RSS

Etiket arşivi: A. Ali Ural

Çamur

sıkıntı basıyor yolcuları
yanaşamıyor gemi
kıyı az ötede
yanaşamıyor

azapların en elimi
kıyı yanındayken yanaşamamak
kaptan çabuk tut elini
kaptan elini

gemi dokununca iskeleye
kanatları dökülecek kuşların
iskeleye dokununca gemi

birer birer düşecekler denize

yanaşamıyor gemi, gemi yanaşamıyor
nefessiz kalıyor yaşlı bir kuğu
ah çamur!
toprakla suyun çocuğu

A. Ali Ural / Körün Parmak Uçlarıakdenizde-facia-700-umut-yolcusu-hayatini-kaybetti

 
Çamur için yorumlar kapalı

Yazan: 06 Eylül 2015 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Hükümdar

hükümdar, hükmü geçmeyince dar
dar kapılardan geçmeli başı eğik
yalanla murassa tacını
çember gibi çevirmeli yollarda
hükümdar hükmü bir masal bilip
ne tuhaf mührün leke kokması

ağacın sudan korkması ne tuhaf
ne tuhaf yüzde kum fırtınası
bir hükümdarın ağlaması ne tuhaf
uçar kokusu haşebî tespihlerin

vezirlerin elinde zergerdan, mercan
şahmaksut, kehribar, akik, kantaşı
sırtında otuzüç kere şaklayan
tane, durak, imâme, kamçı

tombak ibriklerden soğuk su akar
cariyeler kalkmaz mangal başından
bir gelincik fıdıldar sarkıp ebrudan
abdest alırken üşür hükümdar

küreklerini hatırlar gölde kayıklar
koşmayı unutur av köpekleri
gülmeye başlar birden hükümdar
soyatarı denerken yeni giysilerini

ne çeşnicibaşı yemeği tadar
ne tellallar okur hükümlerini
gülabdândan gül dökülmez hükümdar
sahibine gösterir atlar yelelerini

kararır telkârî fincan zarfları
kahve kadar makbuldür köpüğü kanın
yorulup taşımaktan hatıraları
topukları toprakla tanışır hükümdarın

A. Ali Uralhukumdar

 
Hükümdar için yorumlar kapalı

Yazan: 06 Eylül 2015 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Islak Bez

ıslak bezde kalır alnın sıcaklığı
cam arkasında kıpırdar buğu
ümmîdir okuyamaz dudaklarını
nasıl bir alfabe bu

anahtar söz verir anahtarlığa
kapıda uyur geceler boyu
şiir küser koştuğu dağa
nasıl bir alfabe bu

ah bu müflis tüccarı ayıplamayın
bir vitrinden seçtim ben onu
fiyatını bilmiyordum
etiketi yoktu

A. Ali Uralislak_bez

 
Islak Bez için yorumlar kapalı

Yazan: 06 Eylül 2015 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Edebiyat Karın Doyurmaz Çay İçirir 1

‘Yalnızım Çünkü Siz Varsınız’

Murat Dölek’e

Her şeyi anladığından, bildiğinden gitti. Her şeyin farkına vararak gitti. Gidişin kolay olmadığı, dönüşün imkânsız olduğu yere gitti. Anlamsızlığı anladığından gitti. Tarafsızlıktan nefret ettiği için, taraf olmak, tavır almak için gitti.Savunmaktan yorulduğu, savunmayı gereksiz bulduğu için gitti. Gittiği yeri bilerek gitti. Kırgın gitti. Başka çıkar yol bulamadığından, tek bildiği bu olduğu için gitti. Artık değiştirmek istemediğinden, buna gücü olmadığı için gitti. Tüm bunları anladığı için, hiçbir şey söylemeden gitti. Sessizce gitti. [1]

‘Maaşı bir balıkçı kazağına denk gelmeyen adamın gücenik dudaklarını, bir şehri her zaman tutuklu olarak da sevilebilme hünerini leyla sayarı her gördüğünde bir hoş olan inşaatçı mardinlinin fazla üstelemeyin bu şehirde yalnızım der gibi’[2] duruşunu anlatmak için gitti. Askerken yaptırdığı dövmesinden terhiste utanan delikanlılar- bilek güreşinde yenilince sokağa çıkamayan çocuklar …- Konuştuğu çocuğu kız-kıza dans edilen düğünlerde görebilen kızlar- Çayına pişti oynarken kağıt çalan adamlar’[3] için gitti. Çocukların gözlerinden masallar biriktirmek için gitti. Akşam haberlerinin üç numara tıraşlı yasak suret’leri için gitti. Yolculuk defterlerini, terk edilmiş kışlalara bırakmak için gitti! ‘sıvası dökülmüş kahpe bir duvar gibi / sıvas’ı dökülmüş bir Türkiye kaldı içimizde’ [4] diyerek Sivas türkülerine kırgın gitti.

Çocukluğunun yağmurlu sabahlarına dönmek için gitti. Çatıda bir serçe okunaksız ötüşüyle mutsuzluğunu boşluğa yazarken ‘kimsenin adını bilmediği, kimsenin çözemediği geometri problemlerinde matematiği sevmeyen çocukları’[5] sevmek için gitti.

Koşuşturmaktan bıktığı için, yavaşça, acele etmeden, kararlı gitti. Yüzünde bir gülümsemeyle, her şeyi arkasında bırakarak gitti. Kimsenin anlamayacağını, anlamaya çalışmayacağını, herkesin yargılayacağını bilerek gitti. Yürüdü, hep yürüdü. Taşra kasabalarının kapakkızı pozundaki kar altı yalnızlıklarından geçti. ‘Mavzerinin demirini alnına dayamış – Yüreği susuzluktan bunalan – İçinden mahpushane çeşmeleri akan – Ansızın parlayan keklikleri jandarma baskını sanıp –Apansız silahına davranan –Nice delikanlıların figüranlık yaptığı yaz’[6]lardan geçti. Sınavlara ve sevdalara geç kalmış orta halli esnaf çocuklarının, arkasında ‘kaderim’ yazdıkları mavi minibüslerinde müsümgürses dinledi. Sonra, ayaklarının altındaki düzlük bitene kadar yürüdü. Beyaz Mantolu Adam gibi gitti.

Gitmek eyleminin çekimlerini bütün zamanlarla deneyerek ‘sonsuz zaman’ı seçip gitti. Gitmek sözcüğünü güzel bir nedene bağlayarak gitti. Sigarasını behçetnecatigil inceliğinde tutarak, uzun bir Samsun yakarak gitti.

Bir akşam yağmur yağarken gitti. Ağlar, saitfaikçe çekilirken, aynalar orhanvelice gülerken gitti. “Gökyüzünden senin için kopardığım o dalı bana geri ver ya da yağmurlu akşamüstleri artık beni arama.”[7] diyerek gitti.‘Mahallenizde çıkan yangın gibiydim’ [8] diyerek gitti. ‘Bütün güzel kızlar nişanlı mıdır bu şehirde?’[9] diyerek gitti.

Ellerini geç kalmış bir yaz yağmuru gibi yüzüne sererek[10] gitti. Devesinden ve duasından başka bir şeyi olmayan bir bedevi gibi yalnızlık çölünün ölgün neonlarına ‘ben bazı baharları hep yarım bıraktım’[11] yazarak gitti.

Bir gece treniyle gitti. ‘Suların da bir arkadaşlığı olur diye’[12] yağmurla gitti. Bir telgraf teli çizip giderken karanlığı, gelmesini istemediği bir türkü sonuyla gitti. Farkın fark edilmez suskun tiradıyla gitti. Cildi parçalanmış bir beckett kitabıyla gitti. Dostkukların Son Günü’ne Cumartesi Yalnızlığı’nı ekleyip az selimileri, az oğuzatay, az edipcansever derleyip panaitistrati’yi hep okumadan severek gitti. İddiasız ama yüreği bulutlandıran şiirler gibi gitti.

Yüzünde hak edilmemiş acıların acemiliği, elinde okunaksız adresler kendinin peşindeydi

‘Bunalıyoruz çocuk, bunalıyoruz / Biçim veremediğimiz
şeylerin / biçimini alıyoruz’[13] der gibi gitti.

Edebiyat karın doyurmaz, çay içirir; hangi şiiri, hangi şehri sevdiysem evli ve iki çocuklu çıktı diyerek küçük acıların bilgeliğiyle gitti.

Gözlerinin hatıra defterinde özlem’ini özetleyen bir fotoğrafla[14] gitti. ‘Bir başka kentte, bir başka insan olmanın umutları’[15]yla gitti. “Yalnızım, çünkü siz varsınız.”[16] diyerek gitti.

En son, kentin en kalabalık caddesinde kendisiyle karşılaşınca bir yere gidemedim galiba, diye söylendiği, A t ö l y e’m dediği bir mekanda eşyaya ruh vermeye başladığı rivayet edildi.

[1] Ayşe Sarısayın
[2] Cafer Turaç
[3] Yücelay Sal
[4] küçük İskender
[5] küçük İskender
[6] Erdem Bayazıt
[7] Nihat Behram
[8] Akif Kurtuluş
[9] Turgay Gönenç
[10] Salih Bolat
[11] küçük iskender
[12] Abdulkadir Bulut
[13] Şükrü Erbaş
[14] Sevgi Soylu Koyuncu
[15] Murathan Mungan
[16] Orhan Alkaya

Sıddık Akbayırmurat-dolek

 
Edebiyat Karın Doyurmaz Çay İçirir 1 için yorumlar kapalı

Yazan: 15 Mayıs 2015 in Şiir Gibi

 

Etiketler: ,

Sevgili Dost

Sevgili Dost,

Zarfın üstüne ismini yazıp postanedeki memura uzatıyorum. Memurda zarfı geri uzatıyor bana. Bunun üzerine yaşadığın şehrin ismini yazıyorum. Memur başını iki yana sallayıp, geri veriyor zarfı. Bu defa oturduğun semtin ismini ekliyorum. Hayret, zarf yine karşımda.. Cadde ismi de yetmeyince, sokağın adını yazıyorum. Fakat, memur ısrarla kaşlarını havaya kaldırmaya devam ediyor. Bu sefer apartmanın ismini yazmak zorunda kalıyorum. Memur “numarası” diye azarlıyor beni. Apartmanın numarasını da yazıp hışımla veriyorum zarfı. Memur ayağa kalkıyor… Bir adım geri çekiliyorum. “Daire numarasını da yazacaksınız!” diyor, nazikçe.. Daire numarasını da yazıyor, sonra kendimden emin bir şekilde gülümseyerek uzatıyorum zarfı.. Memur önce cebinden bir mendil çıkartıp alnındaki terleri siliyor. Sonra sesini kalınlaştırarak: “Pul” diyor.”Pul!”

Demek yazdıklarımı sana ulaştırabilmek için küçük bir bedel ödemem gerekiyor. Elimi cebime atıp bozuk para arıyorum. Bozuğum yok. Cüzdanımdan çıkarttığım kağıt parayı uzatıyorum memura.O, kağıt parayı önce parmaklarıyla yokluyor,sonra ışığa tutuyor. Aman ALLAH’ım! Yüzündeki ifade değişiyor memurun. Bağırmaya başlıyor:

-“Sahte bu, sahte! Bu mektubu gönderemezsin!”

İkinci cümlede gizli bir sevinç hissediyorum.

Sevgili Dost,

İşte eline geçmeyen son mektubumun hikayesi bu. Postanedeki memur haklıydı. Çünkü Sokrates’in; “Hiç bilmemek eksik bilmekten yeğdir” sözünü bilmese de, eksik bir adresle gönderilen mektubun yerine ulaşamayacağını çok iyi biliyordu.

Sevgili Dost,

Hayat, bilgi istediği gibi bedel de istiyor. Ekmeği tanıman yetmiyor, onu sofrana götürebilmek için bedel de ödüyorsun. Postanedeki memurun “pul!” diye feryat etmesi boşuna değil… Hayat bedel istiyor…

Sevgili Dost,

Postanedeki memur, kağıt parayı ışığa tutarak “sahte” olduğunu anladı. Sen nasıl ayıracaksın sahteyle gerçeği. Acaba nasıldır sahtesi basılamayacak dostluğun resmi..?

Sevgili Dost,

İnsan bir bakışla ne görebilir..?

A. Ali Ural
Posta Kutusundaki Mızıka
Şule Yayınları 59. Baskısevgili_dost

 
Sevgili Dost için yorumlar kapalı

Yazan: 25 Nisan 2015 in Şiir Gibi

 

Etiketler:

Fener Taşıyan Kör

Bir kapı açıldığında kapanmıyorsa bir kapı, açılan kapıdan kovulmuş olarak girer insan. Susmaya talip olan akıl anahtarıyla kilitlemiyorsa dilini, düşünce penceresinde ışık ne arar! Yolcu atını bağlasın o halde, alınacak çok mesafe var. Dinlenen bir atın yol almadığını kim söylemiş! Kim söylemiş elinde fenerle bir gece vakti yürüyen körün hikâyesini? Değerli bir malı alacak kadar paran varsa kulak kesil. Zira pahalı malı ucuza satmaz Molla Câmî: “Körün biri simsiyah bir gecede elinde fener ve omzunda testi yürürken, boşboğazın biri yanına yaklaştı ve şöyle dedi: ‘Ey nâdân! Senin için geceyle gündüz birdir. Karanlıkla aydınlık arasında bir fark yoktur gözünde. Fenerin ne faydası olur sana o halde!’ Bu söz üzerine güldü kör ve sonra: ‘Bu fener kendim için değildir! Senin gibi kör kalpli sersemler içindir ki, bana çarpıp da testimi kırmasınlar’ dedi.”

Peki sonra? Sonra şiirini üç cam testiye koydu Câmî. Üç dîvan kurdu da yargıladı şiiri: “Fâtihât eş-Şebâb”, “Vâsitât el-İkd”, “Hâtimât el-Hayat” adını verdi onlara. Boncuk değil inci avcısıydı! Fars şiirinin fârisiydi. Hint üslubunun dâhisi… Kölesi değil şiirin, efendisi! Köleler zincirlerini sürüklerken vadilerde o bir yanardağ gibi açıp ağzını lav tükürüyordu üzerlerine: “Mücevherden anlamayan, umut ve korku ipine boncuk dizenler!”, “Açgözlülük ipliği ve laf iğnesiyle her alçağa giysi dikenler!”, “Kedi hırlayınca deliğine kaçan farelere ‘Sen aslansın!’ diyenler!”, “Kalbi kararmış ve dar eski hokkalar!”, “Çuvaldızla delsen bir damla kanı akmayanlar!”, “Kafiye gibi kendini daraltanlar!”, “Herze söyleyip latife zannedenler!”, “Her davete seyirten, ayrana üşüşen sinekler!”, “Devranın dükkanında pahalı malı ucuza satanlar!”, “Şiiri murada erme vasıtası yapanlar!” İşte onlardı şairliği ayağa düşüren, geçim aracı yapan. Onlardı Câmî’nin sözlerinden deliler gibi kaçan.

Zıtların çocuğuysa denge, Câmî’nin ayaklarının farklı istikametlere doğru gidip gelmesini anlayabiliriz. Cambaz elindeki sırığı bir sağa bir sola doğru eğiyor, adımını kâh ileri kâh geri atıyorsa da herkes bilir ki onun sapmayan bir yolu vardır. Bu yüzden ancak cahiller cambazın yalpaladığını sanır, sabırsızlıkla onun ipten yuvarlanmasını beklerler. Câmî bir yandan sanatının yüksek mertebesinden söz edip, “Şiirin karşılığını vermek Allah’a mahsustur!” derken, öte yandan “Güzelliği yalana borçlu olan bir sanatın basiret ehli nazarında ne değeri olabilir!” demektedir. Bir yandan “Şiirin değerini gör ki, kâfirler onunla Peygamber’in elçilik şerefini inkâr etmek istediler. Kur’ân’ın ona indirilmediğini ispat etmek için, Peygamberi şairlikle itham ettiler!” derken, öte yandan “Şair, kısa bir kelime olsa da yüz binlerce şer ve fesadı içinde toplamıştır.” sözünü sarf edebilmektedir. Doğrusu bu sözler birbirini yalanlamaz, olsa olsa tamamlar. Câmî yükselmeye vasıta olabilecek bir şeyin alçalışın da aracı olabileceğini söylemektedir aslında. Yükseklerde gezinmek isteyen şaire yıldırımları hatırlatmaktadır. Bir şemsiye önermektedir ona, kül olmasını engelleyecek bir paratoner. Belki de bu yüzden “Kemal Hucendî’nin, Hafız’ın dîvanlarına ve Hz. Ali’nin yüz sözüne cevap verdim!” diye övünen bir şaire “Peki ama Allah’a ne cevap vereceksin!” diye gürlemiş, kelamını tartamayan bir başka şairin “Kâbe’ye gittiğim zaman kutlu olsun diye şiir dîvanımı Hacerü’l-Esved’e sürdüm!” sözünü şu cevapla silkelemiştir: “Zemzem kuyusunda yıkasaydın daha iyi olurdu!”

Câmî dertlidir. Şikâyeti şiirden ziyade “Şu kamış gibi boynum onların şerrinden büküldü!” dediği sözde şairlerdir. Onlardan o kadar bîzar olmuştur ki hızını alamayıp şiire bindirir topuzunu çoğu kez. Gerçekten ne faydası vardır şiirin? Böyle zamanlarda kendinden bir Câmî daha çıkarıp yakasına yapışır ve; “Şiirden yüz çevirmek istiyorsun ama gece gündüz şiirden el çektiğin de yok. Zamane şiire bu kadar kapılmış ama kendin söyle! Şiir karalamanın ne faydası var! Şu şiir oyuncağından vazgeç! Keşke bilebilseydim daha ne kadar aldanacağımı bu oyunla!” diye hırpalar onu. Ancak bir süre sonra fırtına diner, sahili yağmalayan dalgalar durulur ve Câmî’nin kelimeleriyle dokuduğu yelken rüzgarı kucaklayıp sonsuzluğun her an değişen ufuk çizgisine doğru yol almaya başlar. “Deniz birdir, dalga binlerce, binlerce. …Yüz birdir, aynalar sayısız…” Bir’e teslim olunca kayık nasıl da yüzmektedir?.. Bire inince yüz ne kadar mütebessim!

“Şiir nedir ki? Zihin kuşunun şarkısı! 
Şiir nedir? Sonsuz dünyanın aynası! 
Kuşun ise şöyle anlaşılır değeri 
Acaba yolu külhândan mı geçmektedir gülistandan mı? 
İlâhî bir gül bahçesinden derlenir şiir 
Gücünü ve gıdasını semadan devşirir.”


A. Ali Ural

 
Fener Taşıyan Kör için yorumlar kapalı

Yazan: 17 Kasım 2014 in Şiir Gibi

 

Etiketler: ,

Artık Bu Oyunun Tadı Kaçtı

Her oyunun bir eşref saati vardır akrep ve yelkovanın kaskatı kesildiği, aklın gizli düğmesine dokunup, film bitmeden salonun ışıklarını yakan.

Teşrifatçıların kaçışan kirpilere göz kovuklarınızı gösterdiği, rüyaya devam etmeyesiniz diye gözbebeklerinizi incittiği, perdenin hayallerinizin hamaklığından vazgeçip beyaz bir gulyabaniye dönüştüğü an… Oyunda olduğunuzu fark ettiğiniz ürpertici bir kesittir bu. Filmin içinde sıcak şekerler gibi eriyip akarken yanan ışıklarla beraber sinemada olduğunuzu fark edip koltuğunuzda buz kestiğiniz o an, bir cümle ruhunuzda yanıp sönerek işaret vermeye başlar: “Artık bu oyunun tadı kaçtı!” Bu öyle bir sinyaldir ki hakikatin sınırlarına girene kadar peşinizi bırakmaz. Bahçede oynayan çocuklar nasıl güneşin gitmesiyle beraber evlerinin cılız ışıklarına kelebekler gibi üşüşür ve yorgunluklarını tam o anda hissederlerse, siz de hakikatin evi dışında bir hayat alanınızın bulunmadığını anlar ve derin bir yorgunluğun sürüklediği derin bir sükûnetin eşiğinde bulursunuz kendinizi.

Dede Efendi, yüzlerce besteyle ruhlara bal şerbeti döktükten sonra bir gün öğrencisi Dellalzâde İsmail Efendi’ye “Artık bu oyunun tadı kaçtı!” dediğinde devir Sultan Abdülmecid devriydi. Yenikapı Mevlevîhânesi’nde 1001 günlük çilesini doldururken bestelediği “Zülfündendir benim baht-ı siyahım” şarkısıyla dostluğuna mazhar olduğu III. Selim tahttan indirilip şehit edilmiş, IV. Mustafa’nın tahta geçmesinin akabinde Kabakçı Mustafa ve Alemdar Mustafa Paşa vakaları yaşanmış, II. Mahmud’un tahta geçişiyle durulmayan siyasi olaylar Dede Efendi’nin ruh ikliminde soğuk rüzgarlar estirmişti. Fakat bütün bunlardan öte bir durum vardı ki, “Yine bir Gülnihal aldı bu gönlümü” diye nazire yapsa da gönlünü razı edemiyordu bu yeni duruma. III. Selim zamanında sarayın pencerelerini tıkırdatan yabancı notalar, II. Mahmud zamanında tavanlarda çınlamaya başlamış, Sultan Abdülmecid döneminde ise yerli notalara nefes aldırmaz olmuş, yani oyunun tadı kaçmıştı.

Hammamîzade İsmail Dede Efendi “yandım” dedikçe yeni yangınlar yağdı üstüne. Önce şeyhi ve hocası Ali Nutkî Dede’yi verdi toprağa, sonra üç yaşındaki oğlu Salih’i. Can havliyle tutundu notalara yine, ateşi ateşle söndürmeye çalıştı. “Bir gonce femin yâresi vardır ciğerimde/ Ateş dökülürse yeridir âh serimde/ Her lahza hayali duruyor dîdelerimde/ Takdire nedir çare bu varmış kaderimde” diyen Dede Efendi’nin kaderinde bundan daha fazlası vardı. Üç sene sonra eşi Rukiye Hanım gitti Salih’inin yanına. İki sene sonra da altı yaşındaki oğlu Mustafa annesinin. Ne yapsın dede “Yine zevrak-ı derûnüm kırılıp kenâre düştü” demekten başka. Kırkikindi yağmurları gibi yağdırmasın mı Mevlevî âyinlerini art arda. Şakir Ağa’nın “Ferahnâk oyunu”nu bozmasın mı!“Şakir sen onunla güreşemezsin!” dedirtmesin mi Sultan’a. Müezzinbaşı Zeynelâbidin Efendi’nin “Ferahfeza tuzağı”nı birkaç dakikada yaptığı besteyle yerle yeksan etmesin mi!

Ah ferahfezâ! Bir de ferahfezâ âyini var Dede’nin. Yere göğe koyamasa da herkes bu görkemli besteyi, sırf Sultan’ın isteği üzerine yaptı diye, daha altta görüyor diğer âyinlerinden. “Diğer âyinlerimi hep şeyhlerimin emir ve tarifleri mucibince bestelemiştim. Ferahfezâ’yı ise padişahın emriyle bestelediğim için o kadar ruhlu olamadı; onlardaki zevk ve neşeyi Ferahfezâ’da bulamıyorum…” diyor. Beş yüz özgün besteyle musikiye yeni bir kimlik kazandırabilmenin arkasında işte bu ruh var. Bu ruh var “Ey Sâlik diyem bir söz ki haktır”, “Habîbullah cihana can değil mi”, “Bir ismi Mustafa bir ismi Ahmed” ilâhîlerinin. Araban-kürdî’nin, hicaz-bûselik’in. Neveser’in, sabâ-bûselik’in ve sultânîyegâh’ın.

İşte bu ruhla vasıl olmuştur yüzyıllar içinde makamı unutulan “Taleal Bedru aleynâ”ya. Son Peygamber karşılanırken bir ağızdan söylenen o coşku notalarına. Rüyasında dinlemiştir mânâ yurdundan, bestesi lutfedilmiştir pîrine musikinin. Uyanır uyanmaz kayda geçirmiştir bu ilâhî sesi. Bir işarettir belli ki bu kutsal topraklara onu çağıran. Kâbe tavaf edilir de Dede hatırlamaz mı Yunus’u! “Yürük değirmenler gibi dönerler/Gönül kâbesini tavaf ederler/Muhammed’in kösü çalınır bunda/ Ol sultanın demi sürülür bunda” İşte son bestesi bu Şehnaz ilâhîdir. Muhammed’’in kösü çalınmış, Tanpınar’’ın tanımıyla müzikteki “Asıl âleti insan sesi” olan Dede, Mekke’’de susmuştur. Zira tadı kaçmıştır dünya oyununun.

A. A. Ural
 
Artık Bu Oyunun Tadı Kaçtı için yorumlar kapalı

Yazan: 13 Kasım 2014 in Şiir Gibi

 

Etiketler:

 
%d blogcu bunu beğendi: