RSS

Etiket arşivi: Şeyh Galip

Ateş Denizlerini Mumdan Kayıklarla Geçmek/Geçmemek

Dost sohbetlerinde ve Şeyh Gâlib’le ilgili yazılarda ilgimi en çok çeken meselelerden birisi, Gâlib’in Hüsn ü Aşk’ına duyulan hayranlığı ifade eden ve şâiri “muhteşem” olmakla niteleyen cümlelerdir. Fakat hemen peşinden fark ettiğim bir gerçek de sohbetin ilerleyen kısımlarında ve yazıların sonraki cümlelerinde aslında Hüsn ü Aşk’ın okunmadığına dâir ipucu niteliğindeki yanlış ifade ve anlatımlardır. Bu yazıda da bunlardan birisine dikkat çekilecektir. Bilimsel bir makaleye de konu edilebilecek bir yaygın yanlış anlamaya dikkat çekmeyi amaçlayan bu yazının amacı birilerinin yanlışlarına işaret ederek onları kırmak, incitmek değildir. Bu yüzden bir nevi dost sohbeti tarzında kaleme aldığım bu yazımda alıntıda bulunacağım bazı yazarların sözlerimden dolayı incinmelerini istemem.
Şeyh Gâlib’in 1782 yılında yazdığı, Türk edebiyatının şâheserlerinden sayılan ve günümüz şair ve yazarlarını da derinden etkileyen mesnevisi Hüsn ü Aşk’ın belki de herkes tarafından bilinen bölümü “ateş denizinden mumdan kayıklarla geçme/geçmeme” sahnesidir. Hikâyenin bu bölümünde Şeyh Gâlib okuyucuya o kadar enfes bir sahne resmeder ki yazılışının üzerinden 233 sene geçtiği halde hâlâ aşktan bahseden eserlerde bir şekilde bu sahneyi hatırlatan göndermelere rastlıyoruz. Bu yazının kaleme alınmasının sebebi de tam olarak bu durumla ilgilidir. Yani edebî metinlerde karşımıza çok sık çıkan, edebî sohbetlerin olmazsa olmazlarından biri olan “ateş denizinden mumdan kayıklarla geçmek” acaba doğru mu anlaşılmıştır?
Öncelikle bu sahnenin yanlış bilinen, hepimizin hemen hatırlayacağı şekline işaret edelim.
“Şeyh Galib meşhur mesnevisinde Hüsn‘ü bulmak için yollara düşen ‘Aşk‘ı mumdan bir gemiye bindirerek ateş denizinden geçirir.”
“Biz kazandık, çünkü Sevgioğulları’yız biz. Ateş denizinde mumdan gemilerle gezer, aşk taşırız hüsnün sahiline.”
Bu iki cümle, yazının kaleme alınma sebebini oluşturan yanlış kullanımlara çok güzel iki örnektir. Konuya başka örnekler de verilebilir fakat bu iki örnek bile maksadı ifade etmeye yetmektedir. Görüldüğü üzere, örneklerimize göre Hüsn ü Aşk’ta hikâyenin erkek kahramanı olan Aşksevgilisi Hüsn’e ulaşmak için yollara düşmüş, mumdan bir gemiye binerek ateş denizinden geçmiştir. Hâlbuki Hüsn ü Aşk okunmuş veya bu ifadelerin geçtiği sahne iyi anlaşılmış olsaydı, Şeyh Gâlib’in bu romantik ve artistik cümlelerde anlatılan duygunun tam tersini söylediği görülecektir.
Mumdan Gemilerle Ateş Denizini Geçmek mi?
O halde Hüsn ü Aşk’ta “ateş denizinden mumdan kayıklarla geçmek” diye bir şey yok mudur? El-cevap: yoktur! Ne vardır peki? Hikâyenin erkek kahramanı olan Aşk, karşısına bir engel olarak çıkan ateş denizinden “mumdan kayıklarla geçme”yi teklif eden devlerin teklifine karşılık mumdan kayıklara binerek değil, ateş denizine dalarak bu engeli aşmıştır. Aşağıda öncelikle bu sahnede gerçekte neler anlatıldığı, ilgili bölümden alıntılanan beyitlerle sunulacaktır. Ardından da aslında bu sahnenin tasavvuftaki hangi düşüncenin metaforik anlatımı olduğu belirtilerek konuyla ilgili başka bir yanlış anlamaya da dikkat çekilecektir.
Hikâyede Aşk, Hüsn’ü kabilesinden isteyince, kabilenin ileri gelenleri Aşk’ı kalb ülkesindeki kimyayı bulmaya gönderir. Fakat Aşk’a yolda karşılaşacağı tehlikelerden haber vermeyi de ihmal etmezler. Bu tehlikelerden birisi de ateş denizindeki mumdan kayıklardır.
Ol şehrde kîmyâ olurmuş
Yolda belî çok belâ olurmuş
Bin başlı ejder-i münakkaş
Mumdan gemi altı bahr-i âteş (HA: 1245-1246)
“O şehirde kimyâ ile uğraşılırmış, ama, yolda da çok belâlar varmış: Derisi nakış nakış bin başlı ejderha; ateş denizinde yüzen mum bir gemi….”
Dikkat edilirse daha hikâyenin başında Aşk’ın karşılaşacağı tehlikeler anlatılırken söylenen “mumdan gemi altı bahr-i âteş” ile kastedilen şey, mumdan geminin aşk için bir tehlike olduğudur. Yani ateş denizini mumdan gemilerle geçmek günümüz yazar ve şairlerinin zannettiği gibi olumlu karşılanan bir hareket değildir. Aksine mumdan gemiler Aşk’ın sakınması ve dikkat etmesi gereken bir tehlike olarak zikredilmektedir. Aşk, çıktığı yolculukta gam harabelerini geçince ateş deniziyle karşılaşır:
Gûş etmiş idi o ser-güzeşti
Âteş yemi üzre mûm keştî
Çıkdı yolu üzre şimdi nâgâh
Ol kulzüm-i âteş-i ciğer-gâh
Mûmdan gemiler edip hüveydâ
Kılmış nice dîv o bahri me’vâ (HA: 1548-1550)
“(Aşk), o ateş denizi üzerindeki mumdan gemiler hikâyesini duymuştu. O ciğerler yakan ateş denizi ansızın yolunun üzerine çıktı. Çok sayıda dev (cin) mumdan gemilere binmiş, o denizde seyrediyordu.”
Burada dikkat edilmesi gereken başka bir ayrıntı da gemilerin mumdan olup, ateşte hemen eriyeceği gerçeğidir. fakat bu sahnede devler, kurbanları için bir oyun oynamaktadır. Şeyh Gâlib, bu oyuna mumdan kayıklara binenlerin aptal olduğunu, bu yüzden devler tarafından kandırıldıklarını söyleyerek şöyle işaret eder:
Çün âteş o kavme etmez âzâr
Âzürde olur mı nârdan nâr
Keştîleri ber-hevâ tutarlar
Çok ebleh-i bî-nevâ tutarlar
Keştîye kim eyler ise ikdâm
Ol dîvler eyler idi i’dâm (HA: 1551-1553)
“Ateş o kavme zarar vermiyordu. Hiç ateş, ateşten incinir mi!… Gemileri hava üzerinde yürütüyorlar ve birçok akıldan yayan ahmağı (bununla) avlıyorlardı. Kim gemiye binmeye kalkarsa o devler onu öldürüyorlardı.”
Aşk Gemiye Bindi mi?
Devler, aşk’ı da bu gemiye binmeye davet ederler. Fakat aşk bunun bir oyun olduğunu anladığı, ateş denizinde mumdan gemiyle seyahat etmenin imkânsızlığını fark ettiği için bu teklifi umursamayarak sabreder.
Çün dîvler etdi aşk’ı da’vet
Gel keştîye bulasın selâmet
Aşk eyledi mâcerâyı iz’ân
Sabreyleyip olmadı şitâbân. (HA: 1560-1561)
“Devler, Aşk’ı gel gemiye bin de kurtuluşa er diyerek davet ettiklerinde, aşk olan biteni kavradı, sabretti ve gemiye koşup binmedi”
Aşk, mumdan gemiye binmez, ancak ateş denizinden nasıl geçeceği konusunda da şaşkınlık içinde kalarak Allâh’a dua eder. Olağanüstü özelliklere sahip olan atı Aşkar’la konuşarak ateş denizine dalar ve oradan çin sâhiline çıkar.
Aşkar süzülüp misâl-ı ankâ
Ol âteşe girdi bî-muhâbâ (HA: 1586)

“Aşkar ankâ gibi süzülüp korkusuzca o ateşe girdi”.
Hüsn ü Aşk mesnevisinde “ateş denizinden mumdan kayıklarla geçmek” gibi bir sahne olmadığı halde günümüzde Şeyh Gâlib’in kahramanını mumdan gemilere bindirerek ateş denizinden geçirdiği şeklinde genel bir kanâat mevcuttur. Bu durum, eskilerin galat-ı meşhûr dedikleri türden bir yanılma olarak da kabul edilebilir. Bu yanlış kanâatin yayılmasının en büyük sebebinin de “ateş denizinden mumdan kayıklarla geçme”nin kulağa romantik gelmesi olduğunu düşünüyorum. Böyle bir kanâat tek başına anlamlı ve hatta romantik kabul edilebilir. Ancak bunu Şeyh Gâlib’e ve Hüsn ü Aşk mesnevisine dayandırarak ifade etmenin yanlışlığı ortadadır. Dahası yukarıda alıntıladığımız beyitlerde bunun tam tersi anlatılmış, ateşten bir denizi mumdan gemilerle geçmeye çalışmanın eblehlerin/ahmakların işi olduğu vurgulanmıştır.
Bu vesileyle Hüsn ü Aşk’ta anlatılan bu sahnenin anlaşılmamasından dolayı tasavvufî olarak ifade ettiği anlama dair bazı izahlarda görülen yanlışlığa da işaret edelim.
Hilmi Yavuz, 22 Ekim 2014 tarihli “Ateşten Denizleri Mumdan Kayıklarla Geçmek” başlıklı yazısında
Bin başlı ejder-i münakkaş
Mumdan gemi altı bahr-i âteş
beytinde anlatılan metaforun, Behcet Necatigil’in Ölü isimli şiirinde geçen
Ateş denizinde mumdan kayıklarla
Sağlam mı tekneler aşkları geçmeye
Güç.
şeklindeki mısralarda bağlam değiştirerek ele alındığını, yani “ateşten denizleri mumdan kayıklarla geçmek” metaforunun Şeyh Gâlib’de ve Necatigil’de farklı bağlamlara işaret ettiğini belirterek mesnevinin erkek kahramanı olan Aşk’ın geçmesi gereken engellerden birisinin de “ateş denizlerini mumdan kayıklarla geçmek” olduğunu söyler. Dahası “ateş denizlerini mumdan kayıklarla geçmenin, Allah’la vuslatın imkansız gibi görüneni aşabilmeyi göze almak anlamına geldiğini ifade eder.
Romantik Bir Söylem
Aslında Hüsn ü Aşk mesnevisinde “ateş denizlerini mumdan kayıklarla geçmek” diye bir şey olmadığının, aşılması gerekenin, kahramanın daha hikâyenin başında uyarıldığı tehlikenin ateş denizi değil, mumdan kayıklar olduğunun bilinmesi gerekmektedir. Hüsn ü Aşk bir bütün olarak okunup incelendiğinde anlatılan hikâyenin tasavvufi yönünün ele ancak mumdan gemilere binmemek sayesinde ortaya çıktığı görülür.
Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Günümüzde oldukça romantik bir söylemle dile getirilen ve aşkın güçlüklerini ifade etmek için kullanılan “ateş denizlerini mumdan kayıklarla geçmek” metaforu Hüsn ü Aşk’ta günümüzde algılandığının tam tersi bir şekilde geçmektedir. Bu ifadenin Hüsn ü Aşk mesnevisinden bağımsız bir şekilde, aşkın önündeki engelleri aşmanın zorluklarını anlatmak için kullanıldığını ifade edeceklere saygı duyduğumu söylemek isterim. Nihayetinde bu yazı, Hüsn ü Aşk’ta geçen bir ifadenin günümüzde yanlış kullanıldığına dikkat çekmek amacıyla kaleme alınmıştır. Böyle bir şeyi kastetmeden bu metaforu kullananlara diyecek bir sözümüz elbette yoktur. Fakat bunun da kendi içinde zorluktan öte bir imkânsızlığı ifâde ettiğini de vurgulamak gerekir. Nitekim Zehra Yılmaz’ın aşağıdaki şiirinde de bu metafora başvurulmuş, lâkin böyle bir şeyin imkânsızlığı da vurgulanmıştır.
Bir haber gelse gökkuşağından, içinde sen olsan
Damla damla muştulansan yüreğime, içime dolsan
Yedi renge boyasan yedi yerinden kalbimi
Ben mumdan bir gemi olsam, sen ateşten bir deniz
Dönemem artık geriye, erisem de beraberiz.
 
Ateş Denizlerini Mumdan Kayıklarla Geçmek/Geçmemek için yorumlar kapalı

Yazan: 20 Ocak 2020 in Türk Şiiri, Şiir Gibi

 

Etiketler: ,

Efendimsin cihânda i’tibârım varsa sendendir

Efendimsin cihânda i’tibârım varsa sendendir
Miyân-ı âşıkânda iştihârım varsa sendendir

Benim feyz-i hayâtım hâsıl-ı rûh-ı revânımsın
Eğer sermâye-i ömrümde kârım varsa sendendir

Veren bu sûret-i mevhûme revnak reng-i hüsnündür
Gülistân-ı hayâlim nevbâharım varsa sendendir

Felekden zerre mikdâr olmadım devrinde rencide
Ger ey mihr-i münîr âh u zârım varsa sendendir

Senin pervâne-i hicrânınam sen şem’-i vuslatsın
Be-her şeb hâhiş-i bûs u kenârım varsa sendendir

Şehîd-i aşkın oldum lâle-zâr-ı dâğdır sinem
Çerâğ-ı türbetim şem’-i mezarım varsa sendendir

Gören sergeştelikde girdâb-ı dest zann eyler
Fenâ-ender-fenâyım her ne varım varsa sendendir

Niçün âvâre kıldın gevher-i gaitanın olmışken
Gönül âyînesinde bir gubârım varsa sendendir

Şafak-tâb eyledin peymânemi hûnâb ile sâkî
Sabâh-ı sohbet-i meyde humarım varsa sendendir

Sanadır ilticâsı Gâlibin yâ Hazret-i Mevlâ
Başımda bir külâh-ı iftihârım varsa sendendir

Şeyh Galip

       
 
Efendimsin cihânda i’tibârım varsa sendendir için yorumlar kapalı

Yazan: 10 Aralık 2014 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Tedbîrini terk eyle, takdir Hudâ’nındır

Tedbîrini terk eyle, takdir Hudâ’nındır
Sen yoksun o benlikler hep vehm‐ü gümânındır
Birden bire bul aşkı bu tuhfe bulanındır
Devrân olalı devrân erbâb‐ı safânındır
Âşıkta keder neyler gam halk‐ı cihânındır
Koyma kadehi elden söz Pir‐i Mugân’ındır

Meyhâneyi seyrettim uşşâka matâf olmuş
Teklîf ü tekellüften sükkânı muâf olmuş
Bir neş’e gelip meclis bîhavf u hilâf olmuş
Gam sohbeti yâd olmaz, meşrepleri sâf olmuş
Âşıkta keder neyler gam halk‐ı cihânındır
Koyma kadehi elden söz Pir‐i Mugân’ındır

Ey dil sen o dildâre lâyık mı değilsin ya
Dâvâyı muhabbette sâdık mı değilsin ya
Özrü nedir Azrâ’nın Vâmık mı değilsin ya
Bu gâm ne gezer sende âşık mı değilsin ya
Âşıkta keder neyler gam halk‐ı cihânındır
Koyma kadehi elden söz Pir‐i Mugân’ındır


Mahzun idi bir gün dil meyhâne‐i mânâ’da
İnkâra döşenmiştim efkâr düşüp yâda
Bir pir gelip nâgâh pend etti alel‐âda
Al destine bir bâde derd u gamı ver bâda
Âşıkta keder neyler gam halk‐ı cihânındır
Koyma kadehi elden söz Pir‐i Mugân’ındır

Bir bâde çek, efzûn kap mecliste zeber‐dest ol
Atma ayağın taşra meyhânede pâ‐best ol
Alçağa akar sular, pay‐i hümâ düş mest ol
Pür çûş olayım dersen Gâlib gibi ser‐mest ol
Aşıkta keder neyler gam halk‐ı cihânındır
Koyma kadehi elden söz Pir‐i Mugân’ındır

Şeyh Gâlib
 
Tedbîrini terk eyle, takdir Hudâ’nındır için yorumlar kapalı

Yazan: 06 Kasım 2014 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Tabl-ı tehîden gümdür suhanler Bî-hûde Gaalib ef gaan edersin

Gencînen olsam vîrân edersin
Âyînen olsam hayran edersin

Tîr-i nigehden dâğ-ı derûna
Baksan ne işler seyrân edersin

Saki keramet sende ya bende
Bahri habâba mihmân edersin

Nezzâre-i germ etdikçe ey çeşni
Âteşle âbı yek-sân edersin

Ey huşk zâhid dem urma meyden
Dest-i duayı mercan edersin

Zâhid o meh-veş bir nurdur kim
Büttür demezsin îmân edersin

Mâdâm uçarsın gözlerde amma
Rûyun perî-veş pinhân edersin

Tabl-ı tehîden gümdür suhanler
Bî-hûde Gaalib ef gaan edersin

Etvâr-ı cerhe uy mevlevî ol
Seyrân edersin devrân edersin

Şeyh Galib

 
Tabl-ı tehîden gümdür suhanler Bî-hûde Gaalib ef gaan edersin için yorumlar kapalı

Yazan: 18 Eylül 2014 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Hüsn ü Aşk, 151-208 Bölüm

151. Ol mevt hayât-ı câvidândır / Ger nefs için istene ziyândır
151. O ölüm, ebedî bir yaşayıştır, ama nefis için istenirse ziyandır.

152. Maksûd hemîn rızâ gerektir / Ol kasde dahı atâ gerektir
152. Maksat ancak senin rızanı kazanmak. Fakat bu maksada erişmek de senin lûtfunla olur.

153. Kaldı orada esîr-i hasret / Ne tâb-ı güzer ne fikr-i avdet
153. Aşk orada hasret esiri olup kaldı. Ne geçmeğe kudreti vardı, ne geri dönme fikrine düşmüştü.

154. Nutka gelip aşkar-ı gül-endâm / Dedi ne sebebden ettin ârâm
154. O gülbedenli aşkar söze geldi neden durup kaldın dedi. (Aşkar, kızıl renkli at)

155. Aşk eyledi dürr-i eski rîzân / Söz söyledi hemçü dürr-i galtân
155. Aşk gözyaşı incilerini döküp yuvarlanıp giden inci taneleri gibi sözlere başladı.

156. Gayret gibi yok per ile bâlim / Bu âteş ile nic’ola hâlim
156. Gayret gibi kanadım yok ki, Bu ateşle halim ne olacak benim?

157. Şâhin değilim ki edip âheng / Pervâz edeyim hezâr ferseng
157. Şahin değilim ki davranıp kanatlarımı açayım da uçup binlerce fersah yol alıp gideyim.

158. Aşkar süzülüp misâl-ı ankâ / Ol âteşe girdi bî-muhâbâ
158. Aşkar ankâ gibi süzülüp korkusuzca o ateşe girdi.

Âgâhî dâden-i Suhan be sûret-i Tezerv / Suhan’ın Sülün Şeklinde Gelip Aşk’ı Uyarması

159. Gûş etti ki bir tezerv-i ser-keş / Bu gûne verir peyâm-ı âteş
159. Serkeş yani baş çekmiş bir sülünün şu çeşit ateşli bir haber verdiğimi duydu.

160. Kim duhter-i şâh-ı Çîn’dir ol / Hüsn anlama nakş-ı kîndir ol
160. Diyordu ki : O, Çin şâhınn kızıdır; onu Hüsn sanma; kinin nakşıdır, yani kendisidir.

161. Ol duhterin adı Hüş-rübâdır / Âdem-küşdür perî-likâdır
161. O kızın adı Hüşrübâ (akıl kapan)’dır; peri yüzlüdür ama adam öldürür.

162. Bu bağa gelirse yarın ol mâh / Zât’üs-Suvere’ alır seni âh
162. Yarın o ay bu bahçeye gelirse eyvahlar olsun, seni alıp Zât’us-Suver’e götürür.

163. Aşk aklını başına edüp cem’ / Bî sûd idi liyk yandı çün şem’
163. Aşk, aklını başına topladı ama mum gibi yanmıştı bir kere; faydası yoktu artık.

164. Kaldı o gül-i harîm-i vuslat / Ol bağda hemçü bûm-ı gurbet
164. O vuslat harîminin gülü, o bahçede, gurbet baykuşu gibi kaldı.

165. Fi’l vâki’ o duhter-i semen-sâ / Ol bağı yine edindi me’vâ
165. Gerçekten de o yâsemin bedenli kız, gene o bahçeyi yurt edindi.

166. Elvân ile her gurûh-ı yektâ / Envâr-ı mücessem idi gûya
166. Eşi bulunmayan her bölük sanki çeşitli renklerle cisimlere bürünmüş nurlardı sanki.

167. Pertevleri kıldı reng der reng / Envâr-ı hayâli ceng der ceng
167. Işıkları; renk renk yaptı, hayâl nurları birbirine çarpmadaydı.

168. Ammâ ki zemîn-i kal’a-i pâk / Âyine idi çü akl-ı derrâk
168. O tertemiz kalenin zemini, her şeyi anlayan akıl gibi bir aynaydı.

169. Her aksden ol zemîn-i pür-nûr / Gösterdi hezâr rûh-ı mahşûr
169. O ışıklı yer, kendisine vuran her şeyden binlerce haşredilmiş can gösterdi.

170. Bir taht-ı münevver oldu peydâ / Ol pîr ile Aşk oturdu hemtâ
170. Nurlu bir taht peyda oldu. Tahta o ihtiyarla Aşk. beraberce oturdu.

171. Aldılar o şâhı eyleyip azm / Seyrâna o şehri kıldılar cezm
171. O padişah alıp şehri gezdirmeye götürdüler.

172. Her gûşede nice bağ ü bûstân / Her birisi reşk-i bağ-ı Rıdvân
172. Her bir bucakta nice bağ, bahçe vardı. Her bir bahçe cennet bahçesinin bile hasedini çekiyordu.

173. Gencîneler anda aşkâre / Memzûc idi cevhere sitâre
173. Oradaki defineler açıktaydı, mücevherler yıldızlara karışmıştı.

174. Bir nice umûr-ı gayr-ı ma’kûl / Her nazrada Aşk’a oldu mahsûl
174. Her bakışında Aşk’a, aklın almayacağı nice şeyler göründü.

175. Aşk etti bir iki saat âram / Tâ kim gele pîr vere peygâm
175. Aşk bir iki saat durdu, bekledi; o ihtiyarın gelip haber vermesini bekledi.

176. Bir gulgule koptu kasr içinde / Kim görmemiş idi asr içinde
176. Birden köşkün içinde öyle bir gürültü koptu ki âlem de o çeşit gürültü görülmemişti,

177. Âvâz-ı sürûr-ı nây u tunbûr / Bir velvele hemçü nefha-i sûr
177. Ney ve tanburların neşeli sesleri duyuluyordu. Sûr üfürülüyor gibi bir velveledir, kopmuştu.

178. Âvâze-i tabl-ı şâdmânî / Âsâr-ı neşât-ı câvîdânî
178. Sevinç davulları çalınıyor, ebedi sevinç belirtileri beliriyordu.

179. Bir perde açıldı nâ be-hengâm / Aşk oldu tahayyür ile sersâm
179. Beklenmedik bir anda bir perde açılıverdi. Aşk hayretler içinde kaldı, aklı başından gitti.

180. Bir hâl-i garîb oldu peydâ / Kim eylemez idi Aşk hulyâ
180. Görülmemiş, şaşılacak öyle bir hal oldu ki Aşk, bunu hayaline bile getirmemişti.

181. Kim gayret ü Hayret ile İsmet / Geldiler ana berây-ı hidmet
181. Gayret ile İsmet ona hizmete geldiler.

182. Hem dahı Suhan o pîr-i enver / Munlâ-yı Cünunda besberâber
182. Hem de Suhan, o apaydın ihtiyar, Cünun mollası ile beraber göründü.

183. Tebşîr kılıp Suhan mukaddem / Dedi ki eyâ hidîv-i ekrem
183. Önce Suhan müjdeledi, ey ulu emir dedi.

184. Bu hâli bilir misin hele sen / Sen kandasın ü dahı kimim ben
184. Bu hali bilir misin sen? Sen neredesin ben kimim?

185. Bu şehr ne şehr-i dil-sitândır / Bu bağ ne bağ u bûstandır
185. Bu şehir, gönül alan nasıl bir şehirdir, bu bağ, bu bahçe ne biçim bağdır, bahçedir?

186. Seyr ü seferin ne râhdandır / Zûr u hünerin ne şâhdandır
186. Nereden yola çıktın, hangi yoldan geldin? Kuvvetin, hünerin hangi padişahtan meydana geldi?

187. Yâdında mıdır Benî-Mahabbet / Nüzhet-geh-i Ma’ni cây-ı vuslat
187. Sevgioğulları, Mânâ gezinti yeri, o buluşma yeri alklında mı?

188. Bu işte o bağ-i bî-bedeldir / Bu hâne henüz ol mahaldir
188. Orası işte o eşsiz bahçe, bu ev hâlâ orası.

189. Kim bunda ne gûl var ne evhâm / Ne dîv-i siyâh u zişt peygâm
189. Burada ne gulyabani var, ne evham. Ne kapkara dev var, ne çirkin haber.

190. Ne âteş-i sihr ü ne şitâ var / Ne bîm-i helâk ü ne belâ var
190. Ne büyü ateşi var, ne kış. Ne ölüm baykuşu var, ne belâ.

191. Bil cümle neşât-ı câvidânî / Envâ’-ı sürûr u şâdmânî
191. Burada tamamıyle ebedîlik neşesi, sonsuz bir sevinç, zevkin sefanın çeşitleri var.

192. Fehmeyle ki bu garîb sırdır / Erbâb-ı ukûle müstetirdir
192. Anla bunu, görülmemiş eşsiz bir sırdır bu. Akıllılardan gizlidir.

193. Ben ol Suhan’ım ki edip ikdâm / Çehden sana râhı etdim i’lâm
193. Ben o Suhan’ım ki kuyuya vardım, sana kurtuluş yolunu bildirdim.

194. Câdûyı helâk eden ben idim / Bu yolları pâk eden ben idim
194. Cadıyı öldüren bendim, bu yollan temizleyen gene bendim.

195. O bülbül o tûtî-i suhan-gû / Hem ben idim ol tezerv-i dil-cû
195. O bülbül, o söz söyleyen dudu kuşu, o gönül alan, sevimli sülün hep bendim.

196. Ol pîr-i tabîb-i pâk-tıynet / Bendim sana eyledim delâlet
196. O yaratılışı temiz hekim de bendim, sana yol gösterdim.

197. Geldim yine da’vet-i visâle / Vâkıf olagör meâl-i hâle
197. Şimdi gene buluşmaya, kavuşmaya davetçi olarak geldim, artık bu halin ne olduğunu anla.

198. Bulmağa zuhûr bu mebâhis / Bir geç-nazar olmuş idi bâis
198. Bu şeylerin meydana gelmesine eğri, yanlış bir bakış sebep oldu.

199. Kim Aşk Hüsün’dür ayn-i Hüsn Aşk / Sen râh-ı galatda eyledin meşk
199. Çünkü Aşk Hüsn’dü, Hüsn de Aşk’ın kendisi. Sen ise yanlış bir yol tutmuştun.

200. Birlikte bu kıyl ü kâl yokdur / Ol farzda hîç muhâl yokdur
200. Birlikte bu dedikodu yoktur. O zanda olmayacak şey hiç bulunmaz

201. Var imdi gör ol melek-likâyi / Seyreyleki Hüsn-i bî-behâyi
201. Var simdi onun, o melek yüzlü güzelin deger biçilmez güzelligini gör seyret.

202. Tâ cümle nihan iyân ola hep / Evvelki iyan nihân ola hep
202. Bütün gizli seyler açiga çiksin, evvelki açik olanlarin hepsi de gizlensin, silinip gitsin.

203. Hem-râhlarin bu râha erdi / Ask ancak o pâdisâha erdi
203. Seninle yoldaş olanlar, bu yola kadar geldiler o padişaha ise ancak Ask eristi.

204. Munlâ-yi Cünûn u Gayret İsmet / Hem kaldı girü Benî-Mahabbet
204. Cünûn mollası, Gayret, ismet, Sevgiogulları geride kaldılar.

205. Hem üns-i Suhan nihâyetindir / Bundan ilerisi Hayret’indir
205. Suhan’la arkadasligin sonu da burası, bundan ötesi Hayret’in işi.

206. Fi’l vâki’alıp o sahi Hayret / Açıldı sürâdikât-i vuslat
206. Gerçekten de Hayret o padişahı alıp götürdü, vuslat perdeleri açıldı.

207. Buldu bu mahalde kıssa pâyân / Bundan ötesi degil nümâyan
207. Hikâye de burada sona erdi, bundan ilerisi artık görünmez.

208. Sad şükr ola hayy-i lâ-yemûta / Kim erdi söz âlem-i sükûta
208. O ölümsüz diriye, Allah’a yüzlerce hamdolsun ki söz, sükût âlemine erişti

Şeyh Galip

 
Hüsn ü Aşk, 151-208 Bölüm için yorumlar kapalı

Yazan: 06 Ağustos 2014 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Hüsn ü Aşk 1-100 Bölüm

Hüsn ü Aşk, 1-50. Bölüm Agâz-ı Dâstân-ı Benî Muhabbet / Benî Muhabbet Hikâyesinin başlangıcı

1. «Dil-zinde-i feyz-i Şems-i Tebrîz / Ney-pâre-i hâme-i şeker-rîz»
1. Tebrizli. Şems’in feyziyle gönlü diri olan ve şekerler döken kamış parçası kalem,

2. «Bu resme koyup beyân-ı aşkı / Söyler bana dâstân-ı aşkı»
2. Aşkı anlatışı bu tarza dökerek bana, aşk destanını söyler:

3. «Kim vardı Arab’da bir kabîle / Mustecmi’-i haslet-i cemîle»
3. Araplarda bütün temiz huylara sahip bir kabile vardı.

4. «Ser-levha-i defter-i fütüvvet / Ser-hayl-i Arab Benî Mahabbet»
4. Fütüvvet defterinin başlığı olan, Arap boylarının başı bulunan bu kabile, «Benî muhabet» yani Sevgioğulları kabilesi idi.

5. «Amma ne kabîle kıble-i derd / Bilcümle siyâh-baht u rû-zerd»
5. Ama ne kabîleydi? Dert kıblesi; bütün halkı kara bahtlı, sarı yüzlüydü.

6. «Giydikleri âftâb-ı temmûz / İçtikleri şu-le-i cihân-sûz»
6. Giydikleri temmuz güneşi; içtikleri, cihânı yakıp yandıran alevdi.

7. «Vadîleri rîk ü şîşe-i gam / Kumlar sağışınca hüzn ü matem»
7. Vadileri kumluk ve gam şişelerinin kırıklarıydı; kumlar sayısınca da hüzün ve matem vardı.

8. «Hargehleri dûd-ı âh-ı hırmân / Sohbetleri ney gibi hep efgân»
8. Çadırları, mahrumiyet âhının dumanı; sohbetleri de hep ney gibi feryâd ve figandı.

9. «Her birisi bir nigâra urgun / Şemşîr gibi dehânı pür-hûn»
9. Her biri, bir güzele vurgundu, hepsinin de ağzı kılıç gibi kanlıydı.

10. «Erzâkları belâ-yı nâgâh / Âteş yağar üstlerine her gâh»
10. Rızıkları ansızın gelen belâ idi; üstlerine her an ateş yağardı.

11. «Ekdikleri dâne-i şirâre / Biçdikleri kalb-i pâre pâre»
11. Ektikleri kıvılcım taneleriydi, biçtikleri paramparça kalpti.

12. «Anlar ki kelâma cân verirler / Mecnûn o kabîledendi derler»
12. Söze can verenler, Mecnûn da o kabîledendi derler.

13. «Her kim ki belâya mürtekibdir / Elbet ol ocağa müntesibdir»
13. Kim belâya düşmeyi dilerse, elbette o ocağa mensuptur.

14. «Satdıkları hep metâ’- cândır / Aldıkları sûziş-i nihândır»
14. Sattıktarı hep can malıydı; aldıklarıysa gizlice yanış.

Vilâdet-i Hüsn ü Aşk / Hüsn ile Aşkın Doğuşu,

15. «Oldu bu serâya pâ-nihâde / Ol gice iki kibâr-zâde»
15. O gece bu dünyâya iki kibar-zâde ayak bastı.

16. «Fî-l hâl açıldı subh-ı ümmîd / Hem mâh doğdu hem de horşîd»
16. Hemen ümit sabahı ışıdı .açıldı; hem ay doğdu, hem güneş.

17. «Ol hâle sebeb bu iki şehmiş / Her biri süvâr-ı mihr ü mehmiş»
17. Meğer o hâle sebep bu iki :padişahmış; her biri aya, güneşe binmişlerdi.

18. «Ammâ biri duhter-i semen-ber / Biri püser-i Mesîh-peyger»
18. Ama öyle ki biri yasemin bedenli bir kız-, öbürü Mesih bedenli bir oğlandı.

19. «Fehmetti kabîle mâcerâyı / Hep duydu bu iki mübtelâyı»
19. Kabile macerayı anladı; herkes belâlara uğramış bu iki çocuğun doğumunu duydu.

20. «Hüsn eylediler o duhtere ad / Ferzend-i güzîne Aşk-ı nâ-şâd»
20. O kıza Hüsün adını verdiler; o seçkin oğlana da şâd olmayan Aşk adını taktılar

Nâmzed şoden-i Hüsn bâ Aşk / Hüsn ile Aşk’ın Nişanlanmaları

21. «Bir bezm-i latîf olup müretteb / Sâdât-ı kabîle geldiler hep»
21. Güzel bir meclis kuruldu; kabîle uluları hep geldi.

22. «Re’y eylediler ki bu iki mâh / Bir birinin ola hâh nâhâh»
22. Bu iki ay, ister istemez birbirinin olsun; diye karar verdiler.

23. «İrzâ edeler babalarını / Böyle edeler duâlarını»
23. Babalarını buna râzı etmeyi, dualarını, dileklerini, bu işe hasretmelerini kararlaştırdılar.

24. «Bu re’yi olup kazâ müessis / Bî-gâile hatmolundu meclis»
24. Kazâ ve kader, bu kararı kurdu; hiç bir gâile çıkmadan da meclis sona erdi.

Sabakdâş şoden-i îşân der mekteb-i edeb / Onların Mektep Arkadaşı Oluşu

25. «Bir kışra girüp dü magz-ı bâdâm / Bir mektebe vardılar Edeb nâm»
25. İki iç bâdem bir kabuğa girdiler de Edeb adlı mektebe vardılar.

26. «Bir beyt olup iki tıfl-ı mısra’ / Ma’nâ-yı latîfe oldu matla’»
26. İki mısraya benzeyen o iki çocuk, bir beyit oldu ince bir mânâya matla kesildi.

27. «Efsûn okur iki çeşm-i câdû / Pîş-i nigehinde rahle ebrû»
27. İki büyücü göz efsun okuyordu; gözlerinin önündeki rahle de kaşlarıydı,

28. «Hâme gibi dü zebân u yek dil / Bir bahsi olurlar idi nâkıl»
28. Kamış kalem gibi iki dilliydiler, fakat gönülleri birdi; bir bahsi naklederlerdi.

29. «Yek nûr olup iki şem-i kâfûr / Kıldı orasın sarây-ı billûr»
29. İki kâfûr mumu bir ışık vermekteydi; orasını bir billur saray hâline getirmişlerdi.

30. «Mekteb olup arada heyûlâ / Bir sûrete girdi İki ma’nâ»
30. Mektep, arada, sûrete bürünen bir heyûla olmuştu iki mânâ bir surete girmişti.
(Heyûlâ : Varlığın her şekle giriş kabiliyeti).

31. «Bir şâhda iki gonce-i gül / Bir birlerine olurdu bülbül»
31. Bir dalda iki gül goncası gibiydiler; birbirlerine bülbül kesilmişlerdi.

32. «Bir yerde olup ikisi câlis / Âyineye girdi aks ü âkis»
32. İkisi bir yerde oturuyordu; sanki aksedenle içine akis düşen bir aynaya girmişti.

33. «Mekteb o harem-serâ-yı vahdet / Cem’ oldular anda hecr ü vuslat»
33. Mektep denen o birlik hareminde ayrılıkla buluşma, bir araya gelmişti.

Der vasf-ı behâr / Baharın Vasfı Hakkında

34. «Rıdvân-ı behişt-i âfirîniş / İnsan’ül-ayn-ı ehl-i bîniş»
34. Yaratış cennetinin Rıdvân’ı, görüş ehlinin gözbebeği
(Rıdvan: Cennet kapıcısının adı.),

35. «Ya’ni kalem-i siyâh-câme / Bu tarz ile bed-edip kelâma»
35. Yâni kara elbiseli kalem, söz şöyle başlar :

36. «Bir dem ki behâr-ı âlem-efrûz / Bahş etti cihâna câm-ı nevrûz»
36. Âlemi parlatıp aydınlatan bahar, cihana nevruz kadehini sundu.

37. «Ol mülden olup zemâne ser-mest / Neyreng-i tılısmın etti eşkest»
37. Zamâne o şarapla sarhoş olup düzen tılsımını bozdu.

38. «Dünyâ dolu neş’e-i tarabdan / Mahşer yeri nakş-i bül-acebden»
38. Dünya, nağmelerin neşesiyle dolmuş, şaşılacak bezentilerle bir mahşer yerine dönmüştü.

39. «Cennet gibi sebze cûş-ber-cûş / Eyler gül ü lâle nûş-der-nûş»
39. Yeşillik, cennet gibi coştukça coştu; gül ile lâle de içtikçe içmeye koyuldu.

40. «Her kûçede bir behâr-ı firûz / Her goncede bir kabâ-yı nevrûz»
40. Her yanda bir parlak bahar hüküm sürmekte; her goncada bir nevruz elbisesi görülmekteydi.

41. «Bilmem ne şerâb içirdi horşîd / Etfâl-i çemen hep oldu Cemşîd»
41. Güneş, bilmem ne çeşit bir şarap içirdi ki yeşillik çocuklarının hepsi de birer Cemşid kesildiler.
(Cemşid, şarabı icad eden kişi).

42. «Bâran yerine yağıp mey-i nâb / Döndü çemenin başına girdâb»
42. Yağmur yerine berrak ve taze şarap yağdı; yeşilliğin başında bir girdaptır, dönmeye başladı.

43. «Ahû gibi ebr-i nev-demîde / Beslendi hevâ-yı sünbülîde»
43. Yeni belirmiş bulut, o sümbüli havada ceylan gibi beslendi.

44. «Bir rütbe hevâ rutûbet-efzâ / Kim oldu nesîm seyle hem-pâ»
44. Hava, bir derecede nemliydi ki rüzgâr, selle ayakdaş olmuştu, birlikte esip koşmaya koyulmuştu.

45. «Feyz aldı sefâlden karanfül / Bûy-ı gül ile sulandı sünbül»
45. Karanfil, buluttan feyz almış, sümbül, gül kokusuyla sulanmıştı.

46. «Cûş eyledi çeşme-i zümürrüd / Akseyledi târem-i zeberced»
46. Zümrüt kaynağı coşmuştu; o akan suya zeberced renkli gökkubbe aksetmişti.

47. «Berk etti o gûne bir şeker-hand / Kim mâh eder oldu ana sevgend»
47. Derken şimşek, öylesine tatlı bir gülüşle güldü ki ay bile onun adına and içmeye başladı.

48. «Meddeyledi cûy-ı şîri mehtâb / Çalkandı gümüş suyuyla sîmâb»
48. Ay ışığı, süt ırmağını çekti, akıtmaya başladı; cıva suyu, gümüş suyuyla çalkanmaya koyuldu.

49. «İnsânı rutûbet etti mahmûr / Oldu müje şehd-i hâba zenbûr»
49. Nemlilik, insanı mahmurlaştırdı; kirpikler uyku balına arı kesildiler.

50. «Bir feyz verip hevâ-yı gül-bîz / Bağ etti şerengi gül-şeker-rîz»
50. Güller sızdıran bahar, öylesine bir feyiz verdi ki bahçe, Ebucehil karpuzunu bile gülbeşeker döker
bir hâle getirdi.

51. Bir neş’e verip behâr-ı pür-şûr / Kıldı rek-i ebri târ-ı tunbûr
51. Coşkunluklarla dolu bahar, öylesine bir neşe verdi ki bulutun damarlarını yani sicim gibi yağan yağmurun her sicimini tanburun bir teli yaptı.

52. Hava, nemliliğine düzen verince yalım kuşu da uçmaz oldu.
52. Çün kıldı hevâ rutûbetin sâz / Göstermedi murg-ı şu’le pervâz

53. Pür-nem bu hevâ-yı abhârîde / Reng-i gül olur mu hîç perîde
53. Bu nerkis rengine boyanmış nemlimi nemli havada gül rengi uçar mı hiç?

54. Gösterdi hevâ çü sîne-i bâz / Kimdir vere murg-ı hâba pervâz
54. Hava, göğsünü açıp gösterince, uyku kuşunu
kim uçurabilir?

55. Sahbâ-yı cünûn alıp dimâğın / Bağlandı ayağı cûya bağın
55. Delilik içkisi ile, aklı başından gitmiş; o yüzden bahçenin ayağı dereye bağlandı.

56. Nevruz edicek hevâyı nem-nâk / Tûtî peri oldu sebze-i hâk
56. Nevruz havayı nemlendirince yerdeki yeşillikler, dudu kuşunun kanadına döndü.

57. Nesr-i felek indi âşiyâne / Gül-gonce hûmâya oldu lâne
57. Felek gerkesi yuvaya indi; gül goncası hûmâ kuşuna yuva oldu.

58. Tâ nâmiye öyle buldu kuvvet / Ervâh çeker nihâle hasret
58. Bitirip yetiştirme kuvveti öylesine güçlendi ki ruhlar bile fidanlara hasret çeker oldular.

59. Her tâk ki mehd-i tâka yatdı / Pistân-ı sehâba el uzatdı
59. Çardak beşiğine yatan her üzüm çotuğu, bulutun memesine el uzattı.

60. Her dür ki selıâbdan döküldü / Etfâl-i çemen sevindi güldü
60. Buluttan dökülen her inci tânesi yüzünden, yeşillik çocukları sevinip, güldüler.

61. Ebr eyledi bağı nûşa gencûr / Şekkerde uçardı tûti zenbûr
61. Bulut, bahçeyi tatlılıklar haznedarı yaptı; dudu kuşları, arılar gibi şekerlerin çevresinde uçuşmaya
başladı.

62. Müşk idi nesîm-i bûstânî / Dinmezdi ru’âf-ı ergavânî
62. Bağın, bahçenin rüzgârı miskti sanki; ergavanın burnunun kanı da dinmiyordu.

63. Zencîr-i cünûn edip teselsül / Cûybâra karıştı mevce-i gül
63. Delilik zincirinin halkaları, birbirine ulanıp gidiyor; gülün dalgalan, ırmağa karışıp akıyordu.

64. Cûş etti o rütbe seyl-i nîsân / Seng ü hazef oldu dürr-i galtân
64. Nisan ayının seli öylesine coştu ki taş toprak, yerlerde yuvarlanan incilere döndü.

65. Micmer gibi göz göz oldu dünyâ / Her çeşme gülâb-dân-ı zîbâ
65. Dünya, buhurdan gibi göz göz oldu; her su kaynağı da güzel gülabdan kesildi.

66. Çerh etti dimağını muattar / Berk eyledi atsayı mükerrer
66. Gökyüzü, dimağını güzel kokularla bezedi; şimşek birteviye aksırmaya başladı.

67. Bir neşv ü nema düşüp zemîne / Tâ erdi sipihr-i çârumîne
67. Yeryüzü öyle bir gelişmeye sahne oldu ki tâ, dördüncü kat göğe yükseldi, ulaştı.

68. Her tûde-i hâk olup Bedahşân / La’l ırmağı oldu bağa cûşan
68. Her toprak yığını Bedehşan’a döndü; la’l ırmağı bahçeye coşup aktı. (Bedehşan lâ’l taşıyla
ünlüdür)

69. Ol feyz ile oldu hâre vu seng / Hem-şa’şaa-i harir-i gül-reng
69. O feyizle her kaya, her taş, gül renkli bir kumaşa döndü; parıl parıl parlamaya başladı.

70. Her gonce ki çıktı gül-sitândan / Râz açtı zemîn ü âsmândan
70. Gül bahçesinde biten her gonca, yeryüzünden ve göklerden sırlar açtı.

71. Şâh-ı güle döndü sâh-ı âhû / Müşk nâfesi verdi serv-i dil-cû
71. Ceylanın boynuzu gül dalına döndü; gönüller alan selvi, gül nâfeleri yetiştirdi,
(Nâfe, ceylanın göbeğinden çıkarılan koku).

72. Cennet haberin getirdi gülzâr / Tûbâ’ya nazîre hâr-ı dîvâr
72. Gül bahçesi cennet haberini getirdi; duvar kenarındaki dikenler (bile) Tûbâ’ya nazire oldu.

73. İsrâfil olup nesîm-i zîbâ / Kıldı haşer-i zemîni ihyâ
73. Güzel rüzgâr, İsrâfil kesildi de yeryüzü ölülerini diriltti.

74. Bülbül gibi geldi şevk-i bâli / Açtı güle gonce kıyl u kâli
74. Gonca, bülbül gibi neşelendi de güle karşı söz söylemeye, şakımaya başladı.

75. Sûsen boyanırdı yâsemenden / Kan damlar idi ruh-ı semenden
75. Süsen, yâsemin rengiyle boyanmakta; yâsemin yüzünden de kan damlamaktaydı.

76. Gizli öpüşüp gül ü karanfül / Nerkislere el salardı sünbül
76. Gülle karanfil gizlice öpüşmekte; sümbül de nerkislere el atmaktaydı.

77. Gülşende fısıltı oldu peydâ / Ettiler anı nesîme ifşâ
77. Gül bahçesinde fısıltılar duyuluyordu; ne konuşulduğunu sabah rüzgarına söylüyorlardı.

78. Hercâyî beaefşe eyleyip cûş / Hem hâme hem oldu nâme hâmûş
78. Hercâyî menekşe coşunca hem kalem sustu, hem kitap.

79. Nerkis söz açıp şerâb u neyden / Dür saçdı peyâm-ı tâc-ı Key’den
79. Nerkis şaraptan, neydan söz açarak Key tâcının haberinden inciler saçtı.
(Key, İran Padişahı demektir.)

80. Kaldırdı elin çenâr-ı ser-keş / Bir söz dedi var içinde âteş
80. Baş çekmiş âsî çınar elini kaldırdı, öyle bir söz söyledi ki sanki içinde ateş vardı.

81. Yakdı o haberle lâle dağı / Aşüftelenüp gülün çerâğı
81. Lâle o haberle gönlünü dağladı; gülün mumu perperişan yanmaya başladı.

82. Doldu yer ü gök figân ü zâra / Olmadı o sohbet âşikâra
82. Yer gök feryatla, figanla doldu; fakat o sohbet bir türlü meydana çıkmadı.

Tâlib şoden-i Aşk akd-ı Hüsn’ra / Aşk’ın Hüsn’e Talip Olması

83. Munlâ-yı Cünûn verdi fetvâ / Kim Hüsn için oldu farz gavgâ
83. Cünun Mollası da, Hüsn için kavgaya girişmek farz oldu diye fetvâ verdi.

84. Kasdetti ki ola Aşk-ı gam-hâr / Ahvâl-i kabîleden haberdâr
84. Gamlar yiyen Aşk, kabile halkının ahvâlinden haber almak istedi.

85. Her biri arardı vasla çâre / Âşık geçinirdi ol nigâre
85. Kabile halkının her biri, o güzele âşık geçinir; her biri onunla buluşmaya çâre arardı.

86. Bu resme gerek belâ-yı düşvâr / Yek başına Aşk âlem ağyar
86. Güç belâ da böylesine gerek… Aşk tek başına bütün âlemse yabancı.

87. Cem’eylediler kabileyi hep / Aşk eyledi anda arz-ı matlab
87. Kabîle halkını tamamıyla topladılar; Aşk onlara dileğini anlattı.

88. Kim gevher-i Hüsn’e tâlibim ben / Gavgâ-yı talebde galibim ben
88. Ben dedi, Hüsn denen inciyi istiyorum; bu istek kavgasında da üstünüm.

Kabûl kerden-i Aşk belâhârâ / Aşk’ın Belâları Kabul Etmesi

89. Aşk anladı kim nedir ser-encâm / Gavgâ-yı makâle verdi ârâm
89. Aşk, başına neler gelecek, anladı; sözle savaşmayı bıraktı.

90. Dedi buyurun ne ola hidmet / Min ba’d men ü belâ vü mihnet
90. Buyurun dedi; ne hizmet istiyorsunuz, bundan böyle ben varım; işte belâ ve mihnet.

91. Sâdât-ı kabîle etti tedbîr / Kim mehrine eyle nakdi tevfîr
91. Kabile uluları, ne gerektiğini bildirdiler; nikâh parası olarak pek çok para vermen ve,

92. Hüsn akdine çok behâ gerektir / Evvel sana kîmyâ gerekir
92. Hüsn’ü nikâhlaman için çok belâya uğraman, önce kimyâyı elde etmen gerek dediler.

93. Durma sefer et güzâr-ı Kalb’e / Can baş ko reh-güzâr-ı Kalb’e
93. Durma; Kalp ülkesine yürü; kalp yolunda can ver; başından geç.

94. Ol şehrde kîmyâ olurmuş / Yolda belî çok belâ olurmuş
94. O şehirde kimyâ olurmuş, ama yolda da çok belâlar varmış. (Kimyâ: iksir)

95. Bin başlı ejder-i münakkaş / Mümdan gemi altı bahr-i âteş
95. Bedeni nakışlarla bezenmiş bin başlı ejderha, ateş denizinde yüzen mum bir gemi varmış.

96. Bin yıllık yol harâbe-i gam / Anın ötesi serây-ı mâtem
96. Gam harabesi bin yıllık yolmuş; onun ötesinde de Mâtem sarayı varmış.

97. Meşhûr o yolun başında câdû / Her mûyu yılan yalan değil bu
97. O yol başında meşhur bir cadı varmış ki her tüyü yılanmış; yalan değil bu.

98. Bir deşt içinde dîv ü perrî / Arslan kaplan vuhûş-ı berrî
98. O çöl, bir çölmüş ki devlerle, perilerle, arslanlarla, kaplanlarla, kara canavarları ile doluymuş.

99. Cin nev’i hezâr bed-likâlar / Câdû kılığında ejdehâlar
99. Cin cinsinden binlerce çirkin yüzlüler, cadı kılığında ejderhalar,

100. Muzlim gecelerde gûl-ı yâbân / Âvâzesi ra’ddan nümâyan
100. Kapkaranlık gecelerde, sesi gök gürlemesini andıran gulyabani varmış.

Şeyh Galip

 
Hüsn ü Aşk 1-100 Bölüm için yorumlar kapalı

Yazan: 06 Ağustos 2014 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Geh kar yağar idi geh karanlık

101. Sihr ile yağar o deste âteş / Gâhice de ef’i-i münakkaş
101. Büyüyle o çöle ateşler, bazen de nakışlı ejderhalar yağarmış.

102. Allâh muîn olup geçersen / Kalb şehrinin âbını içersen
102. Allah yardım eder de geçer; Kalb şehrinin suyunu içersen,

103. Kıl andaki kîmyâyı hâsıl / Gel bunda ol işte Hüsn’e vâsıl
103. Ordaki kimyâyı elde edip buraya gelirsin; işte Hüsn burada; gel ona kavuş.

Sefer kerden-i Aşk be diyâr-ı Kalb ve ser-encâm-ı vey 
Aşk’ın Kalb Ülkesine Gitmesi ve Burada Başına Gelenler

104. Aşk oldu bu müjdeden ferah-nâk / Bin şevk ile etdi câmesin çâk
104. Aşk bu müjdeye sevindi; binlerce sevinçle coştu, elbisesini yırttı.

105. Fi’l hâl sorup diyâr-ı Kalbi / Tutdu reh-i reh-güzâr-ı Kalb-i
105. Kalb ülkesi nerede diye sorup Kalb yoluna varan semte yöneldi.

106. Gayret de olup ana kafâ-dâr / Kıldı iki yâr azm-i dil-dâr
106. Gayret de ona yol arkadaşı olup; iki dost, sevgiliye varmaya yüz tuttular

107. Çün girdi o merd-i râh râha / Evvel kademinde düştü çâha
107. O yol eri, yola düşer düşmez ilk adımda bir kuyuya düştü,

108. Ammâ ki ne çâh çâh-ı girdâb / Mânend-i ebed verâsı nâ-yâb
108. Ama ne kuyuydu? Bir girdab kuyusu ki ebed gibi sonu görünmüyordu.

109. Gayret dedi ana ey fedâyî / Kârûn’a sor imdi kîmyâyı
109. Gayret ona, ey fedâyi dedi; şimdi var da kimyâyı Kârûn’a sor.

Der sıfat-ı şeb ve şiddet-i şitâ 
Gece ve Kışın Şiddetinin Niteliği

110. Bir deşt-i siyehde oldu güm-râh / Yeldâ-yi şitâ belâ-yı nâgâh
110. Bir kapkara çölde yollarını yitirdiler; kışın en uzun gecesiydi, ansızın gelip çatan bir kıştı bu.

111. Bir deşt bu kim neûzu billâh / Cinler cirid oynar anda her gâh
111. Bir çöl ki bu Allah’a sığınırız; orada her an cinler cirit oynar.

112. Birbirine ye’s ü havf lâhık / Geh kar yağar idi geh karanlık
112. Yeisle korku birbiri üstüne yığılıyordu; bazen kar yağıyordu; bazen etraf karanlık.

113. Deycûr ile berf edince ülfet / Bir kâlebe girdi nûr u zulmet
113. Karanlıkla kar; birbiriyle uzlaşınca; nurla zulmet bir kalıba girdi.

114. Sermâdan olup füsürde mehtâb / Şebnem yerine döküldü sîmâb
114. Mehtap soğuktan donup çiy yerine cıva dökülmekteydi.

115. Âhû-yı şefîde döndü deycûr / Sahrâ dolu müşk içinde kâfûr
115. Karanlık beyaz bir ceylana dönmüş; ova, misk içinde kâfurla dolmuştu.

116. Bir bakıma berf içinde deycûr / Mânend-i sevâd-ı dîde mahsûr
116. Bir bakıma da kar içinde karanlık, âdeta gözün beyazı ile çevrili karası gibi, kuşatılmış bir halde.

117. Buzdan kırılıp sipihr-ı mînâ / Düştü yere rîze rîze gûyâ
117. Camdan yapılmış gök, güya buzdan kırılarak parça parça yere düşmüştü.

118. Bak bak felek-i siyâh-kâre / Âyine getirdi Zengibâr’a
118. Her işi zulüm olan şu feleğe bak, sanki Zengibar’a ayna götürmüş.

119. Sermâyile berf olunca munsab / Dendânı sırıtdı Zengi-i şeb
119. Soğukla kar birbirine karışınca, gece zencisi sırttı; bembeyaz dişleri göründü.

120. Bin mîh ile na’l-i mâhı encüm / Deycûr-ı şitâdan eyledi güm
120. Yıldızlar, bin mıh çakılmış olan ayı karanlık yüzünden kaybettiler.

Güzeşten-i Aşk ez harâbe-i gam
Aşk’ın Gam Harabesinden Geçmesi.

121. Vaktâ ki cenâb-ı Aşk bî-bâk / Gam deştine düştü ârzû-nâk
121. Aşk, korkusuzca ve istekle Gam çölüne düşünce,

122. Ol tiyg ile Aşk-ı bark-cevlân / Gam deştini etdi rîk-i meydân
122. Şimşek gibi koşup giden Aşk, o kılıçla Gam çölünü, meydan kumuna döndürdü.

123. Her gûl-i bekâ ki çıktı râha / Kıldı anı tu’ma tiyg-i âha
123. Yoluna çıkan her belâ gulyabanisini âh kılıcına bir lokma yaptı.

124. Döndürdü zemîni âsmâna / Ejderleri reng-i kehkeşâna
124. Yeryüzünü göğe çevirdi; ejderhâları kehkeşan rengine boyadı;

125. Etti ser-i dîvü gûlü sergi / Verdi o sipâha nakd-i mergi
125. Devlerin, gulyabanilerin başlarını sergi haline getirdi, o orduya ölüm nakdini verdi.

126. Hûnâbe-i şîri etdi deryâ / Kaplan derisine döndü sahrâ
126. Arslanların kanlarını deryâ gibi akıttı; ova, kaplan derisine döndü.

127. Bir seyf ile etti ol melek-zâd / Deycûr-ı cahîmi cennet-âbâd
127. O memleket doğmuş güzel, bir kılıçla cehennem karanlığını cennet haline getirdi.

128. Az vaktde geçdi gam harâbın / Hem sihrini gördü hem serâbın
128. Az bir vakitte Gam harâbesini geçti; onun hem büyüsünü, hem serâbını gördü.

129. Geçdi o yolu ecelden akdem / Kaldı geride serây-ı mâtem
129. O yolu ecelden önce geçti, Mâtem sarayı geride kaldı,

130. Gûş etmiş idi o sergüzeşti / Âteş yemi üzre mum keştî
130. Ateş denizinin üstünde mumdan gemiler olduğundan; başa gelecekleri önceden işitmişti.

131. Çıkdı yolu üzre şimdi nâgâh / Ol kulzüm-i âteş-i ciğer-kâh
131. Ansızın yolunun üstüne şimdi: o ciğerler yakan ateş deryası çıkıverdi.

132. Mumdan gemiler edip hüveydâ / Kılmış nice dîv o bahri me’vâ
132. Mumdan gemiler meydana çıkararak bir nice dev, o denizi yurt edinmişti.

133. Çün âteş o kavme etmez âzâr / Âzürde olur mu nârdan nâr
133. Çünkü o kavme ateş zarar vermez; ateşten incinir mi ateş?

134. Keştîleri ber hevâ tutarlar / Çok ebleh-i bî nevâ tutarlar
134. Gemileri havada tutuyorlar; bir çok zavallı ahmağı böylece avlıyorlardı.

135. Keştîye kim eyler ise ikdâm / Ol dîvler eyler idi i’dâm
135. Gemiye kim binmeyi kurarsa o devler, hemen onu yok ediyorlardı.

136. Zavrak velî nahl-i sûra benzer / Kâlîbedi surh u şu’le-peyger
136. Gemiydi onlar, ama düğün alayındaki nahle benziyorlardı; tekneleri kırmızıydı, alevden yapılmıştı.

137. Gûyâ ki cezîre-i felâket / Pür-sûz belâ kızıl kıyâmet
137. Sanki felâket adasıydı orası, ateşle dolu bir belâ idi, kızıl kıyametti.

138. Her biri misâl-ı Kûh-i Surhâb / Dobdolu içinde dîv-i küh-râb
138. Her gemi, Sürhâb dağına benziyordu, her gemide üvey babası dağ olan devler dopdoluydu. (Sürnâb : Tebriz’de ot bitmez bir dağın adı).

139. Tâbût idi san o keştî-i mûm / Olmazdı mezârı liyk ma’lûm
139. O mum gemiler sanki tabuttu, fakat içine girenlerin nereye gömüldükleri belli olmazdı.

140. Ol fülk u o nâr-ı pür felâket / Hep şem’-i mezârdan ibâret
140. O gemiler, o felâket dolu ateş, hep mezarda yanan mumlardan ibaretti.

141. Ol sihre mahall idi fakat nâr / Hiç sâhile edemezdi âzâr
141. Fakat o büyünün hüküm sürdüğü yer de ateşti. Ancak kıyıya bir zararı dokunmuyordu.

142. Çün dîvler etdi Aşk’ı da’vet / Gel keştîye bulasın selâmet
142. Devler, Aşk’ı gel, gemiye bin de selâmete er diye çağırınca,

143. Aşk eyledi mâcerâyı iz’ân / Sabreyleyip olmadı şitâbân
143. Aşk, başına gelecekleri anladı, sabretti, koşup gemiye binmedi.

144. Amma ki ne çâre râh mesdûd / Hîç olmadı bir tarîk meşhûd
144. Fakat ne çaresi var ki yol kapalıydı, hiç bir yol görünmüyordu.

Hasb-i hâl
Kendi Halini Anlatış

145. Ey hâlık u kirdgâr tâ key / Bu mihnet ü hâr hâr tâ key
145. Ey daima tedbir ve tasarruf sahibi olan Allah, bu mihnet, bu eziyet ne vakte dek sürecek?

146. Reh-zen ne revâ ki yol senindir / Ger hâhiş ararsan ol senindir
146. Yol kesenin bulanması revâ mı ki yol senindir. Dilek, istek ararsan, o da senindir.

147. Lâzım mı her ehl-i derd-i pür-şûr / Çıkmak ser-i dâra hemçü Mansûr
147. Her dertli, her coşkun kişinin Mansûr gibi darağacına çıkması mı lâzım?

148. Etme beni firkate nişâne / Bed-ahdi ne lâzım imtihâne
148. Beni ayrılığa amaç etme, ahdi kötü kişiyi, sınamaya ne lüzum var?

149. Çün zerre-i aşka mazhar ettin / Horşîde başım berâber ettim
149. Değil mi ki zerre kadar aşk verdin, lütfettin de başımı güneş gibi yücelttin.

150. Câdûlar elinde etme beste / Öldür beni koyma böyle haste
150. Cadılar eline düşürme, beni öldür de böylesine hasta etme.

Şeyh Galip

 
Geh kar yağar idi geh karanlık için yorumlar kapalı

Yazan: 05 Aralık 2013 in Kar Yağıyordu Karanlığa, Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Kan ağlasın bu dide-i dür-bârım ağlasın

Kan ağlasın bu dide-i dür-bârım ağlasın
Ansın benim o yâr-ı vefâ-dârım ağlasın
Çeşm ü dehân u ârız u ruhsârım ağlasın
Baştan başa bu cism-i siyeh-kârım ağlasın
Ağyârım ağlasın bana hem yârim ağlasın
Gûş eyleyen hikâyet-i esrâr’ım ağlasın
Nâ-dide bir güher telef etdim dirîg u âh
Hâk içre defnedüp gerü gitdim dirîg u âh

Zât-ı şerifi âleme bir yâd-gâr idi
Fakr u fenâ vü aşk u hüner-ber-karâr idi
Her şeb misâl-i şem’ benim ile yanar idi
Sâye gibi yanımda enis-i nehâr idi
Hakka tamâm âşık idi yâr-ı gaar idi
Birkaç zaman muammer olaydı ne var idi
Allah verdi aldı yine kurb-i hazrete
Biz kaldık intizâr ile rûz-i kıyâmete

Ahir nefesde sohbeti oldu mahabbet âh
Bir yâre urdu bağrıma âh derd-i firkat âh
Gelmezdi hiç kalb-i fakire bu sûret âh
Ey kâş etmeyeydim o âşıkla sohbet âh
Yakmazdı belki cânımı bu nâr-ı hasret âh
Telh etdi kâmımı o zehr-nâk şerbet âh
Eyvâh elden o gül-i handânım aldı mevt
Esrâr’ım aldı cümle dil ü cânım aldı mevt

Olsun mübârek ol mehe kabr-i saâdeti
Mevlâ müyesser ede makaam-ı şefâati
Bitmiş ne çâre dâne vü gelmişdi sâati
Dehrin budur hemişe muhîbbâna âdeti
Tefrik içündür etse de izhâr vuslatı
Zehri yutulmaz ağza alınmaz harâreti
Ben gördüğüm bu dâr-ı fenânın fenâsıdır
Baakî hûdâ rızâsı bekaa hâk bekaasıdır

Meydân-ı mevlevide nişân âşikâr edip
Pervâz ederdi şevk ile ankaa şikâr edip
Eylerdi nây u defile semâ’ âh u zâr edip
Bulmuşdu kân-ı matlabı hak’da karâr edip
Almışdı müjde kûyuna yârın güzâr edip
Gitdi ne çare galib’i hasretle yâr edip
Olsun visâl-î hazret-i pirânla kâm-yâb
Kıldı karîn’i kabri fasîh-i felek-cenâb

Şeyh Galip

(Şeyh Galib’in çok sevgili arkadaşı ve dervişi Esrar Dede’nin ölümü üzerine yazdığı mersiye)

 
Kan ağlasın bu dide-i dür-bârım ağlasın için yorumlar kapalı

Yazan: 05 Aralık 2013 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Âh mine’l aşkı ve hâlâtihî Ahraka kalbî bi-harârâtihî

Terci-i bent

Terci-i Bend-i Beyt-i Şerif-i Meşhur li-Cenab-ı Hazret-i Pir

I
Ey ruh-ı pâkinde ayân nûr-ı zât
Sînesi âyîne-i vech-i sıfât
Pertev-i hüsnünde nümâyan tamâm
Sırr-ı Hudâ mâ hasal-ı kâinat
Sen urıcak vakt-i semâ’ içre çarh
Şem’ine pervâne olur şeş cihât
Şevk ile cân tâzelenir ben desem
Nutk-ı safâ-bahşına rûhü’l-hayât
Pertev-i envârı cemâlin senin
Aşk ile verdi dü cihâna sebat
Doldu tecellî-i Hudâ’dan sivâ
Şems-i muhabbet edicek iltifât
Yandı o âteşle dil ü canımız
Etti cemâlin velî keşf-i simât
Âh mine’l aşkı ve hâlâtihî
Ahraka kalbî bi-harârâtihî

II
Görmeği istersen eğer mahşeri
Çerhte seyreyle o meh-peykeri
Aşk ile galtîde olup mihr-veş
Salmada âlemlere nûr u feri
Etmede nüh kubbeyi envâra gark
Düpdüz edip bâhter ü hâveri
Kûy-sıfat pey-rev olup sen dahi
Düş yola fark eyleme pâ vü seri
Def ü celâille semâ’ et hemân
Alma kola bu felek-i çenberi
Tutma kulak devrine ahkâmına
Serserîdir serserîdir sirserî
Be hele gayb eylemişim kemidimi
Âteş-i sevdâya düşelden berî
Âh mine’l aşkı ve hâlâtihî
Ahraka kalbî bi-harârâtihî

VI
Çeşmi elâ gamzesi mestânedir
Yâ da biliş âşıka bîgânedir
Bâz-ı nigeh sayddan etmez ferâğ
Cân evi hâlâ ki ona lânedir
Her ne kadar nâza çekerse sezâ
Bahtı yüce meşrebi şâhânedir
Söz tükenir kim diye Monla Celâl
Şems dahı şem’ine pervânedir
Hakk bu ki memnûnuyum ihsânının
Âlemin ikrârı o sultânadır
Sâye-i lütfunda neler gördüğüm
Ben bilirim ellere efsânedir
Gâlip eğer eylese dâvâ-yı aşk
Kim inanır kavline dîvânedir
Âh mine’l aşkı ve hâlâtihî
Ahraka kalbî bi-harârâtihî
Şeyh Galip Mevlevi

“Âh mine’l aşkı ve hâlâtihî / Ahraka kalbî bi-harârâtihî” beyti “Âh(lar olsun! )! Hararetiyle kalbimi yakıp kavuran aşkın elinden ve onun (türlü) hâllerinden (çektiklerim)…”

Âh mine’l aşk “Âh aşkın elinden…) anlamına gelir.

Bu söz Arap edebiyatında meşhur bir ibaredir. Edebiyatımızda da Fatih Sultan Mehmet (öl. 1481, Avnî) ’in benzer kullanımına şahit oluyoruz:

Âh min azmatin bi-gayr-i iyab
Âh min hasretin ale’l-ahbab

(Muhammed Nur Doğan, Fatih (Avnî) Divanı ve Şerhi, (Metin, Nesre Çeviri ve Şerh) , Eminönü Belediyesi, 2004, s.250, 251)

Bu beyit de “Ah, dönüşü olmayan gidişten! Ah, dostlara hasret çekmekten!” anlamına gelmektedir.

Âh mine’l aşk “Ne gelmişse aşktan gelmiştir.” gibi bir anlamla sözü kısaca anlatmak için kullanılır.

Buradaki aşkı mecazi alabileceğimiz gibi ilahi olarak da düşünebiliriz. O zaman “Cenab-ı Hakk’ın sevkiyle olmuştur.” şeklinde bir anlamla “Ne yapalım, takdir-i Huda!” deyip işin içinden çıkılmış olur.

Söz “Ah minel aşk ve minel garaib veya “Ah minel aşk ve’l-garaip” (Ah, aşkın elinden ve garipliklerden)” şeklinde de kullanılır.

Âh mine’l aşk adıyla Prof. Dr. İskender Pala’nın ve Ada Yayınevi yayınlarından Ferit Edgü’nün 1970-1976 yıllarındaki şiirlerinin olduğu birer kitabı vardır.

“Mine’l-aşk” sözü Şeyh Galip (öl. 1799)’in bir terci-i bent’inin vasıta beyti olarak (Âh mine’l aşkı ve hâlâtihî / Ahraka kalbî bi-harârâtihî) şeklinde geçmektedir. Bu terci-i bent altı bentten oluşmaktadır. Her bentte sekizer beyit (16 mısra) bulunmakta, her bendin ilk altı beyti hane beyti, son iki beyti ise vasıta beytidir. Vasıta beyti terci-i bentlerde dekrarlanır. Dolayısıyla Galip Dede’nin terci-i bendinde bu beyit altı kez tekrarlanmıştır.

Bahsi geçen terci-i bent Hazret-i Mevlana’nın bulunduğu yere atfen kaleme alınmıştır. Şeyh Galip Mevlevi’dir ve post-nişin olduktan sonra ölünceye kadar Galata Mevlevihanesi şeyhliği görevini ifa etmiştir.

“Ah” sözü gerek Osmanlı alfabesi ile gerekse Latin alfabesi yazımında “Allah”lafzının ilk ve son harfleridir..

 
Âh mine’l aşkı ve hâlâtihî Ahraka kalbî bi-harârâtihî için yorumlar kapalı

Yazan: 18 Eylül 2013 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Yine zevrak-ı derûnum kırılıp kenâra düştü

Yine zevrak-ı derûnum kırılıp kenâra düştü
Dayanır mı şîşedir bu reh-i sengsâra düştü

O zaman ki bezm-i canda bölüşüldü kâle-i kâm
Bize hisse-i mahabbet dil-i pâre pâre düştü

Gehi zûr-i serde desti geh ayağı koltuğunda
Düşe kalka haste-i gam der-i lûtf-i yâre düştü

Erişip bahâra bülbül yenilendi sohbet-i gül
Yine nevbet-i tahammül dil-i bî-karâra düştü

Süzülüp o çeşm-i âhû dedi zevk-i vasla yâ hû
Bu değildi neyleyim bu yolum intizâra düştü

Reh-i Mevlevî Galib bu sıfatla kaldı hayran
Kimi terk-i nâm ü şâna kimi i’tibâra düştü

Şeyh Galib

 
Yine zevrak-ı derûnum kırılıp kenâra düştü için yorumlar kapalı

Yazan: 16 Eylül 2013 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

 
%d blogcu bunu beğendi: