RSS

Etiket arşivi: Edip Cansever

Umutsuzlar Parkı

I
Biliyorsunuz parkların
Sizi çağıran tarafları
İnsanın gizli, karanlık köşeleriyle oranlı
Orada saklanıyor onlar
Çünkü her türlü saklanıyorlar orada
Bir yağmur öncesinin loş sokaklarıyla
Dağınık mavisiyle gözlerinin
Sevgi vermez kadın uçlarıyla
Korkuya, sadece korkuya sığınmış olarak
Eskimiş, kurtlanmış ikonlarıyla kiliselerinin
Yalvaran bakışlarıyla –nasıl da sevimsiz-
En kötüsü, belki en kötüsü
Bir duygu açlığıyla soluyarak
Parklara yerleşiyorlar, parkların
Onları çağıran köşelerine
Bir karıncayı selamlıyorlar, besili, siyah
Bacak aralarından
Çömelmiş, öyle sakin
Selamlıyorlar
“Günaydın” diyorlar atılmış bir kâğıt parçasına
Kuleler yapıyorlar ayak parmaklarından
Birinci katta bir kibrit çöpü oturuyor
Acılar alıp veriyor dünyadan
Dillerini gösteriyorlar, diz kapaklarını
Bir sıkıntı şiiri gibi
Sıkıntı
İşte
Tam orada duruyorlar.

II

Bu kimin duruşu, bu sizin en gülmediğiniz saatlerde
Her cümlede iki tek göz, bu kimin
Ya da kim korkuttu bu kadar sizi
Bu nasıl sevişmek, üstelik bu kadar hızlı
Ya da tam tersine
Boş vermek öperken, severken boş vermek sevmelere
Sulardan ürpermek gibi dokununca,
Ya da ben kimi sarmışım böyle kollarımla
Kime söz vermişim, biraz da unutmak gibi
Denir mi, ama hiç denir mi, iş edinmişim ben
İş edinmişim öyle kimsesizliği
Kendimi saymazsam – hem niye sayacakmışım kendimi –
Çünkü herkese bağlı, çünkü bir yığın ölüden gelen kendimi
Konuşmak? konuşuyorum, alışmak? evet alışıyorum da
Süresiz, dıştan ve yaşamsız resimler gibi.

Ne çıkar sanki sardıysam sizi kollarımla
Unutmak, belki de unutmak olsun diye mi
Onu da tatmak gibi
Oysa ne bir evim oldu, ne de bir yerim var şimdi gidecek
Ama gitmenin saati geldi
Kirli bir gömleği çıkarıp asmak
Yıkayıp kurutmak ister ellerimi
Su içmek, saati kurmak ve sebepsiz dolaşmak biraz da
Açınca camları – diyelim camları açtık ya sonra? –
Sonrası şu: ben bir camı, bir perdeyi açmış adam değilim
Bilirim ama çok bilirim kapadığımı
Öyle iş olsun diye mi, hayır
Bilirim içerde kendimi bulacağımı
Dışarda görüldüysem inattan başka değil
Evet, çünkü bu karanlık işime en geleni
Kendimi saklıyorum ya, bir yığın ölüden gelen kendimi
Oramı buramı dürtüyorum, bunu sahiden yapıyorum
Ve açıyorum bütün muslukları
Diyorum sular mı böyle, sular mı olmalı
Ne geldiği, ne de gittiği yer belli
Olmuyor, gene kendimi düşünüyorum
Alıştım istemiyorum.

III

Binlerce, ama binlerce yıldır yaşıyorum
Bunu göklerden anlıyorum, kendimden anlıyorum biraz
İnsan, insan, insandan; ne iyi ne de kötü
Kolumu sallıyorum yürürken, kötüysem yüzümü buruşturuyorum
Çok eski bir yerimdeyim, çürüyen bir yerimden geliyorum
Öldüklerimi sayıyorum, yeniden doğduklarımı
Anlıyorum, ama yepyeni anlıyorum bıktığımı
Evlerde, köşebaşlarında değişmek diyorlar buna
Değişmek
Biri mi öldü, bir mi sevindi, değişmek koyuyorlar adını
Bana kızıyorlar sonra, ansızın bana
Kimi ellerini sürüyor, kimi gözlerini kapıyor yaşadıklarıma
Oysa ben düz insan, bazı insan, karanlık insan
Ve geçilmiyor ki benim
Duvarlar, evler, sokaklar gibi yapılmışlığımdan.

Bilmezler, kızmıyorum, bunu onlardan anlıyorum biraz
Erimek, bir olmak ve unutulmak içindeki onlardan
Ya da bir başkaca şey: ben kendimi ayırıyorum
O yapayalnız olmaktaki kendimi
Böyleyken akıp gidiyorum bir nehir gerçeği gibi
Sanki ben upuzun bir hikaye
En okunmadık yerlerimle
Yok artık sıkılıyorum.

IV

Biliyorsunuz, size geldim sadece
Kapınızdan aldım, ballı çöreklerinizden
Peki bu sevinmek niye?
Girdim ki içeriye yıllardır soyunuyordunuz
Ve işte giyiniyordunuz yıllarca
Bir Mısır, bir Roma, belki de bir Yunan elleriyle
Eski bir insandınız merdiven gıcırdıyordu
Her eski daha bir eskiyi uyarıyordu
Otlar ve geyikler duruyordu tanımsız sadelikler içinde
Sesler mi? acı sesler geliyordu erkeksiz, yanık
Bir türlü bakıyor, gene bir türlü soluyordunuz işte
Düşündüm, ama merdiven gıcırdıyordu
Olmazdı sanki gıcırdamasın, ürpermesindi bir yerimiz
Biliyorsunuz olmazdı
Ağzımız koksun, ama koksun, biz iğrençliğe de varız
Yatalım, leş gibi yatalım, öylesine alıştığımız ki bu
Bir kumru bir kumruyu tamamlasın
Bir yılan, bir fare bir deliği kapasın bu
Sadece bu.

Bak göreceksin nasıl da ayrılmak istiyoruz sonra
Nasıl da kaçmak istiyoruz birbirimizden
Yeniden yeniden yeniden
Yeniden hazırlanıyoruz
Sanki bir güzelliği ödüyoruz
Belki bir güzelliği ödüyoruz.

V

Biz olmayan insanlarız, ya da çok kuşkuluyuz – böyle
Nereden geldiniz, tam sizi soracaktım – böyle
Biraz da soğuk almışım, biraz da içki, biraz da bahçe
Yukarı çıkalım, hadi çıkalım, annem çay pişirir size
Çünkü o bizim yukarda her zaman bir mavi olur
Güneşler girer çıkar ellerinize
Biriyle konuşuyorsunuz, olmayan biriyle, hadi sevinin
Kim bilir, belki de buluşursunuz
Söz verip sizi bekletenlerle
Sonra da çıkarız – niye olmasın – bahçeye çıkarız birlikte
Otlara basarız, dallara değeriz, bunları hep yaparız
Biraz da susmalıyız. İnsan bir şeyler aramalı kendinde.

Dedim ya, annem de var, ama çay pişirmez size
Durur da durur işte yıllanmış heykeller gibi
Bilmem ki, bilmiyorum da, belki de benim annem yok
Belki de öyle beyaz ki, alışmış görünmezliğe.

Nereye gidiyorsunuz ama nereye
Sanki biz olmayan insanlarız biraz da kuşkuluyuz
Ya da çok kuşkuluyuz – böyle.

VI

Yüzümü size çeviriyorum, siz misiniz?
Elimi suya uzatıyorum, siz misiniz?
Siz misiniz, belki de hiç konuşmuyorum
Belki de kim diye sorsalar beni
Güneşe, çarşıya, kadehe uzatacağım ellerimi
Belki de alıp başımı gideceğim
Biliyorsunuz ya bir ağrısı vardır gitmenin
Nereye ama, nereye olursa gitmenin
Hüzünle karışık bir ağrısı.

İşte bir denizdeyim, dalgalar ortasında
Kim olsa denizci der, denizden anlayan der bana
Adımı bilmeden der, adımı bilmeden
Şafaklar kadar güzel adımı
O zaman bir kıvrılandır, bir kuruyandır dudaklarım
Ve gittikçe sıkılmaktır ülkesi sıkıntının
Sanki bir yokluğa, bir çaresizliğe bakar gibi
Nice yüzler görürüm, nice değişik kıyılar
İnsanı, o kayalar gibi sert insanı
Bekledikleri kadar.

Bir ağız, bir tütün, bir mızıka gerçeği gibi
Varınca kıyıya birden
Değilsin artık gemici.

VII

Bana bir şeyler söylediniz, anlamadım
Bir cümle, iyi bir söz, gene anlamadım
Doğrusu hiç anlamadım, siz ne demiştiniz?
Ben ne demiştim, ve çekip gitmiştim sonra
Öyle ya, niye hiç değişmedi bakışlarınız?
BİTMEDİ, DİYORUM BİTMEDİ ŞAŞKINLIĞIMIZ.

O gün bugündür işte – ben mesela
Çok usta bir avcının gözleri karşısında
Bir çocuk olarak taptaze oyuncakların
Ve çok ölçülü saatlerinde ev kadınlarının
Ki birdenbire açılan kucaklarında
BİTMEDİ, AMA BİTMEDİ ŞAŞKINLIĞIMIZ.

Bitmedi anlaşıp soyunduğumuz gün – o beyaz
Bir taşı kaldırdığımda o akıl almayacak yaşayış
Tanrıyı sorduğumda, olur ya, günün birinde tanrıyı
Odama kapanıp saydığımda ayak parmaklarımı
Kapımı çaldıklarında – bunu size söylüyorum anladınız
Kaykılmış, büyümüş gözleriyle onların
Kim der ki yalan, ve yalandır orda konuştuklarımız
BİTMEDİ, DAHA BİTMEDİ ŞAŞKINLIĞIMIZ

Üstelik bitecek gibi değil
Biri kopmuş ayağından, biri kopmuş kimsesizliğinden
Sımsıkı tuttuğu dönerken köşeyi
Elinde bir bıçakla
Ve öldürmek isterken – kimiyse kimi
Gülünç, sebepsiz, bilinç altı
Ama tutalım, koyvermeyelim
Tutalım koyvermeyelim bırakın kibarlığı
Yanılmak kolay, üstelik çok belli işte yanıldığımız
BİTMEDİ, DİYORUM BİTMEDİ ŞAŞKINLIĞIMIZ.

Paralar bozduruyoruz, gereksiz eşyalar alıyoruz bu yüzden
İçtikçe içiyoruz o çocukluk günlerinin yüzüyle
Birimi öldü ne, selviler, mezar taşları, kalabalık
Ya da bir masal mı söyleniyordu, hiç mi bitmeyecek bir
Masal
Kimbilir n’olduydu gene
İşte bir sevgilinin bırakıp gitmesi üzerine
Apışıp kaldığımız, yatıverdiğimiz yemekten sonra
Saatin kaç olduğu – üstelik sorulmaz ki
Sabah kadar sabaha
Uyuyup uyandığımız
BİTMEDİ, DİYORUM BİTMEDİ ŞAŞKINLIĞIMIZ.

Evlere sığamıyoruz, öylesine büyüdü ki vücutlarımız
Ve konuşmalarımız, öyle büyüdüler ki peşi sıra
Hani hep bir olup da eve taşıdıklarımız
Kahveden, meydandan, sokak içlerinden
Bulup da çıkardığımız
Konuşmalar:

– Biri geliyor sözü değiştirelim
– Yürüsek açılırdık
– Bu ne uzun bakmak kendinize
– Ağzım mı kokuyor ne, yaa! … çok kötü günümdeyim
– Akşama bezik, evet, siz ne içerdiniz?
– Annem mi, çok sevinecek..
– Belki de sinemaya gideriz..
– Bilirsin erken kalkmalı, yarın.. (gülüşler) yok canım!
– Siz yarın deyince aklıma ölmek geliyor, katıla katıla ölmek
– Bana kalırsa..
– Evet size kalırsa
– Bana kalırsa şimdiden eğlenelim
– Sus!
– Biri geliyor
– Biri geliyormuş sözü değiştirelim

Yengemin başı ağrıyor, tek sebebi büyümek
Masalar, tabaklar, hani şu kirazlar koyduğumuz
Kalmadı adım atacak yer bu yüzden
Oğuza söylemeli, bir daha çiçek getirmesin
Lale de saçlarını kestirmeli
Sonra gereksiz eşyalar var, bir gün oturup konuşalım
Örneğin şu hasır koltuk neye yarıyor
Bana kalırsa babamın mineli saati
Tek başına bütün bir odayı dolduruyor
Hele annemin güneş gözlükleri
Yarından tezi yok, çakımı, kol saatimi, eldivenlerimi
Aaaa! Kitaplarınız
BİTMEDİ, DAHA BİTMEDİ ŞAŞKINLIĞIMIZ.

Üstelik bitecek gibi değil
Çok yaşlı bir kadın yün eğiriyor – düpedüz ilgisizlik
Bisiklet yarışları, akşam gezintileri, insan ne güzel eğleniyor
Bir hırsız giriyor ellerinize, polisler hırsızı kovalıyor
Daha akşama çok var – olsun – biri sizi öpmeye hazırlanıyor
Bense berbere uğrayacağım, şu saçlarıma bakın!
Üstelik bilmiyorum bu şarapları nasıl içiyoruz
Balıkları nereden geliyor soframızın hele
Yıllardır ama, yıllardır neyi koysalar önümüze
Alıştık, sadece bir türlü bakıyoruz.

İşte biz böyle yapıyoruz.

VIII

İnsan doğduğu günleri iyi bilmeli
Size çiçekler aldım, adımı yazdım üstüne, iyi bilmeli
Korkunç bir Yahudi, korkunç bir pastayı bölüyordu ikiye
Bir avlu taptaze bir çaydanlığı gösteriyordu giderek
Oooo! Demek bütün insanlar çay içecek
Bilmem, çok uzakta biri sevindi
Sonra ben sevindim; acı mı, sevinç mi, ama bilmeden
Belki de ilk olarak vardım ayakta durmanın tadına
Sıktım ki sıktım bir ara dişlerimi
Bir bakış, bir korku, yada gereksiz bir eşya
Yani ne varsa atılması gereken sırtımda
Önce yavaş yavaş, sonra hızlı hızlı
Ve bir Ortodoks kabalığınca içten
Soyundum, yıkandım, ki görülmemiştir böylesi
Aklıma geldi derken; acı mı, sevinç mi gene aklıma
Ben ki bir ölüyü beklemekle geçirdim geceyi
Bir ölüyü ve ölünün bütün inceliklerini
Size çiçekler aldım, adımı yazdım üstüne, biraz da bunun için
Gözlerim görüyordu, öyle ki, benden ayrı görüyordu gözlerim
Dişlerim ağrıyordu, denir ki ayrıca ağrıyordu benden
Bilmem çok uzakta biri sevindi
Sonra ben sevindim, kadınlar sarışındı
Ben biraz esmerdim, o kadar
İşlerim kötü gitti
Bilseydim katılırdım savaşlar oldu ötemde
Yaşayanlar güzeldi
İnsan doğduğu günleri iyi bilmeli.

Geçen yıl korkulu bir çağda uyandım
Sur dışlarına çıktım, sıcak havaları severdim
Mezarları gördüm, müzeler daha güzeldi
Annem sevinmek için boncuklar alıyordu çarşıdan
Ben boncuğu sevmem, hele kırmızı hiç sevmem
Demek çok uzaklarda biri sevindi
Sonra ben sevindim, o ben ki işte bütün gün
Bir ölüyü bekledim ve ölünün bütün inceliklerini
Biri bir cinayetten dönüyordu, şan getiren bir cinayetten
Biriyse bir köleydi, kâğıtlar kalemler içinde
Akşamlara dek bir masa katılığınca gün
Ama o gün bugündür ayrılmadım ben
Ayrılmadım işte o
Beklediğim ölüden.

Pek yakınım olacak, karım, ya da kızkardeşim
Belki hiçbiri değil, sadece bir kız
Öyle ki, biralar, yaz günleri, onunla biraz güzeldir
Ama çok iyi bir günde çıldırıverdi
Yalnızlıktan
İnsan doğduğu günleri iyi bilmeli
Sonra temizce bir yemek yemiştim, hatırlıyorum
Dövülmüş kısraklar gibi uyumuştum
Bir şeyler ummuştum, umudu kesmek gibi
Sonra da gürültüler yapmak için dışarı çıktım
Kocaman bir adamdı dışardakiler
Bilmem, böylece kaça çıktı bekledim ölüler
İşte her bakımdan kendini arıyordu biri
Şaşırmış arıyordu – ben miydim neydim –
Yıkılmış, bunalmış, sürgün içinde
Kendini arıyordu, aynı renk, aynı biçimdeki kendini
İnsan doğduğu günleri iyi bilmeli.

Koşup duruyorken, önce aşkların peşi sıra
İyi günler, serin evler, baygın kokulardan gelen aşkların
Bu sanki en azından tanrıyla işbirliği
Ya da buluşmak gibi özüyle insanların
Oysa bir sığıntıydım çok uzaktan bir gülmeye
Yalvaran gözleriyle – açılmış açıldıkları kadar –
Ya da bir tilki avında kim bilir kimin inceliği
– Gözleri, ufukta bir yerdi işte gözleri –
Belki de yer alıyordum korkuyla avuntu karşısında
Belkide yitirilmiş, yok bakacak bir yeri
Ya da bir ölüydük işte ve ölünün bütün incelikleri
Size çiçekler aldım, adımı yazdım üstüne, iyi bilmeli
Korkunç bir Yahudi, korkunç bir pastayı bölüyordu ikiye
Bir avlu taptaze bir çaydanlığı gösteriyordu giderek
Oooo! demek bütün insanlar çay içecek
Hayır! Çok uzakta biri sevindi.

IX

Artık ne uyanmak için bu sabahlar
Ne de bekliyoruz, beklemek için değil
Üstelik ne de bir karanlıkta anlatıyoruz bu düşünceyi
Ne açıp da ağzımızı tek kelime
Yok, hayır, kaskatı durmuşuz sadece
Durmuşuz; ölümü, acıyı, daha neleri durdurmak için
Evet bir de cins tuzaklar kurmuşuz gözlerimize
Tuzaklar, ve sanırım herkesin işi bizi anlamak
Biz ki dört kişiyiz evde; ben, çocuklar ve karım
Artık adını sürdüremiyoruz gizli kalmanın
İçkiler içiyoruz, en çok da kötü içkiler – Hıh sığınmak!
Bilmem ki ne demeli, böylesi içinden geliyor insanın
Belki de alışıyoruz, soylu bir düşüncedir alışmak
Diyoruz, belki de
En önce İsa almıştır kendi söylevlerine
Sonra da biz; ya durmak, ya da bir zincirle oynamak bütün gün
Ya da pek olağan şey, katılmak bir döğüşe
Korkmak, o kadar korkmak ki sonuca varmak için
Sinmek, kalakalmak dört duvar arası bir yerde
Bakınca duvarlara – üstelik böyle de bakmak kendimize
Biz ki dört kişiyiz evde; ben, çocuklar ve karım
Artık tadını sürdüremiyoruz gizli kalmanın.

Karımı soruyordunuz, her zamanki gibi çok geveze
Bir gün onu yaşarken görmüştüm – görmüştünüz
Çiçek mi koparıyordu ne, elini tutmuştum tutmuştunuz
Yani ben ne yaptıysam, o sizinde yaptığınızdı biraz
Ben ki ne yapmıyordum, o sizin de yapmadığınızdı.

Karımı sormuştunuz, nedense ölmüştür karım
Sizinle yemeğe gitmek gibi kolay ölmüştür işte
O kadar kolay ölmüştür ki, belki de anlatırım
Ne süs, ne çiçek, ne de bir şölen
Üstelik ne de bir şey eksiltti gülümsemesinden
Konuşup duruyordu gene akşamlara dek
Kumarsa kumar, içkiyse içki
Yani bir kedi gelirdi arada bir
Bir köpek siyaha koşardı ellerinden
Bense o günlerde bir kürk tacirinin evinde
Tırnakları kirli bir oğlanla
Bir gemici durmadan bir sıkıntıyı anlatır
Şişeleri devirir elinin tersiyle.

Karımı sormuştunuz, nedense ölmüştür karım
Sizinle yemeğe gitmek gibi kolay ölmüştür işte
O kadar kolay ölmüştür ki, elbette anlatırım
Bana gelince, günlerce kendimi yokladım ben
Elimi kanattım, yüzümü kestim, kafamı vurdum bir yerlere
Uyudum uyudum uyudum öylesine
Ve şaşırdım böylece yemek saatlerini
Ve sabahlara karşı yattım, aklıma çocukluğum geldi
Sevdim ki sevdim o her zaman sevmediğim şeyleri
Koynuma bir bıçak yerleştirdim, düşmeyecek gibi eğilirken
Geceleri kapkalın adamlarla döğüştüm
Birinde yaralandım üç dikiş vurdular göğsüme
Bir gün de peşi sıra gittim bir adamın
Siyah elbiseli, siyah şapkalı, eldivenli
Adamsa ummadığım şey, bir bankaya girdi
İstediğim kirli işlere karışmaktı, olmadı.

Bir gün de bir lokantaya girdim, yanımda biri vardı
İğrendim, ama susmayı seçtim sadece
Böyleyken garsonun biri elini kesti
Çıkardı mendilini, bir düğüm attı üstüne
Masaya geldi derken usulcacık masaya
Geldi: ne içersiniz? sahi biz ne içer mişiz?
Şarap mı, konyak mı, ve ne dermişiz viskiye
Çıkalım dedim o yanımdaki kız gibi herife
Başını salladı, kim olsa böyle yapardı, çıktık
Karanlık, uzakta surlar, ve kadınlar geliyordu üstümüze
Bense şaşırmış gibi çıkalım diyordum durmadan
Adamsa bakıyordu, şaşırmış bakıyordu kendimize
Hep böyle diyordum işte, çıkalım çıkalım çıkalım
Çıkalım diyordum, çıkalım diyorduk, hadi çıkalım
Nereye, ama nereye?

Belki de biliyoruz, doğrusu bilmiyorum, biliyor musunuz?
Ben askerdim, yağmur mu yağıyordu, bir yere geldim
Üçüncü sınıf bir otele indim, tırnaklarım kirliydi biraz
Bir o kadar da kirliydi ayaklarım
Burnum mu kanadıydı ne; ispirto, pamuk, sırtüstü yatmak
Yattım öğleye kadar, otelci karısını dövdü aşağıda
Üç çocuğu vardı otelcinin, bir horozun başındaydılar
Sabahsa bir karışık şeydi, sanırım peynirler, salamlar kesiyordu
Adamlar
En ayıp yerlerini tıraş ediyordu biri
Alıştım gitti
Sonra yıkandım, tıraş oldum ben de, görmeliydiniz
Sonra da bir bara gittim – neee! Bara mı gittiniz?
Doğrusu müzelere gidecektim, biriyle buluşacaktım – sonra da
Tam üç yıl oluyor özlediğim bir kadınla…
Öldüyse, hayır ölmemiştir, nereden çıkardınız?
Neyse ben bara gittim, çıkarken anladım gittiğimi
Başım da ağrıyordu, üstelik alnımın üstünde koca bir yara
Ya duvara çarptımdı, diyorum, ya da kestimdi bir bardakla
Ya da kim bilir, bana sorarsanız tanrısal bir şey
Elbette, kim ne der, inanmışım ben
Bir keder, bir susuş, ve bütün bunların yüze vurmuşluğuna
Otele döndüm sonra, oteller gidiyordu biraz
Girmeler çıkmalar, uzanıp yatmalar büyüyordu odalarda
Otelci duruyordu, karısı duruyordu, çocuklar durmuştular
Birden aklıma geldi, dilimi çıkarttım onlara
Dilimi çıkardım; sipsivri, kıpkızıl, ucunu oynatarak
Onlar ki biraz şaşkın, acıyorlar gibi biraz da
Sonra pek tuhaf oldu, ne yapsam, yalıyor gibi yaptım elimi
Öyle ya, elimi kestimdi ben – ne yani, deli değilim ya!

Yukarı çıktım, bilseniz çığlıklar içindeydi odam
Yataklar bir şeyleri kaydırıyordu soluk soluğa
Bardaklar büyümüş – o gün bugündür anlatamam büyümeyi
Çoraplar, gömlekler, kravatlar taşıyordu sokağa
Bir kedi esniyordu – ben gördüm – üstünde şehirlerin
Bir böcek – yetişir be – dünyayı yokluyordu bacaklarıyla
Yığılmış kalmışım öyle, sonradan anlattılar
İyi ki anlattılar, otelci karısını dövdü gene aşağıda
Biliriz, üç çocuğu vardı işte otelcinin
Ama bilmiyoruz, biz neydik ve ne olmağa.

Kalktım bir bara gittim – neee! bara mı gittiniz?
Doğrusu müzeleri gezecektim; biriyle buluşacaktım – sonra da
Tam üç yıl oluyor özlediğim bir kadınla
Kadın mı dediniz, dedim ya, ne olacak?
Hiiiç!
Alışmak, sadece alışmak.

Ben o kadınla yattım mı, kör olayım bilmiyorum
İnanın Yattımsa
Ama bilmiyorum.

X

“Ya ne yapmalı “ diyor annem bu geçkin çizgileri
“Yıllardır aynı evdeyiz” bunu ne yapmalı
Babam: ve ne yapmalı diyor bu bir yığın geleneği
İşte bir sahnedeyiz: ev, gelenek, duygulu kadın
Bense ufacık taşlar üzerinde bir ufacık şey olmanın
Bir pencere beyaz, bir karanlık mayhoş, ne iyi
Sürüyle odalar, sürüyle gülüşler, sürüyle konuşmalar
Ne yazık! vakit de yok kurtarmak için geleceği
Düşünsek bile şimdiden – düşünemiyoruz ya
Üstelik ne çıkar bundan, ve ne katardı yaşamımıza
Hiçbir şey! çünkü ne varsa içimizde gelecek için
Sanki bir öyküsü bu hayatı süslemenin
Soframız, yatak odalarımız, lambalarımız
Annemin tarih kitapları, babamın güneş gözlükleri
Kuyular gibi işte, şişeler sarkıttığımız yaz akşamları
Tavan arasındaki boşluk, gölgesi karşı duvarın
Kırlangıç yuvaları, yüzümüzden cins kanatların geçtiği
Kavunlar karpuzlar yardığımız, o yemekten ayrı düşündüklerimiz, o
Bir şey mi kaybettik öyle, kim bilir bize neler eklediği
Sonra bir bıçak gibi durduğu sarısı içe çökmüş lambaların
Babamın kaşları çatık, annemse düşünceli
Kim bilir n’olduydu gene, diyelim bir yoksulluk önceliği
Belki de hiçbiri değil, canımız sıkılmaz istemiş o kadar
Annem: ve ne yapmalı diyor bu geçkin çizgileri
Böylece bir sahne daha: güneşler, alışmak ve biz
Sanki bir tramvaya bindik, az sonra ineceğiz
Aksilik bu ya, diyelim ansızın bozuldu tramvay
İndik, ve yeniden beklemeye koyulduk hepimiz
İşte bir sahne daha: bir sigara yaktıydı babam
Annem saçlarını düzeltti, bir şeyler gösterdiydi eliyle
Bizse kısa bir oyun tutturduk, hiç! yetinmek için sadece
Öyle bir sahne ki bu: anladık, sevdik, ve unuttuk her şeyi
Sonra bir tramvay daha geldi.

XI

Size baktığım yol uzamakta
Kendime baktığım yol uzamakta
Yoruldum, bunaldım, canım sıkılıyor
Eve dönmeliyim, iyi bir yemek, uyumak istiyorum sonra
Yok eğer uzayıp gidecekse bu iş
Derim ki vakit erken, hava da güzel nasıl olsa
Çocuklar görürüm, uzağa bakarım, saçlarımı tararım hiç değil
Belki de biri seslenir, güneşler güneşler tutan uyruğunda
Bir resim görürüm ya da – ortalık inceydi biraz
Ya da resim gördüm; köşede, antikacıda
Ve düşündüm diyelim yanında bizim şamdanların
Bir uyuşma olacak annemin saçlarıyla da
Ne zaman? elbette sabahları
Sabaha baktığım yol uzamakta
Uyumak, nasıl uyumak, daha bilmiyorum
İki perde arası soğuk bir limonata
Belki de çıkınca evden taşıtlar beklediğimiz
Ve taşıtlar beklediğimiz durakta
Birini gördüğümüz ya da, geveze, kaypak, sıkıcı
Bitmesi bir olayın – ölüm mü geliyor aklınıza?
Kim bilir, belki de ölüm
Ama korkmayın, bütün iş korkusuzlukta
Öyle ya, ha dibinde ölmek gümüş şamdanların
Ha bir cellat elinde, gözleriniz kapalı
Belki de yürüyorken iki taşıt arasında
Belki de bir intihar; güzdü, çiçekler vardı

Şişman bir adam kulaklarını tutuyordu dünyada
Dünyaya baktığım yol uzamakta
Ve biraz düşünsek mi, alıştık nasıl olsa
Kim bilir neyi istiyorduk, neyi anmıştık az önce
Dönsek mi dersiniz, gene dönsek mi oraya
Oraya baktığım yol uzamakta
Ya da bir bahçedeyiz – üstelik kadınlar vardı
Ağzınız, çatallar, tarçınlı pasta
Ya da bir toplulukta – iyi yaptınız!
Bu çok hoştur! – size söylüyorum – yaramaz çocuk!
Beni de sandınız! – evde mi? – hayır! Limonlukta
Ve hemen kalktınız, bir yangın yeriydi orası
Ya da aklınız olacak sizi bir yangın yerine bağladı
Kızgın güneşte bir şişe ispirtoyu devirdiniz
Kutsal bir iş yaptınız ve yerleşti sizde bu kanı
Belki de bir din devirdiniz; anneniz, annenizin saçları
Gümüş şamdanlar, sabah ışığı, vesaire
Ve sanki her olay, her davranış ölümün bitişiğinde
İşte evdesiniz, iyi bir yemek, uyumak istiyorsunuz sonra
İstemek, neyi istemek, daha bilmiyorsunuz
Açtınız radyoyu, ılıyan bir ses kanınızda
AIO, İAO, AĞ UĞ AĞ
Ve kahkahalar arasında kahkahalar
Orada, aşağıda
Tek umut, tek varış, tek kurtuluş gibi
Ve kaskatı kesilmiş, beyaz
Sallanıyorsunuz boşlukta.

XII

Bir kedi başını kaldırdı, ve adam esnedi – tak
Bir yüzü vardı kocaman düşüverdi avuçlarına
Bilmem ki gelir miydi? – saat üç buçuk – üstelik hava..
Sonra şu yağmur bulutu, boşandı boşanacak
Bir kedi ürperdi, ve adam yeniden esnedi – tak
Acaba?
Yazıldı saatin üç buçuk olduğu havaya
Boşandı, taptaze üçler halinde bir yağmur
Kim bilir, bu saatte, onu anlıyorum
Belki de unutmuşumdur.
İşte düğmeler, iğneler, ibrişimler satılan bir dükkânda
Herkesin akşamı onu buluyordu
Bir adam sakallarını yokluyordu kasılarak
Sizi bekliyorum – beni bekliyormuş – niye olmasın?
Bir bakış, bir gülüş, ve yüzünü yüzüne tutuyordu ustaca
Adamsa şunu yapıyordu: hiçbir şey, ama hiçbir şey
Ne tuhaf! – Ben olsam! – ne çıkar ben olsam da
Gelmedi, gelmeyecek ve otuz yıl önce yazlıkta
Oturmuş bir köstebek yavrusunu bekliyor
Çıkmadı, ama çıkacak – babası sesleniyor
Bir sofra duruyor, gerilmiş çilek kokularıyla
Tam çileğe geldi sıra, uzattı çatalını batıracak
Hayır! bir tuhaftır bu, insan gecikmek ister biraz da
Gecikmek: sanırız bizi bir şeyler bekliyordur olağanüstü
İşte ansızın biri çıkacaktır karşınıza
Hiç yoktan biri çağıracaktır sizi
Ya da bir kadın bayılacak, bir memur çıldıracaktır önünüzde
Bir kurşun, bir kurşun daha
Yere serecektir bir serseriyi
Gecikmek: bana kalırsa eve dönmeli en iyisi
Bir küfür, bir patırtı ve babası çıkışıyor
Annesi, annesi biliyor başına geleceği
Bahçede bir kız çocuğu erik ağacını sallıyor boyuna
Diyelim her olayda böylece bir şeyler bulunur
Kalsın, daha çok zaman kalsın diye hatırda
Bir gün, bir benzin deposu havaya uçmuştu biliyorum
Bir alev, bir duman, usulca sokulmuştum
Yanmış bir cep saatini aklımda tutmuştum yıllarca

Gelmedi, ama gelecek, nedense alıştık zamansızlığa
Bir kedi başını kaldırdı, ve adam esnedi bak
Demek siz! – koca ihtiyar! – ıslandım işte!
Saat üç buçuk, vallahi saat üç buçuktu gene
Hey tanrım neye yaradı sanki unutulmak
Kadın saçlarını tarıyor, ve usulca sokuluyordu adama
Adamsa ayağa kalkıyor ve işte ayağa kalkıyordu ustaca
Dışarı çıkıyor, içeri giriyor, üç aşağı beş yukarı
Kadınsa domates doğruyor, yok mu ya bu yaz yağmurları
Evet, sahiden, niye?
Soruyor kadın:
Bu yaz yağmurları..

XIII

Şimdi her yerden bakıyorlar – demek uykusuzum –
Kral birini çağırıyor uykusuz bitmiş olarak
İşte Salı, akşama doğruyuz, Bay Kemik Taciri kestiriyor
Vahalam’da, bilmem ki neresidir Vahalam
Babamın, ak saçlı babamın açtığı yara
Bir tarla konusu
Oysa bre dolduran doldurana boşluğu
Babamın akıttığı kan
Bilmem ki neresiydi, neresidir Vahalam
Babamı tanıyorum; oysa çorabı, tütünü, acılarıyla o adam
Eksiği yok küfürden yana
Onu buğdaylar öldürecek, sapsarı öldürecekler onu
Belki de gelenek bu
Al kılçıklarıyla ve hep birden – tamam!
Bilmem ki neresiydi, neresidir Vahalam.

Kral birini çağırıyor, basarak parmağını kağıda
Bay Kemik Taciri çamurdan yüzünü üstümde tutarak
Hırçık ve kadınsal bir sesle çıkışıyor
Anlamak, sadece anlamak istiyor korktuğumu
Bir adam sokağın alt yanını doldurdu
Kırmızı elleriyle
Masa camında bir çınar yaprağı derinleşiyor
Evet, sizi anlıyorum
Yani kendimi
Saat beş, bu üçüncü çay, kalkınan bir yerimi öldürüyorum
Ve işte bilmiyorum katil kim
Bir burgu, gene bir burguyu oyuyor
Ve karım otuzunu dolduruyor bu akşam
Saat beş, diyelim erken dönmeli eve
Kral birini çağırdı ve işte birini kovmak üzere

Genel bir yanlışlık olacak, hadi kazandı Bay Kemik Taciri
Beni bu kemikler öldürecek, yağlı, pis hayvan kemikleri
Olanca aklığıyla, ve hep birden – tamam!
Bilmem ki neresiydim, neresiydi Vahalam.

Kral tacını çıkarıyor, başı ağrımış olacak
Onu selamlıyorum, kapıyorum kapıyı ardından
Saat beş, bakınca camdan onu görüyorum
Camlarda iri gölge derinleşiyor, o
Kralsa tavana bakıyor, bir kristal avize haklayabilir onu
Bay Kemik Taciri karşıya geçiyor başarıyla
Ben sadece paltomu giyiyorum

Akşam
Kral birini çağırdı; biraz et, biraz da şarap
Oturmuş masaya Bay Kemik Taciri
Karısı ve dört çocuğuyla
Duvarda bir tüfek asılı, durmadan ona bakıyor
Tavşanlar, keklikler, turnalar oluyor tüfeğin ucunda
Başkaca bir şey olmuyor
Ben kötü bir meyhaneye dalıyorum, ortalık küf kokuyor.

Duvara alıştırıyorum gözlerimi – siz nesiniz duvarlar?
Hiiiç! sadece duvarız biz
Öyleyse bir yarım saat, karım da bekleyebilir
Adamlar önce beyaz değil, sonra beyaz
Bir şapka gene bir şapkaya asılı
Bir palto gene bir paltoya
Bir adam kendiyle döğüşüyor bir adamda
Evet onu anlıyorum
– Yani kendimi –

Bir kadın bir sürahide biriyle sevişiyor
Bir burgu gene bir burgu oyuyor ayrıca
Bir adam dikilmiş ve dikilmiş içiyor durmadan
Hey tanrım! omuzlu, güçlü kuvvetli
Kocaman bir çocuk yüzü taşıyor yalnızlıktan.

Gece, saat on, karım otuzunda olmalı diyorum
Bir gidip bir geliyorum karanlıklarda
Çiçekler alıyorum, bitmeden çiçeklerini gecikmelerin
Ve dalıyorum içeri ışıksız bir kapıdan
Aranmak, yenilmek, ve hayır! utanmaktı Vahalam
Kral uyandı, karım iç çekiyor durmadan
Bir sabah ışığı kendini yerden yere vuruyor
Kızım uyuyor, ve uyuyan biri gibi konuşuyor karım
Bir duvar resmi gibi konuşuyor
Kral?
Kral uyandı.

Saat dokuzu on beş geçiyor, üşüyorum
Güneşler mi vuruyor sırtıma ne, üşüyorum
Ölgün ve değişmez adımlar atıyorum, üşüyorum
Karanlık, pis adamlar çıkıyorlar mağaralarından
Ne umut, ne hiçbir şey, sadece çıkıyorlar
Bir gece, bir sabah, ve benim bakışlarımı taşıyorlar
Karım ağlıyor, kızım uyuyor, karımsa gene ağlıyor
Diyorum
kim bilir
belki de
tamam!
Orasıydı Vahalam.

XIV

İşte bu boşluk, durmadan bizi çağırıyor
Kremler, pudralar, iç bunaltıcı kokular gibi
Bir kır bekçisi köpeğini sevdi
Bir çcuk delinmeş bir kovayı sürüdü – nereye?
Bir kadın bağırdı bağırdı bağırdı
Tam on yıl öncesine yarayacak bir sesle.

ÇOĞULLAMA

Biz kadınız, bilmeden seviyoruz bu kedileri
Seviyoruz, bir sevilme içgüdüsüyle
Bu bizim yüzümüzde ufacık çizgiler oluyor – acaba?
Evet, çok değil konuşurken düzeltiyoruz
Orayı burayı topluyoruz, yeriyse çocuklarımızı öpüyoruz
Ama biliyorsunuz ki gene de
Hepimiz, işte hepimiz
Bitmenin, tükenmenin yorgunluğu içinde.

Gözler mi? Tavana dikili, hayır, pencereye
Yağmalar, sürgünler, yangınlar içinde
Çünkü bu boşluk; tüneller, çukurlar, kap kacak ağızları
Mağaralar, denizler, gökyüzleri değil de
Bu boşluk, o bir türlü dolduramadığımız, o
Orman, dağ, kısacası evrenle.

ÇOĞULLAMA

Biz bu lavanta kokularını bilmeden taşıyoruz
Biz bu tavana bilmeden eski rengine boyuyoruz
Bu bizim terliklerimizde ufacık güller oluyor – acaba?
Evet, çok değil, onları bilmeden hoşa gideriyoruz
Sormayın, ama sormayın, bilmeden aralık tutuyoruz kapılarımızı
Bilmeden bekliyoruz, bilmeden uyuyoruz sabahlara değin
Kim bilir, belki de biz
Tanrısıyız en olunmaz şeylerin.

Bu bizim en düzenli hareketimiz: olmak
Asılıp kalmışız sokak fenerlerine
Asılıp kalmışız öyle, görenler bizi görüyor
Görenler bizi görüyor ve gidip geliyoruz dikkatle
Doğrusu, niye saklayalım, hepimiz bunu yapıyoruz
Ama biz yaşıyorken de bunu yapıyoruz sadece
Cansız
Ve gidip geliyoruz dikkatle.

ÇOĞULLAMA

Biz bu kendimizi boşuna soruyoruz kendimize
Boşuna asıyoruz onları, boşuna öldürüyoruz
Bu bizim gözlerimizden ufacık şeyler geçiyor – acaba?
Evet, çok değil, bakışırken düzeltiyoruz
Biz ne garip şeyleriz ki; doluyuz, bazıyız, avuntuluyuz
Ve bizim en güzel öldüğümüzdür bu: yaşamak
Ben biliyorum, yalan mı, sizde biliyorsunuz.

Edip Cansever
Yerçekimli Karanfil

 
Umutsuzlar Parkı için yorumlar kapalı

Yazan: 22 Nisan 2022 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Şiir bir dengeydi benim için, katlanmayı başarmak, ama yenilgilere karşı çıkmaktı bir bakıma. Oysa yeniliyorum artık, içimden içimden yıkılıyorum. Elimdeki tek silah işlemez oldu.

Sevgide sevgisizlik, sevgisizlikte sevgi arıyan insanlar ülkesi burası. Birincisinde yabancılık ve korku, ikincisinde melankoli ve erdemsizlik.

*

İki satır iki satırdır. Bugün herkese mektup yazacağım.

*

Elimden alınması mümkün olmıyan bir can sıkıntısı var bugün. Onu daha bir yoğunlaştırmak istiyorum. Şimdi meyhaneye gideceğim.

*

Ve ben kötüyüm biraz. Ama gülmek istiyorum bugün. Meyhane hepten örtülü bir evdir, damlarını tanrıların ısıttığı.

*

Geçenlerde bir ilkokul öğretmeniyle konuşma yapmışlar bir gazetede. Öğretmen, “Çocuklarıma gazozun ilaç olduğunu söyliyerekten avutuyorum” diyordu.

*

Ne yana baksan duvar, dünyada olmanın fon müziği gibi.

*

Ve bu mektupların içindeki cümleler, o mektuplardan koparıldı mı, anlamını değiştiriveriyor çoğu zaman.

*

Sonra susmak geliyor. İyi mi? Ve susmak içe doğru yaratılışıdır dünyanın, iyi mi? Konuşmak, düzene uymak, orta malı bir figür haline getirmek olmaz mı kendini?

Sen gittin, siz gittiniz, herkes bir parça gitti işte.

*

Sana öyle bir mektup yazabilmeliyim ki, Kutsal Kitap gibi, ne zaman eline alsan, neresinden okursan onu, bir şeyleri aydınlatmalı bu mektup ve senin içtenliğin oranında büyümeli, çoğalmalı, güçlenmeli.. Ama yazamıyorum işte.

*

Yalnız sevgi yeter mi, selâm da ister misin?

*

Herkesi tanıyorum, kimseyi tanımıyorum son günlerde. Bütün yüzler, bir tek yüz oluyor kimi zaman da. Dopdolu bir beyazlık ağlıyor, yaş tutuyor sanki. Sıkıntı, sıkıntı, sıkıntı…

*

Uzun süre yazmamak küskünlüğe benziyor.

*

Herkes herkese benzediği oranda tadını çıkardığını sanıyor dünyanın. Biz öyle değiliz.

*

Sıkıntılısın, tedirginsin, içe dönüksün. Seni anlıyan o kadar az ki…

*

İnsan ancak kendine alışır gibi alışabilir bir insana.

*

Sen, aşk kelimesi, bir sen kaldın sevmediğim gençliğimden arta kalan dirilik. Artık yaşıyorum seni.

*

“Biliyor musun, ben Alevi seviyorum” diyebileceğim, sevgiden anlar bir kişi bile yok çevremde.

*

Ama sen de kırmızı ağaçlı bahçenin önünden geçmedin daha.

*

Ve kendi kendime söz veriyorum, seni sevmeyi, dünyanın en güzel şiiri yapacağım.

*

Yarının mektubunu bugünden yazıyorum. Çünkü “Yarın” seni sevmem bakımından değişmeyecek.

*

Bakıyorum da bütün aşk sözcükleri acemi oluyor.

*

Tuhaf bir şey, sezgilerim daha az aldatıyor beni.

*

Hiç sevdin miydi beni Alevci?

*

Bugün müthiş sıkılıyorum. Nedenleri o kadar belli ki…Gene de saklamaya çalışıyorum kendimden, bilmezlikten geliyorum.

*

Aşkın dili çok zengindir, Denizciğim. Onu kavramak için iyi öğrenmek gerek. Bunun da çaresi durmadan, dinlenmeden yalansız sevebilmektir.

*

Bugün de uğrayan uğrayana dükkâna. Yazabilirsen yaz. 

*

Ey benim tekdüze İstanbul’um! Getir bana tenha bir yerini..

*

Başka yeteneklerin de var senin. Mesela belleğin çok iyi.

*

Demin bir kız girdi dükkâna. Bir tepsi satın aldı. Kız da, tepsi de, hepsi bir yana, o kadar sana benziyorlardı ki… Adı “sana benziyen” olan bir yaratık duruyordu dükkânda.

*

Ve ben buradan, İstanbul’daki bir inden  -ya da inimden- senin içini karartıyorum.

*

Hem sonra özlemekten korkuyorum ben. Özlemek, özlediğimiz kişiyi mitleştiriyor.

*

Şimdi de üzüldüğümü düşünmeme üzülüyorum.

*

İnsanın kafasında açmayan bir çiçek vardır her zaman, işte o çiçek açsın istediğim masada. SEVİLDİĞİMİ ÇOK İYİ BİLMEK İSTEDİĞİM masada.

*

Binlerce insanın yok edilişini umursamayan bir SS subayı kadın, bir kurt köpeğinin ölümüne gözyaşı döküyordu.

*

Sahi Alev, beni seviyor musun? Olsun, bir daha söyle. Ne çıkar tekrarlasan?

*

Ne yapsam da bir yerlerden para bulup yanına gelsem?

*

İki gündür kar yağıyor. Seni düşünmek gibi bir kar bu.

*

Senin mektubunu en sona sakladım. Günümün tek güzelliği bu mektup çünkü.

*

Şiir çevirmek, tornavidayla mendireğin görevini yerine getirmek gibi bir şey.

*

Ya bir gün üzülürsem? Hesapta bu da var.

*

İşte son mısralarım bunlar.. Son değil, bundan sonra ölüm var. Ölüm? Belki de bir kurtuluştur.

*

Belki de tanıman kötü oldu; senin pırıl pırıl dünyana, kapkara bir böcek gibi yapıştım.

*

Uyanır uyanmaz içimde tuhaf bir sevinç buldum içimde; göğsümün ortasına çakılmış, yerinden memnun, benzersiz bir sevinç parçasıydı bu… Bana özgü değil ve sokağa bırakılmış bir çocuk gibi duruyor!

*

Seviyorum mu desem, sevgiler mi desem, yoksa iyi günler mi? Bunlardan hangisi sıkmaz seni? Yoksa susmamı, hiç yazmamamı mı söyleyeceksin bana?

Yalnızca bekliyorum.

*

Üzgünüm, hepsi bu kadar.

*

Yalnız kafamda yaşatmak yetmiyor ki seni.

*

Kendimi düşünüyorum; seni kıracak bir davranışım da olmadı ki…

*

Ölüm diyorum, bunu bile düşündüm Alevci.

*

Seni eleştirmeye kalkacak kadar budala değilim.

*

Bugün denize atılmış ceset gibiyim, sallanıp duruyorum öyle. Ne yazsam sevdiremeyeceğim sana.

*

Şuna inanıyorum ki, sen benden güçlüsün.

*

Sana nasıl bağlandığımı, nasıl güvendiğimi biliyordun.

*

Seni bir bulma, bir yitirme durumu da olmasa, kağıt gibi, dümdüz, algıları tetikte, iyinin iyisi bir adam olacağım. Belki şiir bile yazacağım.

*

Dayanılmaz durumlar, 500 km yol katetmekle çözülür sandım. Bir parça huzur! Bütün isteğim buydu sanki. Sonra bir de şiirsizlik. Bundan böyle yazamayacağım gibi geliyordu bana. Ankara’nın kısa hikâyesi bu.

*

İki sevdiğim var işte: Sen ve şiir.

*

Sana kısacık bir mektupla Türkiye’nin panoramasını çizmeme imkan yok. Kısaca hüzünlerimiz, sıkıntılarımız, bunaltılarımız bile kendimizin değil.

*

Şiir bir dengeydi benim için, katlanmayı başarmak, ama yenilgilere karşı çıkmaktı bir bakıma. Oysa yeniliyorum artık, içimden içimden yıkılıyorum. Elimdeki tek silah işlemez oldu.

*

Şiirlere kurnazlık, okşayışlara ustalık karıştı biraz.

*

Dün mezarlık bile güzeldi bir bakıma. Selviler, otlar, iri sinekler…

*

Öyle ya, ne yazmalı bu suyu çekilmiş değirmen sana?

*

Ama evde yatıp kalırsam sıkılıyorum. En iyisi dükkân.

*

Can erikleri büyümeye başladı. Yakında kiraz. Sonra sen.

Senden sonra her şey.

*

Biliyor musun, bazı günler öyle dikkatli giyiniyorum ki… Sanki Beyoğlu’nda sana rastlıyacakmışım, Park otele gidip kanyakla kahve içecekmişiz gibi.

*

Bir usanç da eklendi yaşamama; tartışmaya bile üşeniyorum. Tellere takık uçurtmalar gibi.. rüzgârsız, kıpırtısız..

*

Beni sevebilecek misin? Görünen “ben”i.

*

Ben yalnız kendimi anlamıyorum galiba -Anlasam şiir yazar mıydım?-

*

Nasıl da mektuplaşmaz olduk.

*

“Bak unutmadan söyliyeyim, ben her akşam içiyorum gene

Ve sarılmış hayal kırıklığına bile

Bir hayal gibi…”

*

Rakıyı susuz içiyorum. Bir elim Boğaz’da bir elim Pera’da. Yarı düşlerim cam eriği kokusunda. Erguvanı, salkımı bol bir İstanbul. Kendimi mutlu olmaya itiyorum.

*

Nerdesin? Yazacaktın, izini kaybettirmeyecektin hani?

*

Bir hastalıktan kalkmış gibiyim.

*

Mektubun altına neler yazardım, unuttum. Unutturdun da diyebilirim.

*

İçiyorum. Sabahlıyorum. Ve kendimi sevmiyorum hiç.

*

“İşte bu benim yüreğimdir – atmıyor

İşte kar düşüyor gözlerime.”

*

Ne zaman bir yerde ikimizleşeceğiz?

*

Yan yana durmak için sözler icat ettik miydi, yoksa her şey bir çiçeğin toprağı dürtüşü gibi, yeşilde, sonra kırmızıda, sonra allahsılıkta kıvamlanışı gibi olduydu?

*

Sonra aramızda bir rekabet de yok; sen çömlekçisin, ben şair…

*

Artık yüz yaşımı geçmeden ölmemeye karar verdim. Demek oluyor ki, altmış üç yıl daha sevebilirim seni. O kadar korkma Alevci, altmış üç yıl da nedir ki, göz açıp kapayıncaya kadar geçer.

*

Son gece “n’olur gitme Alev” demiştim. Sense “bana ‘git’ de Edip” demiştin.

*

Beklemek, beklemeyi doyuran besini bulamayınca sıkıntıya dönüşüyor.

*

Ben… seni… seviyorum. Ne kadar kötü kullanmışlar bu cümleyi, ne kadar eskitmişler.

*

Hangi hız, insanın insana akma hızını aşabilir? Hiçbiri!..

*

Beklemek kısalttı mektuplarımı.

*

İlk cümleye nasıl başlasam diye düşünmeye başladım artık. Giderek yazamayacağımdan korkuyorum.

*

Hayatımı, başkasının hayatında fazladan bulundurmayı başaramadım hiç.

.

Bir önceki mektubunda şunları yazıyorsun Alevci: “Bir gün belki de çok üzüleceksin.” “Belki de fena oldu beni tanıdığın Edipçi.”

*

Canım İsa!

*

Kalbim, gözlerim üşümüş gibi. Duygularım da..

*

Bana iyi davran, Gongyla (Sappho)

*

Sana yazmayalı yıllar, yüzyıllar geçmiş gibi aradan. Bazı çiçeklerin nesli tükenmiş, bazı yaprak türleri tarihe karışmış gibi sanki.

*

Gücendirmekten sakındığım sayılı dostlarımdan birisin sen.

*

Mektup da iş mektubu gibi oldu. Bağışla beni.

*

Belki de bir melankoliye gidiş bu. Kendimi izliyorum durmadan. Nerede, nasıl, ne yapacağımı izliyorum hep.

*

Yazacak mısın, yazmayacak mısın, sen ondan haber ver. Elin gitmiyorsa, yüreğini sıkıntılar basıyorsa, diyeceğim yok. 

*

Senin uzun ve yeşil kaşkolun boynumda (hani beni şaire benzeten).

*

Nedense unutulmuş. Burası böyledir, kalpten kalbe giden yolların inşaatı bitmedi henüz.

*

Masalarda ne mi konuşuyoruz? Hiiiiiç! Gülüyoruz sadece.

*

“Başıboş bir sandalım ki artık bir kıyıya varsam

Çocuğumsun ki deniz ölümsüz bir ölü olsam.”

*

Sana ilk defa bir meyhaneden yazıyorum.

*

Her dizesinde ev kelimesi bulunan şiirler kuruyorum yorganın altında.

*

Kim demiş şiir yazmıyorum diye?

*

“Hangi kuşu çeksem ölüyor avucumda.”

*

“Kar yağacak

Sevdim mi sevildim mi bir vaktin orasına.”

*

“Dalgınız şimdi”

*

Aynı şiiri sevmenin sağladığı yakınlık başka oluyor.

*

Yazamadım, yazamayınca bir kere, bir kere daha yazamadım.

*

Birbirimize yardım edecek vakit de bulamıyoruz sanki.

*

Benim yarı umutlu, doğuştan (belki) hüzünlü yaratılışımın karşısında katıksız bir hayatsın sen.

*

Son günlerde eski su kemerlerine benziyorum; susuz, yüksek be yalnız.

*

Sana mutluluklar dilerim.

*

Tankerler geçiyor durmadan, filizî, sarı, beyaz tankerler. Hepsinin de ayrı ayrı kişilikleri var sanki. O güzelim kıyıları kendilerine âşık etmek istercesine salınarak geçiyorlar. Ama kıyılar inatçı, gözleri tutmuyor gene de bu süslü demir yığınlarını. Çocuklar gibi taşlarla, ufak sandallarla oynamayı daha bir seviyorlar.

*

Unutmadan söyliyeyim, mektuplarını biraz daha okunaklı yazmayı denesen sevindireceksin beni.

*

Sen güçlüsündür, yaşamanın büyük akıntısında tutunmasını bilirsin.

*

Yağmurluk gitmiş dikkatli bir ilkbahardın. Her şeyimi aldın götürdün, bana hiçbir şey kalmadı. 

EDİP

*

Kızma, yaşamak da önemli değil. Herkesi, herkesi, herkesi o kadar iyi anladım ki.. Keşke yarım kalsaydı bir şeyler biraz.

*

Son mektubum cebimde kaldı bir süre. Kim bekliyordu ki kalmasın? Kim?

*

Bilmem belki sen de sevinirsin diye yazıyorum bunu.

*

Düşünüyorum da ne kadar az gördüm seni. Sonra da müşterileri dağılmış bir kır kahvesi gibi kaldım. Kimseyi görmüyorum hemen hemen. Şiir de beni bıraktı gitti.

*

Gene de İstanbul en iyisi. Gövdem de, yüzümün çizgileri de İstanbul’a benziyor zaten.

*

Önüme can eriği ile kiraz koydular. Yarım şişe rakı daha. Bu yaşta.. Sevda.. Biraz da can eriğine benziyor.

*

Bitti. Bu da bitti. Adına aşk dediğimiz bu tuhaf şey. Şiirlerime döndüm, daha doğrusu daha bir hızlandım.

*

Sen “hiç anlamadın ki..” diyorsun. Yahu ben neyi anladım, neyi bildim öyleyse? Körün değneğini bellediği gibi yalnız şiir yazmayı mı? Aşklara paydos mu diyelim yoksa? Demeli mi?

*

Parmak ucuyla dokunduktan sonra dikkatle bakılan masa tozu gibi bir şeyim.

Edip Cansever
Alev Ebuzziya’ya Mektuplar

 
Şiir bir dengeydi benim için, katlanmayı başarmak, ama yenilgilere karşı çıkmaktı bir bakıma. Oysa yeniliyorum artık, içimden içimden yıkılıyorum. Elimdeki tek silah işlemez oldu. için yorumlar kapalı

Yazan: 10 Ocak 2022 in Altı Çizili Satırlar, Mektup

 

Etiketler:

Yeniliş

Açılmamış bir şarap şişesiydim
Ki öyle kaldım
Acımı köpürtmedim
İçime sağdım
Gözyaşlarımı göstermedim
Ki sildim
Özgürlüğüm beni tutsak düşürdü
Başaramadım

İçimde kara kara bulutlar sallandı
Ki sallandılar
Dışarı yağamadım

Ve yenildim ve sustum.

Edip Cansever

 
Yeniliş için yorumlar kapalı

Yazan: 02 Kasım 2021 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Bir Taş Atarsın

Bir taş atarsın, taş nereye düşerse
Mutlaka bir köşebaşıdır
Çünkü yüreğin daralmıştır ve kıştır
Kullanılmamış bir sicim gibidir soğuk
İşte bak her kestaneciye sapsarı bir köşebaşı kalmıştır.

Şimdi bir şamandıra denizin yüzünde
Durulmamış bir anı gibi kendini salmıştır.

İçimizde birbiriyle konuşan yaprak bolluğu
Yalnızlık bir başına kalmıştır.

Edip Cansever

 
Bir Taş Atarsın için yorumlar kapalı

Yazan: 04 Temmuz 2021 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Bir Genelev Kadını Ve

Girdi
Sırtında eski bir ceket vardı
Biryerlerden sızmıştı sanki, gün ışığı gibiydi
sarışındı
Önce bir süre kapının önünde durdu durdu
Gölgelendi, inceldi, beni gördü
Pek önemsemedim
Zayıftı, kirliydi, içkiliydi
Pek önemsemedim
Baktı hiç konuşmadı
Oysa, bir İsa tasviri gibi uçumluydu, güzeldi
Yer gösterdim oturmadı
Bir sigara yaktım, ona da verdim
Aldı
Sigarasını ben yaktım
Kısa bir gülümseme yürüdü dudaklarından
Benim dudaklarıma da geçti
Çocuklar gibi kızardım
Öteki kızlar gülüştüler
Ben kendimi sevdim, güvendim
Saçlarımı düzelttim, göğsümü biraz kapadım
Bana elini uzattı, eellerimiz birbirine değdi
Sıcaktı, inceydi, kıskanırım anlatmaya bu eli
Ağır ağır odama çıktık.
Girdi
Açık pencereyi kapadım
Perdeyi çektim
Arkamı döndüm, yavaş yavaş soyundum
Bileğimdeki saati çıkardım
Sigaramı söndürdüm
Tam o zaman…
Zaman da değildi belki
Öyle korkunç bir gözyaşı seli
Sonra alabildiğine bir kayalık
Kayaların üstünde bir kertenkele
Ardından bir ormanın uğultusu
Binlerce kanat sesi
Sağ elinde bir bıçak
Yok, hayır, bıçak değildi
Vuran, ezen, öldüren bir el
Ve eller
Ve dişler
Kendimden geçtim.

Bir daha gelmedi, hayır, bir daha hiç gelmedi
Ama onunla ben
Ne zaman istedimse, o zaman yattım.

Edip Cansevergenelev-kadinlari

 
Bir Genelev Kadını Ve için yorumlar kapalı

Yazan: 08 Haziran 2017 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Dirlik Düzenlik

Bir hoş oldum ele güne karşı
Herkeslerden utandım
Bir yanım insanlı kahve
Dünyalar dolusuydu bir yanım

Ah beyler söylemesi güç
İşim bitince kahvelik olurum
Bana cezveler tutulunca
Bir yanlara çevrilidir başım

İşte bu yüzden arayı bozdum
Dünyalar gözükmedi
Nelere dadandım o yüzden
Mehtaba alıştım pisi pisine

Yollar benimmiş gibilerden
Durmaklı yürümekli bir gece
Kahvenin etrafında şiirler uçuşur
Herkes bir şeyler bırakır çarşıların içine

Alıştım bir kere işim iş
Köşe bucak alaca duman
En azından bir gökyüzü
Çarşıyı görmeden edemem

Kahveci kahveye uzanır şurda
Akşamı bitiren yanıma gelir
Bir de utanmak olmasa
Dünyayı seviyorum demektir

İçime siner mahallenin kokusu
Gökyüzü karışıksa kuşların işi
Ya içim içime sığmıyorsa
Ne denir kötüdür insanların gidişi

Sonra benim bir kötü huyum daha
Anlatmak istemem kendimi
Uzaklarda çorbalar pişer
Şu benim yalnızlığıma karşı

Ah beyler söylenir mi hiç
Az buçuk işim iştir
Bana cezveler tutulunca
Gökyüzü bir daha değişir

Edip Cansevergokyuzu-karisiksa-kuslarin-isi

 
Dirlik Düzenlik için yorumlar kapalı

Yazan: 22 Nisan 2016 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Alaşım

Baksan
Ben geldim sanki
Yaz ustalarına kış resmi.

Duysan
Bilmediğin bir sevgiyle mi seveceklerdi seni
Sen
Taşlıklarda sızlanan yaşlık
Sonbaharla kapanan kapılarda
Unutulmuş ürpertiler gibisin
Toplarsın dalıp dalıp gitmelerini bir daha
Soğuk kış filelerinden ılık kış gazozlarına
Su geçirmez gölgeleri tepelerin.

Ben uzakları iyi bilen bir adamın yakın elleriyim
Çürük bir elmanın pembemsi gerinişinde
Hiçbir göğün gelip gelip götüremediği
Çünkü her şey beyaz bir örtüde görünürde
Bembeyaz bir örtüde birkaç çilek lekesi gibi
Dinliyor musun
Dinlemesen de
olunca birdenbire oluyor bu
Bütün yıllar bütünleşiyor içimde
Birleşip bütünleşiyorlar
Anımsayamıyorum tek tek hiçbirini
Zaten
Duymuyorum böyle bir gereksinmeyi de
Bir alaşım halinde olup bitenleri
Acılar, ölümler ve bütün sevgisizlikler
Ve ödetilmesi bütün bunların
Sana söylüyorum ey gereksiz kış vakti
Boynumsa bu benim nerdeyse nerde.

Bir yalnızlık üç diş ediyor dudaklarıma değdiği yerde
Dudaklarım ki kuru
Sakallarımsa hırçın
Portakallar soğuk, lokantalar gösterişsiz
Ve orda burda buruk buruk duran birinin
Gövdesinden
Bu kış öğlesinin ayrıntılı içeriğinde
Uzakları iyi bilen bir adamın elleriyim.

Kızgın bir sarmaşık gibi
Dolaysız ve anlaşılan
Özlemli ve sevgili
Ey toprağın güneşi, toprağın ıslak güneşi
Döndürdükçe sen başımı böyle
Takılıp kalıyor öyleyse neden
Gözlerim biliyor musun
Parıltısıyla
Bir bıçaktan hıncını alana kadar.

Yalnızsam böyle yalnızım bana çok azı kaldı
Çevirip göğsüme çoktan
Yalan mı yitirdiğim işaret parmağımı.

Edip Canseverben_uzaklari_iyi_bilen_bir-adamin_yakin_elleriyim

 

 
Alaşım için yorumlar kapalı

Yazan: 22 Nisan 2016 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Ağıt

Gün bitti. Saat kaç. Bitecek mi bir gün savaşımız
Hak edilmiş hüzünlerimiz olacak mı bizim de
Dönüp dönüp arkamıza baktığımız
Bir dünya kalıntısı üstünde
Hak edilmiş hüzünlerimiz olacak mı bizim de.

Edip Canseveragit

 
1 Yorum

Yazan: 18 Aralık 2015 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Duruş

Ki bazı sözlerin anlamı
O sözlerin söylenişindedir

Yılların sayısına girmediyse Seniha
Nereden zaman almıştır

Ki bazı durumlara söz yoktur
Hem neden olsun
Her durumun dili daha başka durumlardır

Ben bu derinliği bu kadar
Nerden bulayım
Ki herkes nerden bulsun
Bulmanın dili aramaktır.

Edip Canseverdurus

 
Duruş için yorumlar kapalı

Yazan: 19 Nisan 2015 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Sera Oteli

I

Üç çiçekten birini sevdiriyorum yakama: Zakkum
Üç sokaktan birini seçiyorum kendime: Şunu
Üç alandan hangisini mi: İşte
Ve
Geçmiş mi, gelecek mi, şimdi mi
Diye bir ‘dalıp gitme’ tamamlarken ivmesini
Duyuveriyorum seslerini yakından
Oldukça yakından -ama belli belirsiz-
İşte zaman, diyordu üç yaşlı kavas
Üçü de bir ağızdan: İşte zaman
Bir park kanepesinde oturmuşlar da
Konuşup duruyorlardı aralarında. Sanki
Durgun bir öğle sonuymuş da ortaçağ
Şimdiki gibi
Azıcık bir vakit kalmışmış akşama.

Görüyordum bense
Duyumsuyordum da
Üç kavasın üç ayrı yüzünde
Üç yalnızlıktan herbirini:

1. Yaşamı soruyordu kendine biri
Bir flavta eşliğinde bir başka flavta gibi.

2. Öyleydi, o idi, sanki
Gül içinde bir sümbülün iç çekişi.

3. Kim bilir kaç yaşında tanıdım onu
Sevdimdi tam otuzunda
Yitirdimdi on sekizinde bir genç kız iken
Şimdi belki yaşamadı hiç
Ya da
Bölündü bölündü bölündü
Denizlerden berkitilmiş bir deniz bıçağıyla

(1. Başındaki sarı gül eksik. Neden? Sarı gül yerin-
deyse kendisi nerde? Unutulmaya çizilmiş bir de-
sen miydi yoksa? Hayır, unutulmaya değil, başka-
lığa. Başkalık! kendini sorardı kendine hep, başıyla
bir şeyler çizerekten boşluğuna. (Ey gökyüzü neden
böylesin?) Flavta flavta flavta! Bir tını olsun yok
mu? Yok! Her şey kaçınılmaz bir ayrılıktı çümkü.
Her şey bir belirsizlik, bir yanıtsızlık, bir… Yani bir
avucumuz hep öteki avucumuzda. Öyle değil mi?
Öyle değil mi Sara?

2. Sümbüllerden bir vakit miydi, neydi. Yüzündeki
bir dakikayı masaya iliştirir, cibinlikli karyolasına
atardı herhangi bir saniyeyi. İsterse tutardı iki gaz
lambası arasında ve yansıtırdı günlerce bir hüznün
gittikçe ölen mavisini. Öyleydi. Bir dudak büküşüyle
aşkın doğasını ölçer ölçer ve üzünçler biriktirirdi.
Ve yetinmezdi. Buğulu bir cam imgesini eliyle siler
gibi yaparak ister ister isterdi. Haklıydı. Çünkü biz
iki ayrı kavimdik de sanki, sınırlarımıza gelince…
nedense bir bilinmezlikti…

3. Sahnede olsun; yanımda, karşımda olsun; geniş bir
alanın yüzlerce merdiveninden birine oturmuş ya da
öğle sıcağında bir terasta cin içiyorken olsun, sanki
bir yersizliğe sığınırdı boyuna. Ve bir devinim tersliğine
Makyajını mı tazeliyor, elinde bir fırça, evimizin bahçe
parmaklığını boyuyor olurdu bir yandan da.
Adım adım denize girer gibi giyinirdi ve hoşlanırdı
bundan ayrıca. Sırtını dönmüş, bir şeyler yazıyor
sanırdınız bir kâğıda -yazmazdı pek- bakardınız ki
sonra, kan içinde bir parmağı, ona dalmıştır yepyeni
bir olayın ayırdına varmışcasına. Hiç mi hiç, yatkın
değildi kusurluluğa da (işte en yalınından bir kemerle
renkli çoraplar ve simli ayakkabılar yan yana). Ve ne-
dense bir zamansızlıktan gelirdi sanki, öperdi hafifçe
dudaklarımdan, dönerdi yeniden o zamansızlığa.
Yüzyılların tortusundan yaratılmış gibiydi. Yüzüyse
her çağa uygun bir yüzdü. İç çekişi ilkel bir gülüm-
semeyle kucaklaşırdı, ağlaması çok eski bir şarkıyla.
“Uzaklardan geldin, atını değiştirdin, yeniden uzak-
lara gittin, geceyi bir handa geçirdin, uyanınca baktın
ki yola çıktığın yerdesin,” derdi. Ve derdi: Ayrılıklar
tanışmamış gibi olmanın gene de bir suretidir.
Ey suret! neden iki kişisin?)

II

Bilmem ki hangi yıldı. Karışık bir akşamüstüydü. Bir panayır ölüsünü andırıyordu kent. Kar yağıyordu sürekli. İçimize yağıyordu, dışımıza yağıyordu. Oysa bir otel odasında, odanın varlığına duruşlarımızı uydurmuş, bir ‘uzak-yakınlığa’ koşullanıyorduk. Karşımda duruyordun, hemen karşımda. Çok uzun bir yolculuktan yeni dönmüştün. Yani kendinin bir o kadar uzağına düşmekten. Saçlarınla, boynun boynunla, her yerin her yerinle tek çizgide tek uyumda birleşiyordu da… yüzün mü? Merdivenlerden bir iniş gibiydi yüzün. Ama sevgiyle doluydun her zaman ki gibi, beni de aşan bir sevgiyle. Oysa sevmek belirsizlikti benim için. Anlamı baktığı yerde kalan bir çift göz imgesiydi. Öyleydi.

Çok gerekli bir şeyi ararken ararken dalıp gittiğimiz olur ya bazen bir buluta, duvardaki bir çatlağa, ne bileyim işte, bir güvercinin boşluğu bir cennet gibi oymasına. Tam böyle mi bulurdum seni? Bulamaz mıydım yoksa?

Çok sevmek sevmemenin içgüdüsel bir çılgınlığı mıydı acaba?
Anımsıyorum da…

III

Kıştı, bilmem ki hangi kıştı
Her yerdeki bir kumaşçıdan
Kumaşlar, kumaşlar satın alınırdı.Eski Yunandan çıkıp gelmiş bir terziydin de. Ellerin çarçabuk bir devinimle, parmaklarınsa yaylı bir çalgıyı en ustalıklı çalabilen unutulmuş bir bilimle, hep birden ne yaparlardı söyle? Yunan heykellerinin giysileri gibi sayısız giysiyi bir anda biçip dikerler miydi? Ve buluştururlar mıydı iğneyi saf mermerle? Bilmez miyim hiç, yalınlık bir dil edinmişti sende. Öyleyken… Evet öyleyken? Gerekli  miydi çok, gözleri kapalı, kolları kırık, anlamı çoktan yitmiş heykeller gibi bir şeyler sevindirmek aramızda?

IV

Bir albüm ki zaman aralıklarını
Altından üstüne doğru ağır ağır kapayan. Bir yanda şapkacı kadın (tüller içinde), bir yanda otelci (hasır şapkalı ve kim bilir o gün hangi otelde), ortada Zaharyadis gibi bir adamın sadece adı (siyahlar giyinmiş bir ad), pantolonunun ütüsü bozulmasın diye iki eliyle iki dizini kavramış ve oturmadan kalakalmış öylece (adının elleriyle birlikte). Bense çizgili bir kaşkolun bırakılışı gibi bırakılıvermişim yere. Ve gelin en yukarıda (yazlık şemsiyesini sallamakta gök damlası meleklerine). Bir fayton görünüyor gerilerde, çok gerilerde (bir yağmur bulutu da olabilir, hayvanat bahçesinden kaçmış bir panter de). Ve faytonun arkasında bir kuş sürüsü ( bir duvar freskidir, bence). Çünkü bu ve başka kuş sürüleri her zaman olmuşlardır dondurulmuş çağların üstünde birer leke gibi.

Ve konuşuyorlar aralarında. Otelci: Ne iyi, ne iyi, birazdan yağmur yağacak, ıslanacak su perileri. Şapkacı: Dünyanın bütün şapkalarını şu karışımda duran gün gibi bir vitrine koyup sergilemeli. Gelin: Kapadım, kapadım şemsiyemi. Zaharyadisin adı: Cilalı, maun bir tabutu andırmıyorsam başka neyim ki? Ben: Katlanmışım, buruşturmuşum, öyleyse neden yakamda bir karanfil?

Ansızın kayboluyorlar hepsi de. Otelci otel otel sekerek ve dimdik. Şapkacı boğuk boğuk ağlayarak tüllerinin içinde ve ağarak göğe doğru. Zaharyadis adına yetişmek için hızla. Gelinle ben kalmışız yalnız. Bir de… arkamızda bir çan arpı, sağ yanımızda açık bir pencere, sol yanımızda uzun mu uzun bir kapı. Bir öğle sonrası. Ortalık ışıklar içinde. Ben hafifçe gülümsemişim, gelin de. Üç kişi daha eklenmiş bize. Evet, evet, tanıyorum üçünü de. Demek ki sahnede çektirmişiz bu fotoğrafı.

Ey geçmiş! silindikçe, silindikçe bugünle donanırsın.

Ey şimdi! Geçmişle süslenirsin sen de.

Ey zaman aralıkları, zaman aralıkları! bilmem ki ne isterdiniz bir gidiş-dönüş biletine.

V

Orkide nasıl tutulur(du). Çünkü
Kış soldu, ortada kaldı su. Çekildiği zaman fotoğraf olmamış, çekilmediği zaman fotoğraf olmuş bir fotoğraf öyle. İlginç bir gardayız onunla (gelinle). Kalabalık. Kırmızı şapkalı, düdüğü ağzında bir hareket memuru (onlarca, yüzlerce gövdesi var sanki oraya buraya koşuşturmaktan. Tıpkı reklam filmlerindeki gibi art arda -peşi sıra-). Trenin penceresinde şişman bir kadınla şişman bir erkek tartışıyorlar (metal paraların üstündeki kabartma resimler gibi harcanırken ayırdına varılmayan). Ortalık bembeyaz duman köpükleri içinde. Sanki şapkacı intihar etmiş (ve etti, kendini astı ipek bir kurdeleyle). Ve sanki otelci ölmüş (ki öldü, ölüsünü buldular bomboş bir lunaparkta). O (gelin), kaygan ve ıslak bir alçı kitlesi (sanki). Ben, fularım açık renk, saçlarım ortadan ayrılarak taranmış ve güneşi elinden alınmış bir boşluk gibi karanlık ve sallantıda. Ve elimde bir orkide, beyaz eldivenli elimde. Siyah-beyaz çekilmiş bir mutluluk işte. Gene de… masasına kıvrılıp yatmış ufacık bir çanım ben, hüzünlü bir çınlamayla seslendiriyorum biraz biraz fotoğrafı.

VI

Adım adına karışmış bir ad gibiydi. Önceleri, çok önceleri. Atları kenar kenar otları yolan içi boş bir faytonun kış güneşinde çekilmiş anlamsız fotoğrafıydık. Yaz kuşları gülüp gülüp geçiyorlardı üstümüzden. Girmişti aramıza bir kez o yabancı. Sesini duymadığımız, yüzünü görmediğimiz, ne varolmuş ne de var olacak o yabancı. Ama vardı. Bir sanrı, bir hayalet gibi olsa da vardı. Sadece duyumsadığımız, ama bir türlü sorgulayamadığımız, insanlar arasında devinen bir başka insanlık gibi.

VII

Ey istemenin bir de hiç istememenin çoğu kez tersine işleyen o gizemli göstergesi.

Ey benim yalnızlığım! kirpiğime takılan bir kum tanesi gibi dünyaya takılmamı önerirsin.

Ey benim yalnızlığım! benzeşmez misin ki, orkestra geçmişte yeniden bulunmuş olsun da, bugünkünden apayrı partisyonlarla süregelerek, beni bir başıma bırakan yeni bir müzik insanlığı oluştursun.

VIII

Yağdı, yağdı, yağdı
Birikti caddeye uzantılı tentede
Birden iri bir delik açtı boşaldı.

Yayıldı kirli sular gövdeme
Kesildi sanki ayaklarım yerden
Dedim ki
Eh ben de neyim ki zaten, yıllardır
Kâğıttan bir gemi gibi suların akışına kapılmış
Umarsız, sevgisiz, başıboş
Yaşamışım yazgının o hileli zarını
Baksana şu yalnızlık taşkını yüzüm
-Hep de bir fotoğrafın en arkasında kalan-
Buruşuk bir üzüm tanesi gibi
Sarkmış da kalabalıklardan
Gün günden nasıl da çökmüş
Gün günden nasıl da sararmış dudaklarım
Ve işte
Üstümde ucuz tütün kokusu
Tersyüz edilmiş çeketim
Yana taramışım seyrek saçlarımı
Fularım soluk, üstelik iyi bağlanmamış
Ya şu belli belirsiz acı tam gülümserken
Nasıl da kaplayıvermiş
Bir mask gibi yüzümün bütün anlamını
Ah nasıl yitirdim ben gülen aslanı.
Duyar gibiyim şimdi uzaktan
O alkış seslerini sürekli
Ve bir de yaşlı uşak Firs’in
Vişne bahçesindeki Firs’in sesini
“Yaşam gelip geçti, sanki hiç yaşamadım”
Oysa ben yaşamın -ki yıllar geçti-
Dağıttım ellerimle o sırça çatısını
Ah nasıl da yitirdim ben gülen aslanı.

IX

Pastaneyi, bir iki bahçe duvarını
Mezarlığı, eski bir kameriyeyi geçtim
Terzi Abidin gibi bir şeyleri, bir yerleri
Ve otobüs durağını, eczaneyi
Geçtim, geçtim
Meksika’da dingili kırılmış bir arabaya benzeyen üç beş kişi
yanımdan geçtiler
İlkyaz, dedim, en son satılan bir bebek gibi tozlu
Bıraktı avuçlarıma kendini
Bir park kanepesinde kısa bir süre oturdum
Herhangi bir teyzenin veya halanın
Ağaçlarına baktım uzun uzun
Ve kalktım
Biraz daha yürüdüm
Kıyıdaki kapısı çıngıraklı lokantanın
Önünde durdum
Haç çıkardım -yani bir oyunumda haç çıkardım-
Kapıyı açtım, içeri girdim
Babamın kırık dökük masalarına baktım
Annemin sırları dökülmüş aynalarına
Cam önündeki bir masaya oturdum.

Yaşlı garson ortalığı topluyordu. Günaydın
-Günaydın

Sandviçle bira söyledim
Bir süre hiç konuşmadım
O da hiç konuşmadı
Şişeyi ağzıma götürdüm bir yudum içtim
Sonra bardağa dökerek içtim
İki tad alma duygusunu
Önce bir karıştırdım
Sonra ayırdım
Bana bir votka, dedim yaşlı garsona
Ağzını açtı, çürük dişlerinin arasından
Bir şeyler söyleyecekti ki
Vazgeçti
Yürüdü yürüdü
Az sonra geri döndü
-Votka mı
-Evet, limonlu, sodalı
Anlamış gibi yaptı ama
Asıl anlayacağını hiç anlamadı
Yöneldi tezgâha doğru, biraz bakındı
Ve döndü
Votka kalmamışmış, cin vardı.

(Ey anılar, benim anılarım
Ne çıkar azıcık yaklaşsam size
Bir deniz kıyısını, bahçeli
Küçük bir evi ya da
Sözgelimi bir yaz tatilini
Şöyle bir yedeğime alıp da
Yaklaşsam yanınıza
Ey bir kır yolu, pembe bir bulut
Bir yağmur sonrası, bir günbatımı
Geri vermez misiniz bana
Bir yüzün her şeyden önce belli belirsizliğini
Sonra da belki daha yakından
Bir duruşu, bir durgunluğu ve
Ne bileyim işte kısa bir dalgınlığı
Ardından
Sessizlikle kuşatılmış o tanıdık sözleri
Ve hatta bir sarılışı
O içten öpüşleri
Bilmem ki
Geri vermez misiniz bana.)

-Bana bir cin daha
-Cin de yok, votka da
Konyak içer miydiniz

(Ey ilk aldanışın doyumsuz payı
Seni de yitirdim çoktan.)

-Bir kokteyl istiyorum öyleyse

(Evet, evet, sana öğretmiştim ya, sevgilim. Biraz
buz, cin, vermut, bir damla da angostra. Bir parça
da portakal kabuğu. Ama iyi çalkalanmalı, sev-
gilim. Elbette, balkonda içeceğiz. Sen de bir içki
doldur kendine. Ne güzel bir akşam, sevgilim, ne
güzel bir akşam. Yarın… yarın sabah da New Orle-
ans’dayız. Her şey, her şey ne iyi…)

X

Otele döndüm. Şöyle ki
Bayraklar, bayraklar, bayraklar
Bayrakların arkasında bütün çalgılar
En önde borazanlar. Daha arkada
Yaylı sazlar, nefesli sazlar
Gitarlar, obualar, ziller, piyanolar
Ve çalgılar arasında boşluklar
Boşluklarda titreşimler
Ve billurdan haleler. Adını bilmediğim
Bir sürü renkler
Ve renklerden renklere
Kentlerin akışı gibi akan bir tren penceresinden
Birbirine karışmış yüzler
Ve borazanların ucunda kurdeleler
Kurdelelerin ucunda
Sağ ayağından bağlı
Sol ayağından bağlı
Ve
Hiçbir yerinden bağlı olmayan güvercinler
Bir doğa örtüsü gibi
Sarmıştı dört bir yanımı
Bir ara
Deniz bayrakları taşıyan bir topluluk geçti
Bir hayalet gemi bayrağı
Dikildi denizin ruhuna
Bir çiçek öbeği bayrağıysa
Yıkık bir konağın önünde
-Yalnızca flütlerin eşliğinde-
Ateşe verildi
Ve ateş bayrakları saçıldı ortalığa
Ayrıca
Her durumun bir bayrağı vardı
Sözgelimi unutulmanın bayrağı
Sevişmelerin bayrağı
Bayrakların bile bayrağı vardı da
Otel bayrağı, otel bayrağı
Diye bağırdım birden
Sırmalı dişleriyle güldü üç kavas
Park kanepesine oturmuş üç kavas
Her yerdeki üç kavas
İçimde sanki
Bir sümbül yarışması düzenlendi
Sarı sümbüller öne geçti
Ellerinde O’nun bayrağı
Sara’nın
İri bir gözyaşının, çok iri bir gözyaşının
Ardına gizlenmiş gibi
Merdivenleri ağır ağır çıktım.
Çıkmadım, indim
Dört mevsimden koparılmış bir kalabalık
Ama yaşayan
Her mevsimde yaşayan bir kalabalık
Çevremde toplandı hemen
Ellerinde otelin bayrakları
Yüzlerinde sevginin
Bakışlarında yaşamın
Bütün bayrakları
Bir bayrak da bana verdiler.

Dışarı çıkmadık, çünkü hep dışardaydık
İçeri girmedik, çünkü hep içerdeydik
Bir oteldik ki hepimiz
Öylece otel kaldık.

Edip Canseversiir

 
Sera Oteli için yorumlar kapalı

Yazan: 23 Mart 2015 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

 
%d blogcu bunu beğendi: