RSS

Etiket arşivi: Ahmet Cemal

Kar Parçaları

KEKELENEREK DİLE GETİRİLECEK DÜNYA,
onun konuğu
olacağım ben, bir ad
terlenecek duvardan aşağıya, ve
bir yara yalayacak o duvarı
aşağıdan yukarıya.

DUYDUM Kİ, BALTA ÇİÇEK AÇMIŞ,
duydum ki, o yer adlandırılamazmış,
duydum ki, o yere bakan ekmek
asılan adamı iyileştirirmiş,
kadının o adam için pişirdiği ekmek.
duydum ki, onlar hayat için
tek sığmak derlermiş.

TAŞLARIN atılması böceklerin arkasından.
O sırada gördüm ki, içlerinden biri yalan söylemiyordu,
çaresizliğime alıştım, diyerek.
Tıpkı senin yalnızlık fırtınan gibi,
o da başardı enginlere yayılan
bir sessizliği.

TARLA FARESÎNİN sesiyle
cikliyorsun yukarı,

keskin bir
ayraçla,
beni gömleğimden tenime kadar ısırıyorsun,

seni
gölgelerle ağırlaştıran
konuşmamın ortasında,
ağzıma
bir bez kapatıyorsun.

LARGO
Sen, ey yoldaşım olan başına buyruk yakınlık:

kocaman
bir ölümün büyüklüğü ile
yatıyoruz birlikte, zaman –
ötesi ise inlemekte senin
soluyan gözkapaklarının arkasında,

bir çift karatavuk asılı yanımızda,
ta yukarıdan geçip giden
ikimize ait beyaz

metastazların
altında.

ÇIKMAZ SOKAKLARLA konuşmak
şu karşıda uzanan, söz etmek
onların vatansız kılınmış
anlamından

bu
ekmeği çiğnemek,
yazan dişlerle.

BİR YAPRAK, ağaçsız,
Bertolt Brecht için:

Nasıl zamanlar ki bunlar,
bir söyleşi
neredeyse bir suç oluyor
onca söylenmişi de
dile getirdi diye?

Paul Celan

Celan’s work is the finest poetry of the 20th century. I know of no other poet who can match his ability to delve into the far reaches of the human soul, nor has any modern writer faced up to himself with such searing honesty. I accept that this is a subjective view and one that goes back to my adolescence but it’s one that I’m more than happy to stand by.

Timestead / Zeitgehoft was first published after Celan’s suicide and contains work from the last eighteen months of his life. I have a whole range of issues with posthumous publication because we will never be sure what the writer intententions were with the poems that were left behind and are thus uncertain as to whether the poems are actually complete.

Celan is perhaps best known as a Holocaust survivor who was also a follower of the writings of Martin Heidegger, a card carrying Nazi and anti-Semite. What tends to get overlooked is his recurring struggle with mental ill health and his abiding interest in Jewish mysticism. He was plagued by severe depression and bouts of paranoia which required electro shock treatment. He died in 1970 by throwing himself into the Seine.

For the last fifty years I’ve avoided thinking about Celan’s final act for a number of reasons. Initially, as a callow youth, I saw the suicide of talented artists as an almost natural manifestation of the tortured genius, later on I read Celan’s suicide as an equally rational response to the Holocaust and the destruction of the Jewish race. Much later, in middle age, I became severely depressed myself and, during three separate episodes, I made active plans to do away with myself and required both periods of incarceration and consequent shock treatment. These coincided, more or less with the start of this blog in the late noughties. I’ve been writing about Celan throughout the last 12 years but have never felt able to confront this specific aspect of his work.

In my experience, suicide wasn’t a cry for help. I knew that I was, once again, en route to a severe depression and felt completely unable to prevent this. The only way that I felt I could get some resolution was by killing myself, thus depriving the depression of its victory.

Now that I’ve been well for about 10 years, I’ve felt able to look at Timestead with a bit more dispassionate attention and have been taken aback by the brutal strength of some of the poems. This is The whisperhouse / Das Flusterhaus;

The whiseprhouse,
open on leapday,

handed on
on jute, surface-
deep

it naturalizes
the fricatives,

the lallation-stage
is taken care of
by the lip-
pegs,

-does the
other snap in,
on time? –

this, yes this
glacierscreaming
of your hands,

the network of the dead
helps to carry the firnice,

the moon,
poles reversed,
rejects you, second
earth,

at the resthaven, deathproud, the
start throng
takes the hurdle.

I recognise that there may well be a lot of over identification going on but the above does ‘speak’ to me at a very deep level. I’m taking it that the ‘you’ here is the poet himself and that it’s written in the certain knowledge that he will kill himself. This is a big claim but things do seem to build slowly towards that bitter conclusion. In earlier work glaciers and ice fields are places of death where life seems to be extinguished. The compound here suggests to me somebody in agony at that place as well as the noise of the ice moving slowly forwards.

I’m taking ‘firnice’ to be a compound of ‘firn ice’ whch Wikipedia describes as “ice that is at an intermediate stage between snow and glacial ice” which may or may not point towards the way in which death proceeds. I was initially puzzled by this ‘network of the dead’ but things became a bit clearer when I realised that the network is helping something else with moving this load along.

Celan wrote a lot about the death of his parents, both of whom perished in the camps and about meeting them in the after-life. This network could thus refer to those who have previously died helping the living through to the same state. From a personal perspective I know that this kind of psychosis is common among the severely depressed, as is the notion of death as a welcome relief. It may seem odd but a serious depressive episode is, as it progresses, exhausting. Your brain is working really hard to keep what you know to be dangerous thoughts and feelings in check whilst your emotions are clamouring for your attention. Even though I’m not in any way religious I can identify with viewing a place to get some respite from this incredibly taxing onslaught as akin to heaven.

I viewed my planned suicides as victories over the depression which was making me feel so distraught and vulnerable. I was also convinced that my illness was contagious and that I was infecting those that I loved simply by remaining alive. Planning my imminent death felt like I was at least doing something rather than allowing ‘it’ to pull me further down to the depths. In retrospect, this gave me a kind of pride which I think is what Celan might be referring to here, especially if we understand ‘takes the hurdle’ as crossing the line between life and death.

I realise that I’ve ignored the first half of the poem, this is mainly because it doesn’t speak to me with the same direct intensity that the last four stanzas do and because there isn’t space here for an extensive discussion of fricatives, jute and the whisper house although this may occur in the coming weeks.

In conclusion, I hope I’ve shown at least one possible way of responding to The Whisperhouse and have been able to demonstrate why it is so very important to me.

I’ve used Pierre Joris’ translation taken from his Breathturn into Timestead which was published in 2014 and is highly recommended

Bebrowed’in Blogu

 
Kar Parçaları için yorumlar kapalı

Yazan: 05 Mart 2022 in Çeviri Şiirler, Yol Üstündeki Semender'ler, Şiir

 

Etiketler: ,

Oniki Yıl

Gerçek kalan,
gerçekleşen satır: … senin
Paris’teki evin – ellerinin
sunağı olan evin.

Üç kez solunmuş,
üç kez parıltılara boğulmuş.

Dilsizleşiyor ortalık, sağırlaşıyor
gözlerin arkasında.
Zehrin çiçek açtığını görüyorum.
Her sözcükte ve her kalıpta.

Gel. Gidelim.
Aşk siliyor ismini: kendini
sana adıyor.

Paul Celan

 
Oniki Yıl için yorumlar kapalı

Yazan: 05 Mart 2022 in Çeviri Şiirler, Şiir

 

Etiketler: ,

Işık Zorunluluğu

KALINTILARI, duyulanlarla görülenlerin,
bin bir numaralı yatakhanede.

gece gündüz
polka:

seni eğitip değiştiriyorlar

yine
o oluyorsun.

GECEYE DALMAK, yardıma hazıra
ağız yerine,
yıldız geçiren
bir saydam yaprak:

daha bir şeyler var
delice harcanacak,
ağaç boyunca.

ÇOKTAN UZANMIŞTIK
çalıların arasına, sen
nihayet sürünerek geldiğinde.
Ama kulaçlayamadık
Karanlığımızı sana kadar:
Zorunluydu
Işık.

YİTİRİLMİŞLERDEN dökme olan sen,
tam olması gerektiği gibi bir maske,

gözkapağımdaki
kırışık boyunca
kendi gözkapağımdaki kırışıkla
sana yakın olmak,

ize, evet, o ize
dehşeti serpmek,
sonunda, öldüresiye.

NE VARDIYSA
bizi birbirimize fırlatan,
ayırmakta şimdi ürküterek,

bir dünya taşı, güneşin uzaklığında,
vızıldamakta.

BİR DEFASINDA, ölüm çok kalabalıklaştığında,
sen, benim içimde saklanmıştın.

KENDİMİ sende unuttuğum yerde,
bir düşünceydin artık,

bir şey
geçiyor içimizden hışırdayarak:
dünyanın son
titreşimlerinden
ilki,

fırtınalı ağzım
beni de
aşmakta
dolup taşarak,

ama sen
kendinle
buluşmuyorsun.

KAYIP uzaklaş
kollarımın arasından,

al yanına
nabız atışlarımdan birini,

içine saklan,
dışarda.

NASIL DA ölmektesin içimde:

yıpranmış
son bir
nefes yumağında bile,
bir hayat
kıymığı gibi
saplısın.

ÜSTÜNE YAZILMAMIŞ
kâğıtlardan
okunmuş mektup,

üstünde
ölü taklidi reflekslerinin
üç gümüş notanın eşliğindeki
kurşuni gümüş zinciri.

Biliyorsun: Hamleler
senin üzerinden geçip gider, her zaman.

DUA EDEN ELİ KESİP ÇIKAR
havadan
gözlerin makasıyla,
parmaklarını da
giydir
öpücüğünle:

Şimdi zaman, duaya
kavuşmuş ellerin fırtınasıdır.

SONSUZLUKLAR geçti
onun yüzünden, geçip ötelere gitti,

bir yangın ağırdan söndürdü
muma dönüştürülenlerin hepsini,

buradan olmayan bir yeşil,
bilgelerin gömdükleri,
durmadan gömdükleri taşın
çenesini, hafiften
tüylendirdi.

BÜTÜN EKSÎK YILDIZLAR,
döküldü,

topladı onları
ellerinin yaprak yeşili gölgeleri,

sevinçle ısırdım
madeni para gibi tırtıklı
kaderi

GÖREBİLİYORUM SENİ HÂLÂ: bir yankı,
anten sözcüklerle dokunulabilen,
veda tepesinde.

Hafiften ürküyor yüzün,
birdenbire lamba gibi aydınlandığında
iç dünyamda, tam da
en acıtıcı aslanın söylendiği noktada.

BÎR SÜRÜ
tek tek çocuk,
hafif ve yosunlu
ana kokularıyla boyunlarında,
kapkara kızılağaçlara
dönüşmüşler,
kokusuz

Paul Celan

 
Işık Zorunluluğu için yorumlar kapalı

Yazan: 05 Mart 2022 in Çeviri Şiirler, Şiir

 

Etiketler: ,

Sen de Konuş

Sen de konuş,
son olarak sen konuş,
söyle sözünü.
Konuş –
Ama ayırma hayırı evetten.
Anlamı da kat sözüne:
Ona, gölgeyi ver.
Ona yeterince ver gölgeyi,
sence ne kadar paylaştırılmışsa
gece yarısıyla öğlen ve gece yarısı
arasında, o kadarını ver.
Bakın etrafına:
Gör, nasıl da canlı, çepeçevre –
Ölüm aşkına! Canlı!
Hakikattir gölgeden söz edenin söylediği.
Ama bak, küçülmekte şimdi durduğun yer:
Peki şimdi nereye, ey gölge çıplağı, nereye?
Tırman. Yokla etrafını.
İncelmektesin gittikçe!
Daha ince – bir iplik,
yıldızın aşağı inmek için kullandığı;
o yıldız ki, aşağıda, kendi yansımalarını
gördüğü yerde, gezginci sözcüklerin
dalgalı sularında yüzmek istemekte.

Paul Celan

Çeviri: Ahmet Cemal

 
Sen de Konuş için yorumlar kapalı

Yazan: 03 Haziran 2021 in Çeviri Şiirler, Şiir

 

Etiketler: ,

Sen ölümümdün

Sen ölümümdün:
Seni tutabildim, her şey dökülürken elimden.

Paul Celanolum-ve-hayat

 
Sen ölümümdün için yorumlar kapalı

Yazan: 16 Ekim 2017 in Çeviri Şiirler, Şiir

 

Etiketler: ,

Giderayak

Kalkıyorum.
Yolcu yolunda gerek.

Bana şöyle
eski yüzlü,
epey hırpalanmış,
yamalı da olsa,
bir sevgi bulsanız.

Bütün istediğim
Bu soğukları çıkartmak.

Ahmet Cemal

gider-ayak

 
Giderayak için yorumlar kapalı

Yazan: 08 Ağustos 2017 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Kitaplar arasında hayatı geçirmek yalnızlıksa ben yalnızlığa razıyım

Bu yıl ölümün kıyılarına yaptığım üçüncü yolculuk. 

Ve bir geri dönüş daha.

Ve yine tuhaf bir güven duygusu: “Bu hikâye daha bitmedi…” 

Cankurtaranın sirenleri gecenin karanlığını yırtarken bile gücünü yitirmeyen bir duygu: “Bu hikâye daha bitmedi…”

Başlangıçta, iç dünyamda hafiften nabız gibi atarken, henüz soyut adımlarla ilerleyen bir kıpırdanış. İleriye yönelik, sanki yeterince şekillenmemiş bir köprüde el yordamıyla ilerlemeye çabalayan bir duygu: “Daha söyleyeceklerim, söylemem gerekenler var…” 

Adı Federico Garcia Lorca olan bir köprü…
Evet, köprünün adı Federico Garcia Lorca.
Tam adıyla: “ne garip federico adında olmak…”

Lorca’nın kimliği için kitabın arka kapak yazısının son cümlesine bakmak yeterli : “…Ölümün gölgesi, Lorca’nın şiirlerinden de, oyunlarından da hiç eksik olmadı. Şiddet, acı ve ölüm sanki onun yazgısında vardı. İç Savaş’ın başlarında bir gece Granada’da General Franco’ya bağlı faşistler tarafından yargılanmadan kurşuna dizildiğinde otuz sekiz yaşındaydı.”

General Franco, Lorca’nın ve İç Savaş’ın ardından daha uzun yıllar yaşadı. Şimdi Madrid yakınlarında, harcı uygar insanlığın sonrasız lanetleriyle yoğrulmuş bir anıtmezarda yatıyor. Yeryüzü yolculuğu otuz sekizinci yılında Franco’nun gözlerini kan bürümüş faşistlerinin kurşunları ile noktalanan Lorca’nın mezarı ise belli değil; çünkü insanlık mimarlıktaki onca ilerlemelerine rağmen, tüm dizelerini insanı her defasında daha da insan kılan sözcükler bestelemek için avuçlarından evrene üfleyen şairlere layık gömütler inşa etmeyi henüz başaramadı.

Gömütleri bağlamında Lorca’yı da, Nâzım’ı da saran umarsız bir hüznün ve toprak özleminin köklerini bu başarısızlıkta aramak, hiç de bir abartı olmaz!

Bir ressamın uzattığı köprüden Lorca’nın ölümsüzlüğüne geçmek…

Hayatımın yaklaşık son on yılında karşılaştığım her trajik dönemeci yeni bir başlangıcın ışıkları ile aydınlatan, dostlarımın dostu ressam Hale Işık, bu kez de “yapacağını yapıyor”. Hastaneden çıkmama üç gün kala, elinde Lorca’nın “ne garip federico adında olmak” başlıklı şiir seçkisinin yeni basımı ile (Can Yayınları) yatağımın yanında bitiyor. Erdal Alova’nın hazırladığı ve İspanyolca’dan çevirdiği bu şiirleri yalnızca ‘çeviri’ diye nitelendirmek, her çeviri başyapıtı için geçerli olduğu üzere, çok zor. Alova’nın yaptığı, aslında Lorca gibi bir ölümsüzlüğü Türkçenin o neredeyse eşsiz şiirselliği ile bir kez daha gözler önüne sermekten başka bir şey değil.

Benim yapmam gerekene gelince, Hale Işık’ın sessiz fırçası ile gösterdiği yol, çok açık: “Bak dostum, sana bir şans daha verildi! Birileri sana, elbet istersen, bunca öldürmek peşinde olanlarla dolu bir dünyada ölümsüzlük üzerine söylenebilecek daha nice şarkılar besteleyebileceğini anlatmak peşinde!” 

Peki. Öyle olsun!

Ahmet Cemal

ahmet-cemal

Aydınlara yönelik ciddi eleştirileriniz var. Düzmece aydın, ağır aydın ve alıntı aydınlar diye sınıflandırıyor ve yukarıdan bakışlarını eleştiriyorsunuz..?

Bizde genelde batılı olmak isteyen bir aydın kesimi var. Fakat bu batılı olmanın anlamı çok önemli. Aydın sınıfı Sabahattin Eyüboğlu’nun deyişi ile şöyle bir hata işledi, aydınların genel söylemi “halka inmek”tir. Eyüboğlu bir denemesinde diyor ki, “Neden hep halka inmekten bahsediyoruz da halka çıkmaktan bahsetmiyoruz.” Burada, ‘onlar aşağıda ben yukarıdayım’ diye bir varsayım var. Gerçek aydın tavrı bu değildir. Bizde aydın kesimi batıya oranla çok geç oluştu. Batıda en geç Rönesans’tan sonra aydın kesimi belirginleşmiş, aydın nitelikleri belirginleşmişti. Biz, Tanzimat’la ama asıl Cumhuriyet’ten sonra aydınla tanıştık. Gerçek aydın kesimi hiçbir zaman baskın bir pozisyon elde edemedi. “Gibi aydınlar” tarafından bastırıldılar hep. Bizde aydın tipi şöyle; Ne söylediği anlaşılan değil, ne söylediği anlaşılmayan birisi. Etrafında da onu anlamamakla övünen bir müritler çevresi. Ama gerçek aydının kafası çok aydınlık olduğu için söylediği de çok nettir. Hiçbir bulanıklık yoktur ve halk kesimiyle de çok iyi ilişki kurar. Bizde bu tutum bugün de var.

Türk yayıncılığının ağır bir çevirmen sorunu olduğunu söylüyorsunuz.

Çeviriyi hep teknik bir konu olarak düşünüyoruz. Çeviri teknik bir iş değil. Hele edebiyat çevirisi hiç değil. Ayrıca, iyi bir çeviri yapabilmek için anadilini çok iyi bilmek gerekiyor. Çünkü yabancı eseri kendi anadilinde var edecek. Dolayısı ile bu, doğrudan doğruya bir nakil, bir aktarım değil. Bunlara dikkat edilmediği taktirde, o yapılan bir çeviri olmuyor. Herşeyden evvel, Türkçeye yazarın üslubu gelmiyor ya da yanlış geliyor. Geçmişte bazı çevirmenler her yazarı aynı üslupla çevirirlerdi. Bence çeviri sorunumuz bilgi sorunumuz. Çevirinin ne olduğunu bilmemekten kaynaklanıyor.

Yine çeviriyle ilgili sizin yayınevlerine yönlendirdiğiniz soruyu ben size sormak istiyorum: Sizce yayınevine gelen çevirilerin temel sorunu yabancı dil bilmemekten mi, Türkçe bilmemekten mi kaynaklanıyor?

Ben bu konuyu geçtiğimiz yıl güvendiğim yayınevlerine sorarak özel bir soruşturma yaptım. Aldığım cevap aynıydı: Türkçe bilmemekten kaynaklanıyor. Ve şu da vahim bir hata, yabancı dili iyi öğrenenler zaten çeviri yapabileceklerine inanıyorlar. Bir yabancı dili en iyi kendi anadilinizi bildiğiniz kadar bilebilirsiniz. Daha fazla bilemezsiniz çünkü düşünmeyi biz anadilimizde öğreniriz. Bazen birisi için, “Çok iyi Almanca, İngilizce biliyor, hatta anadilinden daha iyi” deriz. Bu çok saçma bir şeydir.

Bir eleştiriniz de eleştirmenlere. Eleştiri yetersizliğinden yakınıyor ve yazarın kişiliğine yönelik dedektiflik yapıldığını söylüyorsunuz…

Bu tür eleştirmenlere eleştirim şu;  gerçek bir dedektiflik işine giriyorlar. ‘Bak falanca karakter aslında o yazarın kendisi’. Okuru bu yönden yönlendiriyorlar. Bunun okura hiçbir yararı yoktur. Çünkü onun kim olduğu önemli değildir. Romana göre, öyküye göre nasıl anlatıldığıdır. Yaşayan biriyle özdeşleştiğini bilmek hiçbir bilgi getirmeyecektir okura. Ama bunu yapanlar hala var.

Bizde biraz kitap tanıtımı gibi oluyor herhalde?

Evet o da ayrı bir sorun. Eleştiri sözcüğünü biraz cömertçe kullanıyoruz. Kitap tanıtım yazısında eleştiri yapılmaz, yapılmamalıdır. Eğer kitap tanıtma yazısının içine siz biraz da eleştiri katarsanız büyük hatadır.

Sizi tanıyanlar ve okuyanlar dil kullanımı konusundaki hassasiyetinizi ve eleştirilerini iyi bilirler. Türkçeyi hakkıyla kullanabiliyor muyuz?

Yapılan bir araştırmada ortaya çıktı ki, 75 bin dev sözcük dağarcığından Türk insanı günde 200 – 300 sözcükle idare ediyor. Ludwing, “Dilimin sınırları, dünyamın da sınırlarıdır” demiştir. Bu şu demektir, siz ne kadar tanımlayabilirseniz o kadar tanırsınız dünyayı. 250 kelime kullanmak, dünyayı 250 – 300 kelimeyle tanımak demektir. Bugün Türkiye’de “En az bilinen dil hangisidir?” diye ciddi bir bilimsel araştırma yapılsa Türkçe çıkacaktır diye düşünüyorum. Bunun da nedeni şu, biz kendi dilimizi bildiğimiz varsayımındayız. Bizim dışımızda hiçbir toplumda böyle bir şey yoktur. Dile devamlı özen göstermeliyiz. Dile özen şudur;  eğer kapıcınıza yazdığınız bir not ile çok yüksek bir makama yazdığınız not arasında özen bakımından fark gözetmiyorsanız, siz dile özen gösteriyorsunuz demektir. Konfüçyüs, “Bir kültürde çöküş önce dilde çöküşle başlar” diyordu. Bugün dilimiz çok vahim bir durumda. Bunu televizyonda da, basında da görüyoruz.

Gerçek roman okurunun önemine vurgu yapıyor ve “Ülkemizde 10 bin gerçek anlamda roman okuru olsaydı bugün epey farklı yerlerde olabilirdik” diyorsunuz.

İyi bir edebiyat okuru demek okuduğu üzerine kafa yoran, onu içselleştiren, dolayısı ile bilgiye dönüştüren kimse demektir. Okuyup geçen değil. Bizde insanlar kitap okumuyor, bakıyorlar. Eski Yunanca da “görmek” kelimesi bir şeyi fiilen ele geçirmek demektir. “Bakmak” deyince sadece bakmak demektir. Bu, böyle bir şey. İyi okur, edebiyat eserini kendi içinde tartışandır. Bizde bu eğitim eksik çünkü alışılagelmiş şey bir edebiyat eseri okunur, sonra ana fikri bulmaları istenir. Sanki her edebiyat eserinin bir ana fikri varmış gibi. Halbuki edebiyat eserlerinin önemi, çok fazla ana fikre gebe olmalarıdır. Üniversite’de de Hamlet’in ana fikri nedir diye soruluyor. Hamlet’in ana fikri aynı olsaydı, 400 yıldır oynanmazdı. Eskirdi. Öğrenciler de yüzeysel okumayla yetiniyorlar. Onun için iyi okur sayımız çok az.

Yazılı dostlar ihanet nedir bilmezler ve cömertlikleri hiçbir insanda olmadığı kadardır?

Onları ne zaman açsanız size vermiyorum demez. Kendini açar. O bakımdan çok sadık dostlardır. Yeni bakış açıları verir, ihanetlerine uğramazsınız, sizi yalnız bırakıp gitmezler.

Yalnızlık hissetmiyor musunuz hele hele çeviri insanı yalnızlığa iten bir iş olsa gerek?

Bu soruyu bana “Tarabya Çeviri Ödülü” kazandığımda bir Alman radyosu da sormuştu. Aynı yanıtı veriyorum; Kitaplar arasında hayatı geçirmek yalnızlıksa ben yalnızlığa razıyım. Çevirmenlik yalnız çalışılan bir meslek evet ama zenginleşiyorsunuz.

Bir denemenizde bugünün insanı kendini robotlaştırma peşinde diyorsunuz.

Genç kuşak düşünerek hayatını var etme yerine olanlardan birine katılmayı tercih ediyor. Hayatını kendi kurgulamak yerine, modellenmiş olana katılmayı tercih ediyor. Üniversite öğrencilerinde de çok sık gözlemliyorum. Biz tembel bir toplumuz. Ve ben diyorum ki, biz yatay bir toplumuz, dikey bir toplumuz. Çok ağırcanlıyız. Çabalar bizi korkutup yıldırıyor.

Bir eleştiriniz de modern sanata ve edebiyata yönelik

Modern sanat ve edebiyat çok fazla biçime, içerikten uzaklaştı. Yani, doğa, insan ve sanat birbirinden kopamaz. Bugün bize sanat diye sunulanlar, edebiyat diye sunulanların kaçta kaçı insanca artık çok ciddi tartışmak gerektiği kanısındayım. Yapay buluyorum…

Röportaj

 
Kitaplar arasında hayatı geçirmek yalnızlıksa ben yalnızlığa razıyım için yorumlar kapalı

Yazan: 02 Ağustos 2017 in Şiir Gibi

 

Etiketler: ,

Rondo

Rondo- sevgi bazen yok olur

sönüşünde gözlerin,
ve sönmüş gözlerine
bakarız sevginin.

Dokunur kirpiklerimize duman,
kraterden yükselen soğuk;
sadece bir defa tuttu
nefesini, korkunç boşluk.

Ölü gözleri
gördük ve unutmadık asla.
Sevgidir en uzun süren
ve tanımaz bizi bir daha.

Ingeborg Bachmann
Çeviren: Ahmet Cemalolu-gozler

 
Rondo için yorumlar kapalı

Yazan: 14 Mart 2017 in Çeviri Şiirler, Şiir

 

Etiketler: ,

Afiş Yapıştırıcısının Şarkısı

Nasılsa hayata adım atan insana
Üç şey verilir hayat yolunda:
Küçük bir merdiven,
Bir fırça, bir de kova.
Derler ki sonra, böyle bir merdiveni
Herkes yanında taşır;
İnsanlar eşit olduklarından bugüne bugün,
Herkesin yükselme şansı vardır.
Ancak bir düzine yıl geçince
Anlar zavallıcık için iç yüzünü

Bir yararı yok bu merdivenin,
Fırçayı yiyen hep ben olduktan sonra,
Anlamı yok inip çıkmak için didinmenin,
Kovayı hep ben taşıyacağım nasıl olsa.

Her insan hoşlanır, hayatının afişini
Şöyle rengarenk ve yükseklere yapıştırmaktan.
Kim ki hem kurnaz hem de edepsizdir ancak o başarır
Basamak basamak daha yükseklere erişmeyi.
Yukarıda bayağı iyi yapar yapacağını
Ve bırakmaz yanına çıksın başkaları
Onlara gelince, boyunları büküp,
Ta aşağılarda, dökülenleri toplamak düşer ancak.
Sende vurursun hayatım dediğin artığı duvarlara
Sonra zamanın gelir, kazınıp gidersin;
Boynun bükük, toplarsın merdivenini,
Öğrenmişsindir artık öğreneceğini:

Bir yararı yok bu merdivenin,
Fırçayı yiyen hep ben olduktan sonra,
Anlamı yok inip çıkmak için didinmenin,
Kovayı hep ben taşıyacağım nasıl olsa.

Jura Soyfer
Tükçesi: Ahmet Cemalbuyuk_buhran

 
Afiş Yapıştırıcısının Şarkısı için yorumlar kapalı

Yazan: 08 Ağustos 2015 in Çeviri Şiirler, Şiir

 

Etiketler: ,

Geçmiş Bir Dua Kitabından 1

Nice yazsonlarında
eylül yapraklarına
gergeflediğiniz öyküleriniz
tozlu bahçelerde unutuldu mu hiç?

Sonbahar sürgünüdür gidişleriniz.

Benekli kedilerin döktüğü sütlere
en sessiz adımlarla basıp,
kaç izle geçersiniz

Sabahlardan birinde
benim dediğiniz evlerden
kendiliğinizden çıkmalısınız,
vedasız ve kimseyi uyandırmadan.

Anılarınızı yıpratabilirler.

Ayağa takılabilecek ne varsa
toplamalısınız ayrılmadan ve saklamadan
kırık dökük sevgilerinizi köşe bucağa;
bir gün bulup
avuçlarında ısıtırlar diye
beklemeden.

Onları  –bilin! —  şimdi yalnız
eskicilerde satılan taş plakların
en iç bulandıran cızırtılarıyla
süpürgelik diplerine üfleyeceklerdir.

Küf kokulu çekmecelerin bile
çok görüldüğü anılarınız varsa eğer,
şimdi kuşların havalanmadığı bahçelerde
solmaya bırakınız.

Ahmet Cemalveda

 
1 Yorum

Yazan: 09 Mayıs 2015 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

 
%d blogcu bunu beğendi: