RSS

Kategori arşivi: Türk Şiiri

gül bahçeleri

ağzında şeker tülbendiyle
akdeniz’i ağlamadan geçmek zorunda kalan
kız çocuklarının şarkısı;

elbette gül bahçeleri gömülü kalbimizde.
paslanmış beşiklere yaslanıp açan
inatçı güllerden bir neşe.

girit 2018

Bejan Matur

 
gül bahçeleri için yorumlar kapalı

Yazan: 11 Haziran 2021 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

geride kalan kırlangıç

bazen olur.
geride kalır biri.
bu yıl tam 106 kırlangıç saydım
diyen babamın sevinci.
gelir giderler hep
19 martta dönerler ama.
bekleriz annen ve ben.
kapımız açık bekleriz.
12 ağustosta giderler yine.
bir gün gecikmez.
güneye yemen’e giderler diyor annem
karabiber yemeye.
karabiber severler.
ama bu sabah uyandığımızda
geride kalan bir kırlangıç gördük.
tele tünemiş güneye bakıyordu. bebekti belki de
yemen’e kadar uçamazdı.
bazen olur
geride kalır biri
ve konuşur birden.

biz varız ama
baban ve ben
bekliyoruz burayı,
bizim de aklımız hep yollarda.
ben uçaklara bakıyorum en çok,
yıldızlar gibi gökyüzünde parlayıp sönen,
çocuklarımı getirip götüren
o kanatları seviyorum.
dua ediyorum hep
her köşede bir ip bağlıyorum
kapılara pencerelere.
böğürtlen toplamaya gittiğimizde
elime batan diken duruyor hâlâ.
sızlıyor içimde ama bırak acıtsın diyorum.
annemin ellerinde kalan böğürtlen lekeleri…

bazen olur evet
biri kalır geride.
yurt kılmak için toprağı
kapatır kanatlarını
ve gitmez.
ben her şeye yeniden bakıyorum
tekrar doğmak gibi
taşları sökülmüş bir çitin
ağırlığını anlamak gibi.
ceviz ve iğde kokuları arasında
geceye karışmış hisler.
kimse tutamaz günün hesabını
çocukluk geride kalmıştır,
saçlar sim içinde
mahçup bir kucaklaşma geçmişle.
ve topu topu akılda kalmış birkaç anının
gülümsenerek hatırlanması.
o kadardır bağım görünürde,
uzağım köyün dünya telaşına.
ama rüzgârla konuşmam hiç değişmez.

annemin seksen yaşını aşmışken yürüdüğü tarlada
bahçe çitinin taşlarını düzeltmesi
babamın kuşlara yem verme telaşı
ve onların bu toprağın çok derinlerinde duran nefesini benim
avcumda saymam…
bazen olur evet
biri geride kalır
unutur gitmeyi.
belki cesaret edemez
“sözleştiler kendi aralarında,
anlaştılar güzelce”
diyor annem.
kırlangıçların zarif katarını anlatıyor yemen’e giden. bilmiyor,
o geride kalan
benim kalbimdir.
oraya tüneyip uzaklara bakan
geçmişle gelecek arasında çizilmiş bir hat olan o telde
durup evi hisseden.
kainatı duyan kalbiyle
bir güçsüzlük müdür o kalma,
bir belirsizlik midir kanatları açmayan?
bazen olur evet
biri kalır
ondan bir işaret taşımak içindir doğada,
bakışın belirginleştiği yerde
ruhu konuşturan bir işaret.
her şeye yeniden baktım
otların sararmış aynasında
nefesimi tutarak
taşların koyu yüzünde sayarak izleri.
ve baktığım her yıldızın hesabını tutarak yeniden.
çocukken, kalbimi sevinçten parlatan o doğanın
hâlâ ve ısrarla orada durması
uyandırdı beni.
bazen olur evet
ve olan iyidir hep.

Bejan Matur

 
geride kalan kırlangıç için yorumlar kapalı

Yazan: 11 Haziran 2021 in Türk Şiiri, Şiir, Şiirdir Baba

 

Etiketler:

bizans sesleri


eğil bak
gör o eski dili
bizi insan kılan gerçekleri.
ve güven duymamızı zamana
devam etmemiz için.
her şey akar evet
her şey değişir
hiçbir şey aynı kalmaz
ve gerçekte hiçbir şey yoktur!
bundan anladığım aşktır.
mitolojik korkularla
güvenin parçalanmasıdır
bundan anladığım.

ama insanız ısrarla.
bir ceylan tedirginliğinde yaklaşsak da olana
acıtır heves.
korkuların en dilsizini seçmiş olsak da.

öyle ya,
sessizlik de bir cevaptır,
sessizlikte bilsen ne gerçekler gizli.
şimdi üzgünüm,
henüz durmamış kalbimle
karanlıkta başka bir dil konuşuyorum.

Bejan Matur
Dünya Güzeldir Hâlâ
Everest Yayınları

 
bizans sesleri için yorumlar kapalı

Yazan: 11 Haziran 2021 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

kalbin aldığı mesafe

yakalanan nedir,
benzerlik mi?
gözlerin
inişte başlayan çakışması
ve kirpiklerin uzunluğu
daha fazlası değil.
belki nefestir biraz da.
soluğu kaplayan zerrelerin
bir uzay karanlığında seyrederken
dayanak olma,
olabilme hali.
oradayız işte,
ikimiz
tutunacak bir kainat bulamamış
o çelimsiz varoluşun magmasında
gülümsüyoruz birbirimize.
benim ağzımda bir gelincik var
sen gözyaşının kristal kesiğini
gizlemek için özenlisin yine.

insanı incitmeyecek
tek söz bulunmadı henüz.
her söz incitir.

o kadar sessiziz ki
hırıltılarla konuşuyoruz.
arkaik iki hayvanın
kainattan devşirdiği dille
ses veriyoruz birbirimize.
bu bir ‘sevme’ diyorsun bana.
kalbin aldığı mesafe bu.
yıldızların zamanından önce
karanlığında yol alma!
oradayız işte
bir dayanak bulsak
varacağız bir anlama.
kalp bunca akarken
bedenin güçsüz kalışı
ve dağınıklığı uzayda.
beden oraya ait olmayandır diyorsun,
ruhtur bize yol gösterecek olan.
elbette ruhu izleyeceğiz,
onun peşinden gideceğiz.
tereddütsüz onun izinden.

ben dağılan kalbimi tutuyorum
sana akmış olanı.
gecenin yorgunluğunu tanımayan
o acemi kalbe
söz geçirmeye çalışıyorum.
senin saklanarak adımladığın o sokaklarda
bir uzay boşluğunda ilerler gibi
eşlik ediyorum varoluşuna,
kelimelerine
ve gözlerinin
inerken artık oturan anlamına.
o bakış bizimdir
o bakış sonsuzluk içinde bulduğumuz
ışıklı bir dehlizdir.

sen müziği anlatırken
gördüğüm duyduğumdan hep fazladır.
sana belki söylemedim
ama hissettim sevgilim,
iki kalbin benzerlikte
nasıl bir karanlığa düştüğünü.
tut elimi
düşeceksek birlikte düşelim.
tut elimi
bir dayanak yoksa insana
birlikte ürperelim.
ve ben bunları düşünürken
boşluğunu büyüten kainat
aşkın “bir olmak’ olduğunu haykırıyor,
aşkın, bir yıldız kayması anında
yüreğe saplanan kırık bir kanat olduğunu.
o kırık kanatla uçuyoruz birlikte.
o kırık kanatla biz
ölümsüzüz.

çünkü odur,
yalancı peygamberlerin soluğuna
ve güllerin yumuşaklığına gizlenmiş
o ilk söz.
odur aramızdaki
adı konmamış o kanatsız uçma hali.
bir yerdeydim
beni yersizliğe çağırdın.
orada dur
o talimsiz yerde.
orada dur
ve konuş benimle.

ahh ses
varlığın uzayı.

Bejan Matur

 
kalbin aldığı mesafe için yorumlar kapalı

Yazan: 11 Haziran 2021 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Kaside

Zirvelere ulaşmak keskin kılıçla,
Ve düşlere kavuşmak kara mızrakla.

Kim ki hurma ağacının yumuşak dallarını aşağı eğer,
Başarı ve zafer ağacının olgunlaşmış meyvesini sonunda yer.

Ölümden sonra keskin kılıç darbesi neye yarar?
Zaten ölmüştür heybetinden ürküp iki büklüm özür dileyen bîzâr.

Hiç kınanmasa da savaştan korkan beşer,
Savaştan hüsrana uğramış bir şekilde dönmesi ona yeter.

Sen yaprağa durmadıkça, hiçbir zaferin yaprağı yeşermez,
Düşman korkusu sürekli damlayan kan gibi bitmez.

Kim mızrak korkusuna boyun eğerek kaçar,
İnce belli, beyaz tenli ve cilveli dilberlerden uzak teselli arar.

Kim ihtiyaç kapısı olursa ölüm ve sıkıntılara olur çare,
Daha önce bir savaşa girmemiş olsa da bîçare.

Kim derin cenklere dalmaz ise,
Parlak incilerden gerdanlığı dizemez ipe.

İşte odur ki engin kalpli kişi,
Susuzluktan kavrulandan başkasını yanına yaklaştırmayan kişi.

Peygamber Mustafa’nın adaşı, mutluluk saçan,
Cömertlik yayan, tepelerin güneşi, ihsan dağıtan.

Dinin temelini güçlendiren, dinin gereklerini yerine getiren,
İnançsız saldırganların kellesini götüren.

Din işlerini düzenleyen, para dağıtan,
Nazımda ve nesirde halktan üstün olan.

Hürlerle boy ölçüşür ve onlar kapısında olur kul,
Esaretten yakınanların bağlarını çözer eder hür bir kul.

Savaş meydanına girmek oldu huyu,
Keskin kılıcını oynatmadan kazandı bunu.

Bağışların dağıtıldığı mekân olan yurdu geniştir,
Onun yüce meclisi övünmenin bittiği yerdir.

İnsanlara yakışan yanaklarını onun eşiğine sermeleri,
Övünç kaynağıdır onun parlak karakteri.

Savaşmaktan ağarmış kılıçlar onu alıkoyar beyaz tenlilerden,
Ve uzaklaştırır onu kara mızraklar körpe ceylanlardan.

Ahlakı temiz ve pirûpak,
Mertebesi yıldızlardan hatta zühreden daha parlak.

İki tarafı keskin kılıcıyla düşman saflarını darmadağın etti,
Tıpkı bir sıra örgünün sökülmesi misali.

Zaferler yağmurlar gibi sağanak sağanak yağar,
Alâmeti olan yağmur yüklü bulutlarla bereketi sürekli artar.

Sen cömertlik sahibi, vezir oğlu veziri âzamsın,
Kıymetli, şerefli, herkese iyilik yağdıran Sadrazamsın.

Cömert ellerin her tarafı kuşattı,
İhsanlarına karşılık şükür sözleri az kaldı.

Haşmetlilerin toplandığı revaklar, makamının bir çadırın eteği,
Senin o çadırının kazıkları şahinlerin gözetleme yeri.

Savaşlarınla şeriatın kulpu sağlamlaştı.
Dinin ipi düşmanların bakışlarını kızgınlaştırdı.

Keskin kılıcının öfkesinden, düşmanlar kurtulamadı,
Göz alıcı şimşek çaktığında ortada kimse kalmadı.

Savaşta onları attın atların toynakları altına,
Onlar binerdi heybetle atların sırtına.

Sığındıkları kaleleri feth ederek zafer kazanan,
Tıpkı korkudan yuvasına kuş gibi sığınan.

Kim kapına sığınıp yardım için ellerini açar,
Ümitleri yeşerir, yüzleri tebessümler saçar.

Beni kendine yakın eyle, dileğine karşılık Allah sevabını versin,
Senin ulaştığın şerefin daha yücesine erdirsin.

Üzerine nimetlerini yağdırsın, gücüne güç katsın.
Sana verdiği büyük zaferler ve galibiyetler bâki kalsın.

Onun kelimelerini yücelttiğin için, sana versin mükâfatını,
Sen ki tökezlemekten kurtardın dini ve şeriatı.

Allah’a and olsun ki, dua etmekten durmadın geri,
Gizli ve açıktan yalnızca överim seni.

Çıplak mağdur ve yoksulların oldun kardeşi,
Fakir ve açları doyurmaktan açıkta bıraktın kendini.

Düşmanlarım yakar oldu bana ağıt,
Çünkü ben aşırı üzgün, sabrı ve dayanıklılığı kıt.

İçimdeki hüzne karşın oldum sabırla yaşar,
Ne yazık ki elimde olmadan üzüntüm dışarı taşar.

Damla damla sulanmaya ihtiyacım var,
Cömertliğinin çok taşkın sularında.

Niyetim ve tek dileğim olmaktır hacı,
Hicir’de tavaf eden hacılara göz gezdirerek olmak duacı.

Doğruluğun semasında, ben duamda samimi vefakâr,
Karanlık gecenin sabahındaki ilk ışıkları gibi bayraktar

Başarıda bâki, sağ salim, hoşgörülü ve heybetli kal,
Yardıma muhtaç olanlara da ihsan eyle mal.

Cömert eteğine tutunanlara yağmur bulutu gibi bereket yağdır,
Cömert deniz bile senin ihsan yağmurun karşısında utanır.

Allah sulasın bardaktan boşanırcasına yağan yağmuruyla,
Yoksullar yuva yaptığın yurdunu.

Abdulbâki Ârif Efendi
Çeviri: Celal Turgut Koç

 
Kaside için yorumlar kapalı

Yazan: 07 Haziran 2021 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Ev Kira Şiir Bizim

İkimiz birden sevinemiyoruz,
gök, kızılken sen
maviyken bulutlar.
Ahşap çiçekler ekiyorum, hırsımız kurusun
telaşımı gömüyorum uykuya
ömrümün ikindisi.
Ama şöyle düşün
ikimiz birden üzülebiliyoruz.
buna da şükür.

İkimiz birden düşünemiyoruz, düşümüz ayrı.
Sen uykudayken ben uyanıyorum
ellerimde peynir kokusu
ceketimde kağıt mendil unutulmuş,
çamaşırlar dilsiz, makinalar ruhsuz.
Turum tırak -Nazım’ı okuyan anlasın-
İki pencere karşı karşıya
iki ayrı kıtada.
hiç karşılaşamıyoruz.

İkimiz birden konuşamıyoruz, biliyor musun?
Taş, kağıt, makas
makas kağıt taş.
Hala anlamadıysan
indiğin otobüse biniyorum ben
terk ettiğim bayanı seviyorsun.
Ya erkensin ya geç geliyorsun.
Buraya kadar okuyucu
seni kadın sanıyor.
Feministler, bayan lafına takıntılı
hey genç kız, bizi tanımıyorsun.

İkimiz birden sevişemiyoruz, gülüyor musun?
Ayıp şeyler söylemiyorum
çünkü sevmek işteş bir fiil olunca
kalpleri kararıyor şuursuzların
sözcükleri iğfal ettik, tedeka sağ olsun.
Yetmişini geçmiş amcanın
bir ahretliği vardı,
çok sevmekli iki ihtiyarın aynı gün aynı yerde
ölmesi gibi.

İkimiz ayrı ayrı kavuşabiliriz, bu doğru.
Farklı bütünün tamlananları.
Ruhumuz aitlikle müsemma,
sahip olmaktan bahis açılınca
bir kedim bile yok, anlıyor musun?
Kimin yitirdiğisin
kimin gediğinin taşı?
Sahip olduğun tek mülk
boşluğunun çukuru.

İkimiz birden sevilebiliriz ama.
Seni herkes sever,
ben herkesi sevmem.
Senden de benden de çok var
biz’den hiç yok.


Adige Batur

 
Ev Kira Şiir Bizim için yorumlar kapalı

Yazan: 03 Haziran 2021 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Havı Dökülmüş Sevincin

Zeynep’e

Yeni çekilmiş bir dişin
Yadırganan boşluğu
Dilimin ucunda ismin.
Somunu yitik bir vida
Düştü düşecek yüreğim.
Biran önce gel buraya
Karpuz, kavun yiyelim.

Bilmem ki ne diyeyim,
Sana örselenmemiş;
Dostluğun böğründe sancı,
Sevgi toza belenmiş,
Havı dökülmüş sevincin.
Biran önce gel buraya
Karpuz, kavun yiyelim

Batıp çıkıyorum durmadan,
Ben bilirsin iyi yüzemem.
Çarşafım diş gösteriyor,
Dalgalı bir deniz kaç gündür
Sallanan bir döşeğim.
Biran önce gel buraya
Karpuz, kavuz yiyelim.

Metin Altıok

 
Havı Dökülmüş Sevincin için yorumlar kapalı

Yazan: 03 Haziran 2021 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

ilk vasiyet

Oğlum Deniz’e

1

Ben bütün yenilgileri yaşadım
Kalmadı sana hiçbir şey
Oğlum, biricik muradım
Bir su damlasıdır kapıyı gözler

Tükürür gibi bakıyor yüzüme dünya
Kırılmış ağacımın o tek sürgünü
Oğlum, biricik muradım
Benden ötelere döndür yüzünü

2

Uzun bir sözcükse ömrüm
Oğlum, son hecesin sen
Günüm geceye ilikli
Yanımda yok bir kimsem

O küçücük odada soluğun
Mavi resimler çizer havaya
Avludaki kiraz içini çeker
Elma, armut, akasya

Artık evin erkeğisin sen
Erkencisin bu konuda
Seninle büyüyecek bil ki
Uzaktaki şu baba

3

Geçip gidiyor günler
Boğuk bir sis altında
Elimin ucunda defter
Köpürüp duruyor boyuna

Ne yazdımsa oğlum
Bugüne kadar böyle
Sanki bir yaz günü
Savruldu akşam esintisinde

Geçip gidiyor günler
Evim uzak, yol yakın
Ölüme kedere, acıya
Cinnet, cehennem, intihar…

4

Gecenin son otobüsü
Hoşça kal oğlum
Alnımda bir seğirme
Yüreğimde hüzün

Gecenin son otobüsü…
Şimdi soluk bir ışık
Gençliğimin kenti
Dönüş yok artık

Gecenin son otobüsü
Götür beni uzaklara
Gecenin son otobüsü
Oğlum gelir nasılsa .

5

Yağmurun diliyle konuştum
Uzandım taşların eliyle
Oğlum seni düşündüm
Galata’ da eski bir evde

Denizin dikeninde uyudum
Uyandım ter içinde
Oğlum seni düşündüm
Geçmiş zaman kipinde

Yolların arklarından baktım
Gözyaşlarının merceğiyle
Oğlum seni düşündüm
Hasretlerin ikliminde

Deniz… ölümde bile…

6

Oğlum unutma adını
Sana boşuna konulmadı o
Oğlum unutma adını
Göğe çizilen resimleri hatırla
Oğlum unutma adını
Dağları teyelleyen suları
Oğlum unutma adını
Kardeşliği, cesareti ve yanılgıyı
Oğlum unutma adını
Tarihe karşı yürüyen bedenleri hatırla
Oğlum unutma adını
Ve tarihi olan sonra
Oğlum unutma adını
Hep ipte olacak boynun
Oğlum unutma adını
Yaralı, acılı bir yurdun
Oğlum unutma adını
Kanı, çiçeği olarak…

Deniz… unutma adını. ..

Galata, 1988

Ahmet Erhan

 
ilk vasiyet için yorumlar kapalı

Yazan: 21 Mayıs 2021 in Türk Şiiri, Şiir, Şiirdir Baba

 

Etiketler:

uzun bir şiirin son dizeleri

1

Hayatı bir gömlek gibi sıyırsam mı üstümden
Yüreğimde, kuyruğunu bırakıp giden bir kertenkelenin tedirginliği

Ya da yollar, yollar, yollar boyunca
Bastırıp dursam mı yarama ellerimi?
O kadar kolay değil unutmak
Ölüm bile istemez olur adamı gün gelir
Son anda göze ilişen bir çiçek,
Uzaktan duyulan bir çocuk sesi…

Kan mı tutuyorum avuçlarımda?
Yoksa ufaladığım güller mi?
(Nerden geldi bu kırmızılık?)
Ölüme en uzak bildiklerimiz bir bir ölüyor.
Mezarlığa giden yolda ayak izlerimiz çoğalıyor.

(Nerden geldi bu karamsarlık?)
Bağırıp çağırmayı o ölülerin anılarına yakıştıramıyorum
Söylevleri de dinlemiyorum artık
Sen ölmedin, yaşıyorsunları…
O ölüleri yaşatacak olanların çoğu
Kapılarını erkenden örtüyorlar akşamları.

O kadar kolay değil kurutmak
Yaşlarla dopdolu gözlerini anaların

Yumruklarımız bir bayrak gibi dalgalansa da
Bakışlarımız uzak bir yerde, dişlerimiz kenetli…
Ölümse eşikte soluk soluğa
Ve nicedir silah sesleri boğuyor
Bu dünyanın en güzel sözlerini.

2

Her yazdığım şiiri bir kez okuyup, sonra yakmak isterim
Ya da son bir şiir yazıp, bırakıp gitmek
Beynimde yaralı bir cırcır böceği var
Tek dileği, bir türkü daha söyleyip ölmek.

3

Yaşamayı nasıl kanıksıyorsam, ölümü de kanıksıyorum artık
(Başkalarının değil, kendi ölümümü)
Şurda bir silah patlasa, onun önüne ilk atılacak olan benim
Şurdan bir tren geçse, ancak beni ezer bu dünyada.

4

Belki bu, kapanan bir dönemdir hayatımda
Bilmiyorum belki de hayatımdır kapanan
Belki ölür, bir kurt olurum kırmızı bir elmanın içinde
Yaşarım ya da, ve taşırım o kurdu ölünceye dek yüreğimde.

5

Ölümle hayatın arasında bir yer varsa ben oradayım
Bekliyorum, gökyüzüne doğru açmayarak ellerimi
Ve bilmeyerek neyi beklediğimi.

6

Sözcükler taşa dönüşüyor boğazımda
Ve sular akıyor dört bir yanımdan iğrendirici, bulanık
Herkes o sulara girip yıkanıyor güle oynaya
Ben mırıldanıyorum: Şiir yazmayacağım artık!
Beynimdeki yaralı cırcır böceğini usulca elime alıyorum
O bulanık sulara alıyorum…

7

Beni bir denizin kıyısına bırakın,
Bir portakal ağacının dibine ya da
Ne olur, onun dallarına uzanıp kalayım
Belki yeniden bulurum türkümü
– O yitirdiğim türkümü
Bütün bu sözler benim değil çünkü
Beni bir denizin kıyısına bırakın
Bir çakıl taşının içine gömün orada
O zaman ölmüşsem bile ağlamayın
Deyin: – Son türküsü ölümdü!

8

Bir sevgilinin yüzü sızar gecenin karanlık duvarlarından
Benim ol, ve beni bir gecede yeniden doğur, derim ona
Mezarım ve beşiğim olsun rahmin
Bir gecede sevgilim, sabahında anam ol
Sana hiç dokunulmamış şiirler söyleyeyim.
Seni, uçurumun dibinde tutunduğum dal bileyim

9

Geceydi. Aldı başını avuçlarına.
Serdi sonra kucağına, bugüne dek yazdığı bütün şiirleri
Gün ışıyana kadar hepsini bir bir okudu.

Sabahtı. Ki sabah yeniden başlamanın öteki adıdır çoğu yerde
O, bunu da tersinden anladı
Kibriti çaldı, yazdığı bütün şiirlere.
Sonra, ağlarmışçasına kendi ölümüne
Uzun uzun ağladı…

10

Uzun bir şiirin son dizesindeyim
Bir sağnağın son damlası kaldı içimde
Bağıracak gücüm yok, fısıldasam kimse duymuyor
Sokaklara çıkıyorum ellerim yüreğimde

Benim gördüğüm şeyleri kimse görmüyor.
Bir nehir denize kavuşuyor düşlerimde
Kanım damarlarımdan sessizce çekiliyor
Bir şeyler sorup, yanıtlıyorum kendi kendime:
– Ölümün olmadığı o ülke nerde?
– Ölümdür, ölümün olmadığı tek ülke!
Uzun bir şiirin son dizesindeyim.
Artık yeni bir şiire başlayabilir miyim?

11

Bitiriyorum burada
Bütün silahlarımı içime akıtarak
Beni bu hayata bağlayan halat, gitgide inceldi

Ve gitgide soldu yüzüm
Aramam gereken dostlarımın adreslerini unuttum.
Ayışığı alnıma vurmuyor geceleri
Yıldızlara artık bakamıyorum.

Bitiriyorum burada
Bütün işlerimi görmüş gibiyim
Yazmış gibiyim bütün şiirlerimi

Bakıyorum tamamlanmış bir yapıya
Artık sevmiyorum dalgalı denizleri
Kuşların kanat çırpışları da içimi gıcıklamıyor
Beklemiş gibiyim yıllar boyu
Bulmuş gibiyim özlediğimi. 
Bitiriyorum burada
Boğazımda patlamamış bir çığlık
Bağırmak, ağlamak yok artık
Uzun bir şiirin dizelerini bir bir yaşadım
Uzun bir şiir oldu hayatım
Ben niye kimselerin ağlamadığı yerlerde ağladım?

Kopardığım çiçeklerden niye hep kan fışkırdı?
Ben sokağa çıktığımda kapılar kapanır,
Anneler içeri çekerlerdi çocuklarını
Irmak aktı denize, yaprak toprağa düştü
Bana çakıl taşları, bana kuru dallar kaldı.

Bitiriyorum burada.
Artık hiçbir şey sorma.

12

Dindi türküsü yaralı cırcır böceğinin
Sesini arıyor şimdi, unutulmuş bir yazın kuruyan dallarında
Masasını topluyor, kitaplarını, sigarasını
Yazı makinasını kapatıyor usulca
Dindi türküsü yaralı cırcır böceğinin
Onu artık kim sorar, kim anımsar?
Soluk dergi sayfalarında kalmış birkaç şiiri
Nasılsa bir yerde su eritir, ateş yakar.
Dindi türküsü yaralı cırcır böceğinin
Bir portakal çiçeğinin koynundaydı doğumu
Karlarına gömülürken dumanlı bir kentinBelki bundan, uzak bir denizin inleyişleri duyuldu
Dindi türküsü yaralı cırcır böceğinin
Bir yaşam boyu yarasını sözcüklerin ardına sakladı
Sevdi çoğu insanı, tükenircesine sevdi
Çoğu sevgisinde yanıldı

Sorarlarsa, onun karların üstüne düştüğü yerden
Bir portakal ağacı fışkırdı, dersin
Kanı özsu oldu, dallara yürüdü
Öldü dersin, ölümü uzun bir gülümseyişe dönüştü.

1980
Ahmet Erhan

 
uzun bir şiirin son dizeleri için yorumlar kapalı

Yazan: 21 Mayıs 2021 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Her Şey Vatan İçin

1

Kilisenin avlusunda bir melengiç ağacı titriyor
Metruk kalbim, damar damar oluyor alnım upuzun bir suda
Birdenbire atıldığı koca bir taşın, patladığı, dağıldığı
Metruk kalbim. O suda, o upuzun suda eksik bir damla
Gitgide eksilen bir damla gibi. Metruk kalbim. Kalıyor
Koca bir halkın gün yüzü görmemiş aynasında metruk
Kalbim, çoğaldıkça yeniliyor tarihin kadranında…

2

Yalnızlığı gün gibi aşikâr; iner çıkar, iner çıkar
Merdivenleri – gözucuyla baktığı şehri, o Süryani
Toprağı son kez sürer gibi oynattığı kirpiklerini
Tutar derin kuyulara batırır – sizin hiç ülkeniz öldü mü
Ey gönülsüz pasaportlara uygun adım mihmandarlar
Hani her şey vatan için’di… Saplar ve samanlar
Ayrışırdı zamanla kendiyle barışık bir kimya gibi

Bir geceyarısı merdivenleri ine çıka gitti.

3

Zulmün artsın! Gördün ya, dağların arasında incecik
Bir su inadına akar, mazlum ve çevik
Zulmün artsın! Duydun ya, göğümde dolaşır üç beş üvevik
Edirne’den Ardahan’a, Sinop’tan Anamur’a selâm götürür
Çapraz ateşinde devletlü gecelerin, pul ve mühür
Ve faili meçhul bir kalem elinde, yazar durur

Zulmün artsın! Ki ben de korkup adam olayım.

4

Ateş yakar, su boğardı, geç anladım
Metruk kalbim. Cesaretim uçurumlar boyuncaydı korkum dar’ül mekân
Soğuk üşütür, bıçak kanatırdı – o ki meramım
Göğsümdeki ayların yıldızların meseline kandım
Yoktu, hiçbir şey yoktu – metruk kalbim
Kuyuya atılan taş boşlukta uçtu durdu
Yaprak kımıldamadı, su titremedi, onca isyan
Bir yarasa telaşıyla derinliklere doldu
Saçlarımdaki akların bağırtısına uyandım

Bir Kalbimi dağladıkça, bombalandı dağlarım.

ek

Fazıl Hüsnü Dağlarca’ya

Türk olmak, yenilmek demektir
Dağbaşlarında, ıssız bir çoban yalnızlığında
Sabah ayazında üşümüş, yorgun
Upuzun bir vicdan sızlamasında
Türk olmak, acı demektir
Seviyorum ülkemi, Sinoplu bir balıkçının sevdiği kadar
Alnımda yağmur lekeleri, gözümde bir zeytin tanesinin kederi durur
Seviyorum ülkemi: Denizler, ırmaklar, dağlar
Kalbimde bir saka kuşu büyür
Ama yalnızım, konuşmuyor sokaklar

Acıyor çocukların gözleri: Baba öldü!
Acıyor anaların gözleri: Oğul öldü!
Acıyor, hep acıyor, hep acıyor acıyor…
Türk olmak, Plaza de Mayo’yu kıskanmak demektir.

Dağlar ıssız, ovalar boş, rüzgâr dinmiş
Ülkemin göğsündeki kanser dal budak salmış
Kalemim üşüyor, parmaklarım köz
Ve sürek avlarında yorgun düşmüş…
Gazetenin en derin köşelerinde insanlar ölüyor

Türk olmak, ölüm demekmiş…

1995-96

Ahmet Erhan

 
Her Şey Vatan İçin için yorumlar kapalı

Yazan: 21 Mayıs 2021 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

 
%d blogcu bunu beğendi: