RSS

Etiket arşivi: Aziz Nesin

İçimde “ebedi istirahatgah”ıma uzanmak özlemi var.

Yorgunum. Büyüklükleri anlaşılmaz insanlar pozunda “Beni anlamıyorlar” demek hoşuma gitmiyor. Ama şu gerçek ki beni anlamıyorlar. Anlamayanlar, uzak kişiler değil, en yakınlarım; karım, kızım, oğlum, arkadaşlarım…  


Anlamadıkları öyle derin, karışık şeyler değil; yorgunluğumu, bitkinliğimi anlamıyorlar. Günde bir yıl yorulduğumu, yaşlandığımı, geçtiğimi; içimin bittiğini anlamıyorlar. Yorgunum, basbayağı yorgunum. Bu, ruh yorgunluğu değil. Bırakın ruh yorgunluğunu, önce bedenim, kolum, kafam yoruldu. Kemiklerim, iliklerim, kaslarım, sızım sızım sızlıyor. 


Vücudumda ağrımayan hiçbir yerim yok. Yorgun yatıp yorgun kalkıyorum. Dinlendiğim hiçbir günüm yok. Gücümü, dinçliğimi yitirdim. 


Daha da kötüsü, bu yorgunluğumu kimselere, karıma, çocuklarıma bile anlatamam. Ben onların dertlerini, hastalıklarım dinlemek anlamak zorundayım. Ama onlar beni anlamak zorunda değiller. Hepsinin dertleri ayrı ayrı toplanıp bende birleşiyor. Ama benim dertlerim, yorgunluklarını dağılıp onlara gitmiyor. 


Her gün kuvvetli, güçlü olmak, onlara öyle görünmek zorundayım. Onlar da beni öyle biliyorlar. Doktora gitmeyen, ilaç almayan, hastalanmayan sapasağlam bir adam. Bu sapasağlam görünüşlü  adamın nasıl yorulduğunu, içten çürüdüğünü, bir gün birdenbire yıkılacağım bilmiyorlar, anlamıyorlar. 


Gözlerim, kulaklarım, gönlüm, beynim, ruhum, ellerim herşeyim yorgun. Bu yorgunluğumu anlatıyorum onlara. Anlatsam da anlayamazlar. Çünkü böyle bir yorgunluğun ölçüsü yok onlarda. Böylesi bir yorgunluk yaşanmadıkça anlaşılmaz. Onlar da anlamaz. Bir gün yıkılıp gidince, beni büsbütün yitirince belki anlayacaklar bunu, belki… O zaman da ben olmayacağım. “Ebedi istirahat” demişler, güzel bir söz bu… 


“Ebedi istirahatgah…” Hiç karamsar, kötümser değilim. Ama içimde “ebedi istirahatgah”ıma uzanmak özlemi var. Bu yorgunluğu taşıyamaz oldum. Nemli, ıslak toprağa boylu boyunca uzanıp, etlerimden kemiklerimden tırnaklarımdan, saçlarımdan yorgunluklarımın akıp toprağa karıştığını duysam… 
Ne yazık, ebedi istirahatgahımda bunları duymayacağım. 


Orada beş dakikacık dinlendiğimi duyâbilseydim… Bunu ne çok özlüyorum. İşte bu özlemimi anlamıyorlar. Beni nasıl yorup bitirdiklerini anlamıyorlar, anlayamayacaklar. 


Kırkdört yıllık bir ömür belki bunca yorgunluğu gerektirmezdi. Ama ben bu kırkdört yılda kırkdört yaş yaşamadım ki… Kırkdört yılda dolu dolu on kişinin yaşamım yaşadım. Yaş kırkdört değil, dörtyüz kırk… 
Ah yapacağım işleri bitirebilseydim, hiç olmazsa dörtte birini… Ölüme hak kazanabilsem kendimce. 
Nasıl boşuna, hiçler uğruna yoruldum, bittim. Evet, göz göre göre bir sürü hiçler… Bu yaşama severek katlanıyorum. Yakınlarımı, karımı, çocuklarımı, güler yüzlü görebilmek için çırpınıyorum… Ama o da olmuyor. Bütün bu yorgunluğumun onlardan birer güleryüz görmek için olduğunu anlamıyorlar, anlamak istemiyorlar, anlayamayacaklar da… 


Gülseler, birbirlerine gülseler, seve seve katlandığım bütün yorgunluklarım gidecekti. Birçok gerçekleri anlayabildiğim zaman, dönülmez, dönülemez bir yola girdiğimi de anladım. Ben bu yolu geçmek zorundayım. Hem birşeyi değiştirmeye hakkım yok. Bu bir ödevdir, namus borcudur, kocalık borcu, babalık borcu, arkadaşlık borcu. Bu yorgunluğum, kendimden başka hiç kimseye haksızlık etmemek isteğimden ileri geliyor. 23 Ağustos 1959

*

Sevdiği erkek elinden gidince, kadının dişilik duygusuyla yapmayacağı, yapamayacağı kötülük yoktur. Daha önceki ilişkilerinde iyi olan herşeyi unutur. (Yalan, iftira, garaz, herşey…) Nâzım’’ın hayatında ve ölümünden sonra Münevver’in, Piraye’nin Galya’nın ve özellikle Münevver’in oğlu Mehmet aracılığıyla yaptıkları. Ayrılınca Meral’in bana yaptıkları..

Sevgilisinden yada eşinden ayrılan erkek -ne biçimde olursa olsun- genellikle kadının mutsuz olmasını dilemez, ona mutluluk diler… Ama kadın hep ve her zaman ayrıldığı erkeğin mahvolmasını, sürünmesini ister.

Kaynanalıkta da bu dişilik duygusu egemen. İyi kaynana olamaz bu yüzden.. Kızına, damadına değil bu duygu… Yalnız oğluna ve gelinine…

Uzun yazılacak daha. Gözüm ağrıyor, yazamıyorum.

*

Sevgi nedir? Yan yana olup da sustukları zamanlar bile konuşabiliyorlarsa, hatta tartışarak anlaşabiliyorlarsa, konuşmadan aynı düşü birlikte görüyor ve o düşü birlikte yaşayabiliyorlarsa, o iki insan birbirini seviyordur.

*

En mutsuz zamanım, ne kendisiyle birlikte olabildiğim, ne de kendimle kalmama izin veren birisiyle birlikte (iki kişilik yalnızlık) olduğum zamanlardır.

*

İnsanoğlu yapmadıklarından da sorumludur: Yapması gerekli olup da yapmadıklarından, yapması elinde olup da yapmadıklarından, yapmamak için türlü bahaneler uydurup kaytardıklarından ve hiçbir zaman yapmayı aklından bile geçirmediklerinden…

İnsanları, büyükleri, kahramanları, tarihi kişileri, yapmadıklarıyla yargılayan yeni bir tarih yazılmalıdır.

*

Yalnızlık, insanın kendisini başkalarıyla bölüşememesi, başkalarını kendisiyle bölüşmemesi, ortaklaşmaması demektir. Bizim çoşkularımızda başkaları susuksa, başkalarının acısına biz duygusuzsak, hepimiz yalnızız demektir.

*

Sen yokken tatsız herşey. Varken de tadını bırakmıyorsun hiçbişeyin.

*

Bir yazı için kağıdın önüne saygıyla oturunca, içime derin bir korku düşer, yazamayacakmışım, başaramayacakmışım korkusu…

*

Herhangi birisi, hele dostlarımız için, “Ama ne olmuş zavallıya, başına neler gelmiş?” diye merak ederek sorduğumuz zaman, içimizin ta gizli bir yerinde, merak ederek tasarladığımız belaların dostumuzun başına gelmesini isteyen gizli bir arzu saklıdır.

*

Yeryüzünde en büyük, en acılı dram, gülmececinin dramı… Onun için gülmececiler keyifli insanlar olmuyorlar, olamıyorlar.

*

İster yeni tanışınca, ister tanıştıktan çok yıllar sonra bir kadın, “Ne istiyorsun benden?” diye bağırdığı zaman, artık ondan hiçbir şey istenemez, demektir.

*

Nasıl anlamıyorsun senin için yok olduğumu artık!.. Seni benim sandığımın ikinci yılında yoktum sana. Başlamış bulundum, dönemem artık!.. Başladıklarımın sorumluluğunu ömrümce taşıyorum.

*

Kahroluyorum da beni sevmeyen kişilere,
-Defolun!.. diye bağıramıyorum.
Hep haksızlık edeceğim korkusu girmiş içime.

*

Bir insan kötüyse ona yaptığınız iyilik oranında kötülüğünü artırıyorsunuz.

*

İnsanların yarattığı tanrı, kendisini yaratan insanları kendi adaletsizliğinden korusun. Amin!

*

Nihai son…

Mezar taşıma
Bütün yaşamımca huzuru araya araya, sonunda buraya dek geldim.

*

Yeryüzünde insan için en zor şey kendini sevmesidir…
Kendini sevmeyen insan, hayatı da sevmez. Sevemediği hayatın isteklerini yerine getiremez Rahat, huzur içinde yaşamak olanağını bulamaz…

*

İnsanın budalalığını, kabalığını, bencilliğini mazur göstermek isteyen, sözüm ona halkçılar, yani halkçılığı halk dalkavukluğu sananlar. “Ne yapsın bu zavallılar, onlar okutulmamış, eğitilmemiş, onlara bişey gösterilmemiş ki…” diyorlar.
Doğru…Ama bu onları sevmem için yeterli değil. Bok’un da bok olmasını gerçekleştiren gerekçeleri vardır. O gerekçeler olmasaydı bok da bok olmaz, insanın bağırsağına girmezdi. Böyledir diye boku mazur görüp, yüzümüze gözümüze sürmüyoruz…

*

Sonsuz yarınlarla kendimi aldatıyorum. 

*

Güzel kitapları okumadan öleceğim diye korkuyorum, çünkü kitapları okumak benim için yaşamaktır, onları okumadan ölürsem, yaşamadan ölecekmişim gibi geliyor…

*

Kimi öyküleri başkaları, kimi şiirleri ise kendim için yazıyorum.

*

Seviyorsundur. Herkese söylemeyi gereksinirsin. Yoldan geçen tanımadıklarını çevirip söylemek istersin: Seviyorum…İşte bu istek, şiirdir.

*

Biz daha baştan yeniğiz arkadaş, daha doğarken Türkiyeli olmakla…

*

Kedi köpek sevgisi kimi insanlarda işte budur; insanın insanlardan kaçışıdır hayvan sevgisi…

*

İntihar edenlerin çoğu yarı yolda kalmış katillerdir. Başkalarını öldüremedikleri için kendilerini öldürmüşlerdir.”

Miguel de Unamuno

*

En yakınlarım, en yabancı olup çıktılar. Yabancı bile değil, düşman.

*

İnsana saygım olduğu için, insanın inançlarına saygım var ve insanların da benim inançsızlık özgürlüğüme saygısı olması gerekir.

*

Hişt hişt,
Yaşasanıza,
Öleceksiniz…

*

Dost kalalım.. Dost kalabileceksek ne diye ayrılıyoruz? Elbet sevi ilişkileri salt dostluğa dayanmaz, ama sevi ilişkilerinin bozulma nedenlerinin başlıcası, dostluğa aykırı davranışlardan kaynaklanır. Dost kalalım diyenlerden de iğreniyorum. Çünkü bu sözün arkasına saklanan çıkarcılığı anlıyorum, darılmaktan, dargınlıktan korkuyorlar.

*

Kendimi hiç gizleyemeyen insanım! İçim dışımda, iç yüzüm dış yüzümde. Gerek fizik, gerek moral olarak bütün içim dışıma yansıyor. Elimde değil, kendimi dışa saklayamıyorum. … Böyle olmak istemiyorum. Ama elimde değil. Kendimi başkalarından saklayamaya çalıştıkça daha çok ele veriyorum.

*

Hadi kalk oğlum Aziz! Sana yardım edecek kimsen varmı? Yok!.. Nasıl olsa bu işleri yine sen yapacaksın, yapmak zorundasın… Öyleyse kalk çalış!

*

Öyle bir zaman geliyor ki biyere tutunmak istiyorum. Kendimi sınırsız bir boşlukta düşüşte duyumsuyorum, sürekli düşmek… Ve acılar içinde. Bişeye, ne olduğunu bile bilemediğim bişeye tutunarak kurtulacağımı sanıyorum. Nedir bu şey? Bir sıcaklık, sevginin ılıklığı ya da değininin yumuşaklığı ya da bir ses…

*

Ben bu yaşadığım dünyayı beğenmedim, beğenmiyorum, beğenmiyorum. Beğenmediğim bu çirkin dünyayı, yaşamımca değiştirmeye çalıştım. Çalıştım ama gücüm yetmedi, başaramadım ve başaramayacağımı anlayınca, kendime bir küçük dünya (cumhuriyet) yaratmak istedim.

*

İnsan öyle ağır haksızlığa uğrar ve bu ağır haksızlığa hiçbir biçimde karşı koyma gücü de olmaz ve bütün hak arama yolları da kapanır ki o zaman yumruklarını sıkar, başını duvarlara çarpmayı gereksinir, kimileyin çarpar da…

*

Yapayalnızım…Hep yalnızdım. Yalnızlıktan hiçbir yakınmam olmadı, yalnızlıktan kurtulamayacağımı artık iyice anladıktan sonra…

*

Yorgunum, çok yorgunum… Çalışmaktan değil böyle yorgunluğum. Mutlu olmak çabasından yoruldum.

*

Uykuda insan kaybolması var ya, güzel şey… Uyanıp da kendimi bulunca, üzülüyorum… O uyanıp da duyulan yaşama sevinci yok artık…

*

Her insanın hayalinde yarattığı bir mum insan var. Yalnızların hayalindeki mum dost, insanın bencilliğidir…

*

Herbert Marcuse’nin şu sözü üzerine bir oyun yazabilirim: “Bu yasa ve düzenin otoritesini, ondan acı duyanlara ve ona karşı savaşanlara övmek bütünüyle anlamsızdır, saçmadır.”
Oysa hiç de öyle değildir, kimi zaman ve kimi yerde tam bunun tersidir. Örneğin Türkiye’de…İktidarın, ezdiği, sömürdüğü, sömürttüğü insanlara, o bozuk düzeni övmesi hiç de anlamsız ve saçma değildir, çünkü tutmaktadır. İnsanlar bilinçsiz oldukça da böyle sürecektir.

*

Asaf, birkaç gün önce sigaraya başlamış. Bu konuda çok önemli bir şey söyledi:

“Sigarayı bırakmak kesin kararıyla son sigaramı içtim. Sigarayı bıraktıktan sonra o son sigaranın tadı, zevki her an hep aklımdaydı. Sanki yıllarca içtiğim bütün sigaraların zevki içtiğim bu son sigarada toplanmıştı. Sigara içmediğim günlerde hep o son sigaranın zevkini, tadını özledim durdum. Korkunç bir özlemdi bu. Dayanılır şey değildi. Sonunda dayanamadım, o tada kavuşmak için, bir yıl sonra sigaraya başladım. Şimdi on gündür yeniden sigara içiyorum. Ama bu şimdi içtiğim sigaralar, eskiden içtiğim sigaralar değil; şimdikinde, bıraktığım sigaranın, o son sigaranın tadı yok. Oysa ben o son sigaranın tadının yoksunluğuna dayanamayarak yeniden başlamıştım sigaraya… Hayır bir türlü o eski sigaranın tadını bulamıyorum ne kadar çok sigara içsem… O son sigaranın tadına kavuşacağım diye, boşu boşuna yeniden sigaraya başlamışım.”

Bu gözlem bana çok önemli bir gerçeği özetliyor. Anılarımız, üstünden zaman geçtikten sonra, bıraktığımız yerden yeniden yaşayamıyoruz. Oysa, örneğin eski sevgileri, üstünden üç yıl, beş yıl geçtikten sonra, bıraktığımız, kopardığımız yerden başlayarak yeniden yaşayabileceğimizi sanırız ve o güzel sevgi anısının özlemi içinde yanar dururuz. Ama kavuşsak da o kişiye, sevgiliye onu bıraktığımız ve yıllarca özlemini çektiğimiz tadı artık bir daha bulamayız. Çünkü yaşamın organikliği bozulmuştur. Yaşamımızın o kopuk yerinden, aradaki boşluğu atlayarak, bu güne bağlayamayız. O anı artık içimizde salt doyumsuz bir özlem olarak kalacaktır, hiç kapanmayacak, hep işleyecek, kanayacak bir yara gibi…

*

Benim en büyük mutsuzluğum, seninle yalnızlığımdan kurtulacağımı sanışım oldu. Oysa, yalnızlığımı bile yitirdim.

*

Kendisine gülmeyi bilmeyen bir toplum, hastalıklı bir toplumdur.

*

Acılarıma sabırla, yakınmasız katlanmak zorundayım. Çünkü onları başkaları değil, ben yaratmıştım. Suçlu cezasını çekmek zorundadır! Hayat affetmez.

*

Niçin öğretmediler niçin, bize ağlamasını? Niçin ağlamak ayıptır, dediler? Niçin zehirleniyoruz içimizde kalan gözyaşlarımızla yoğrularak? 12 Temmuz 1968, Cuma

*

Bu akşam konuşup, dertleşmek istiyorum. Fakat kiminle konuşacağım? Bu hatıralar, bir bakıma da kendi kendimle konuşmalarım oluyor.

*

Niçin biraz alçak değilim, niçin biraz olsun namussuz değilim, niçin, niçin…
Azı olmaz da ondan..

*

Yazar, yazamadığı yazıdan daha çok sorumludur.

*

Adı unutulmuş bir küçük ülkenin, adı duyulmamış en değersiz yazarı bile, kendi gücü içinde bütün dünyayı değiştirmek, yeniden yapmak çabası içinde değilse, yazık onun harcadığı mürekkebe, kağıda, yazık o yazıları okumak için okurların boşa giden zamanlarına…

*

Nasıl anlamıyorsun senin için yok olduğumu artık!.. Seni benim sandığımın ikinci yılında yoktum sana. Başlamış bulundum, dönemem artık!.. Başladıklarımın sorumluluğunu ömrümce taşıyorum.

*

Ebedi istirahatgah”ıma uzanmak özlemi var.

*

Korku, en beşeri duygudur. Benim iktidarlara başkaldırışımı görenlerden kimi beni korkusuz insan sandılar. Oysa ben korkarım. Ne var ki, bende, başkalarına yararlı olacaksa, doğru bildiğimi, inandığımı söylemek, açıklamak duygusu, korku duygusuna her zaman üstün gelmiştir. Korkarım, yine söylerim.

Korkmuyorum diyenler, ya başkalarına yalan söylüyorlar, ya kendilerine yalan söyleyip kendilerini kandırıyorlar yada bilmeyerek insan olmadıklarını söylüyorlar.

*

Dar yerden çıkanlar geniş yerlere sığmazlar.

*

Bu akşam yine konuşmak, dertleşmek istiyorum. Fakat kiminle konuşacağım? Bu hatıralar, bibakıma da kendi kendimle konuşmalarım oluyor. Yine elim tutuluncaya, parmaklarım kalemi tutamaz oluncaya kadar yazacağım. Son günlerde parmaklarım büsbütün isyankâr oldular.

*

Anadolu’yu otomobille, yaya, trenle, uçakla gezenler çok olmuştur. Ama benim gibi gezen var mı bilmem ki…
Ben Anadolu’yu ellerimde kelepçe, süngülü ve tüfekli candarmalarla dolaştım bir uçtan bir uca…

*

Bütün yaşamımca, sevmek için, sevilmek için çalıştım. Ne sevebildim, ne sevilebildim..

*

Aşığım sana’ cümlesinin sonundaki ‘a’ harfi terk etti seni. O da üzülmüyor gittiğine, sen hâlâ ‘Aşığım san’ beni.

*

Siz benim kim olduğumu biliyor musunuz? Ben Aziz Nesin’im…Değerimi anlamıyorsunuz.

*

Çocukluğumda dinlediğim masallardan birinden aklımda yalnız bir bölüm kaldı. O masalda dertli, üzgün, tedirgin bir adam vardı. Uyuşmazlık içindeydi. çevresindekilerle. Ama çevresiyle olan çatışmalarını gizli tutar, açığa vurmazdı. 
Her anlamda yalnız adamdı. Bir yoksul evde tek başına oturuyordu. İçini dökecek, kendini anlayacak bir dosta ihtiyacı vardı. Ama böyle bir dost bulamıyordu. 
Masalın bu yalnız adamı, balmumundan bir kadın vücudu yaptı. Adını da Mum Kız koydu. Yalnız adam Mum Kız’ın boynuna bağladığı ipi çektiği zaman, Mum Kız’ın başı evet hayır anlamına aşağı inip yukarı kalkıyordu. 
Masalın yalnız adamı, günün dış değişkenliğinden kurtulup kimsesiz evine girip kendi yalnızlığına kapanınca, Mum Kız’ı karşısına alır, oturur, ona içini dökerdi, anlatır anlatırdı. 
Kendi anlattıklarına Mum Kız’ın nasıl yanıt vermesini istiyorsa, boynundaki kurdelayı ona göre çekerdi. Sözlerine evet demesini istiyorsa, Mum Kız’a evet dedirtiyordu; hayır demesini istiyorsa kurdelayı ona göre çeker ve Mum Kız başını yukarı kaldırırdı. 
Her insanın hayalinde yarattığı bir mum insan var. (Kedi köpek sevgisi kimi insanda işte budur, insanın insanlardan kaçışıdır hayvan sevgisi…) Yalnızların hayalindeki mum dost, insanın bencilliğidir.


*

Eski karım bana “Beni, sevmiyor musun?” soruma, “Sen iyi adamsın” demişti ve beni sevmediği halde, sevdiği adamdan kötülük görüp yoksul, kimsesiz, korunaksız ve dayanıksız kalınca koşup bana sığınmıştı.
İnsanlar borçlu olduklarını değil, alacaklı olduklarını, kendilerinden verdiklerini severler, bu yüzden insan, anasından, babasından çok, çocuklarını sever.
Meral de 28 Nisan 1962 gecesi yatakta bana “Sen hep yalnız kalmaya, yalnızlığa mahkûm adamsın!” demişti. Nerde o günler (….), benim mutsuzluğum yalnızlığımı bile yitirmiş olmamda, yalnızlığım bile yok.
2 Nisan günü de “Var mı bir diyeceğin?” diye bağırmıştı. Yanıt: “Var tabii, ama şimdi değil…” Belki ona, onun gibi olan başkalarına, diyeceklerimi hiçbir zaman diyemeyeceğim, ömrüm buna elvermeyecek. Onlara iyilik yapmakla geçen ömrümde, onlara diyeceklerimi demek için bana zaman kalmayacak.
Bir gün de şöyle demişti:
– Sen ne kadar bencilsin…
Kendini memnun etmek için başkalarına iyilik ediyorsun.
Ah!.. Başkalarının memnun olmasından memnun olmak, başkalarını memnun ederek memnun olmak, işte insanlığın özü bu.
3 Şubat 1963

*

Mendilimin hangi cebimde, kibritimin, cıgaramın, dolma kalemimin hangi cebimde, gelen mektuplar dosyasının odamın neresinde, iğnelerin, eski jiletlerin, paketlerden çözülmüş sicim, ip yumaklarının masamın hangi gözünde, hangi kutunun içinde olduklarını ezbere bilmekten bıktım artık. 
Hangi işi ne zaman yapacağımı, kimlerle neyi nasıl konuşmam gerektiğini önceden düşünmekten bıktım artık. Başkalarını mutluluğa kavuşturacağım diye çalışıp didinmekten, sevdiklerim uğruna kendime sevimsiz olmaktan, sevgimi yitirmemek için hep vermekten, boyuna vermekten, kendimi vermekten bıktım artık. 
Durmamasıya kendi üstüme eğilmekten, gözümle gözümü görmeye çalışmaktan bıktım artık. 
Hiç durup dinlenmeden, bir yontu çamuru gibi kendi kendimi kendim yapmaktan, yapıp bozmaktan, bozup yapmaktan bıktım artık. 
“İşte bu ben’im!” diyememekten, ben olmayan başka biri olmaktan, sevdiklerim uğruna kendimi harcamaktan bıktım artık. 
Ama bütün bu bıktıklarımdan kurtulamayacağımı da biliyorum. Çünkü bu, bütün bıktıklarım ben’im, kendimim. Ben buyum.

*

Oysa yorgunum… Yanlışlarımla, yorgunluğumla, güçsüzlüğümle görünmek istiyorum. Bir yardım istiyorum, bir küçücük şımarmak istiyorum, bir kapris yapmak istiyorum, nazlanmak istiyorum… Amayok, dinç, diri, sapasağlam durmak zorundayım ki, üstüme atılıp beni parçalamasınlar. Bırakın beni kendime artık… 18 Aralık 1967

*

_ Beni özledin mi? diye soracak.
Ama hiçbir zaman,
_ Seni çok özledim! demeyecek.
_ Beni seviyor musun? diye sorar.
_ Seni seviyorum! demez.
Hep ister. Ama istediği şeyi, kendisinin de vermesi gerektiğini hiç düşünmez.

Hiç vermeden hep al! Korkunç bencillik!

*

Zengine “Güle güle kullan!” yoksula “Nerden buldun?” derlermiş.

*

İnsanın iki yaşamı oluyor. Biri dışındaki yabancılaştığı, profesyonel olduğu, kanıksadığı bir iş yaşamı, biri de kendisinin amatör olduğu yaşam… İkincisi derim yaşamak. Derin sevmek… Acısını çekiyorum, tadına varıyorum, sevinciyle coşuyorum, coşkulanıyorum.

*

İşte şu anda şöyleyim: Şiire sığınıyorum. Benim şiirim, benim kendi yalnızlığımdan boşu boşuna kaçma çabalarımdır.

*

Yaşamak gerekli… Yaşamak, haksızlık yapanlardan intikam almak için güzel… Evet, utandırmak için… Ama bugüne değin, bunların içinde bir utananını görmedim.

*

Seni, annen kadar sevecek ve baban kadar merak edecek hiç kimse yoktur; o yüzden kimse bana aşk’tan bahsetmesin.

*

“Sen beni hiçbir zaman sevmedin…” demişti. Ben ona, “Sen hiçbir zaman kendini bana sevdirtmedin!..” diyememiştim. Ama “Sen beni hiçbir zaman sevmedin…” sözü büyük bir acıyla içime çöküp tortulandı.
*
Dün şöyle bir not yazmışım: “Bir günde üç öykü, bir günde bir köşeyazısı, bir roman tefrikası, bir öykü ve bikaç mektup yazdığım günler, şimdi nerdesiniz?”
*
Artık tek başıma içmekten korkmayacak denli yaşlandım. Ne akşamcı olmaktan, ne her akşam içmekten korkum var. İster kadında ister erkekte, yaşlılık insanda kimi korkulardan korkulmaya da yarıyor. Her akşam içsem ne olur ki. Hatta sürekli, uyuyup uyanıp içmeyi sürdürerek, azar azar sürekli içerek, uyanıp uyuyuncaya dek tatlı ve rahat içerek bütün günümü, günlerimi, zamanımı böyle geçirerek yaşamak bile istiyorum. Ama istemek başka yapmak başka. Nereye gideceğini bilmediğim taşıtlara atlayıp taşıtlardan taşıtlara geçerek de gezip dolaşmak isterim yıllardanberi, ama yapabilir miyim? Hayır.
*
Yaşamı üretmesindeki hız azalınca insan artık yaşlanıyor demektir. Tam yaşlılık, insanın artık yaşamı üretememesi, eskiden ürettiği yaşamın anılarına gömülmesidir. Yaşlılık belleğin geviş getirmesi oluyor. Bir anlamda yaşam, yaşlılıkta anı olabilecek gereçleri önceden üreterek toplayıp biriktirmektir. Küçük yaşam zenginliği, sonsuz anılar dünyası yaratacak kertede zamanında yaşam üretebilmiş olmaktır. 
*
Sevmediğim, yüzünü görmek istemediğim, kendisinden korktuğum ama sözüne güvenilir birisi geleceğim diye söz vermiş de ben de her an onun gelmesini bekler durumda tedirgin bir insan olarak yaşıyorum. Yine gelmedi… Ama gelecek… Gelir elbet… Nerdeyse gelir.. Ölümü böyle bekliyorum. Sanki ölüm geldikten sonra da (öldükten) sonra da o gelecek olanı beklemeden yaşayacakmışım gibi.. Ölümü Beklemek.
*
Şimdi yaşlılığımda benimle arkadaşlık kurmuş sevgilim olmuş kadınları düşünüyorum: İyi, ÇCyi, Yyi, Yu’yu, Uş’u, Ügü, Gyi, Uz’u… Aynadaki çıplaklığıma bakıp onları düşündükçe bu güzel ve genç kadınlardan hakkım olmayandan çok şeyler istediğimi ve onların ne denli iyi ve cömert olduklarını anlıyorum. En iyisi bundan sonra sık sık aynaya bakmalıyım. Bundan sonra aynadaki kendimle yakın olmalıyım, arkadaş, dost olmalıyım; öyle ki aynadaki yansımamı görünce onu biyerlerden tanıyıp da kim olduğunu anımsayamadığım birisi sanmamalıyım. İşte bu ben’im demeliyim. Yani kendime yabancı olmamalıyım. Artık yaşlı olduğumu, yaşlılığın çirkinliğini, gün geçtikçe daha yaşlanıp çirkinleşeceğimi, salt söz olarak değil, bu gerçeğe inanarak bilmeliyim. Ve artık yaşıma göre davranmalıyım… Hayır, işte bunu yapamam. Yaşıma göre davranırsam asıl o zaman ben olamam, asıl o zaman başkası, kendime yabancı biri olurum. Ben yaşıma göre değil, yaşıma karşın kendime göre, kendim olarak yaşamaya yargılı ve yazgılı bir insanım. Yaşıma göre yaşamaya kalkarsam işte o zaman aynadaki yansımamı tanımadığım gibi, yine tanımadığım, kendime yabancı biri olurum. 
Yaşlıyım; ne yazık ki doğru, evet… Yaşlılık çirkinleştirmiş; ne yazık ki doğru, evet… Yaşlılıktan eski gücüm kalmamış; ne yazık ki doğru, evet… Öyleyse yaşıma ve yaşlılığıma göre davranmalıyım; iyi ki olanaksız, hayır, işte bunu yapamam. Ben kendimim. Gözüm görüp elim tuttukça, beynim durmadıkça kendim olarak çalışacağım, hasta olsam bile yüreğim durmadıkça kendim olarak sevip sevileceğim. Bunları yapamazsam asıl o zaman yaşlı bile kalamam, ölürüm. 
Ne şaşılası şey! Bu masaya başka bişey yazmak için oturmuştum, aynada yansımamı görünce bunları yazdım. İyi oldu, kendimi bikez daha tanımış oldum. Şimdi memnunum kendimden. Başımı kâğıttan kaldırıp önümdeki aynaya baktım. Aaa… Gülüyorum. Gençleşmişim, güzelleşmişim de..
*
Mum Hala’dakiler ne tür yazılardır? Deneme mi? Tam değil. Günce mi? Pek değil. Anı mı? Hiç değil. Gelecekte (yarın, gelecek hafta yada ayda) yapılacak işler dizelgesi mi? Ama tam o da değil… Belki bunların hepsi. Belki de kendi kendimle konuşmalarım. Evet, daha çok kendimle konuşmalarımdır bu yazılar. Yollarda kendi kendilerine yüksek sesle konuşan insanlar görür, onlara deli diye bakarız. Kimileyin kararsız ve ikircimli konuşanlar, “Yüksek sesle düşünüyorum,” derler. Bunlara girebilir Mum Hala’daki yazılarım. Kendi kendimle konuşmalarımdır daha çok, ama sözlü değil de yazılı konuşmalar. Öyleyse Mum Hala’ya kendimle mektuplaşmalarım diyebilirim. İnsan kendi kendine mektup yazar mı? Yazar. Kimileyin insan iki kişi olup kendisiyle konuşur.
*
Vakıf, 1 Kasım 1987 Pazar, saat 11.05 
Sevi nedir? Sevi insanın karşı cinsten kendisine çekici gelen biri karşısında kendi kendini büyülemesidir. İnsan kendini büyüleyince karşısındakini olduğu gibi, onun gerçekliğiyle değil, kendi görmek istediği gibi, gönlüne göre görmeye başlar. Sevgili bir bulut arkasında, bir tül altında, ay ışığında görünür. Herşeyi güzeldir, her davranışı, her sözü güzeldir. 
İnsan sevdiğinin kendini büyülediğini sanır; oysa insan kendi kendini büyüler. 
Bu büyü ve büyülenme nice uzun zaman sürerse sevi de sürer. Büyü bozulunca karşı cinsler birbirlerini, gönüllerinden geçirdikleri gibi değil, kendi oldukları gibi görürler. Tıpkı ay ışığı altında ayın yansıdığı çok güzel görünümlü suyun, güneş çıkınca pi bir su birikintisi olduğunun görülüp anlaşılması gibi. 
Sevi denile bu büyüyü elden geldiğince bozmamaya çalışmak, uzatmak gerekir. İnsan kendi kendini büyüler. Büyüyü bozan yine kendisi olabilir ama daha çok karşı cins olur. Büyüyü bozmak demek kendisini seven insanın üstüne örttüğü tülden sıyrılması, buluttan çıkması, ay ışığından gün ışığına geçmesi demektir. O zaman büyü bozulur ve işte o zaman büyülüyken bize güzel gelen aynı davranış, ayni söz, aynı tutum, aynı organlar bu kez çok çirkin gelmeye başlar. 
Birbirlerine büyülüyken evlenen çiftler evlendikten bir zaman sonra büyüleri bozulup da kendilerini gerçeklikleriyle görünce ayrılamazlarsa, ayrılma olanakları yoksa, türlü nedenlerle, örneğin çıkarlar yada çocuk gibi, ayrılmak ellerinde değilse, biyanın bozulan büyüsü öbür yanca bozulmamışsa, işte o evlilik bir cehennem azabı olarak sürer. Cehennem azabına çevirmemek için evliliği o eski seviyi yaratan duyguların yerine aklı koyarak evlilik sürdürülebilir.
*
Bir insanı tanımak iyi mi kötü mü diye düşünüyorum. Bunun düşünülmesi gereken bir sorun olduğunu ancak bu yaşımda anlayabildim. Şu sonuca vardım: Sevmek tanımaktır. Sevdiğim kadınları bir bir gözümün önünden geçirdim. Niçin o kadınları sonradan sevmez oldum? Çünkü onları zamanla yakından tanıdım. Elbet onlar da beni tanıdılar. Evliliklerin sonuna dek sürmemesinin, sürse de mutsuzca süregelmesinin ana nedeni bu: Eşler zamanla birbirlerini tanıyorlar. 
Bilerek bilmeyerek, isteyerek istemeyerek kendimizi birbirimizden saklıyoruz. Zamanla o sakladığımız çirkin ve kötü yanlarımız ortaya çıkıp birbirimizi tanıyınca artık sevgi de kalmıyor. Örneğin ben onu bu denli yakından tanımasaydım yaşamımın sonuna dek sevecektim. Buyüzden sevdiğim kadını tanımaktan korkar oldum. 
*
Ankara, 12 Eylül 1991, saat 2.33 
İyice anladım: Nice seversem seveyim hiçbir sevgiliyle artık yaşamı üleşemeyeceğim. Olanaksız! Zamanı bellisiz bir insan oldum. Kimi gece sabaha kadar uyuyan, kimi gece erkenden uykusu gelip yatan, kimileyin geceyarısından sonra kalkıp çalışan, kimi gece, gece lambasını açıp saatlerce okuyan bir erkek… Hangi kadın dayanabilir böylesine başına buyruk yaşayan bir adama.. Ve ben böylesine izlencesiz, takvimsiz bir kadına, onu nice seversem seveyim sürekli dayanabilir miyim? Hayır! Bu ne demektir? Ben artık hiçbir sevgiliyle yaşamımı sürekli üleşemem. Ben yalnızlığa yargılıyım.
Üstelik… Zamanımın geri kalanını da sevgilime veremem… Çalışan, hep çalışan bir adam! Salt kendi keyfine göre -ders teneffüsleri gibi- sevip sevişecek ve sevilmek isteyecek bir bencil! Bu bencillik o büyük, o boyutsuz özgeciliğin bencilliğidir. Belki şöyle anlatabilirim: “Ben” için, kendisi için bencillik değil, topluluklar, toplum, insanlar için bencillik! Bu başka bişey…

*
Kasım 1991 Ölüm Yoklaması 

Ölümün beni bu kaçıncı yoklaması? Ya yedi, ya sekiz.. Her sonraki yoklaması bir öncekinden şiddetli, korku verici ve uzun sürüyor. Korku veriyor, ne korkusu? Hele bu kez, uzun sürmüş olduğundan olacak, iyice ayrımsadım ki bu güzel dünyadan sonsuzcasına ayrılıyorum diye değil bu korkum… Korktuğum ve ilk aklıma gelen, yazmakla kendimi borçlu bildiğim pekçok oyun, roman, öykü, çocuk öykü ve romanları gibi daha pekçok yazı tasarılarımı yazamayacağımın korkusu… Evet, hele bu kez… Paris’te Montreau’da BI. Paul Vaillent Couturier üzerinde Modern Hotel’de 10 numaralı odadayım. Sabah saat 10. Yataktayım.. Gittim gidiyorum… Öldüm ölüyorum… Birden, “Yahu o dosyalar dolusu yazı notlarını kim yazacak? Yazık olacak onlara..” diye düşündüm ve arkasından o yürek ağrısı içinde kendi kendime güldüm. Ölüyorum, ölürken ne düşünüyorum…
*
Güzel anne adayı sevgili Uşkun’um. Sen artık öykülerimde ve şiirlerimde kaldın. 
*
Aranmış olmak beni sevindirdi. Telefon ettim. Sesi gülüyordu. Bu sabah Aşkım Dinimdir kitabıma şu adamayı yazdım: “Sevgili Uzanbara, Sesindeki mutluluk tınısı beni sevindiriyor. Sesin hep gülsün dilerim.”
*
Geçmişten pişmanlık duymayanlara öyle şaşıyorum ki… Gerçekten ve içtenlikle pişmanlık duymuyorlar mı, yoksa herkesi kandırmak mı, yoksa kendilerini mi kandırmak istiyorlar? Ben geçmiş yaşamımda öyle çok yanlışlıklar yaptım ki ve öyle pişmanım ki… Ne var ki o yanlışlıklarımdan dersler aldım. Dersler aldım demek yeni yanlışlıklar yapmadım demek değil. Öyle ayrıntılı labirentleri var ki yaşamın, hangibir yanlışından ders alıp da yeni yanlışlıklar yapmayacaksın. Hep yanlışlar yapıyorum ve hep yaptığım yanlışlardan ders alıyorum ve üstelik yanlışlarımdan da yararlanıyorum. Yazılarımın büyük çoğunluğu yanlışlarımdan esinlenilerek yazılmıştır. 
Şimdi düşünüyorum da yanlışlarımın başkalarına da zararı olmuştur; ama ençok kendime zararım dokundu. 
*
“Şiir Adam öbür dünyaya gider. Allah (sesiyle) yargılar: – Niçin kendini öldürdün, en büyük suçu işledin? – O koca dünyada öyle yapayalnızdım ki benden başka kimsem yok. Bir cellât bulamadım kendime başka. Kendi kendimi asmak zorunda kaldım. – Niçin asılman gerekiyordu?” Ne zaman bu notu yazdığımı anımsamıyorum. Ama bu not şiirden çok öykü olabilir.
*
Teşvikiye, 18 Ocak 1993 
Olmayan Allahın, sonsuz gücüne inanıyorum, inanıyorum ve iman ediyorum, amenna ve saddakna* diyorum. Çünkü Allahın ne karısı vardır ne kocası, ne oğlu vardır ne kızı, ne babası vardır ne anası, ne vatanı vardır ne milleti.. Yalnız ve yapayalnızsındır, salt yalnızsındır. Bizim olamayacağımız denli salt yalnızlık. Böyle bir yapayalnızlığın sonsuz güç olmasında hiçbir olağanüstülük görmüyorum.
Müslümanların Allahı kadir ve kahırdır; çünkü insanların aptallığına kızıyordur.
Hıristiyanların Allahının ise sevecen olması çok doğaldır, çünkü onun bir annesi var, üstelik babası da yoktur yada yok olduğu sanılmaktadır.
* Amenna ve saddakna: “İman ve tasdik ettik”.


*


Sevgili Metin Altıok masada tam karşımdaydı. O masada önceden tanıdığım tek kişi olarak salt onu unutmuyorum. İnsan, biraz sonrasını bile bilemiyor. Sevgili Metin Altıok’un, yirmi saat sonra Madımak Otelinde canlı canlı yakılacağını ama ölmeyeceğini, hastaneye kaldırılıp iki-üç gün daha acılar çekerek kıvrandıktan sonra, gericilerin 37. kurbanı olarak öleceğini nasıl bilebilirdim. Fizik yapısı ince, ruhsal yapısı da incelikli, şair denilince imgelenebilecek, hiç şair görmemiş bir insanın onu ilk gördüğünde “işte şair bu olmalı” diyebileceği bir insandı. İlk şiir kitabındanberi onun şiirlerini seviyordum. Hele Yerleşik Yabancı, Kendinin Evinde, Küçük Tragedyalar, Gezgin, hele hele İpek ve Kılabtan, Gerçeğin Özyakası kitapları… Gerçekler ve Desenler adlı kitabı için ona gönderdiğim mektupta, eski şiirlerini daha çok sevdiğimi yazmak kabalığını göstermiştim. Sivas’ta buluştuğumuzda bana o mektubu anımsattı, hem de hiç incinmiş görünmeden… Beni haklı bulmuş muydu? Bilmiyorum.
*
Cevat Geray, karısı. Beni kaçırmaya çalışıyorlar. Sanıyorum ki onlar, bu saldırının salt benim için yapıldığına içtenlikle inanıyorlar. Ben kaçıp gitsem kurtulacaklarını sanıyorlar. Böyle de düşünmekte haklılar. Çünkü, “Sivas Aziz Nesin’e mezar olacak,” diye bağırıyorlar. Ben de onlara, “Sizi bırakıp kaçamam,” diyorum. Bıraksam da bırakmasam da kaçamam. Ben olmasam kurtulacakları umudu var onlarda. Ben bu devletin nasıl devlet olduğunu bilmeme karşın, hâla içimde şöyle yada böyle bir devletin bulunduğu umudu ve inancı var. Buyüzden nasıl olsa kurtulacağımıza inanıyorum.
*
Sanki ne diye bu dosyalar dolusu notları hep eski Türkçe (Arap harfleriyle) tuttum? Günün birinde gözlerimin böyle görmeyeceği hiç aklıma gelmemişti. Kitaplarımdan birinin adını GİDERAYAK koymalıyım. Belki son şiir kitabımı.. Giderayak Arap harfleriyle yazılır mı? Benden sonra bu notları hiçkimse okuyamayacak. Yazık!. Üstelik öyle bir eski harflerle (Arap harfleriyle) yazdım ki çok acele ve ayaküstü yazdığımdan benden başkasının okuması da çok güç…
*
21 Mart 1995 

Artık Sonra Kalmadı 
“Tembellerin çalışma günü yarındır.” Bu çok sevdiğim özdeyişi ilk duyduğumda kaç yaşımdaydım? Ya oniki ya onüç.. Bu özdeyişi bile bile gençlik günlerimde, yapılması, hatta hemen yapılması gereken işlerimi sonra yaparım avuntusuyla ertelediğim çok olmuştur ki sonraya ertelediğim bu işlerimin çoğunu, nice sonralar sonrası hiç yapamamışımdır. Yaşamımdaki en büyük pişmanlıklarım, ille de yapılması gereken işlerimi -ki daha çok bunlar yazmam gereken yazılarımdır-nasıl olsa sonra yaparım diye belirsiz bir sonraya ertelemiş olmamdır. 

Yirmi-otuz yaşlarımda bir gençken nasıl olsa sonra yaparım diye belirsiz bir sonraya ertelediğim işlerim çok oluyordu. O gençlik yaşlarımdaki bu sonraya ertelemelerimi şimdi doğru bile buluyorum. O yaşlarımdayken benim önümde o denli çok sonralar vardı ki sayısız sonralar… Ama şimdi seksen yaşımdayım. Bu yaşta olmanın, yaşlılığın en acı dramı sonraların tükenmekte oluşu ve çok azalmış olmasıdır. Sonralar nerdeyse bitti bitiyor. 

Şimdi yazdığım bu konu 21 Mart 1995 günü öğle sonraları uykumdan uyandığımda, yataktan (kanepeden) dahaca kalkmadan aklıma geldi. Önce bu tükenmiş sonralar konusunu şiir olarak yazmayı tasarladım. Yattığım yerde tasarımı geliştirdim. Sonra gençliğimde olduğu gibi, “Sonra yazarım,” diye içimden geçirdim. Birden aklım başıma geldi. “Hangi sonra?” diye kendi kendime sordum. Hangi sonra? Bundan sonra artık sonra mi kaldı? Bütün sonra tükendi tükenecek. Hadi, kalk da yaz! Sonralar büsbütün tükenmeden… Yine de bu sonra konusunu belki şiirleştiririm. Ne zaman? Ne zaman mı? Sonra… 
*
Nesin Vakfı, 11 Nisan 1995 

Devlet gücüne, para gücüne, makam ve mevki gücüne dayanarak sizi korkutmak, sindirmek, yıldırmak isteyenleri siz doğrulukla, akılcılıkla, sağduyuyla, mantıkla gerçekten korkutacaksınız. Bu alçaklar korkudan tir tir titreyecekler. 
*
24 Aralık 1974 Salı, saat 15 30 

Yaşamın öyle bir çizgisine geldim ki, mutlu olmak benim için gittikçe daha zorlaşıyor. Üstelik, mutlu olmayı ençok gereksindiğim bir yaşta böyleyim. Herşeyi demeyeyim ama, çok şeyi görüp anlamak, karşımızdakinin neyi, niçin yaptığını, neden, nasıl davrandığını bilmek, görünenin altında gizli olan görünmeyeni görmek, mutlu olmamı engelliyor. Gözlerim, göz olmanın üstünde bir röntgen aygıtı gibi, hem kendi ruhumun, hem karşımdakilerin (başkalarının) ruhlarının üçüncü boyutlarını oluşturan çıkarları, bencillikleri, hayınlıkları görüyor. Oysa mutluluk -hiç de bilisizlik, aptallık değil– saflıktır. 60 yaşımın ikinci günü, çocuk gözleriyle, çocuk ağzıyla, Çocuk yanaklarıyla gülmek, sevmek, sevinmek istiyorum, buna gereksiniyorum. Ne yazık ki olanaksız artık!.. Mutlu olmak için kazandıklarım, mutluluğumu önlüyor. Bu düşünceleri ilk ben söylemiyorum elbet. Ama ilk söyleneni söylemeyelim deseydik, ağzımızı hiç açmamamız gerekirdi. 

Gözlerim neleri görüyor? Ortada görünenleri mi?.. Hayır, görünenlerden, ortada olanlardan daha çok, gizlenenleri, saklananları; altta, derinde, çok derinlerde olanları görüyorum. Gizlenenler de güzel şeyler değildir. İnsan, güzel olan şeylerini ortaya koymak, göstermek ister. Oysa gözlerim bir burgu, insanların ruhlarının gizli derinliklerine iniyor. Ne korkunç bir tedirginlik bu… Bir sözden, bir sözcükten, bir duruş, bir davranış, bir susuştan, karşımdaki insanın labirentlerinde. mağaralarının karanlığında, bodrumlarının rutubetlerinde çürümüş, gizlenmiş yanını görmek!..

*

7 Temmuz 1974 Pazar

Mutlu olmak için boşu boşuna çırpındığımı, birdenbire değil, yavaş yavaş anladım. Bu güzelim gerçeği anlamam kolay da olmadı, çabuk da. Elli yaşımı buldum bu güzelim gerçeği bulana dek… Elli yaşımdan bu yana, dokuz yıldır – yine herzamanki gibi mutlu değilim ama- dinginim, rahatım. Çünkü bu dokuz yıldır ille mutlu olacağım diye artık çırpınmıyorum, çırpınmaktan vazgeçtim. Bütün insanların mutlu olmaları elbette olanaksız. İnsanların pek, pekazı mutlu olabiliyor yada mutlu olduğunu sanıyor yada zaman zaman mutluluğa kapılıyor. Öte yandan büyük çoğunluk mutsuz. Ben, mutsuzlardan olduğumu anlayınca, mutlu olmak tutkusundan da kurtuldum. Aman ne erinçlik duydum böyle olunca. Eskiden ille de mutlu olmamın gerektiğini sanıyor, bunun için uğraşıp, çırpınıp duruyordum. Oysa mutlu olmak; askerlik görevi, savaşta yurt savunması, alınan borcu ödemek gibi bir “mecburi hizmet”, ille de yerine getirilmesi gereken bir eylem, bir işlev değildir. İlle de mutlu olmam gerekmez. Ben mutsuzum… Oldum olasıya mutsuzum ama, dokuz yıldanberi mutsuzluğa razı olarak mutsuz olduğumdan erinçlik duydum. İnsanlar mutlu olmaya hiç de mecbur olmadıklarını benim gibi anlasalar, ne erinç[li] olacaklar.

*
4 Ocak 1973 
Ancak yaşlandıktan sonra yaşamın iki güzelliğinin bilincine vardım: Biri kırk yaşımdan sonra dünyayı renkli olarak görmek, öbürü elli yaşımdan sonra ânı (çerçeveli olarak, donmuş olarak, geçmişe geleceğe bağlanmadan) yaşamak! Ama o denli az ki, zor ki ânı yaşayışlarımız.
*
Sizin öykülerinizi de bir günümű verip dikkatle okudum. 

Beni bir ağabeyiniz bilerek sözlerime darılmamanızı dilerim. Yazık ki öyküleriniz için başarılıdır diyemeyeceğim. Oysa bunu söylemeyi çok isterdim. Bu öykülerle, katıldığınız yarışmayı kazanabileceğinizi hiç ummuyorum. 

Bu sözlerim sizi düş kırıklığına uğratmasın. İlle de öykü yazmak istiyorsanız size öğütlerim şunlar olacaktır: 

Tıpkı konuştuğunuz gibi, hiç kendinizi zorlamadan, rahatlıkla döndürüp dolandırıp, evirip çevirip söylemeyin. Uzun tümceler ille de daha güzel, daha değerli olmaz. Anlamını iyi bilmediğiniz yada bildiğinizi sanıp da bilginizi sınamadığınız sözcükleri, kavramları, deyimleri kullanmayın. İlle de büyük sözler, yüksek düşünceler söylemek zorunda değilsiniz. Çok yalın söylenmiş sözlerde de büyük ve derin düşünceler bulunabilir. Rahat yazın, zorlamayın ve çok iyi bildiğiniz şeyleri yazın. Çetrefil yazmayın. Gereksiz yerlerde gereksiz noktalama işaretleri yazınızı değerlendirmez, tersine, acemiliğinizi ortaya koyar. Ayraç içinde ünlem işareti yada yan yana üç ünlem işareti yazınızı daha çok anlamlaştırmaz. Öykülerinizde okurlarınıza ille de bişey öğretmeye kalkmayın; bilgiçlik taslamak okuru yazıdan soğutur. Öykülerinizde gerçekten öğrenilecek bişey varsa okurlar bunu kendiliğinden öğrenirler. 


*
Max Frisch’in Stiller’inden, 26 Nisan 1970 Pazar 


Şimdi söylediği her söz, yaptığı her hareket yanlıştı, masadan kalkıp mutfağa giderken kirli bir tabağı götürmeyince onu azarlıyor, biraz anlayışlı olsaydı, ondan biraz bir şey öğrenseydi harcadığı enerjinin yarısını harcayabileceğini inatla söyleyip duruyordu.” .. 


Bunaltılı dönemindeki bir evli çifti hiç kimse ziyaret etmek istemez; bunaltıya ilişkin bir şey bilmeseniz bile bunaltı havadadır ve konuk bir mütarekede hazır bulunduğunu, kendinin bir amaç için biraz sömürülüp kullanıldığını sezinler; konuşmalar tehlikeli bir hal alır, şakalar ansızın biraz çok sert kaçmaya, bir zehir etkisi yapmaya başlar, konuk ev sahiplerinin sırlarını açıklamaya pek hevesli olduklarını fark eder; bunalım dönemindeki bir evli çifti ziyaret bir mayın tarlası kadar neşe vericidir, hiçbir şey patlamasa bile her şey sıcak bir kendi kendini denetleme kokar.” 


*
23 Ağustos 1959 

İnsanlar, ilk evliliklerinde kendileridir, oldukları gibidir, herneyse, herkimse odurlar. İlk evliliklerdeki geçimsizlikler de buyüzden çıkar. İkinci evliliklerinde kişiliklerinden, olduklarından, kendilerinden indirim yaparlar. Bir erkek, ikinci kez evlenmiş, karısının da ilk evliliğiyse, bu kadın, kocasının kendisinden, kendi oluşundan, kişiliğinden nasıl indirim yaptığını bilmez, bilemez. Buyüzden ikinci evlilikler uyumlu sanılır. Gerçekte bu uyum değil, ikinci evliliğini yapanın kendinden indirimidir. 

Üçüncü evlilikte indirim daha da artar. Her yeni evlilikte indirim arta arta, kişilik hiçe iner.

Uzun süren birinci evliliklerde, bu indirimler eş değiştirilmeden yapılmış demektir. Kişilikten indirim bir insanı hiçe indirir. Gerçekte o insan, olduğu gibi, yani kendisi olan insan değildir. 

Bir erkek, kişiliğinden indirim yaparak ikinci evliliğinde mutluluğa kavuşmuşsa, bu, yapma bir mutluluktur. Kendinden bu indirimi ilk evliliğinde yapmış olsaydı, çok daha mutlu olurdu. 

İlk kocaya varan bir kadın, kocasının ikinci evliliğiyse, karşısında gördüğü adamı, o adamın kendisi sanır. Oysa o erkek, gerçekte olduğunun yüzde kırk, yüzde elli indirimlisidir, kendisi değildir. Birinci evlenmeden elde edilen deneyle, kendinden, oluşundan, kişiliğinden fedakârlık etmektedir. Çok pahalıya satın alınmış yapma bir mutluluktur.

Aziz Nesin

Mum Hala

 
İçimde “ebedi istirahatgah”ıma uzanmak özlemi var. için yorumlar kapalı

Yazan: 10 Ocak 2022 in Altı Çizili Satırlar

 

Etiketler:

Unutulmuş bir iyi insan: Rasih GÜRAN

Rasih Güran… Değerli araştırmacı Emin Karaca’nın Nazım Hikmet’in Aşkları adlı kitabını okurken dikkatimi çeken bu ismi arama motoruna yazmakla başladı her şey. Aşina olduğum bir isimdi ama nereden olduğunu çıkaramıyordum. Kitabın öyle hazin bir yerinde karşılaşmıştım ki Rasih Güran’la, ismini görmemle onun adına üzülmem bir olmuştu. Zira Nazım-Piraye ayrılığında payına çok ağır bir yük düşmüştü: ayrılık mektubunu Piraye Hanım’a iletme görevi. İsmini aratınca üzüntüme minnet duygusu da eklendi. Zira, önemli kitapların çevirmeniydi Güran ve bunların arasında severek okuduklarım, okumayı planladıklarım vardı: John Reed’den Dünyayı Sarsan On Gün, Steinbeck’ten Gazap Üzümleri ve Bitmeyen Kavga, Faulkner’ın Ses ve Öfke’si, Deutscher’in üç ciltlik Troçki biyografisi…Rasih Güran ismine aşinalığım da muhtemelen çevirmenliğinden ileri geliyordu. Çevirilerini yayımlamaya devam eden yayınevlerinin ona layık gördüğü iki satırlık baştan savma biyografilerde doğum ve ölüm yılları bile net değildi. Ama değişmez kapanış cümlesi, üzüntümü de merakımı da arttırmıştı: “1970 yılı civarında intihar etti.”

Güran’a dair dişe dokunur tek metin, Turgay Fişekçi’nin Kriz Günleri ve Rasih Güran başlıklı yazısı (*), tüm kısalığına rağmen yaşamının dönüm noktalarını barındırıyor, önemli ipuçları veriyordu. Bunun haricinde ciddi bir kaynak yoktu. Nazım Hikmet’in zor zamanlarında yanında olmuş, Türkçeye önemli eserler kazandırmış ve hayatı trajik biçimde sonlanmış değerli bir aydının kadrinin bilinmemiş olduğu, unutulup gittiği duygusu yüreğimin bir köşesine böylece yerleşti. Yıllar geçtikçe Vartan İhmalyan, Abidin Dino, Aziz Nesin, Nail Çakırhan, Memet Fuat gibi aydınların anılarında Güran’ın ismine rastladıkça bu duygu tazelenip durdu. Anı kitaplarının kiminde bir cümleyle, bazısında birkaç paragrafla değinilen Güran, hep kibar, nüktedan, kültürlü, kadirşinas bir aydın olarak tarif ediliyordu. Güran’a dair okuduklarım hafızamda birikiyor ama bir sonuca ulaşmıyordu.

Sonunda bir gün, 2018 Ocak ayında, bir bitirme tezini vesile ederek, Güran’ı tanımış birinin, Murat Belge’nin kapısını çaldım. Güran, Ses ve Öfke’nin çevirisinde Murat Belge’den yardım almıştı. Bu işbirliği zamanla ahbaplığa dönüşmüştü. Belge ayrıca, Güran’ın derin bir bunalımın pençesine düştüğü 12 Mart günlerinde görüştüğü az sayıdaki isimden de biriydi. Söyleşi isteğimi kabul etme inceliği gösteren Belge, hayranlık uyandıran hafızasını zorlayarak Rasih Güran’a dair pek çok anekdot paylaştı.

Güran’a dair veriler biriktikçe giderek netleşen ve giderek daha çok saygı uyandıran bir portre oluşmaya başladı. Eldeki verileri bütünlüklü bir yaşam öyküsüne dönüştürme planı böylece ortaya çıktı. Bu sıralarda yayımlanan bir yazı ise, bu planı hayata geçirmeyi neredeyse bir zorunluluk haline getirdi. “Yalanla Yaşamak” (**) başlığıyla Habertürk’te çıkan bu yazıda, Muhsin Kızılkaya, Rasih Güran’ı hayatı boyunca bir yalanın peşinden gitmiş, adeta yalana kurban gitmiş biri olarak portre ediyordu. Güran’ın yaşam öyküsü, sosyalizm tarihindeki yanlışları sosyalizme kara çalmanın aracı haline getiren, geçimini ve varlığını ancak böyle idame ettirebilen soldan devşirme anti-komünistlerin elinde on yıllardır bayatlayan bir mekanizmaya alet ediliyordu. Yanlış anlatılmanın, unutulmaktan daha ağır bir haksızlık olduğunu da böylece görmüş oldum.

Böylelikle kendimi mazur görmem daha da zorlaştı. Pandemi günlerinin zaman bolluğunda erteleme bahaneleri de tükenince, ortaya aşağıda okuyacağınız metin çıktı. Yaşam öyküsünü ana hatlarıyla aşağıda sunmaktan onur duyduğum değerli çevirmen, sosyalist aydın Rasih Güran’ı ölümünün 48. yıl dönümünde saygıyla anıyorum.

Nazım’dan önce

1912 yılında, kökleri Molla Gürani’ye kadar uzanan bir Osmanlı bürokrat ailesinde dünyaya gözlerini açar Rasih Güran. Ailesinin Abdülhamit’ten İttihat Terakki yönetimine, oradan Cumhuriyet’e uzanan süreçte her yeni yönetimde sergilemeyi başardığı ‘‘külah kapma’’ yeteneği erken yaşta köklerine yabancılaşmasına yol açar. Mehmet Seyda’ya 1969’da yazdığı mektupta şöyle ifade eder bu durumu:

“(…) o toplumu da, o aileleri de yaratanlardan çok küçükken yabancılaşmış, bütün ömrümce o günleri unutmak, geride bırakmak istemiş ve yalnızca ileriye gözümü dikmişimdir.”

Milli mücadele sırasında Anadolu’da çetecilik yaparken kahramanı olan babası, erken cumhuriyet döneminde müteahhitliğe geçiş yapar. Kendisine balolarda eşlik edecek “modern” bir eş özlemindeki babayla Güran’ın “namazdan başı kalkmayan sofu bir kadın” olarak tarif ettiği anne arasındaki uyumsuzluk babanın evi terk etmesiyle sonuçlanır:

“Peder, artık bilmediğimiz bir yerde gerçekten mevkiine yaraşır ‘modern’ bir yaşam sürmekte ve bu yaşama gereken büyük parayı da, mebusluktan başka, günün ‘Zenginleşiniz!’ sloganına uyarak, müteahhitlikten kazanmaktadır ve kendi yaşayışına katılmadığım için beni görmek istememektedir.Sonrasını hatırlamıyorum. Yalnız gözümü açtığım zaman, Kurtuluş Savaşını neden, ne için ve kimin için yaptıklarını artık çok iyi anlamış bulunuyordum.”

Annesinin tarafında kalan Güran ilk gençliğinde onun gibi dindardır. Göztepe Amerikan Koleji’nde yatılı okur. Vartan İhmalyan’la burada tanışır. Bu yıllarda okuduğu sol romanlar Güran’ı sol düşünceye yaklaştırır. Ama asıl büyük dönüşüm Nazım Hikmet’in hayatına girmesiyle gerçekleşir.

Nazım’lı yıllar

1929 yılında Nazım Hikmet’le tanışması Güran’ın hayatının dönüm noktası olur. Kısa zamanda Nazım Hikmet’le aralarında adeta bir abi-kardeş ilişkisi oluşur. Nazım Hikmet kanalıyla TKP’ye katılan Güran, bir süre sonra dostu Vartan İhmalyan’ı ‘partiler’. Nazım Hikmet, başından itibaren Rasih Güran’ı tevkifatlara karıştırmama konusunda hassasiyet gösterir. Bu tutum muhtemelen Güran’ın hassas, kırılgan kişilik yapısından kaynaklanmaktadır. Örneğin 1933’teki tevkifatta Buharin’in Tarihi Materyalizm kitabının çevrilip teksirle dağıtıldığı ortaya çıktığında bu “cürmü” Nazım Hikmet’in isteğiyle Nail Çakırhan üstlenir. Oysa çeviriyi Rasih Güran yapmıştır. Nazım Hikmet’in 1936’da derlediği Alman Faşizmi ve Irkçılığı kitabında da İngilizceden çevirileri Rasih Güran üstlenir. Rasih Güran aynı yıl Nazım Hikmet’i dayısı, empresyonist ressam Nazmi Ziya Güran ile bir araya getirir. Nazım Hikmet’in Nazmi Ziya imzalı yağlıboya portresi 4 Ocak 1936 yılında gerçekleşen bu buluşmanın ürünüdür.

Nazım Hikmet’in Piraye Hanım’la evli olduğu bu yıllarda Rasih Güran adeta ailenin bir ferdi gibidir. O döneme yakından tanıklık eden Faik Bercavi anılarında Rasih Güran’dan şöyle söz eder:

“Rasih hem Nazım’ın, hem de Piraye’nin öz çocukları gibiydi. Yüksünmeksizin, Nazım ve Piraye’nin ondan istedikleri her işi sadakatle yapardı. Sağlam ve arkadaş canlısı bir karakteri, zengin bir kültürü vardı Rasih’in.”

Piraye Hanım’ın ilk evliliğinden olan oğlu Memet Fuat, annesinin Rasih Güran’a olan güvenini şöyle ifade eder:

“Annemin güvendiği, içinden geçenleri sakınmadan söyleyebildiği, ailesi dışından tek erkek Rasih Güran’dı sanırım. Onun Nazım’ı da, kendisini de çok sevdiğine inanırdı.”

Nazım Hikmet’in 1938’de başlayan hapishane yıllarında da en büyük destekçilerinden biri olur Rasih Güran. Nazım Hikmet, Rasih Güran’ı koruma güdüsüyle, mektuplarında ondan “Rasiha Teyze” ya da kısaca “Teyze” diye söz eder:

“…Teyze’yi görüyorsan, söyle, kitapları aldım, sağolsun, gramafon da geldi.”

“Rasiha hanım teyzemin gösterdiği alakaya teşekkür ederim.”

Nazım Hikmet, genç Memet Fuat’a cezaevinden yazdığı bir mektubunda Rasih Güran’ın gelişiminde kendi oynadığı rolü ve Memet Fuat’ın gelişiminde Güran’a biçtiği rolü şöyle ifade ediyor:

“Rasih’le ahbaplık et, haftada bir defa olsun ona git. Beni babam yolladı sana, de, o vaktiyle senin yüreğine ve kafana seni seven elleriyle dokunmuş ve oralara kendinde olan en iyi şeyleri koymuş, şimdi sıra senin, sen de onun oğluyla alakadar ol, de.”

Uzun hapislik yıllarında Nazım Hikmet’in ve ailesinin yaşadığı maddi sorunlara çare arayanların başında gelir Rasih Güran. Bu amaçla yakın çevresinden her ay düzenli olarak para toplamaya karar verir. Sonrasında yaşananları Memet Fuat anılarında şöyle anlatır:

Her bakımdan güvendiği çok yakın arkadaşları vardı. Hepsi Nazım’ı seven varlıklı kimselerdi. Kimi profesör, kimi bankacı, kimi iş adamı… Nerelere, ne paralar harcıyorlardı!… Her ay onlardan beşer, onar lira toplayıp Nazım’a, kendi gönderiyormuş gibi, yüz lira gönderebilirdi. Birkaç ay yaptı da bunu… Ama birkaç ay sonra arkadaşları, ‘Bugün yok, haftaya veririm…’ ya da ‘Çok sıkışığım, ben bu ay vermesem…’ gibi sözlerle onu geri çevirmeye başlayınca büyük bir öfkeye kapıldı. Arkadaşlarına güvenini, sevgisini büsbütün yitirmemek için bu para toplama işinden vazgeçmeye karar verdi. Bana bu kararını bildirdiği günü unutamam. Rasih’i çok severdim.”

Rasih Güran’ın o dönem zor durumda yardımına koştuğu tek insan Nazım Hikmet değildir. 1942’de uygulamaya konan Varlık Vergisi, pek çok gayrimüslim aile gibi İhmalyanların da üzerine bir karabasan gibi çökmüştür. Vartan İhmalyan’ın babası Garbis Efendi payına düşen 500 lirayı ödeyecek durumda değildir. Aile fertlerinin kara kara düşündüğü bir sırada kapı çalar. Sonrasını anılarında şöyle anlatır Vartan İhmalyan:

“Açtık: Rasih’le eşiydi gelenler. Hoşbeşten sonra Rasih, ‘Geçenlerde bir piyango bileti almıştık, 200 lira çıktı; getirdik Garbis Efendi’ye verelim diye.’ demez mi? Gözlerimiz doldu, nasıl duygulandığımızı anlatamam.”

Ertesi gün eşinin yüzüklerini satan Garbis Efendi, Rasih Güran’ın verdiği parayı da ekleyerek 500 lirayı tamamlar ve Aşkale’ye sürülmekten kurtulur.

Soğuk savaş ve ayrılıklar

İkinci Dünya Savaşı’nın Soğuk Savaş’a evrildiği günlerde Rasih Güran’ın çevirmen olarak ün kazanmasını tetikleyecek bir gelişme yaşanır. İstanbul’u ziyaret eden Missouri Zırhlısı, coşkuyla karşılanır. Güran, bir Amerikan zırhlısına bir Amerikan romanıyla mukabele etmeye karar verişini Mehmet Seyda’ya 1969’da yazdığı mektupta şöyle anlatır:

“Gazap Üzümleri’nin çevirisine Missouri geldiği gün, herkesin Amerikalıları bir kurtarıcı gibi karşılaması karşısında duyduğum kedere dayanmak ve bir insanın tek başına kalsa bile emperyalizme karşı bir şey yapabileceğine kendimi inandırmak için başladım.”

Gazap Üzümleri büyük ilgi görünce gene Steinbeck’ten Bitmeyen Kavga’yı çevirir bu kez. Bu iki çevirinin dönemin gençliği üzerindeki etkisini eleştirmen Fethi Naci şu sözlerle ifade eder:

Gençlik yıllarımızda ne çok okurduk Steinbeck’i! Rasih Güran’ın çevirdiği Bitmeyen Kavga’yla Gazap Üzümleri’ni okumamış olmayı bağışlanamaz bir eksiklik sayardık.”

Gazap Üzümleri’nin yayımlandığı 1948 yılında, bu kez ayrılan bir gemi kedere sevk eder Güran’ı. Çok sevdiği İhmalyanlar ülkeyi terk eder. Vartan İhmalyan anılarında ayrılık sahnesini şöyle betimler:

“Rıhtım, bizi yolcu etmeye gelen dost, akraba, arkadaş ve yoldaşlarla doluydu. Aralarında canım kardeşim rahmetli Rasih Güran da vardı. Upuzun boyuyla rıhtımda, hasır şapkasını havaya kaldırmış halde beni selamlaması bugüne dek gözümün önünde. İşte bu, dünyanın en iyi insanlarından olan Rasih’çiğimi son görüşüm olmuştu.”

Aynı yılın Ekim ayında Nazım Hikmet’ten bir haber gelir:  “Rasih hemen Bursa’ya gelsin!” Annesi Piraye Hanım’la bu haberi aldıklarında “çok önemli bir şey olmalı” diye düşündüklerini aktaran Memet Fuat, bunun nedenini şöyle açıklıyor:

“Çünkü Nazım elinden geldiğince Rasih’le ilişkilerini açığa vurmamaya, onu olayların dışında bırakmaya özen gösterirdi. Mektuplarında da ondan hep ‘Rasiha Teyze’ diye söz ederdi. Yıllardır bu işlerin içinde yer almasına karşın, Rasih hiç tutuklanmamış, kovuşturmaya uğramamıştı. Evet, çok önemli bir şey olmalıydı.”

Gerçekten de çok önemli bir şey olmuş, Nazım Hikmet, Piraye Hanım’dan ayrılmaya karar vermiştir. Ayrılık mektubunu teslim etme görevini, Piraye Hanım’ın Nazım Hikmet’in çevresinde en sevdiği, en güvendiği kişiye, Rasih Güran’a vermiştir. Güran bir girdabın içinde bulur kendini. Günler süren gelgitlerden sonra Piraye Hanım’ın karşısına çıkacak cesareti güçlükle toplayarak mektubu teslim eder. Bu sahneyi Memet Fuat anılarında şöyle tasvir eder:

“Piraye mektubu okuyunca çok şaşalamış, çok sarsılmış, ama bir yıkıntı haline gelmiş olan Rasih’in durumunu görünce kendini unutup onu teselli etmeye çalışmıştı: ‘Üzülme, Rasih, zaten bizim sonumuz yoktu. Nazım dışarı çıktıktan sonra nasıl olsa beni aldatacak, ben de buna katlanamayacaktım. Ayrılmamız kaçınılmazdı. Söylemiştim bunu ona yıllar önce: ‘Bir daha beni aldatırsan senden ayrılırım’, diye…’’

Hiç beklemediği ve uzun süre kabullenmekte zorlandığı bu ayrılığın yarattığı sarsıntıya rağmen, Rasih Güran özgürlük mücadelesinde Nazım Hikmet’in yanında olmaya devam eder. Abidin Dino ve Mehmet Ali Aybar ile birlikte çıkardıkları Nuhun Gemisi dergisinde yaptıkları yayınlarla “Nazım’a Özgürlük” kampanyasına destek olurlar. Kampanya başarıya ulaşır, Nazım Hikmet 1950 yazında tahliye olur.

Ama hapishane defteri birkaç hafta sonra tekrar açılır Rasih Güran için. O sıralarda, Adnan Cemgil, Behice Boran gibi sosyalist aydınların öncülüğünde kurulan Barışseverler Cemiyetinde bir de ev hanımı kurucu olsun düşüncesi ortaya çıkınca akla Rasih Güran’ın eşi Muvakkar Hanım gelir. Teklifi kabul eden Muvakkar Güran derneğin 7 kurucusundan biri olur. Kore’ye asker gönderilmesine karşı çağrılarda bulunan, bildiri dağıtan derneğin kurucuları çok geçmeden tutuklanır. Avukatı mahkemede Muvakkar Hanım için “ev hanımıdır, siyasetten anlamaz, cemiyetin iç yüzünü bilmez.” minvalinde bir savunma yapmaya kalkınca Muvakkar Hanım karşı çıkar. Kendisinin de bir evladı olduğunu, oğlunu savaşta ölsün diye büyütmediğini belirterek davanın arkasında durur. Muvakkar Güran bu davadan 1 yıl 3 ay cezaevinde yatar. Mediha Esenel anılarında, Rasih Güran’ın eşinin mahkemedeki tavrı karşısında duyduğu memnuniyeti dostlarına “benim hanım çok yiğit çıktı doğrusu.” sözleriyle ifade ettiğini aktarıyor.

Rasih Güran’a dair notlarında eşi Muvakkar Hanım’ın yiğitliğini vurgulayan Aziz Nesin, Rasih Güran’ın tutuklanma meselesindeki ukdesini şöyle ifade ediyor:

“Rasih korkaklığının ezikliğini, utancını yaşam boyu duydu. ‘Hiç değilse bir gün tutuklu kalsaydım da şu içimdeki korkuyu yenebilseydim!’ derdi.”

Murat Belge’nin söyleşimizde aktardığı bir anekdot da Rasih Güran’ın bu konudaki yarasının günün birinde bizzat Emniyet tarafından deşildiğini gösteriyor. Güran ailesi günün birinde pasaport almak için emniyete başvurduğunda, pek çok “mimli” komünist gibi Rasih Güran da pürüz çıkacağı endişesi taşımaktadır. Pasaportları almaya gittiğinde korktuğu olur, pasaportlardan biri eksiktir. Ancak başvurusu reddedilen kendisi değil, eşi Muvakkar Güran’dır. Emniyetin bu ayrıcalığa 40 yıllık komünist olarak kendisi dururken Barışseverler Davası’ndan “mimli” eşi Muvakkar Güran’ı layık görmesi Rasih Güran’ın gücüne gider.

Kasvetli yıllar

Art arda gelen ayrılıklarla Rasih Güran’ın hayatında artan kasveti daha da koyulaştıran darbe ‘yukarıdan’ gelir. 1956 yılında Kruşçev, ünlü 20. Kongre konuşmasında 1930’lardaki Büyük Temizlik sırasında işlenen suçları (elbette bütünüyle Stalin’e ve “kişi kültüne” yıkarak) ifşa eder. Bu olayın Güran’da yarattığı yıkımı Memet Fuat şöyle anlatır:

“Sovyetler Birliği’nde Stalin’e yöneltilen suçlamaları aklı almıyordu: ‘Bize ya o zaman yalan söylendi, ya da şimdi yalan söyleniyor.’”

Sovyetler Birliği’nde olup bitenler, dönemin Türkiyeli sosyalist aydınları arasında ortak gündem maddesi, sorgulama konusu haline gelir. Mehmet Ali Aybar, anılarında yaşadıkları sorgulamayı şöyle aktarır:

“Stalin’in muhaliflerini temizlemek için açtırdığı davalar; savcı Wişinsky’nin aslı astarı olmayan suçlarla iddianameler; gözüpek, kelle koltukta, Çarlığa karşı nice ayaklanmalara katılmış ünlü devrimcilerin, hain olduklarının sahte delillerle kanıtlanması ve daha nice pislik… Nasıl olmuştu? Nasıl olabilmişti bütün bunlar? Kruşçev, tüm bu olayları Stalin’in despot yaratılışta kişiliği ile açıklıyordu. Peki bu yaratılışta bir insan nasıl genel sekreter olabilmişti? Lenin son günlerinde Merkez Komitesi üyelerine yazdığı mektupta, Stalin gibi bir kişi genel sekreter olamaz diye yazmamış mıydı? Muvakkar, Rasih, Behice, Nevzat, Siret ve ben Armutlu’da, bir tatil boyu bunları konuşmuş, Sovyetler Birliği’nde bir şeylerin ters gittiğine karar vermiştik.”

Memet Fuat’a göre Sovyetler Birliği’ne dair yaşadığı hayal kırıklığı, Nazım-Piraye ayrılığı ile birlikte Rasih Güran’ın hayatındaki en travmatik iki olaydan biridir:

“Belki kişisel sorunları da vardı, ama onu temelden sarsan, yaşama sevincini yok eden, olumsuzluklara dayanma gücünü kıran öncelikle bu iki olaydı.”

Art arda gelen travmaların ve Demokrat Parti iktidarının artan baskılarının etkisiyle, 50’lerin ikinci yarısında resime sığınır Rasih Güran. Şair dostu Oktay Rifat’ın Perçemli Sokak’ındaki desenleri çizer. 1959’da ise ilk kişisel resim sergisini açar. Sergi sırasında gazeteci Fahir Aksoy’un sorularına verdiği cevaplar, Güran’ın o dönemki halet-i ruhiyesini yansıtır:

“ – Hatırladığıma göre siz eskiden başarılı tercümeler de yapardınız. Niye caydınız bu işten?
-Topluma yararlı olabilmek umudumu yitirdim de ondan…
-O halde resimlerinizle topluma seslenmeyi dilemiyorsunuz.
Tabii dilemiyorum. Bütün bu tablolar, boş vakitlerimde oyalanmak, yaşama gücümü sürdürebilmek gayretimin ürünü.”

Verimli 60’lar

1960’lar dönemin pek çok aydını gibi Rasih Güran için de bir tazelenme dönemi olur. 60’larda genel olarak solda yaşanan politik ve kültürel canlanmanın odak noktasında Türkiye İşçi Partisi vardır. TİP’i kuran sendikacılar bir süre sonra dönemin aydınlarını partiye katılmaya çağırırlar, Mehmet Ali Aybar’a da genel başkanlık teklifinde bulunurlar. Aybar’ın teklifi değerlendirirken danıştığı isimler arasında Rasih Güran da vardır:

“…eski solcu dostlarımla konuştum. Rasih Güran, Behice Boran, Nevzat Hatko ve şimdi adlarını anımsayamadığım birkaç kişi. Hepsi de kabul etmemi ve kendilerinin de partiye gireceklerini söylediler.”

Rasih Güran TİP içerisinde Yaşar Kemal, Hasan Hüseyin Korkmazgil, Adnan Cemgil, Selahattin Hilav, Sinan Cemgil gibi isimlerle Bilim ve Araştırma bürosunda görev alır. Ancak parti içinde belirli bir çizgiye angaje olmaktan kaçınır. Nihat Sargın anılarında, Rasih Güran’ın toplantılarda fazla söz almadığını, nedeni sorulunca bu tutumunu “emniyetli mesafeden izlemek” olarak açıkladığını belirtir.

60’larla birlikte çeviriye de geri dönen Güran’ın çeviri tercihleri bir süredir yakınlaştığı varoluşçuluğun izlerini taşır. Cruickshank’ten Albert Camus ve Başkaldırma Edebiyatı’nı çevirir önce. Ardından çetin bir işe girişerek, Faulkner’ın Ses ve Öfke’sini çevirir. Bilinç akışı tekniğinin en ileri örneklerinden birinin sergilendiği Ses ve Öfke Rasih Güran’ın çevirmenlikteki en uzun ömürlü başarısı olacaktır. Ses ve Öfke’nin Türkçedeki ilk ve tek çevirisi olma özelliğini koruyan bu çeviri, Notos Dergisi tarafından 2017 yılında yazar ve çevirmenler arasında yapılan “en önemli 100 çeviri” soruşturmasında 22. sırada yer almıştır.

Bu yıllarda Rasih Güran, az sayıdaki yazılarından birkaçını Memet Fuat yönetimindeki Yeni Dergi için kaleme alır. Yazılarında toplumcu sanatın jdanovculuk diye de bilinen kaba, şabloncu, çarpıtılmış versiyonuna karşı çıkar:

“Duygusallıkla varılan, ya da başka yerlerde, başka zamanlarda söylenenlerin kopyası olan yargılar ve acele yan tutmalar, insanı –özellikle zor koşullar altında- çok çabuk küskünlüğe ya da totaliterciliğe götürür. Bu çeşit aşırı toplumculuğu, Nasyonal Sosyalizm, yani Nazizm’den ayırmak zor olur çoğu zaman. İnsanlık, kişilik, sanat, vb. gibi düşünceler burjuvaca bulunarak kolayca küçümsenebilir, harcanabilir, ama bunlar en kritik zamanlarda bile belki en son kıyılacak, belki de hiç kıyılmaması gereken yedeklerdir.”

“Sanatın yararlılığı onu bir ‘sıra eri’ durumuna sokmayı, ‘gütmeyi’ gerektirmez. Sanat bu duruma sokulursa görevini yapamaz, ‘kritik zamanlar’da mücadelenin coşkunluğu içinde dayandıkları insansal temelleri tüm unutacak kadar ileri giden, dahası zaman zaman tarih ve bilim adına rahatça ve kolayca suç işleyen ‘günlük politikacıları’ uyaramaz.”

Güran’ın 60’larda yaşadığı tazelenme Vartan İhmalyan’a yazdığı bir mektuba da yansır. Artık emekli olmuştur. Tüm zamanını çeviri faaliyetine ayırabilmekten çok hoşnuttur. Ancak mektubun sonlarına doğru, Bay Garbis’in vefatına dair üzüntülerini paylaştıktan sonra, duygularına daha fazla engel olamaz:

“Annem gibi sevdiğim ve şu sırada bütün gayretime rağmen, kendimi tutamayarak hatırlarken ağladığım çok ve pek çok sevgili anne Armik’i, müsaade ederse, hasretle kucaklarım.”

Güran’ın çeviriyle geçen emeklilik yılları 1967 sonbaharında yaşanan trajik bir olayla gölgelenir. Yakından tanıdığı genç şair Can İren, Eylül 1967’de, henüz 26 yaşındayken intihar eder. Can İren’in ardından kaleme aldığı yazıda bu intiharın Güran’ı bir süredir etkisi altında olduğu varoluşçuluğu sorgulamaya yönelttiği görülmektedir:

“Can toprağa verileli beş ay oldu. Genç, taptaze ve pırıl pırıl kafası beş aydır toprağın altında Can’ın, artık bunalmıyor. Yaşamın anlamsızlığını, saçmalığını durmadan yayan ve yazan, öte yandan salonlarda ve içki sofralarında bunalım felsefeleriyle çevrelerini kırıp geçiren aydınlar geliyor aklıma. Can’ın ölümünden beri onları daha başka türlü görüyorum: daha komik, daha bayağı, daha zavallı. Birer suçlu da diyebilirim onlara. Sartre’ına, Camus’üne de kızıyorum artık.”

Can İren’in intiharıyla birlikte, Güran’ın çeviri tercihlerinde de bir değişim yaşanır. Edebiyattan uzaklaşır, tarihi meselelere yönelir. Art arda hacimli ve önemli kitaplar çevirir: Kerenski ve Rus İhtilali, Dünyayı Sarsan On Gün, Nazi İmparatorluğu, Troçki.

Güran, sosyalist harekete Stalinizm’in büyük ölçüde egemen olduğu 60’ların Türkiye’sinde, “resmi tarih”e aykırı kitaplar çevirerek ciddi bir cesaret örneği sergiler. Özellikle de Troçkist kelimesinin küfür gibi kullanıldığı bir dönemde Deutscher’in 3 ciltlik devasa Troçki biyografisini Türkçeye kazandırmakla Güran’ın “hain” damgasını yemeyi baştan kabullendiği varsayılabilir. Çeviri tercihlerinde temel kriterini “işe yaramayan bir eseri çevirmekten korkarım” sözleriyle açıklayan Güran’ın, “resmi tarih” dışı çevirileri, içinde bulunduğu cenahta ezberlerin sorgulanmasına yönelik bir girişim olarak kabul edilebilir.

Beri yandan Güran, bu son çevirilerinde diğer kutbu, kapitalist dünyayı da ihmal etmez. Bir ibret vesikası olarak çevirdiği William Shirer imzalı 3 ciltlik Nazi İmparatorluğu için kaleme aldığı önsözde Amerika’nın öncülüğünü yaptığı emperyalizm ve faşizmin, insanlığı 3. Dünya Savaşı’na sürüklemeye çalıştığına dikkat çeker ve şöyle devam eder:

“İnsanlığı bu sefer daha da ağır bir felakete sürükleyenlerin, Hitler ve hempalarıyla Nazi Almanyasının akıbetine uğrayacaklarından kimsenin kuşkusu olmasın! Bu konuda en ufak bir kuşkusu olanlara bu kitabı okumalarını salık veririm.”

Güran’ın son çevirisi de anti-emperyalist, savaş karşıtı tavrını yansıtır. Vietnam İşgali başta olmak üzere, emperyalist saldırganlığa karşı dünya genelinde protestoların yükseldiği bir dönemde, 20 yıl önce yaptığı gibi, Amerikan emperyalizmine bir Amerikan romanıyla mukabele eder. Norman Mailer’ın 2. Dünya savaşının korkunçluğunu ortaya koyan savaş karşıtı romanı Çıplak ve Ölü’yü Türkçe’ye kazandırır.

Son darbe: 12 Mart

Ömrü boyunca yakasını bırakmayan travmaların etkisiyle yıllar içinde yaşama sevinci giderek azalmış, ruhsal sorunlarla, evham ve saplantılarla cebelleşir olmuştur Rasih Güran. Böyle bir halet-i ruhiye içindeyken gelen 12 Mart Darbesi sonun başlangıcı olur, derin bir bunalımın pençesine düşer. Güran’ın o günlerdeki halet-i ruhiyesine dair ipuçlarını, Mehmet Seyda’nın, Güran’ın ölümünün ardından yazdığı yazıda bulmak mümkün:

“Norman Mailer üstüne, Çıplak ve Ölü üstüne Rasih Güran’ı uzun uzun konuşturmak, herkesin ilgileneceği açıklamalara götürmek istedim. O da razı olmuştu, ama telefonda bir türlü kesin gün veremiyordu. ‘Bir hafta sonra görüşelim.’ Bir hafta sonra: ‘Hele biraz daha sabredelim. Kendimi pek iyi hissetmiyorum.’ Prostat, hatta kanser kuşkuları. Nereden bilecektim bu eşi az bulunur dil ustasının aslında ruhsal bunalım geçirdiğini, yakın dostlarını yitirdikçe, yaşamın saçmalığı, artık her şeyin ‘boş’ olduğu düşüncelerine kapıldığını? Kendisine gücenmeye de kıyamıyor, sadece üzülüyordum. Derken, eşi sayın Muvakkar Güran’ın bir sözü, bizim çevrenin çok iyi tanıdığı ‘Balıkçı Nuri’ aracılığı ile bana ulaştı. Artık ona bir daha telefon etmedim. Sağlığını, iyiliğini diledim; içimden.”

Güran’ın ruhsal bir bunalım geçirdiği, intihar girişimlerinde bulunduğu haberini alan dostlarından biri de Aziz Nesin’dir. Nesin, Benim Delilerim adlı çalışmasında, isim vermeden, “bir dostum” diye bahsettiği Rasih Güran’a yaptığı ziyarette gördüklerini şöyle anlatır:

“Eskiden de zayıftı, ama bu kez büsbütün zayıftı. Boyu uzun olduğundan zayıflığı daha çok göze batıyordu. Yaşamın anlamsızlığını, hatta saçmalığını anlattı durdu. Özellikle geveze ve neşeli olmaya çalışarak karamsar havayı dağıtmaya boşuna çalıştım. O’nun karamsarlığı gerçekçiymiş gibi savunması karşısında iyimser olması için çaba göstermesi gerektiği üstünde konuştum. Hastalığını biliyordu, öyleyse kendi kendini kurtarabilirdi. O’na kendisinden başka kimse yardım edemezdi. – Biliyorum ama, elimde değil… Yapamıyorum… dedi ve açıkça ölmek istediğini belirtti. Boyalı kalemle yaptığı bir resmi gösterdi; gerçekçi bir resim: “Kendisi çırılçıplak yere uzanmış, sırtını da bir büyük kaktüsün dikenlerine yaslamış… O resmi çok sevmiştim. Belki de o resim ruhsal durumunu yansıtıyordu. (…) Umut vermeye çalışarak, sözde yüreklendirerek evinden ayrıldım.”

Rasih Güran’ın ruhsal sorunlarla boğuştuğu 12 Mart günlerinde görüştüğü az sayıdaki insandan biri de Murat Belge’dir. Belge, o sıralarda bünyesinde faaliyet yürüttüğü sol örgüt için çevresindeki aydınlardan maddi yardım toplamaktadır. Başvurduğu kişilerden biri de Rasih Güran’dır. Güran bu talebe olumlu cevap verir ama parayı bir türlü vermez. Cimri biri de olmamasına rağmen sürdürdüğü bu tavır Belge’yi şaşırtır. Sonrasını söyleşimizde şöyle aktardı Belge:

“- Gene bir gün beraber Altıyol’da yürüyoruz, hatırlıyorum. Ya Rasih dedim, para falan konuştuk, unuttun sen herhalde. Yok, dedi. Unutmadım ama, dengem bozuldu, manyak bir adam oldum, dedi.

-‘Deliriyorum’, demiş. Tuba Çandar’la söyleşinizde var.

– ‘Söylerim bir yerde, ağzımdan kaçırırım,’ dedi. ‘O korkudan vermiyorum,’ dedi. Dedim, ‘yok canım, öyle bir şey yapmazsın. Siz bana verin, önemli olan para. Bırakın bu evhamları.’ Ondan sonra çıkardı, 200 lira verdi. 200 lira veren yoktu. 100 lira veriyorlardı. Edip’ten alıyordum, Mina’dan alıyordum, Murat Sarıca’dan alıyordum. 500-600 lira toplayıp, ben de ekleyip her ay örgüte veriyorduk. Ondan sonra işte ne yapıyorsun falan dedi. Adamları kaçırmak için para lazım, bakkal dükkanı açtık, bilmem ne yaptık. Biz de gençliğimizde yaptık böyle şeyler falan dedi. Ondan sonra birkaç ay verdi o parayı.

– Cunta koşullarında yaptı o yardımı.
– Evet.”

Rasih Güran için intihar saplantısıyla kanser evhamlarının içi içe geçtiği 12 Mart günlerinde, pek çok genç devrimcinin ölüm haberi de birbiri ardına gelmektedir. Bu gençlerden biri de yakın dostları Adnan ve Nazife Cemgil çiftinin oğulları Sinan Cemgil’dir. Murat Belge, Tuba Çandar’la nehir söyleşisinde Sinan Cemgil’in ölümünün Güran’da yarattığı etkiyi şöyle anlatıyor:

“Rasih Bey Sinan’ın öldürülmesinden sonra toparlayamadı kendini. Bir tür vicdan azabına dönüştürdü solculuk hayatında yapamadıklarını ve ‘bu çocuklar bizim yüzümüzden öldüler’ psikolojisine girdi. Kendini çekti her şeyden. O eski pırıltısından da eser kalmadı.”

Rasih Güran, son günlerinde şair ve aynı zamanda tıp doktoru arkadaşı Mustafa Şerif Onaran’ın da görev yaptığı Ankara Numune Hastanesinde tedavi görür. Kimi anlatımlara göre kanser olmadığı anlaşılır, kimi anlatımlara göre ise henüz hayati tehlike arz etmeyen bir tümörden başarılı bir ameliyatla kurtulur. Hastalıktan ölüm ihtimali ortadan kalkmıştır. Bunun üzerine, hastanedeki odasında yalnız kaldığı bir sırada, üçüncü kat penceresinden kendisini aşağıya bırakarak yaşamına son verir.

Güran’ın son günlerine dair anlatımlar oldukça sınırlı. Bunda elbette, ölümünün sosyalist hareketin ve basının baskı altında olduğu, yakın çevresi de dahil olmak üzere pek çok aydının tutuklu yargılanmakta ya da aranmakta olduğu bir süreçte gerçekleşmesinin payı büyük. Bu aydınlardan biri olan Rasih Nuri İleri, mahkemedeki savunmasında değinir Güran’ın ölümüne:

“Rasih Güran, dostların gayet iyi bildiği etkiler karşısında, kalbinde Sinan Cemgil’in acısı, pencereden atlayıp intihar etmiştir.”

Son günlerine tanıklık eden Mustafa Şerif Onaran ise şöyle hatırlar Güran’ı ve bu intiharı:

“Rasih Güran gerçek bir İstanbul Efendisi, kimseyi incitmek istemeyen ince ruhlu bir adamdı. 12 Mart döneminin sıkıntılarıyla birlikte bir kanser korkusuna kaptırmıştı kendini. Büyük bir yalnızlık duygusu içinde, bir ruh bunalımında canına kıymasını önleyemedik.”

Ölümünün ardından yayımlanan az sayıdaki yazıdan birinde, Yeditepe Dergisinde çıkan “Rasih Güran’ın Ardından” başlıklı yazıda şu satırlara yer verilir:

“Rasih Güran, kasım ayının 19’unda, bağışlanmaz bir yanılgının kurbanı oldu; kendi isteğiyle kendi yaşamına son vererek aramızdan ayrıldı. Türk okurları onu, yirmi beş yıla yakın bir zamandır iyi bir çevirmen olarak tanır. Rasih, kendi kişisel çevresinde, sevilen, iyi kalpli, dürüst bir insandı. Avrupai anlamda bir düşünür ve de namuslu bir aydın örneğiydi. Bıraktığı kitaplar sayıca azsa da, her biri büyük hacimli ve bir yazarın uzun uzadıya zamanını alacak titizlikte eserlerdi. (…) Çalışkan, becerikli, usta bir yazarı ve üstelik böylesine iyi bir insanı -pek vakitsiz bir zamanda- kaybettiğimiz için ne kadar dövünsek azdır.”

Sonsöz

Yukarıda ana hatlarıyla özetlemeye çalıştığım yaşam pratiği, Rasih Güran’ın 1920’lerin sonundan 1970’lerin başına uzanan 40 yılı aşkın bir süre boyunca, devletin anti-komünizmi adeta resmi din gibi benimsediği bir ülkede, onca baskı ve travmaya rağmen özgürlük ve eşitlik mücadelesine katkı sunmaktan ve bu mücadelede yer alanları desteklemekten vazgeçmeyen bir aydın olduğunu ortaya koyuyor. Yaptıkları, yazdıkları ve çevirdikleri, gerçeği arama ve çoğaltma çabasını her daim sürdürdüğünü, gerektiğinde en sarsıcı yanılgılarla yüzleşmekten geri durmadığını gösteriyor. Gecikmiş bir yaşam öyküsünü en azından ana hatlarıyla sunmuş ve bir boşluğu doldurmuş olma ümidiyle, Rasih Güran’ı vefatının 48. yılında bir kez daha saygıyla anıyorum.

Ozan Hazar
KAYNAKÇA

Murat Belge ile Rasih Güran üzerine söyleşi, İstanbul, 30.01.2018. 

Aziz Nesin, Benim Delilerim, Milliyet Yay., 1983.

Aziz Nesin, Birlikte Yaşadıklarım Birlikte Öldüklerim, Nesin Yay., 2006.

Aziz Nesin, Türkiye Şarkısı Nazım, Adam Yay., 1998.

Barış Ünlü, Mehmet Ali Aybar’ın Müdafaaları ve Mektupları, İletişim Yay., 2003

Emin Karaca, Nazım Hikmet’in Aşkları, Destek Yay., 2010.

Fahir Aksoy, Rasih Güran’ın Sergisinde, Vatan, 21.04.1959

Faik Bercavi, Nazım’la 1933-1938 Yılları, Adam Yay., 1995.

Fethi Naci, Roman ve Yaşam, YKY, 2002.

Kemal Sülker, Nazım Hikmet’in Gerçek Yaşamı, Yalçın Yay., 1989.

Mediha Esenel, Geç Kalmış Kitap, Sistem Yay., 1999.

Mehmet Ali Aybar, Türkiye İşçi Partisi Tarihi I, BDS Yay., 1988.

Mehmet Ali Aybar, Türkiye İşçi Partisi Tarihi III, BDS Yay., 1988.

Mehmet Seyda, Edebiyat Dostları, Kitaş Yay., 1970.

Mehmet Seyda, Romancı Günlüğü: Rasih Güran, Yeditepe Sanat Dergisi, Mart 1973.

Memet Fuat, Gölgede Kalan Yıllar, YKY, 2013.

Memet Fuat, Nazım ile Piraye, De Yay., 1975.

Memet Fuat, Oğlum Canım Evladım Memedim, De Yay., 1968.

Mustafa Şerif Onaran, ‘Yeşilkaya Savcısı’ İlhan Tarus, Varlık, Ocak 2007

Nail Çakırhan, Anılar, Söyleşi: Erden Akbulut, Tüstav, 2008.

Nihat Sargın, TİP’li Yıllar, Felis Yay., 2001    

Rasih Güran, Can İren İçin, Yeni Dergi, Mart 1968.

Rasih Güran’ın Ardından, Yeditepe Sanat Dergisi, Aralık 1972.

Rasih Nuri İleri, Mihri Belli Olayı II, Anadolu Yay., 1976.

Tuba Çandar, Murat Belge Bir Hayat, Doğan Kitap, 2007.

Turgay Fişekçi, Kriz Günleri ve Rasih Güran, Cumhuriyet, 21.09.2009.

Vartan İhmalyan, Bir Yaşam Öyküsü, Cem Yay., 1989.

Benim Delilerim

Yakın bir arkadaşım da elli yaşından sonra kendini öldürme tutkusuna kapılmıştı. O’nu, çevirileriyle, yazılarıyla Türkiye’nin seçkin aydınlar çevresi çok iyi tanır. Steinbeck’i Türkçeye ilk o kazandırmıştı. Faulkner’den de çevirisi vardır. O’nun çevirileri, çeviri edebiyatına örnek olarak gösterilir. Ayrıca, başarılı bir amatör ressamdı. İnce bir aydındı. Kendisinde ruhsal bir çöküntü başladığını duydum. Doğrusu pek önemsemedim; çünkü, dengeli bir aydın olduğu için kendi kendisini kurtarabilir diye düşündüm. O sırada genç yaşında kendini öldüren bir aydın için Yeni Dergi’de, neredeyse kendini öldürmeyi öven, hatta gerekliliğini bile savunan çok karamsar bir yazısı çıktı. Tanıdığımız kişiliğiyle O’nun böyle bir düşüncede olmaması gerekirdi. Bu yazının yayımlanışından sonra bikaç kez kendini öldürme girişiminde bulunduğunu duydum. Olacak şey değil. Kimi insanların kişiliklerini azçok biliyorsak, onların neyi yapıp neyi yapamayacaklarını kestirebiliriz. O’nun canına kıyma isteği, tanıdığımız kişiliğine aykırıydı. 


Daha sonra evine kapanıp kaldığını, hiç dışarı çıkmadığını, kendini öldürebilmek için özellikle yemek yemediğini duydum. Daha önce gitmeliydim, ama yapamadım; evine ziyaretine gittim. Çok zayıflamıştı. Eskiden de zayıftı, ama bu kez büsbütün zayıftı. Boyu uzun olduğundan zayıflığı daha çok göze batıyordu. 


Yaşamın anlamsızlığını, hatta saçmalığını anlattı durdu. Özellikle geveze ve neşeli olmaya çalışarak karamsar havayı dağıtmaya boşuna çalıştım. O’nun karamsarlığı gerçekçiymiş gibi savunması karşısında iyimser olması için çaba göstermesi gerektiği üstünde konuştum.

Hastalığını biliyordu, öyleyse kendi kendini kurtarabilirdi; O’na kendisinden başka kimse yardım edemezdi. 
-Biliyorum ama, elimde değil… Yapamıyorum.. dedi ve açıkça ölmek istediğini belirtti. 


Boyalı kalemle yaptığı bir resmi gösterdi; gerçekçi bir resim: “Kendisi çırılçıplak yere uzanmış, sırtını da bir büyük kaktüsün dikenlerine yaslamış.” O resmi çok sevmiştim. Belki de o resim, ruhsal durumunu yansıtıyordu. (Bu güzel resmi, herkesin görebilmesi için bir kitabımın kapağına koymak üzere resmin salt bir renkli fotoğrafını almak istemiştim. Ama olmadı.) 


Umut vermeye çalışarak, sözde yüreklendirerek evinden ayrıldım. Çok düşündüm; O’nun kendini öldürme isteği ve girişimleri, kendince bir fantezisi miydi? Dikkati çekmek mi istiyordu? Bunlar zayıf olasılıklar. Herkes, herkes için kendince yorumlar yapar ya, ben de şu yorumu yapmıştım: Öğrenciliğinden beri kendisine çok umut bağlanmış bir insandı. Büyük yazar olma umudu taşıyordu; daha başka sanat tutkuları vardı. Hiçbiri gerçekleşememişti. Geçim kaygısıyla bitakım küçük görevlerde bulunmuştu. Çok başarılı çevirileriyle de yetinemiyordu. Emekli de olmuştu, yaşı elliyi geçmişti. Bireysel umudunun ötesinde toplumsal değişim için de umudu kalmamıştı, ülkemizin, halkımızın değişmeyen, değişmemiş denilecek denli çok az değişmiş olan durumu da ortadaydı. Bu yüzden umutsuzluğa saplanmış, kötümser bir havaya girmişti. Hiçbişey değişemeyecekse, değiştirelemeyecekse, hiç bir umut kalmamışsa yaşamak saçmaydı.

Benim bu yorumum da ayrı bir saçmalık olabilir.


Sağlığı günden güne daha kötüye gidince tedavi için Ankara’da bir hastaneye yatırılmış. Duyduk ki, yattığı hastanedeki odanın penceresinden kendini atıp öldürmüş.


İçimde hala şöyle bir duygu vardır. O karamsar günlerinde, örneğin resimlerinden bir sergi açılabilseydi, bu sergi ilgi görseydi, basında yankısı olsaydı, yada yazıları derlenip yayımlansaydı, iyi eleştiriler alsaydı… Yada iyi olanaklarla, belki bir kurumun çağırılısı olarak dışgezilere çıkabilseydi; yani O’nu yaşama bağlayan bir olay… Belki diyorum, belki de bu gerçek değeri olan ince aydınımızı yitirmezdik… Ama bu “olsaydı”lar hangimiz için olabilir ki?


Aziz Nesin

Benim Delilerim

Rasih Güran, o hastanenin penceresinden kendini büyülü boşluğa bıraktığında, o külçe kadar ağır yükün bir paraşüte dönüşmeyeceğini biliyordu. Belki de sert betona değerken hissettiği acı, o zamana kadar vicdanında hissettiği acıdan çok daha hafifti. Bu böyle olmasaydı, o pencereden atlamazdı zaten.

Muhsin Kızılkaya

 
Unutulmuş bir iyi insan: Rasih GÜRAN için yorumlar kapalı

Yazan: 27 Haziran 2021 in Yol Üstündeki Semender'ler, Şiir, Şiir Gibi

 

Etiketler: , , ,

Bir Karanlık Roman Kahramanı: Zübük

Eğer bir insandan nefret ediyorsan, onun içinde sana ait olan bir parçadan nefret ediyorsun demektir. Çünkü bize ait olmayan bir şey bizi rahatsız etmez.
Hermann Hesse

Birçokları tarafından anlamı ıskalanan bu özdeyiş, mizah yazarı Aziz Nesin’in belki de en ünlü romanı olan “Zübük”ün dayandığı mesnet noktasını betimler. Evet, tam adıyla “Zübük: Kağnı Gölgesindeki İt” bir mizah romanıdır. Evet, Orta Anadolu’nun herhangi bir kasabasının muhafazakâr siyasal atmosferini hicivle anlatır. Evet, Türk siyasetinin bütün kirli çamaşırlarını 2012 yılında hâlâ güncel olabilecek gözlemlerle gözümüzün önüne serer. Ama bunların yanında -ve aslına bakarsanız belki de romanın en önemli başarısı da buradadır- insan psikolojisinin çok karanlık bir yanına da ışık tutar: Hesse’in yukarıdaki sözünde dile getirdiği olguya.

Romanın başkahramanı Zübükzade İbrahim Bey, istisnasız olarak bütün okuyucularda tiksinme ve nefret uyandıran bir karakterdir. Sürekli yalan söyler, herkesi tekrar tekrar kandırır ve kendi çıkarları dışında başka hiçbir şeye hizmet etmez. Satır satır bu gerçekleri okuyan okuyucu da Zübük’ün doğasını öğrenir ve ondan nefret eder. Aslına bakarsanız, romanın yan kahramanları da okuyucudan farklı bir durumda değildir. Tekrar tekrar kendilerini kandırmasına izin verdikleri Zübük’ü onlar da çok iyi tanırlar; hatta ondan duydukları yalanların sıcağı sıcağına farkındadırlar bile… Ve tabii ki onlar da Zübük’ten nefret ederler. Bu noktada Hesse’in bahsettiği olgu işlemeye başlar: Karşımızdaki bir kişi alçakça bir şey yaptığı zaman, onun amacını biliriz çünkü dimağımız o amacı çözümleyecek bilgi ve deneyime sahiptir. Başka bir ifadeyle, o kişiden bir parça bizim içimizde mevcuttur. Bunun bir örneği olarak dedektifler gösterilebilir. Suçlunun zekasına karşı derin bir empati duymayan bir dedektif nasıl çalışabilir?

Ancak, tabii ki, dedektiflik örneğinde dedektifin suçu ortaya çıkararak adalete hizmet etmek gibi bir görevi vardır. Oysaki Nesin’in eserinde bütün yan kahramanlar kendi günlük çıkarlarının peşinde Zübük’ü besler ve yaşatırlar. Dolayısıyla, Zübük’le aynı amaçları güden bu kişileri ondan ayıran şey, Zübük’ün kurnazlığıyla gelen başarısıdır: Nesin’in romanındaki bütün karakterlerin her biri birer Zübük’tür ama içlerinden sadece birisi kişiliğini gerçekleştirebilmiştir.

Ve şimdi de bir saniye durup, okuyucular olarak düşünmemiz gerekir: Yazarın bu romanı, 1950 sonrası Türk seçmeninin ve siyasetçisinin bir alegorisiyse bu durumda her birimiz birer Zübük olmuyor muyuz? “Zübük”ü elimize alıp okumaya başladığımız zaman, aslında çehremize bir ayna tutmuyor muyuz?

Eeee, böyle bir Zübükzâde’yle baş edilmez. Ben sana bir şey diyeyim mi: Bu beri benzeri olmayan Zübükzâde rezili gene de vicdanlı bir herif. Neden dersen, bu herifte bu zihin, bizlerde de bu avanaklık varken, herif istese, bizim bura insanını yediden yetmişe önüne katar da davar diye güder.
Öyleyken neden bu uğursuzu daha aramızda yaşatırız, neden yalanlarına inanmayız da inanır görünürüz? Benimkisi korkudan… Korku dağları bekler, demişler. İnsan yüreği dağ olsa bunca yalanın saldığı korkuya dayanamaz.
Kalaycı Kör Nuri, dükkanı istimlak edilince ‘Ya paramı, ya canını…’ diye Zübük’ün üstüne yürümüş. Zübükzâde ‘Senin paranı belediyede yediler. Ama seni severim. Paranın fazlasını vereceğim. Şu çiviye asılı ceketin iç cebinden cüzdanı çıkar, içinden bir binlik al. Velâkin bin lira ne işini görür. Yarıntesi gün gene açsın. Sana bir iyilik edeyim de bana dua et. Seni temelli bir iş sahibi edeyim. Memur olmak ister misin?’ diye sormuş. Sevincinden Nuri’nin kör gözü bile ışımış. Memurluğu duyunca, Zübük’ün ayağına kapanmış. Zübükzade ‘Öyleyse, seni Orman Muhafaza Memuru yazdırayım. Dur şimdi ağzından bir dilekçe yazalım.’ demiş.
Görüleceği gibi, eğer romandaki yan karakterlere sorma imkânımız olsaydı, Zübük’ün var olma ve siyasette yükselme sebepleri olarak farklı şeyler söyleyeceklerdi: aptallık, korku veya aptallıktan bir adım geri seviyede umut. Oysa Aziz Nesin eseriyle aslında çok daha karanlık ve kötümser bir gerçeğe dikkat çekiyordu: Yazar, romandaki yan karakterlerle birlikte hepimizin birer Zübük olduğuna ve olmayan kaldıysa (kitapta Aziz Nesin’in kişisel bakış açısını yansıtan Almanca öğretmeni gibi) onların da bu diğer Zübüklerin yanında Zübükleşeceğini söylüyordu. Özetle, Nesin’e göre, “Zübüklük” faaliyete geçmek için uygun imkân ve zamanı bekleyen, tohumu hepimizin içinde var olan kuluçkadaki bir hastalıktı.

Edebi eserlerde karakter türleri özünde ikiye ayrılır: “düz” karakterler ve “yuvarlak” karakterler. “Düz” karakterler bütün bir roman boyunca bir değişim göstermeyen, çoğu zaman da toplumdaki bir “tip”i temsil eden kişilerdir. Öbür yanda, “yuvarlak” karakterlerse romanın kurgusu içinde kendisi ve/veya toplum hakkında keşifler yaparak karakterini değişime maruz bırakan kişilerdir ve romanın vermek istediği mesajda doğrudan sorumludurlar. “Zübük”e baktığımızda ise neredeyse “tip” diyeceğimiz bütün yan karakterler ve bütün olumsuz özelliklerin vücut bulduğu Zübük’ün yanında romanın asıl anlatıcısı olan Almanca öğretmeninin ilk bakışta yuvarlak bir karakter olduğunu düşünürüz. Ama o da kendi çıkarı için Zübük’ten yardım isteyerek aslında en temiz, en aydın, en saf ve idealist gözükenimizin bile belirli şartlar altında bir Zübük olabileceğini yeniden gözler önüne serer.

Nesin’in kurgusunda zekice kullandığı bir yan karakter olan Avukat Burhan’ın varlığı bu önermeyle çelişirmiş gibi dursa da yazarın bu “düz” karakteri işleyiş şekli aslında önermede dile getirilen fikre hizmet eder. Doğrudur: Avukat Burhan gibi aydın bir insanın o kasabada var olması yerel halk için -ve dolayısıyla temsil edilen Türk toplumu için- bir umuttur ama bu karakterin üslubu halka o kadar uzak ve kişiliği de o kadar siliktir ki, o da Zübüklerin elinde bir oyuncak, hatta romandaki haliyle, bir “kurgu ögesi” olur. Hesse’in baştaki sözünü hatırlarsak, Avukat Burhan, içinde “Zübüklük”ten bir parça barındırmayan bir kişiliği temsil ettiği için Zübük’ün cami yapımında ona oynadığı oyunu anlayamaz ve ona alt olur. Avukat Burhan, romanın başkahramanı gerçek Zübük ve diğer “Zübük”lere bu kadar uzaktır.

Dolayısıyla Nesin’in romanıyla bize çizdiği bu resimde bütün karakterler ya zaten Zübük’tür, ya da uygun imkânlarla diğerlerine benzemesi potansiyel Zübüklerdir… Bunların dışında da nasıl ortaya çıktığı anlatılmayan, bilinmeyen, yani belki de şans eseri var olan bir aydın ise tüm toplumdan farklı bir dil konuşan, onlara itici gözüken ve en sonunda da Zübüklerin galibiyetine hizmet eden bir “kurgu ögesi”dir.

Bu gözle bakıldığında, “Zübük” ne kadar bir mizah romanı olarak değerlendirilse de neredeyse Kafka-esk seviyede karanlık bir eserdir. Türk toplumu, Aziz Nesin’in ortaya attığı “Zübüklük” isimli bir hastalığın pençesindedir ve ne yazık ki kimse için de bir kurtuluş yoktur. Günümüz siyasetinde Zübükzade’nin uyguladığı yöntemlerden çok daha acımasızlarının izlendiğini fark ettiğimizde Nesin’in aslında az bile söylediğini kendimize itiraf edebiliriz. Not: Bu yazı ilk olarak Roman Kahramanları dergisinin Temmuz/Eylül 2012 sayısında yayımlanmıştır.

Emre Karacaoğluhepizim-zubukuz.jpg

 
Bir Karanlık Roman Kahramanı: Zübük için yorumlar kapalı

Yazan: 25 Aralık 2018 in Altı Çizili Satırlar, Şiir Gibi

 

Etiketler:

Babamı rüyamda gördüğüm zaman çok seviniyorum, iki üç gün sürüyor o mutluluk.

Babamı çok severdim. Ama o kadar çok çalışırdı ki, pek göremezdik. Zaten polisten kaçtığı ya da hapiste olduğu zamanlar olduğu gibi, ‘Zübük’ gazetesini çıkarırken eve haftada bir geldiği zamanlar olurdu. Büyüdükçe babamla giderek daha fazla arkadaş olmaya başladık. Bana çok güvenirdi, her yaptığımı da beğenirdi. Ben de onun güvenini kırmamak için elimden geleni yapardım. Ders çalışmak dışında!

Babamın baskın biri olduğunu hiç düşünmedim doğrusu. Belki de baskındı ama ben öyle hissetmedim… Hayatımda kendimi yanında en rahat hissettiğim kişi babamdır. Beni anlar, kusurlarımı bağışlar, beni koşulsuz sever… Daha ne olsun?

Küçük yaşlarda babam hep masallar anlatırdı. O kadar güzel anlatırdı ki… Aynı masalı kırk defa dinlemekten sıkılmazdık. Aslında çoğu da masal değildi zaten. Ali’yle Ahmet okula gideceklermiş de çantalarına neler koymuşlar. Bu kadar basit bir hikâye güzel anlatılır mı? Anlatılır! Babamdan dinlerseniz en basit konunun bile büyüsüne kapılırdınız. Ama babamın çok zamanı yoktu; her zaman para kazanmak zorundaydı, çalışmalıydı, sürekli de çalışıyordu zaten. Geceleri ona yalvarırdık “Bize masal anlat” diye, o da dayanamaz anlatırdı.

Babam şömineyi yaktığında karşısına geçip kitap okurdum. Özellikle pazar günleri bütün günümü orada geçirirdim. Bazen bir elma yerdim kitap okurken. O elma o kadar çok hoşuma giderdi ki… Bir gün babamın yanına gidip, “Pazar günleri elmanın tadı daha güzel oluyor değil mi?” diye sordum. Kafasını işinden kaldırıp gözlüklerinin üstünden bana gülümseyerek baktı ve “Evet öyledir” dedi, “pazar günleri daha güzel olur elma.” Yıllar sonra bunu kendisine anlattığımda, “Demek öyle demişim… Doğruyu söyleyecek zamanım yokmuş anlaşılan” demişti.

Babamla birbirimize benzemiyoruz. Babam, bizimle birlikte olduğunda iyi bir babaydı, ben o kadar iyi bir baba değilim. Daha sakindi, ben o kadar sakin olamadım. Ama şunu da söyleyeyim ki ben doğduğumda babam 40 yaşını aşmıştı. Galiba üç ve dört numaralarda babalığım biraz daha babamın babalığına benzemeye başladı. Yaşla birlikte insan elbette her konuda daha tecrübeli oluyor.

Babam öldükten sonra kendimi yalnız ve savunmasız hissettim. Kendi başıma kalmıştım. Artık düşüncelerine güvendiğim, en uçuk düşüncelerimi sınadığım, her türlü sorunun üstesinden gelen kişi yoktu. Daha da önemlisi vakıf üstüme kalmıştı. Haydutlara karşı tek başıma olduğumu çabuk kavradım.

Babamın ölümünden sonra hayatımda büyük bir boşluk oldu tabii. Daha geçen gece rüyamda gördüm. Babamı rüyamda gördüğüm zaman çok seviniyorum, iki üç gün sürüyor o mutluluk. O zaman babam sanki tam olarak ölmemiş gibi geliyor bana. Çünkü rüyalarımda çok canlı, çok kendisi. Ve daha geçenlerde kendimi “Bu konuyu babamla konuşayım” derken yakaladım. Ölümünü hâlâ tam olarak kabullenmiş olduğumu söyleyemem. Ama galiba bir oğul, babası öldükten sonra gerçek anlamda büyüyor. 

Ali Nesin

-Kadınlar konusunda neden iyi değilsiniz?

-Hangisi söyledi?

-Sizden okudum. 

(Ali Nesin ile yapılan röportajdan)

“Oğlum bana akıl vermeye kalkıyor diye kızacak enayi babalardan değilim çok şükür. Oğullarımın aklını gereksindiğim zamanlarım da olur elbet. Kendisini dünyanın en akıllısı sananlar, dünyanın en aptallarıdır. Benim de elbet göremediğim eksiklerim, yanılgılarım, yanlışlarım vardır. Oğlum, 25 yıllık evliliğimde 25 saat mutlu olmadım, müthiş işkenceler çektim. Evet başka kimse dayanamaz, katlanamazdı. Belki birbirimize göre eş değildik ama annen kime göre, hangi erkeğe göre eş olabilirdi ki? Benim bildiğim dünyanın en şanslı kadınıymış. Bunu kendisine çok söyledim, çok anlattım. Oğlum iyi koca oldum, iyi eş oldum, iyi arkadaş oldum ve aslında iyi, çok iyi insanım. Kendimi övmek için söylemiyorum ama böyle. Hep veren insanım. Ne yazık ki, ben bu işi beceremedim. Siz oğullarımın evliliği başarmanızı diliyorum. Bizim kitabımızda ihanet yoktur. Çok söylendiği gibi, benim bütün başarısızlığıma karşın, evlilik modası geçmiş bir kurum değildir. Karınıza hiç ihanet etmeyin. Bu yüzden hep ‘Sizden çok genç kızla evlenin’ deyip durmuştum. Çoğunlukla kadın erkekten önce yaşlanıyor. Karınızdan bıkıp ona ihanet etmenizi istemiyorum. Ben etmedim hiç. Yaşamıma başka kadın girdiyse, buna zorunluydum, artık annen benim eşim değildi. Nikâhın yetmediğini hep anlattım…

(Aziz Nesin’in mektubu)aziz-nesin-ali-nesin

 
Babamı rüyamda gördüğüm zaman çok seviniyorum, iki üç gün sürüyor o mutluluk. için yorumlar kapalı

Yazan: 19 Haziran 2016 in Şiir Gibi, Şiirdir Baba

 

Etiketler: ,

Sivas Acısı

Ben tanırım
Bu bulut bizim oranın bulutu
Hemşeriyiz ne de olsa
Benim için kalkmış ta Sivas’tan gelmiş
Yurdumun bulutu
Başımın üstünde yeri var

Ben bilirim
Bu rüzgar bizim oranın rüzgarı
Hemşerimiz ne de olsa
Benim için kopup gelmiş yayladan
Yurdumun rüzgarı
Kurutsun diye akan kanlarımı

Ben anlarım
Bu acı bizim ora işi, hançer acısı
Bir ülkedeniz ne de olsa
Aynı dili konuşsak da
Anlamayız birbirimizi
Hançerin nakışı
Tanıdım acısından, Sivas işi

Ben duyarım, duyumsarım
Bizim oranın sızısı bu
Binip kara bir buluta Sivas ilinden
Sivas rüzgarında uçup gelmiş
Helallik dilemeye

Ey yüreğimin onmaz acıları
Ey beynimin dinmez sancıları
Suç ne bende, ne de sende
Ne de olsa yurttaşımsın
Kapalı da olsa bütün vicdan kapıları yüzüme
Bilmelisin, bir yerin var can evimde

Aziz Nesinsivas_isi

 
Sivas Acısı için yorumlar kapalı

Yazan: 12 Eylül 2015 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Kapılar Açık Kalsın

Hiç kimse buyur etmedi beni
Bu dünyada hiçbir yere
Ama açtım bütün kapıları tekmeleyerek
Bütün engelleri göğüsleyip yıkarak
Buyrun dediler o zaman incelikle
Buyur ettiler
Ve
Buyurdum

Elimden geldiğince görevimi yaptım
Gülümsedim hıçkırıklarımı boğarak
Sonunda kimsenin yorulmadığı denli yoruldum
Artık kapılar açık kalsın
Bundan sonra gireceklere
Şimdi dinlenmeye gidiyorum
Hoşcakal güzel dünyam.

Aziz Nesinaziz_nesin

 
1 Yorum

Yazan: 16 Ağustos 2015 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Mutluluk Anıtı

Mutluluğun capcanlı anıtını gördüm geçen gün
Dimdik bir yokuştan çıkıyor
Çok yaşlı bir kadınla bir erkek
Kol kola elele
Dayanmışlar birbirine
Bakışları gülüşleri titrek titrek
Sanki yapışıp kaynaşmışlar
Buruşuk dudaklarıyla öpüşerek
Bakıyorlar gözbebeklerine
İlk günkü gibi ürkek
Kim görse onları inanırdı
Bu aşk sonsuza denk
İlk günkü gibi sürecek
Bir ayrılsalar birbirinden
Sanki ikisi birden
Düşüp birbirinin kucağına
Hemen oracıkta can verecek

Her ilk aşk böyle bitecek sanılır
Sonu düş kırıklığı olsa bile
Mutluluk anıtına inanılır
En güzel aldanıştır aşka inanmak

Aziz Nesinask-sanati

 
Mutluluk Anıtı için yorumlar kapalı

Yazan: 30 Haziran 2015 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Harnupun Bağrındaki Çivi

Seni en çok
Güver uçurumundan bakarken aradım
Uçurum bir milyon yıllık
Yüzonbeş metre derinlik
Sevgimiz yedi yıllık
Ama Güver’den çok daha derin

Sonra birden
Tutacakmışsın gibi elimden
Bakarken uçuruma
Uzattım elimi sana
Şu kadar bin kilometreden
Ve tuttum Güver’in uğuldayan çığlığını
Yüzonbeş metreden
Duydum senin sesini
İki saat ayrımı olan o uzak yerden
Sevişmenin doruğundan düşer gibi boşluğa
Bir bilinmeyen kuşun çığlığı
Yuvarlandı dudaklarından uçuruma

Uçurumun kıyısında bir harnup ağacı
Uçurum bir milyon yaşında
Harnup yüz
Yedi yıllık sevgimiz
Harnupun dallarında çiçek açmış adak çaputları
Yaz kış çiçeklerini dökmüyor harnup

Gövdesine kalın bir çivi çakmışlar
Bencileyin acılar çeken harnup
Sakız sakız kanını akıtmış yarasından
Adak çiçekleri renk renk dallarında
Güver uçurumu bir milyon yıllık
Harnup yüz yaşında
Çivi on yıl önce çakılmış
Sevgimiz daha yedi yıllık

Benim tek niyetin sensin
Bu çiviyi çekip çıkarabilirsem bağrından harnupun
Benimsin
Çıkaramazsam olmayacak niyetim
Harnup çektikçe bağrındaki acıyı
Ben de çekeceğim ölene dek

Harnupun sakızı çivinin pasına kaynamış
Yarası derin mi derin harnupun
Tuttum çivinin başını
Ne de güçsüzmüş parmaklarım
Dayan sevdalı yüreğim
Göster gücünü demire
Göster gücünü sakızı taşlaşmış harnupa
Kurtar harnupun yüreğini
Ve kurtar kendi yüreğini
Çek çıkar çiviyi güçsüz parmaklarım
Herkül’se Herkül’ün parmakları
Zeus’sa Zeus’un
Zaloğlu Rüstem’in
Hazret-i Ali’nin parmakları ol

Savaşım zorlu mu zorlu
Kan ter içindeyim
Bir milyon yıllık uçurum
Harnup yüz yaşında
Çivi yarası on yıllık
Sevgimiz yedi
Pas sakıza sakız pasa kaynamış
Çıkarabilirsem çiviyi
Uçsun gönül kuşum kendi göklerinde
Çıkaramazsam
İşte uçurum

Paslı çivi oynadı yerinden
Ya kırılırsa başı çivinin
Canımı takıp dişime
Senin adını haykırdım uçuruma
Sesim geri döndü yüzonbeş metreden
Ve bir milyon yıl öteden
Çivi söküldü harnupun bağrından
Demek benimsin günün birinde sevgilim
Harnupun yarası on yıllık
Benimki yedi
Harnup yüz yaşında
Bir milyon yıllık uçurum
O paslı çiviyi saklıyorum
Güver uçurumunca sabırlıyım
Ölsem de kalsam da
Dünya durdukça seni seviyorum

Aziz Nesin
Kaynak: zeynepnazanarz_ı_halim
 
Harnupun Bağrındaki Çivi için yorumlar kapalı

Yazan: 03 Şubat 2015 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Pişmanlık

Herşey herşey belli
Ortada ve açık
Birlikte çekilmiş resimlerimizden pişmansın
Resimde sarıldığın yaşlı adam
Üç beş yıla kalmaz ölür
Kalıtı arasında resimlerin görülür
Onurun iki paralık olur
Herşey herşey belli
Yazdığın mektuplarından pişmansın
O güzelim sevi sözlerinden
Ki yaşlı adamın uğruna can vereceği
Ölürse bugün yarın
Mektuplar ele geçer
Sonra ne derler
Herşey anlaşılıyor
Neden artık mektup yazmadığın
Resim çekilirken soğuk duruşun
Senin için yazdığı şiirler yaşlı adamın
O çiçek o yaprak kurumuş
Altında o tarih
Bakarsın ölüverir
Kalıtında bulunur
Onurun kırılır
Son yolculuğuna çıkmadan
Herşeyi silip kazıyor yaşlı adam
Yakıp yok ediyor
Ne varsa senden gönderiyor
Salt bir acı kalıyor şurasında dinmeyen
Yaşanmamış zaman nasıl dönüp yaşanılmazsa
Yaşanmış zamandan da geri dönülmez
Yaşamak da ölmek gibidir
Artık ne yapılsa boş
Bunca yıldır Adem’le Havva’nın bile
Unutulmadı haram meyveden ısırdıkları
Hem de yaşamamışlarken gerçekte
Siz ki vardınız yaşanmıştınız
Yaşlı adam ölür gider
Gün gelir resimler şiirler yiter
Mektuplar andaçlar biter
Ne yaşlı adam ne de sen
Hiçbir iz kalmaz ikinizden
Ne tanık ne kanıt ne belge
Yine de herşey bilinecek ey pişman kadın
Değil mi ki kalmış zamanda dişlerinizin izi
Saçının teline gözünün rengine dek
Zaman unutmaz sizi
Aziz Nesin
 
Pişmanlık için yorumlar kapalı

Yazan: 01 Kasım 2014 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Hepsi Aynı

Kaç sevgiliyi sonuncu saydıysam
Hepsi de aynı kadındı
Bilmiyorlardı kendilerini
Ama ben biliyordum
Çünkü hep aynı bendim.
Kaç kadını seviyorum dedimse
Hepsi de aynı kadındı
Bilmiyorlardı birbirlerini
Ama ben biliyordum
Çünkü hepsini seviyordum.
Kaç kadın ihanet ettiyse
Hepsi de aynı kadındı
Bilmiyorlardı kaç yaram olduğunu
Ama ben biliyordum
Çünkü vurulan hep bendim.

Aziz Nesin

 
Hepsi Aynı için yorumlar kapalı

Yazan: 12 Haziran 2013 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

 
%d blogcu bunu beğendi: