RSS

Etiket arşivi: Oruç Aruoba

Zilif

Şimdi —Zilif için

14 Temmuz [——-]

Sevgili Kızım, zorlukla yazıyorum. Elim rahatsız, titriyor. Onun için, yazım çarpık-çurpuk oluyor. (Bu küçük defteri de kendim yaptım; sayfalan keserken o da biraz eğri-büğrü oldu.) Kusura bakma. 


Yazdıklarımı şimdi okurken, beni iyice anlayabilecek konumda olacaksın — yıllar geçecek; büyüyeceksin. O zaman, bana küçükken beslediğin duygular, belki bir-iki anıya sıkışıp kalmış olacak; belki de, kocaman bir boşluğun incecik çeperleri durumuna gelecek; ama bu cılız anılardan onların anlamını çıkarabilecek yaşa gelmiş olacaksın; yıllar boyunca da, düşüne düşüne, çıkaracaksın. Bunu umuyor değil, biliyorum; çünkü sende, daha o yaşında bile, o anlamı kavrayacak gücü görmüştüm — yani, şimdi, görüyorum…

Anımsıyorsundur: Senin için, “Benim kızım insan olacak” demiştim. Sen, benim bu sözümü o anda beynine kazımış, ama yüzüme de hayretle bakmıştın — o hayretini anımsıyorsun, değil mi? Evet, gururla, biraz da övünçle söylemiştim o sözü (babalar çocuklarından kendilerine pay çıkartırlar ya işte…)ama, yüzümde bir hüzün, bir üzüntü de görmüştün. Şaşırmıştın; pek bir anlam verememiştin buna. 


Bugün anlamışsındır — anladığını biliyorum : o gurur ile o hüzün nasıl oluyor da birarada bulunabiliyorlar; biliyorsun.

İnsan olan insan pek az — bunu anladın bunca yıl sonra; bir de şunu: İnsan insan oldu mu, acı çeker. Bunları anlaman, senin insan olacağını gören Baban’ın gururlu üzüntüsü ile üzüntülü gururunu anlamlı kılmıştır sana. 


Ama, bak, sana, şimdi, buradan, yıllar öncesinden, şimdi, sana, orada, yıllar sonrasında, şunu söylüyorum — bunu söylemek için yazıyorum: Ne mutlu sana ki, insan olmanın acısını çekebiliyorsun, bunca yıl da, çektin — ve ben, yıllar öncesindeki Baban, şimdi, orada, yıllar sonrasında bulunsaydım, yüzümde göreceğin, artık, üzüntü değil, yalnızca gurur olurdu. 


Bu sözü niye söylediğimi de gayet iyi hatırlıyorsun, biliyorum — şunu da biliyorum ki, senin küçük kalbinde o gün meydana gelen çalkantıları, ben, o gün de, şimdi de, tamamiyle bilecek durumda değilim.

Sen, buluşabildiğimiz ender günlerden birinde, bana gelmiştin. Yaz başıydı; ben bahçede oturmuş rakı içiyordum; sen de — galiba mutluluktan— koşuşturup duruyordun. Sana, yan şakayla, “Haydi bakalım — bana erik getir” demiştim. Koşup gitmiştin: Bahçede bir erik ağacı olduğunu biliyordun. Epey sonra (hatta, biraz daha gecikseydin, kalkıp sana bakmağa gidecektim), alı al, moru mor, kan-ter içinde geri gelmiştin : elinde bir külah: Manavdan, harçlığının son kuruşuna kadar vererek aldığın erikler… 

Ağaçta erik yoktu; ama Baban senden erik istemişti… — Ne yapabilirdin ki… 

Yapman gerektiği için yapabileceğini yapmıştın — işte seni insan yapan da bu

Artık bu yaşa geldiğine göre, öğrenmişsindir; biliyorsun, biliyorum: Öyle ‘insanlar vardır ki, babaları onlardan erik istese, gidip, şöyle bir bakıp, “Ağaçta erik yok” diyebilirler. Böylesi ‘insan’ları tanıdın, biliyorsun.


Ama sen — senin yapabileceğin çünkü yapman gereken tek birşey vardı: Baban’a erik bulmak… Hani masallarda vardı ya — bütün erikler “Kaf Dağı’nın ardında” olsaydı, o zaman sen de bir “Zümrüd-ü Anka kuşu” bulup, sırtına biner, yola koyulurdun…

Buna, seni öylesine etkileyene, ve o yaptığını yapmak istemeni sağlayana, onu yapacak gücü sana verene, “sevgi” adının takıldığını işitmişsindir, bol bol — herkes ondan sözeder; o “Erik yok” diyenler de kullanırlar bu sözcüğü. Ama biliyorsun; gidip erik aramayı sahiden isteyenler pek azdır — sahiden arayanlar daha da az… — Bulabilenler… 


Aslında yalın birşeydi bu senin için: Öyle büyük sözcükler falan gerektirmeyecek, hatta, hiçbirşey söylemeyi gerektirmeyecek kadar yalın birşey:- 
Baban senden erik istemişti — o kadar…

—Sana şimdi o kadar çok şey söylemek istiyorum ki, hiçbirini doğru-dürüst söyleyemiyorum… 
Kusuruma bakma — yazım da gittikçe bozuluyor…

(Keşke bugün buraya gelmeyecek olsaydın — ama biliyorum ki geleceksin, ve beni o durumda göreceksin. Bu yazdıklarımı da bunun için yazıyorum: yıllar sonra, sen büyük bir insan olduğunda eline geçecek bu küçük defter — o zaman Baban’la ilgili birer canlı ama anlamı uçuk anı olarak kalmış bazı olayları — gerçi daha ‘iyi’ anlayacak değilsin; onları, zaten, gelişen anlayışınla yerliyerine oturtmuş olacaksın; ama — onları benim gözümden, benim o yıllar önce gördüğüm biçimde görebileceksin. Bir de, umuyorum ki, aynı bakış biçimi olduklarını göreceksin bunların. — Tabiî ben şimdi yazdıklarımı sonuna kadar götürebilirsem; elimin titremesi izin verirse buna…)

Biraz önce dışarı çıktım, yürüdüm, denize baktım. Pek o kadar hüzün vermedi bana, artık çıkıp gideceğim bu dünya. 


(Çok garibime gidiyor, sana büyük bir insana söylenecek sözlerle yazmak; ama kendimi zorluyorum, seni o yaşında görmeğe, sana öyle yazmağa…)

Bu dünya pek fazla şey vermedi bana — hoş, ben de ona pek birşey vermedim ya…


Ama başlangıçta öyle değildi. Gençliğimde ben de coşkuyla, tutkuyla atılmıştım hayata; Annen’i sevmiş, işimde de başarılı olmak istemiştim. Sonra, biliyorsun, işimi de Annen’i de kaybettim — herşeyimi… — Peki nasıl oldu da bu hâle düştüm…


Sana anlatmağa çalışacağım — umarım anlarsın; çünkü bu anlatacağımı anlayabileceğinden pek emin değilim — , çünkü, belki ben de tam olarak anlamamışımdır ve anlatamıyorumdur…

‘Coşku’, ‘tutku’ dedim; bu duygularla, şunu isteyerek giriştim hayata: Tanınmak. 


İnsanların, hele, yakınlarımın, beni tanıması, yaptıklarımı görmeleri, ne yaptığımı anlamaları. — Bak, sevmesi, saymaları demiyorum; amacım da, birçoklarının yaptığı gibi, kendisini şöyle şöyle göstermek, şu şu gibi görünmek, haketmediği bir sevgi bulmak, layık olmadığı bir saygı görmek, değildi. Beni ben olarak tanısınlar, bilsinler istiyordum. Gençtim, dopdoluydum; büyük işlere girişmek, gücümü sınamak, başarıya ulaşmak istiyordum. Bunları yaparken de, nasıl bir kişi olduğum ortaya çıksın, gözüksün istiyordum 


— işte, etrafımdakiler de bu kişiyi, bu “ben”i görsünler, kişiliğimi anlasınlar istedim. Sahici olmak; sahiden anlaşılmak, tanınmaktı, istediğim

Ama beni tanımalarını en çok istediğim kişiler, beni en çok yanlış anlayan kişiler oldular. 
— Bak, sakın sen de yanlış anlama: Sızlanıyor değilim, hiçbirşeyden yakınmıyorum. Davacı değilim dünyadan. Bunları yalnız senin için; şimdi, sana, yazıyorum — başka kimseye söyleyecek sözüm yok.

İşte, hep buydu olan: Annen beni gerçekten sevdi, biliyorum; ama neydi bu ‘sevgi’ — onun yalnızca daha önceden edinmiş olduğu bakış biçimlerine verdiği addı. Beni, hep, ya yanlış anladı, ya da hiç anlamadı. Beni hiçbirzaman sahiden ben olarak göremedi ki — o zaman kimdi Annen’in ‘sevdiği’?… Bende ben olmayan birini — hatta birşeyleri— ‘sevdi’; sonra, beklediklerini bulamadıkça, duyguları — o sevgi’si— nefrete dönüşmeğe başladığı zaman da, ne yazık ki, gene, ben değildim nefret ettiği kişi… Beni tanıyarak, bilerek, görerek; sahiden ben olan benden nefret etseydi, inan, sevinirdim buna. 


Öyle olmadı.

Toplum da öyle: Benden hep önceden konmuş kalıpların içine girmemi istediler. Benden, ben olarak, belirli bir görevi üstlenmemi isteselerdi, sorun olmazdı — benim istediğim de zaten buydu. Ama, benim o görevin kendisi durumuna girmemi istediler. Benim bambaşka bir kişi olmamı bile değil; sanki kişiliksiz birşey olmamı — sanki cansız, düşüncesiz birşey, bir alet, bir makina… 


Dünya benden ben olmamı istemedi. 

Beni ben olarak tanımadı. 

Ben de sırtımı döndüm işte, bu dünyaya — gerisini biliyorsun; şimdi, artık, öğrenmiş olacaksın.


Sırtımı dönüp nereye gittiğimi de biliyorsun : toplumun, benim gibi, kıyılarına sürdüğü insanların arasına… Bir kez seni bile o insanların arasına sokma cesaretini göstermiştim. Anımsıyorsundur şimdi: Hani o çok boyalı ‘teyze’ler; o sıra sıra masalarla dolu, gündüz vakti karanlık salon; sana garip gelen, tanımadığın kokular… 


Bir de, heyecan içinde, korkudan tiril tiril o genç ‘teyze’yi hatırlıyorsundur. Ve onun için söyleneni: “Dostu gelecek de…”. “Dost”u gelecek diye korkudan titreyen bu insana hayretle, anlayamadan bakmıştın. “Dost” sözcüğünün böyle bir anlamda kullanılmasını yadırgamıştım: İnsan “dost”u gelecek diye korkar mıydı hiç?…

— Bugün, sözcüğün bu yananlamını da biliyorsundur artık; bir de şunu : bu sözcüğün sözümona ‘düz’ kullanıldığı yerlerde nasıl bir sahtelik taşıdığını. İnsanların, “Çok yakın dostumdur” dedikleri kişilerle ilgili neler yapabildiklerini — ve neler yapmayabildiklerini, parmaklarını bile kıpırdatmaya yanaşmayabildiklerini, biliyorsun. — Bu da bir başka erik hikayesi… 


Oysa o genç kadının korkusu sahte değildi; sahiciydi. Belki, o zaman, denebilir ki, o korktuğu kişiyle ilgili sahici bir duygu duyduğuna göre, onun ile sahici bir ilişkisi de vardı. 
Sen, “dost” sözcüğünü kullanan kaç insanda sahici bir duygu gördün, şimdiye kadar? (Umuyorum benim gördüğümden daha fazlasını görmüşsündür…)

İşte, o insanların arasına gittim ben de, toplumdan çıkıp. Sahici tanınmayı orada buldum mu — bilmem : kendimi aldatma eğilimim güçlü olunca, bu soruya “Belki, bazen” diyebiliyorum — ; ama, inan bana, sahici insanlar tanıdım orada, sahici ilişkilerim oldu. Bunlar, toplum indinde ‘geçerli’ ilişkiler değildi, biliyorum — ama, hiçbir ‘geçerli’ ilişkinin olamadığı kadar — hatta olamayacağı kadar— gerçek, sahici idiler. Ben de toplumun geçerli saydığı ölçüler içindeyken hiçbir zaman olmadığım kadar sahici oldum, orada, o insanlar arasında. 


— Garip işte: Beni tanımaya en çok o ‘tanınmayan’lar yaklaştı…

Gene de; evet, doğru : bir anlamda kaçtım, kaçıyorum şimdi de — bu da belki güçsüz olduğumu, yetersiz ve korkak olduğumu gösterir. Başarısız oldum. Bugün, yakınlarımın gözünde de, toplum indinde de, yersiz bir ‘düşkün’üm. Biliyorum. 

Ama düşün: Nedir ki ‘başarı’ — ne olabilirdi ki benim başarım, ben o koşullara boyuneğip, toplum içinde bana gösterilen yeri alsaydım? Bir ikiyüzlülük, bir sahtelik, bir aldatmaca olurdu bu ‘başarı’ — ‘ben’im, ben olmadan, hatta benliğimi bir kenara atarak, kişiliğimi çiğneyerek elde ettiğim birşey. Karşılığında kim olduğumu verdiğim bir ‘kimlik’…

Bunu kabul etmedim. — Şunu bilmeni istiyorum: Pişman değilim; hiç de pişman olmadım. Ama şunu da bil ki, öyle gururlu falan da değilim — olamadım: Kendimden hiç nefret etmedim; ama bir türlü beğenemedim de kendimi. Çok acı çektim, ama başkalarına da çok acı çektirdim — bu da insanın gururlanabileceği birşey değil pek… Kendimi haklı görüyor değilim; ama kendimi savunuyor da değilim — hele yargılamayı hiç beceremiyorum, kendimi de dünyayı da...


— Dünya ne ise oydu; ben de ne isem o oldum — uyuşamadık. Hepsi bu.

— Bazen, bütün bunlara geri dönüp baktığımda, birşey düşünürüm : acaba bazı şeyleri başka türlü yapamaz, yaşamımı farklı bir biçimde yaşayamaz mıydım — daha az acı çekip, daha az çektiremez miydim…

Bilmiyorum. Belki. Belki de değil.


— Ama şunu biliyorum: Yaşam tek seferliktir. Bir kişi de, kim ise odur. Ben de ancak öyle, yaşadığım gibi yaşadım; başka türlü yapamazdım. — Başka türlü yapabilmeyi ister miydim… Sanıyorum, Hayır — peki o zaman, bütün bunları yeniden yaşamak durumunda kalsaydım, bunu ister miydim… Sanıyorum, Evet.

Çünkü, işte, başka, olduğumdan farklı bir kişi olmak istemezdim — bütün yoksunluklarımla, kusurlarımla, bozukluklarımla, ben benim… Yaşamım da böyle olacaktı; zaten de, öyle oldu..

Şimdi artık tek bir amacım var; bu da, gerçekleşmesi için benim yaşıyor olmamı gerektiren birşey değil: 
– Senin beni tanıman. 


Biliyorum, aklında kalacak o bir-iki anı, yıllar geçtikçe; sen, Annen’i, toplumu, insanları tanıdıkça, onlarda göreceklerinin çerçevesi içinde anlamlanacak; sana, yavaş yavaş, Baban’ın sahici kişiliğini gösterecek. — Aslında benim bunları şimdi yazmama gerek yoktu; bunu da biliyorum. 


Bu yüzden, bu küçük defter sana ‘hayatın ortası’na geldiğinde ulaştırılacak. Sen de, burada yazdıklarımda, zaten çoktandır bildiğin şeyleri bulacaksın. Bu mektup hiç de yeni birşeyler anlatmayacak sana; ama, herhangi birşeyi de doğrulamayacak. 

— Zaten boşuna bütün bu yazdıklarım.

Yalnız…— —
Evet, işte, yalnız, şu: Beni tanıyacaksın…

Başka birşey istememiştim ki zaten, yaşamım boyu… — Garip değil mi: şimdi, yaşamım boyu isteyip de elde edemediğim birşeye, şimdi, öldükten yıllar sonra, kavuşmak…

Artık hazırlanmalıyım.


Sen geleceksin biraz sonra buraya, bir tuhaflık, bir karışıklık göreceksin — olup-bitenden de pek birşey anlamayacaksın. Ancak yıllar sonra aydınlanacak bu son anının anlamı; öteki, o daha eski anılarla birlikte.

O zaman, şimdi, sen herşeyi anladıktan sonra eline geçecek bu satırlar: Neyi anladığını anlayacaksın.

Tanıyacaksın.

Seni şimdiden öpüyorum,

Sevgili Kızım benim——-

Baban.
[——-]


Oruç Aruoba

 
Zilif için yorumlar kapalı

Yazan: 19 Şubat 2022 in Türk Şiiri, Yol Üstündeki Semender'ler, Şiir, Şiirdir Baba

 

Etiketler:

Özlediğin Gidip Göremediğindir

Özlediğin, gidip göremediğindir;
ama, gidip görmek istediğin

Özlem, gidip görememendir; ama
gidip görmek istemen

Özlediğin, gidip görmek istediğin-
ama gidip göremediğin

Özlem, gidip görmek istemen-
ama, gidememen, görememen;
gene de, istemen

Oruç Aruoba

 
Özlediğin Gidip Göremediğindir için yorumlar kapalı

Yazan: 29 Temmuz 2021 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Keşke yaşamım boyu girdiğim bütün haikai işlerini unutabilseydim.

Yol yangılı ya

düş de uçuşup durur

kavruk kırlarda

Öğrencileri jisei âdetini anımsatınca, Bașo önce,

Dün yazdığın haiku bugünkü jiseindir. Bugün yazdığın haiku yarınki jiseindir. Benim yaşamım boyunca yazdığım bütün haikular jiseilerimdi

der, jisei yazmayı reddeder; ama, sonra, 25 Kasım geceyarisı, yazmaya karar verip, öğrencisi Donşu’yu yanına çağırarak bu haikuyu söyler, yazdırır. (Donşu da, herhalde, yazmadan önce, emin olmak için, bir kez yinelemiştir bunu..)

Yanında bulunan bir başka öğrencisi, Şiko’nun (MU) aktardığına göre, son sözleri şunlar olmuş:-

Bunun bir hokku yazmanın zamanı olmadığını biliyorum, çünkü ölümle yüzyüzeyim. Ama şiir bütün ömrümce kafamda oldu, yani, elli yıldır. Ne zaman uyusam, sabah bulutları altında ya da güz pusunda bir yolda yürüdüğümün düşünü görürüm; ne zaman da uyansam, bir dağ pınarının sesini duyar ya da bir yabanıl kuşun çığlığıyla ürkerim. Buddha bütün bunların günaha götüren bağlılıklar olduğunu öğretiyor; ben de şimdi anlıyorum ki bu günahı işledim. Keşke yaşamım boyu girdiğim bütün haikai işlerini unutabilseydim.

Dört gün sonra-Onuncu Ay’ın Onikisi’nde (29 Kasım’da)–son gezintisine çıkar Başo: “Tanrı Yoksunu Ay’dır ya…

Öğrencileri, vasiyetine uyarak, onu, Jodo nehri üzerinden, Biwa Gölü kıyısındaki Yoşinaka Tapınağı’nın bahçesine götürürler.

Üzerinden Muz Yaprağı eksik edilmez.

Başo

Kelebek Düşleri

Oruç Aruoba / Metis YayınlarıKeşke yaşamım boyu girdiğim bütün haikai işlerini unutabilseydim

 
Keşke yaşamım boyu girdiğim bütün haikai işlerini unutabilseydim. için yorumlar kapalı

Yazan: 26 Mart 2020 in Çeviri Şiirler, Haiku, Şiir

 

Etiketler: ,

Çıkış

Yol, kendine bir yer bulamamış
kişinin özlemidir.

Kendi yerini yerleşiklikte
bulamayan kişi,
onu yolculukta arar.

Nasıl, bir yer, bir yolun başı ya da sonu;
bir yol da, bir yerden önceki ya da sonraki
bir durumsa — kişinin durumu da,
hep, öyle, ya da, böyledir…

Yerini yitiren kişi,
yola çıkmak zorundadır.

Yola çıkan kişi, yeni bir yer arıyordur
— ama yola hep bir (eski) yerden
çıkıldığını da unutmaz : her varılan yerin de
(yeniden) bir yola çıkış yeri olabileceğini…

Yabancılığını kalıcı kılmak isteyen kişinin,
yerleşikliğinden rahatsız olması gerekir;
ve tersi : yerleşikliğinden rahatsızlık duyan
kişinin, kalıcı bir yabancılık bulması…

Yerleşiklik, herbir yandan bağlandığımız,
hepsi de gergin zincirlerin verdiği bir
dinginliktir ancak — yani, bir sıkı
kölelik…

Ama, “mutlak kölelik” dışında, her kölelik,
köleye devinimde bulunduğu izlenimini verecek
kadar gevşek tutar onun zincirlerini
— gerginlik, zincirden zincir olarak
uzaklaşma çabasıyla belirir;
böylece de kişi, çok devingen olduğu,
sürekli etkinlikte bulunduğunu sandığı
bir edilgenlik, bir sürüklenme içinde
yuvarlanıp — gitmez…

Yerleşiklikten rahatsız olan kişinin
gezginlikte aradığı, aslında,
yerleşebileceği bir yerdir: Düzenini
bozarak gezginliğe çıkan kişi, kendi
düzeninin peşine düşmüştür.

Gezginlik de, öte yandan, hiçbir bağlantı
taşımaksızın, salt gezmek için gezmek haline
gelebilir rahatlıkla, kolayca
— bu kez de tam bir boşluk…

Zincirlerin —gergin ya da gevşek—
tam yokluğu da,
boşluğa köle olmaktır.

Köleliğe tek çare, herhalde,
zincirlerini koparmak ve zincirsiz kalmak
değil,
kendi zincirlerini kendisi yapmış,
kendisi kendi ayaklarına takmış, bağlamış
olmaktır — özgürlük de budur… (Hani,
“kendi kendisinin efendisi olmak”tan
söz edilir ya…)

Düşüncenin devinimi, düşünen kişinin devinmesidir
ancak — onunla gerçekleşebilir ancak:
Yerleşik kişinin düşünceleri de durağan olur.

Çünkü, içinde yeniye yer bırakmayan
bir ‘düzenliliği’ yaşayan kişi, aslında,
üst anlamda bir düzensizlik yaşıyordur
— içinde yeniye yer tanımayan bir ‘düzen’,
eskinin düzensiz karışımlarından başka bir
yere ulaşamaz.

Her an ayrıyı, aykırıyı, yeniyi yaşayan kişi,
düzenli bir yaşam yaşıyordur.

İnsanlar ne sanıyorlar ki ‘düzen’i
— kendi dar, çarpık açılarından bakarak :
sabah-akşam, gidiş-gelişlerini ‘düzenleyen’
bir ‘seyrüsefer nizamnamesi’ mi?! — Oysa,
asıl düzen, düzensizlikten çıkarak
düzene ulaşmağa çabalayan bir düzenleme
uğraşısında bulunabilir ancak.

‘Verilmiş’, ‘varolan’ düzen,
yoz bir düzensizlik biçimidir.

Düzenlilik gereksinmesinden
—yani, düzensizlikten— çıkmayan
‘düzen’, beş para etmez, düzen olarak…

Kişi, yoldaş diye,
ancak kendi ulaşabildiği yerlere varabilecek,
daha ileriye yürüyemeyecek kişiler seçiyorsa,
kendisi de duruyor demektir... (Oysa:
“…daß Andere sie aufnehmen
und fortsetzen … mögen … kommen
und weiterfliegen …
und es besser machen …”)

Bir yerde (‘bir süre için’ diyerek)
dinelen kişi için en büyük tehlike,
o yere yakınlık duyması; o yeri,
bütün yollarının sonu,
bütün yönlerinin ereği sayması;
yerleşebileceği bir yer saymasıdır
— en büyük tehlike, huzurlu yerdir:-
Mezardır orası…

Her bir yorgun yolcunun dineldiği yer,
dinlenmiş bir yolcunun yola çıktığı yerdir.

Kendine yeni bir yol arayan kişi, önce,
kendinden önce yürünmüş yollara bir bakar
— kendi yürümek isteyebileceği yola benzer
bir yol bulmak için; çoğunlukla da bulur —
ama, acaba, o bulduğu yol(lar),
tam da bulduğu yol(lar) olarak,
kendi aradığı yola aykırı değil mi? —
Yeni bir yol aramıyor muydu, arayan kişi
— ne işi var öyleyse, eski (yürünmüş)
yollarda?!

Belirli bir yol arayan kişi için en büyük
tehlike, o yolu bir yerde durarak, ‘bakarak’
arayabileceğini (hatta, bulabileceğini)
sanmasıdır — çünkü, yollar bulunmaz:
yürünür; yerlerde ise, olsa olsa, durulur
— onlar, bulunur; artık, yürünmez…

Yola çıkacak kişinin aşması gereken
ilk ve en önemli engel,
kendi yerleşikliğidir :
kendi yeri
— kendisidir…

Kişi niçin yola çıkar ki?
– Yürümek istediği için…
Bunun da, tutturduğu yolla
hiçbir ilgisi olmayabilir
– çoğunlukla da, yoktur…

Ancak bir yeri terketmesi gerektiğini
anlayan kişi, bir yola çıkabilir
– ve tersi: ancak bir yola çıkması gerektiğini
anlayan kişi, bir yeri terkedebilir.

Bir yeri terketmesi gerektiğini anlayan kişi,
daha çıkacağı yol konusunda hiçbirşey bilmese bile,
yola çıkmasının gerekliliğini biliyordur
– zaten , onu o yeri terketmesi gerektiği
konusunda ikna eden de, o çıkması gereken
yeni yoldur.

Kendine yeni bir yol arayan kişinin yönünü,
eski yerinin koşulları ile kendi güdüleri, eğilimleri
yönelimleri, elbirliğiyle hazırlarlar.

Bir yola çıkan kişi,
bir yerden bıkandır;
bir yerde konaklayan ise,
bir yolda yorulan – bu
iki konum böylesine farklı…

Yerleştiği yerde kendini yersiz hisseden kişi,
çevresine bakınırken,
yola çıkabileceği bir yön arıyordur
– yerleşiklik, eninde sonunda,
bir yola çıkaran bir yer;
bir yöne yönelen bir yol
olup çıkar.

Yerinin, ‘söz konusu’ bile olamayacağına
gerçekten, temelden ‘ikna’ olmayan kişi,
yola çıkamaz – çıksa bile, hep,
eski yerinde kalacak olan aklı,
yolu yürürken adımlarını dolaştıracaktır.

Salt arayan kişi, ne yönü, ne yolu, ne yeri
bulabilir: Ancak bir yerden ayrılabilendir,
yolu bulabilen – ne aradığını ‘bilen’ değil,
nereden ayrılacağına karar verebilen…

Sahici yerini bilmeyen kişi için,
yön de yoktur, yol da – meğer ki,
kendi yersizliğinden bir yön ve bir yol
çıkara, edine…

Yol, belirli bir yerden kalkar,
belirli başka bir yere varır
– ama yolun yönü hiçbir zaman
bu iki yer (iki ‘nokta’) arasındaki
düz çizgü (bir ‘doğru’) değildir:-
Yol, dolaşır…

Bir yerden bıkıp, yeni bir yola çıkan kişi,
çıktığı yolun hiç de yepyeni bir yol
olmayabileceğini; daha önce zaten yürünmüş
bir yol olabileceğini de hesaba katmak
zorundadır: Mutlak yeni bir yol yoktur:
Ama, yola çıkacak kişi açısından, yeni yol
– çoktur…

Kişi, başından beri, tutturduğu her yolla,
daha ilerinde tutabileceği yolların
kaldırım taşlarını, ve, giderek, haritasını,
yontar, çizer, belirler…

Her bir yola çıkış,
çıkılacak yeni yolların
sorumluluğunu da getirir.

– Tabii, ters taraftan da, çıkılabilecek
her yol, daha önce çıkılmış ve yürünmüş
yolların belirlemelerini ve olanaklarını
taşır – gerçekler…

Dünyasını kendi çevresinde kendisi kurmuş,
kendine varan her yolun sonuna yalnızca
kendisinde bulunan bir yer koymuş bir kişi
– kendi yerinden dışarıya çıkan yolu
nasıl bulsun ki?…

Nereye giderse gitsin,
hangi yerden hangi yola çıkarsa çıksın,
kendine egemen olabilen kişi
(“bir kral gibi”)
terkedeceği yerden yola çıkacağı zaman da,
çıkacağı yeni yolun yönünü de,
kendisi belirleyebilen kişidir.

Yeri yalnız kendi yeri,
yolu yalnız kendi yolu
olan kişi, ne yerinde ne yolunda,
başka kişilere rastlamayacaktır.
– rastladıkları da, hep, onun
ne yerini ne yolunu anlayanlar
olacaktır.

Bir yeri terkederek bir yola çıkmanın gereği,
kökten bir kararlılıktır – yerde de yolda da
ne olursa olsun, yılmama; hep sürekli,
ilerleme kararlılığı…

Yerleşik olmaya dayanamayan kişinin yolu,
hiçbir yere varmayacak bir yol olacaktır.

Bir yere ulaşmak isteyen kişinin
tutabileceği tek yol,
hep yolcu olma yoludur.

Bir yerde durmak ile bir yola çıkmak
hep karşıt işlerdir: Her yer, bir yola
çıkmak bakımından bir inertia taşır
– kolay kolay çıkamaz yola, bir yerde
yerleşmiş kişi; öte yandan da, her yol,
bir yere yerleşmek bakımından bir momentum‘a
sahiptir – bu kez de durması, yerleşmesi
kolay değildir, yola çıkmış, yürüyen kişinin
– temelde aynı şeydir belki
bu inertia ile bu momentum

Hangi yöne yönelirsen yönel,
yolunun ulaşacağı bir yer vardır
– ve, hangi yere varırsan var,
çıkabileceğin yeni bir yol,
yönelebileceğin yeni bir yön…

Yeni bir yola çıkmak isteyen kişi,
eski yerini zorlar
– ta ki, o yer yerle bir ola;
ve yol, yeniden, açıla…

Ancak kendi (eski) yerini yerinden eden,
(yeni) bir yola çıkabilir.

Bizi ileriye götüren,
bizi yukarıya çekendir.

Garip, ama doğru:
Kişiyi kendi yönünde yürütmek isteyen biri,
onun kendi yolunu aramaya çıkmasını,
kendi yönüne yönelmesini sağlayabiliyor.
– Bu da, ‘kendi‘ sözcüğünün dilsel
kaypaklığı değil,
yalnızca…

Bir yeri, gerçekten ve toptan terketmeyen,
yeni bir yola çıkamaz. (Tanrı Lût’a
boşuna dememişti ya, “Geriye bakmayacaksın”
diye…)

Yerlerimiz, hep,
yeni yollarımızın başları;
yollarımız da, hep,
yeni yerlerimizin sonları ola…

Oruç Aruoba
yürüme (sayfa 69-92)murat-can-koyutürk

 
Çıkış için yorumlar kapalı

Yazan: 13 Mayıs 2019 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Sallanan Eller

Zeynom:

Giderken dalgaların ardından baktım sana yıllardan sonra
Hiçbirşey eskimemiş
Herşey yepyeni
Olabilir mi?

Ne çok duygu yaşanıp geçmiş
Denizde sürüklenen iki somun ekmek
Yemyeşil bir sarmaşık, kökleri kopuk
Ne çok yol, ne az varış

Güneşin kuruttuğu, rüzgârın savurduğu
Karın soğuttuğu, onca iççekiş
Günlerin yavaş akışla oluşturduğu
Ne az yer, ne çok geçiş

Geçmedik belki, gitmedim belki ben
Sen orada uzaktan el sallarken
Rüzgâr sustu, dalgalar durdu
Ne çok gidiş, ne az ayrılış

Gelirken herşeyinle koşup gelsen bana yıllardan sonra
Hiçbirşey değişmemiş
Herşey eskisi gibi
Olabilir mi?

Oruç Aruobahayali-cihan-deger

 
Sallanan Eller için yorumlar kapalı

Yazan: 18 Nisan 2018 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Gündüz Yarasaları

I.
Neyiz ki biz?
İlk ışınları görününce güneşin,
Kaparız tepenin gözkapaklarını —
Çam değiliz ki, kollarımız açık
Ürpererek karşılayalım donuk ışığı.
Gölgeler kısalınca çıkarız ortaya,
Açıklıktır, aydınlıktır aradığımız,
Parlaklıkta bulur gücünü görüşümüz.
Tanımayız alacakaranlığı delen,
Tepelerin arasından seçen bakışı. —
Kör olmuş ışıktan gözlerimiz.
Gündüz yarasalarıyız biz.

II.
Geceyi düşleriz gündüzken,
Geceyken de gündüzü, —
Yitirebileceklerimiz yitiktir
Onlardan uzaktayken — ama
Özleriz, döneriz yeniden
Yitirmeden
Yitirebileceklerimizi
Yitiremediklerimize.
Yitirebilirdik, deriz;
Ama yalnızca bir fiil çekimi bu —
Tutsaklıklara bağlamışız özgürlüğümüzü.
Gündüz yarasalarıyız biz.

III.
Sağlamdır düşünce temellerimiz,
Ama altlarında kist vardır, sonra kum —
Dururuz gerçi, sapasağlam, kalın
Taştan duvarlarımızla, dimdik
Ayakta; ama biraz su, bir sızıntı
Kaydırır temellerimizi hemen.
Duyarız yerçekimini hemen,
Titreriz. Sımsıkı, gergin
Bağlar vardır
Düşüncelerimizi ayakta tutan, ama,
Ya temelsizse temeli
Bütün bu bağları
Bağlayan
Bağın?
Bağlantısızca bağlarız bağlarımızı.
Gündüz yarasalarıyız biz.

IV
Yapacaklarımız vardır kocaman,
Kocaman başarılar, yüce çağrılar; ama,
Tutmadığımız bir eldedir aklımız,
Bir son selamda, biz aceledeyken gönderilen —
Nedir ki acelemiz, niyedir ki?
Camın boşluğunu arayan kocaman
Pervaneler gibi, kanat çırpan
Işığa ulaşmak için
Çırpınan, camı kıracakmış gibi —
Düşmanımızdır oysa ışık bizim,
Kanatlarımızı yakan, kavuran —
Aradığımız—ışıkta— nedir ki?
Işıktan gelir ölümümüz.
Gündüz yarasalarıyız biz.

V.
Hep bir dimdik, dümdüz dürüstlüktür duyduğumuz,
Ama bir kuşku kurdu kıvır kıvır kemirir köklerimizi —
Nasıl da kolaydır yalanlarımız, uydurmalarımız,
Nasıl da rahat. İç sızlaması nedir bilmeyiz;
Başedilmez gerekçelerimiz hazırdır çünkü hep —
Kozasında mışıl mışıl kanat takınır tırtılımız,
Sindire sindire yapraklarımızda açtığı delikleri.
Övünürüz delik deşik, bölük pörçük
Yeşilliğimizle — yenmiş bitmiştir oysa
Büyüme noktalarımız, su çekmez artık
Kök uçlarımız, dökülüp gitmiştir
Taç yapraklarımız artık,
Nasıl da yabancı topraktan baş uzatmış taze fide bize.
Gündüz yarasalarıyız biz.

VI.
Bir görsek andığımız yüzü,
Tanır mıyız? —Tanır mıyız
Sevdiğimizi, bilir miyiz neydi—
Sevdik mi, seviyor muyuz?
Yürüyüşü, saçının dökülüşü—
Anımsar mıyız, anımsıyor muyuz?
Bir anıdan başka nedir ki sevgimiz?
Gündüz yarasalarıyız biz.

VII.
Koy başını omuzuma yine.
Aldırma, söylenmeden kalsın
Düşünülmedikler, bilinmedikler —bırak
Unutulsun geridekiler, özlensin ileridekiler —bırak
Yansısın camda donuk ışık, usulca ışıldarken
Sabah, aydınlanırken uçup geçen yeşillik.
Gel —uyuyalım güneş görününce,
Aşınca tepeyi göz kamaştırıcı ışık.
Uyanacağız nasılsa, dikelmeden ışınlar,
Dümdüz, aklaştırıcı olacak yeniden bakışımız.
Ama şimdi —sanki sevdalı gibiyiz şimdi,
Sanki karanlıkta sezinledik aydınlığın başladığı yeri—
Şimdi kurduk sanki geceyi gündüzle,
Şimdi kuruttuk sanki gündüzü geceyle—
Aydınlığın karanlığında görür gözlerimiz.
Gündüz yarasalarıyız biz.

Oruç Aruobagunduz-yarasalari

 
Gündüz Yarasaları için yorumlar kapalı

Yazan: 18 Nisan 2018 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Biz (Zaten)

önce

Çeşitli, birçok kaynaktan akıp biriken öfkemiz,
öyle olur ki, (belki) zavallılığı içinde
pek de haketmediği —belki, layık bile olmadığı—
bir biçimde, boktan birinin kafasında patlar:
Aslında, o çok daha beterini haketmiştir; ama,
işte layık değildir buna aslında.

Öfkemiz kördür
— en çok da ayna karşısında…

Öyle olur ki, bir sürü yönden üzerimize çullanan
çeşit çeşit baskılar, bir basınç kaçağında
biraraya gelip, suratımızın önünde patlayıverir…

Oysa (belki) —herhalde, önceden onları biraraya
getiren, birleştiren, yoğunlaştıran da—, kapağı açarak patlamalarını sağlayan da, kendimizizdir.

Herşeyi birbirine karıştırmışızdır ya —asıl
yaşamsal olarak, kendimize katmak isteyebileceğimiz
etkiler ile, geçirmemiz (ve aşmamız —’kazanmamız’)
gereken gündelik yaşamda, pek önem vermeden —
nazikçe, ya da aldırmazca, belki ezerek — gelmesine,
ama geçip de gitmesine izin vermemiz gereken
ötekilerden gelen etkileri, hep, biribirine
karıştırmışızdır ya: İşte bunun da acısını,
bunun da sorumluluğunu, kendi yaşamımıza katarız —
katmak zorunda kalırız…

Hep tazelemek isteriz ilişkilerimizi
— ama, hiç düşünmeyiz kendimizin
ne denli bayatlamış olduğunu —

Biz kocayıp giderken, geriden gelen genç kuşaklar,
ağzımızı sulandırır — ama işte biz,
eskimişizdir,
artık…

Oruç Aruoba
-yürüme-yorgunluk-siiri

 
Biz (Zaten) için yorumlar kapalı

Yazan: 18 Nisan 2018 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Baltalanan İncire Ağıt

Duvarda kaldı köklerin
çıplak, utanmış.
Toprağa saçıldı dalların
kopuk, parçalanmış.

Bir boşluk esniyor
eski yerinde.
Kumru gelince sekiyor
eksikliğinden.

Yongalar arasından
kokulu, kuruyan
bir hava yükseliyor
martılara ulaşan.

Yokluğun bile yokolacak
boşalamadan, baharda.
Ben de giderim artık
buralardan yakında.

Oruç Aruobabaltalanan-incire-agit

 
Baltalanan İncire Ağıt için yorumlar kapalı

Yazan: 18 Nisan 2018 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Önce

14 Eylül

Canım –
işte yalnızca bunu yazdım; ne yazacağımı bilmiyorum, düşünmedim de – öylesine, bu sözcüğü yazdım:-
Canım,
içimden akmağa çalışan özlem türkülerini geri itiyorum; onların yeri burası değil. –

‘Karar verme’, ‘istemeyi isteme’ demiştim. Bunlara şunu eklemek gerek : h i ç k u ş k u d u y m a m a. Hem bu ikisinin temeli bu ( ne kararından, ne de isteğinden kuşku duymamalısın), hem de her adımda yeniden kurulması gereken ilişkinin temel taşı.
‘Güven’ demiyorum mahsus: Güven saf birşeydir, epey de güçsüzdür – düşünülmemiş birşeydir, kendiliğinden olur : vardır ya da yoktur. Benim sözünü ettiğim ‘kuşku duymama’ ise bilinçlidir, düşünülerek takınılmış bir tavır, her seferinde yeniden düşünülerek bulunulan bir eylemdir.
Aldatılmaya ardına dek açılmış bir kapı…
Evet – kör güven değil, bilinçli kuşkulanmama…
Örneğin, o ‘ görmek için beklediğim’ gün: Sana olan saf güvenim yıkılıp gitti, paramparça oldu. Beni aldatmıştın, atlatmıştın – en azından, gizlemiştin birşeyi benden.
Biliyorsun, o zaman o uzun öyküyü kurmuştum; senin parça parça sözlerini biraraya getirip, bir ‘senaryo’ yazmıştım. Tek açıklamaydı bu, kafamda, neyi benden gizlediğin konusunda. Elimdeki verilere uyan tek açıklama… Ne yapabilirdim?
Güvenim yitikti – bir daha geri de gelmez güven; bir kez yitince, sonsuza dek yitiktir.
O zaman şu kararı verdi:
“Onun sözlerine inanacağım”.

Sana ‘öykü’yü anlattığımda, bana “Bunların hiçbiri doğru değil” dedin – “Peki” dedim ben de : inanmaya karar verdim, ” Kuşkulanmayacağım” dedim.
Sonra, yolculuğundan ve bir sürü yapacaklarından söz ederken, sana güvenmiyordum –
[…]
– ama “İnan ona” dedim kendi kendime; “Kuşkulanma”…
Bu nasıl bir tutum – kendini aldatma mı? Bilinçli bir körlük mü? Bir kabullenme mi?
Hayır – hiçbiri değil.
Bir bilinçlilik sadece – hem de doğruluk üzerine kurulu bir bilinçlilik.
Bu, ‘hem isteme kararlılığı’, ‘karar verme isteği’ dediğim şeyin bir sonucu, hem de onun gereklerinden biri:-
Senin beni aldattığına inanarak – daha iyisi, bunu b i l e r e k – ne yapabilirdim? – Çekip gidebilirdim hemen
Ama sen “Gitme” diyordun, sözlerinle de eylemlerinle de.
Ne yapabilirdim?
Söylediklerine ve eylemlerine inanmaktan başka çare yoktu – kuşkulanmayacaktım…
İşin zorluğu burada hep : başka türden bir bilinçlilik gerektiriyor bizim ilişkimiz : hazır kalıplar, alışılmış düşünme ve davranma biçimleri hiç işimize yaramadıkları gibi, ket de vuruyorlar ilişkimize.
Her an, hep yeniden kurmamız gereken bir bilinç temeli üzerinde yürüyebilir ilişkimiz ancak. Bu aynı zamanda ö z g ü r bir temel; çünkü ‘karar’ımız , ‘isteğ”imiz, ‘inanc’ımız hep bilinçli olarak ayakta tuttuğumuz şeyler olacağından; ‘doğal’ duygulara ve tutkulara dayanmadıklarından, onları her an kırıp atmak elimizde olacak.

Her an ‘artık istememeğe karar veriyorum’, ‘artık inanmayacağım’, deyip, çekip gidebiliriz, ikimiz de.
Sana o gün arabada söylediğim ve pek “kelek” bulduğun lafın anlamı da burada yatıyor: Bana kararsızlıkla gelmemelisin. Geleceksen, özgürce ve bilinçli bir istekle gelmelisin.
Bunların eksikliğinden dolayı yitirmedik mi yitirdiklerimizi?
– Dünyanın en zor işini yapıyoruz ( ya da yapmağa çalıştık : hâlâ yapıyor muyuz?…) çünkü, o da şu: Şu boktan yeryüzündeki bütün düzenlemelerin engellemeğe çalıştığı, yasakladığı, cezalandıracağı bir ilişkiyi kurmak ve sürdürmek…
Bunu bilinçe ve özgürce isteme kararlılığına, hiçbir kuşkuya yer tanımadan sahip olmazsak, nasıl kalkarız ki bu işin altından?…

– Sana bugün son olarak (?) Oscar Wilde’ın sevgilisine hapisaneden yazdığı upuzun mektupta, birkaç yerde söylediği bir sözü – iki tümceyi- yazıyorum:

The supreme vice is shallowness.
Wahever is realised is right.

En büyük erdemsizlik sığlıktır.
Ne ki bilinçlendirilir / gerçekleştirilir
doğrudur / haklıdır.

Oruç Aruoba
– ile-oruc-aruoba-siirleri

 
Önce için yorumlar kapalı

Yazan: 18 Nisan 2018 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Ateş Yakana Kılavuz

1.

En son, en kalın odunu yakarsın.

2.

Deniz’in taşıdıklarını da kesip kesip yakmıştın,
o birzamanların şimdi uzakta kalmış ocağında —
ne kalır ki, geriye?…

3.

Ateşinin dumanını da biriktirirsin——

4.

Herşeyden önce unutmaman gereken,
ateşinin hiçbirzaman tek bir düzeyde yanmadığıdır :
ateşin, ya harlanma içinde ya da sönme içindedir —
ya yükseliş, ya iniş…

5.

Ateş, yanmakta olan odunlarla değil,
yeni yanmağa başlayan odunlarla yanar.
Hep yakacak yeni odunlar bulan ateş, yükseliş içindedir;
yalnızca eski —yanan— odunları olan ateş,
inişe geçer.

6.

Yanan odunlar tüten odunların dumanını da yakarlar.

7.

Yanamayan odun, tüter.
Ateşin, bazen, yalnızca tüter : yanamamaktadır…
Dikkat etmen gereken, ateşe yanyana ve üstüste koyduğun odunların
biribirlerine olabildiği kadar yakın olmaları; ama hiçbirzaman
bitişik ve binişik olmamalarıdır : ateşi yakan, ısı olduğu kadar,
havadır — belki daha da çok…

8.

Ateşin tütüyorsa, bil ki birşeyleri yanlış yapıyorsun.

9.

Tek bir odunu yakamazsın : odunlar ancak başka odunlar
yanıyorsa, yanar — her bir odunun yanması, öteki her bir
odunun yanmasına bağlıdır : hepsi için ayrı ayrı; ve,
hepsi birlikte, karşılıklı…

10.

Alttaki odunun yanması, üstünde yanmaya başlamış bir odunun
bulunmasına — ve üstteki odunun yanması, altında yanmakta olan
bir odunun bulunmasına, bağlıdır.
Odunlar yalnız yanmazlar.

11.

Ateşini yakmağa başlarken, çıra parçalarını çok dikkatli
kullanmalısın : fazla koyarsan, ya gereksizce büyük alevler
elde edersin, ya da yanamayan çıra parçalarındaki reçinenin
tütmesine yol açarsın; az koyarsan, hem kalın odunları
tutuşturacak kadar alevin olmaz, hem de, yanamayan odunlar
tütmeğe başlarlar — tam ölçüsünü, tam yerini, tam zamanını
bulmalısın, ateşini yakmağa başlarken.

12.

Ateş, bir kez yanmağa başlayınca, senin denetiminden
çıkar gibi olur — ama, unutmamalısın ki, kendi haline
bırakılan ateş, gerçi, koşullar uygunsa, harlar; ama,
kısa zamanda, yakabileceklerini yakarak, tükenme sürecine
girer: Ateşin ilk niteliği yayılmaksa, son niteliği de, tükenmektir.
Bu yüzden, ateşini ‘beslemen’ gerekir : tam zamanında, tam yerine,
yeni yanacak odunlar koyman; belirli bir yanı tükenmeğe
yüztutmuş odunları biribirlerine göre çevirmen; yanamayarak
tütmeğe başlamış odunları yanabilecekleri bir konuma getirmen
— bir sürü düzenleme, ayarlama…
Ateşini kendi haline bırakamazsın — bırakırsan, tükenip söner…
Ateşinden sorumlusun.
(Exupéry)

Oruç Aruoba
yakınates

 
Ateş Yakana Kılavuz için yorumlar kapalı

Yazan: 14 Şubat 2017 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

 
%d blogcu bunu beğendi: