deniz derinlere çekiyor beni.
Ruhum kanıyor gelmeyeceğini bildiğimden,
Arka bahçeden Akdenizli çocukluğumun.

Bir kuş havalanıyor su birikintilerinden,
Denize doğru uçuyor,
Bakıyorum ardından hüznüm dağılıyor,
Güneş sünepe bir bulutu aralıyor.
Yanımdaki masaya bir genç kız oturuyor,
On yedi on sekiz yaşlarında.
‘Ne çıkar’ diyorum kendi kendime,
‘Güneşli bir ikindi değil mi yaşlılık da?’

KANTO XLIX

Neyi ölçüyorum?
Bir derinlik değil miyim denize ben?
Bir ağaç değil miyim düz ovada?
Bir kuyu değil miyim susamışa ben?
Bir göl değil miyim balıkçıya ben?
Bir orman değil miyim avcıya ben?
Bir halk değil miyim mermerleri yontan?
Bir kırlangıç değil miyim göğü ölçen?
Bir ışık değil miyim karanlıkta kalmışa?
Bir gölge değil miyim yanmışa ben?
Bir kuş değil miyim denize kavuşan?
Bir anahtar değil miyim çözümsüzlüğe ben?
Bir şair değil miyim Cenk’siz kalmış şiire ben?
Bir terazi değil miyim gül alıp satana ben?
Bir yağmur değil miyim bitkilere ben?
Bir türkü değil miyim Yenice Yolları’na düşen?
Bir sevgili değil miyim gözleri deniz hareli?
Bir çocuk değil miyim Filistin’de öldürülen?
Bir Pars değil miyim kendi kendime ben?
Bir taş değil miyim Sinan’ın Deniz’in elinde?
Bir çatal yürek değil miyim tenha dünyada?
Neyi ölçüyorum?
Ben değil miyim tepeleri aşan Kevser?
Ben değil miyim bu derinlik bu aşk?
Ben değil miyim bu pek rüzgâr?

KANTO L

Oturmak için deniz kıyısını seçiyorum
Bugün yağmur yağmıyor nedense
Bir yağsa ferahlayacak içim
Belki kokusunu verecek otlar da

Hiçbiri olmuyor ama, acısıyla kalıyorum
Bileklerini kesen genç kızın
Kim bilir nasıl da umarsız kalmış
Yok anlaşılan denize açılan kapısı

O kadar sıkıldım ki o kadar olur işte
Söyleyin kim hayat verir bize
Bilsem kanat takıp uçacağım
Bulutları değiştiren güneşe

Kıyıda oturmuş bunları düşünüyorum
İstediğimin hiçbiri olmuyor ama
Başkasının acısı kül ediyor ruhumu
Bileğimde sızlıyor dile gelen dünya

Ahmet Ada
 
Kanto’lar için yorumlar kapalı

Yazan: 23 Kasım 2013 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Eyvah! yine hüzün

uyandım ki masamda duruyor kırmızı güller
onları kim koydu kırık dökük dizelerin,
solgun harflerin arasına?
harabeye çeviriyor gönlümü

bitti desem de bitmiyor bendeki aşk hüznü..
eskiden ne çok inanırdım
güllerin mucizelerine, geyiklerin bütün bir
yeryüzünü dolaşıp buğu içinde döndüğüne
karlı kış gecelerine

aşk bitti desem de hüznü kalıyor
yılkıya bırakılmış bir at hüznü
bir serçe ölüsünün hüznü
içimdeki sıkıntısı, tortusu..

uyandım ki bu bendeki hüzne karşı
dışarıda kiraz ağaçları çiçekleniyor

Ahmet Ada

 
Eyvah! yine hüzün için yorumlar kapalı

Yazan: 24 Ağustos 2013 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Göçük Üstü Ağaç

Akşam mı oldu bir yanım göçük
Rüzgar tırpanlar geldiğim patikayı
Eğreltiotları sarmaşıklar hüzün
Kuşlar uçar çalılardan bulana dek
Bir başka kuşu, umuttur bu çatılarda

Umutla beslerim göçük yanımı
İzin verir yüce gönüllü hüzne
Şaşkınlıkla bakarım biçer gövdemi
Yapraklar için konuştuğumdan
Toprağın uzundur sessizliği

Rüzgâra izin verir bağ evine giden patika
Öylece durup bakarım çiçeklendiğine
Acıyla esen rüzgârın, çiğnenmiş otun
Akşam oldu mu benzer bir hüzün
Eşlik eder sessizliğin uzlaşmaz orağıyla

Ahmet Ada

 
Göçük Üstü Ağaç için yorumlar kapalı

Yazan: 20 Haziran 2013 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

 
%d blogcu bunu beğendi: