RSS

Etiket arşivi: Röportaj

Mehmet Başkak: Çocuklarınızı Korumanın En İyi Yolu, Çocuklarınızla Kaliteli Vakit Geçirmektir

Uzman Klinik Psikolog ve Hipnoz Uzmanı Mehmet Başkak, tehlikeli sanal oyunlarla başa çıkmak için beş yol öneriyor:

FARKINDA OLUN

Çocuklara cazip gelebilecek en son sosyal medya trendleri veya uygulamaları hakkında kendinizi eğitin. Öğretici kaynaklardan yararlanın. Mavi Balina, 48 Hour Challenge dahil bütün oyunlardan haberdar olun.

ÇOCUKLARINIZIN NE DİNLEDİĞİNİ VE İZLEDİĞİNİ TAKİP EDİN

Kapalı kapılar ardında çocuklarınızın ne dinlediğini ve izlediğini takip etmek zordur. Fakat şu da bir gerçek ki çocuklarınız ilk olarak sizi izliyor ve dinliyor. Sigara içiyorsanız bırakmanın bir yolunu bulun. Instagram, Twitter gibi sosyal medya hesaplarında zaman geçiriyorsanız, çocuklarınızı aklınıza getirin ve bu huyunuzu bırakın.

ÇOCUKLARINIZLA SAKİNCE KONUŞUN

‘Bu tür oyunlar tehlikelidir’ veya ‘hayatını karatır’, tarzı yaklaşımlarla iletişime geçmeyin. Çocuklarınıza açık uçlu sorular sorun ve gerçekten söyleyeceklerini sonuna kadar dinleyin.

ANNE VE BABALARDAN OLUŞAN BİR AKADAŞ TAKIMI KURUN

Çocuklara ve gençlere ebeveynlik yapmak gerçekten zorlu bir iştir. Bu zorlu işle başa çıkmak bir omza, desteğe, ihtiyacınız olacaktır. Ayrıca arkadaş sayınız arttıkça, çocuklarınıza göz kulak olacak insan sayısı da artacaktır.

ONLARA VAKİT AYIRIN

Para kazanmak zorunda olan ebeveynler olarak hayatımızın çoğu meşgul bir şekilde geçiyor. Aile yemekleri, film geceleri, aile bisiklet gezintileri veya diğer düzenli aktivitelerle onlara zaman ayırdığınızdan emin olun. Arabada, telefonunuzu kırmızı ışıkta kontrol etmek yerine, onu kapatıp yere koyun. Bir konuşma başlatın veya bir soru sorun. Çocuklarınızın tutkuları hakkında konuşun. Onları heyecanlandıran şeyleri öğrenin. Bu göz kamaştırıcı anlar çocuklarınız için gerçekten önemlidir.

Mehmet Başkak

Mavi Balina, önce hipnoz ediyor sonra öldürüyor

SANAL HİPNOZLA BEYİNLERİNİ YIKIYORLAR

Çocuklar ebeveynlerinden yeterince sevgi ve ilgi alamadıklarında, kendilerinden intihar etmelerini isteyen zayıf bir ilgi olsa bile onlara ilgi gösteren herkese karşı savunmasız kalırlar.

Buradaki en önemli unsur, çocukların önce kabul edilebilir tekliflerle, daha doğrusu direktiflerle oyuna dahil edilmesi ve sonraki adımlarda her söyleneni yapmaya koşullayan bir sanal hipnoz sürecine sokulması. İlk sorular itaat etmeye eğilimli, sorgulamayan, bilişsel becerileri yeterince olgunlaşmamış çocukları seçmeye yönelik. İlk sorulardan sonra ise oyun üzerinden gittikçe derinleşen bir sanal hipnoz süreci oluşur. Burada aslında önemli olan oyun oynamak değil; oyunun, oyuncunun risk içeren emirleri sorgulamadan uygulamasına yönelik, kötü amaçlı telkinlerle kurgulanmış olması. Basit adımlardan, zor adımlara doğru gelişen bir süreç söz konusudur. Körpe zihinlerin kendilerini öldürmeyi dahi oyunun bir parçası gibi düşünmelerini sağlayan bir algı 50 adımda inşa edilir. Oyunda subliminal (bilinçaltına hitap eden telkinler) de kullanılıyor.

Çocuklar, sonuncusu intihar etmek olan kendilerinden istenen 50 görevi yaparken, beyinleri yıkanmış bir duruma gelir. Bu şekilde intihar etmeleri gerektiğine, çünkü öbür tarafta onları daha iyi bir hayatın beklediğine veya intihar etmezlerse başlarına ya da ailelerinin başına kötü bir şey geleceğine inandırılırlar.

Oyunun arkasındaki kişiler, ergenlerin zihinlerini olabildiğince savunmasız hale getirmek için çeşitli yöntemler kullanıyor. Oyunun yöneticileri, gençlerin akıllarını kontrol edebilmek için sofistike psikoloji yöntemleri kullanıyor. Kurbanlarını internette sosyal medya gruplarından seçiyorlar, en savunmasız gençleri seçip, seçilenleri özel bireyler olduklarına inandırıyorlar. Sonra onlara intihar görevini vermeden önce 50 gün boyunca liste tutuyorlar. Bu süre zarfında, kurbanlar, çeşitli sembolleri vücutlarına keserek çizip, yöneticiye bir resim veya video göstererek sadakatlerini kanıtlıyorlar. Gençleri sabahları 04:20’de uyandırarak gün boyu mantıklı kararlar almalarını engelliyorlar ve onları yoruyorlar. Gençlere korku filmleri, intihar ve imha sahneleri göstererek dünyanın giderek kötüleştiğine inandırıyorlar.

Kaybeden, yalnız hisseden, depresyondaki ve umutsuz gençler bu tür oyunlara karşı savunmasız kalıyor.

ÇOCUKLARINIZLA KALİTELİ VAKİT GEÇİRİN

Mavi Balina veya diğer tehlikeli oyunlardan çocuklarınızı korumanın en iyi yolu, çocuklarınızla kaliteli vakit geçirmektir. Çocuklarınızla ne kadar çok vakit geçirirseniz, çocuklarınızın Mavi Balina ve diğer tehlikelerden etkilenme ihtimalleri azalacaktır. Mavi Balina’yla daha önce karşılaşmamış olsalar bile, kendilerine zarar verme eğilimli olan çocuklar genel olarak ailelerinden ilgi görmediklerini hissediyorlar.

İlgi görmediğini düşünen, arkadaş edinmekte zorluk çeken, odalarına kapanıp ya bilgisayar başında ya da telefon başında saatler geçiren çocuklar sanal tehlikelere karşı savunmasız. Özellikle bu yapıdaki çocuklara karşı aileler daha dikkatli olmalı ve çocuklarla güvene dayalı bir paylaşım ilişkisini kurmalıdır.

Gençleri tiyatroya, sanata, spora yönlendirin. Böylece internette geçirecekleri vakit azalacaktır.

Ebeveynler çocuklarıyla konuşmalı ve kendi seçimlerini yapabileceklerini ve hayır demenin yollarını tartışabileceklerini vurgulamalıdır. Her şeyden önemlisi de onları yargılamamaya çalışın.

ÇOCUĞUNUZU AKRAN BASKISINDAN NASIL KORURSUNUZ?

Doğru zamanda çocuğunuzla konuşun. İlla ki bir tören şeklinde “konuşmamız gerekiyor” diyerek özel bir ortamı zorlamaya gerek yok, aynı ortamı paylaşmak, onun hoşlandığı bir şeyleri birlikte yaparak akışında bir sohbeti geliştirmek gerekiyor. Çocuğunuz bunun bir sorgulama değil bir konuşma olduğunu hissetmeli.

Konuşmak demek, sizin sürekli art arda nasihatleri sıralamanız anlamına gelmiyor, art arda kuralları, doğruyu yanlışı dikte etmek anlamına gelmiyor, ergenler bu tür durumlarda genellikle tepkisel olur ya da kendilerini kapatırlar. Onu dinleyin. Yalnızca onunla konuşmaktan kaçının. Endişelerini ve deneyimlerini dinleyin. Onun endişelerini anlayın. Yoksa kendini rahatsız eden şeylerden bahsetmeye isteksiz hale gelir. Ona ‘hayır’ demenin yollarını öğretin. Eğer hayır demekte zorlanırlarsa, çocuklarınıza her zaman gelip sizinle konuşabileceklerini söyleyin. Çocuğunuzla iletişim sorunları yaşıyorsanız bir uzmandan yardım alabilirsiniz.”

Mehmet Başkak

BUNLARI ÇOCUKLARINIZA ÖĞRETİN

Hipnoz Uzmanı Başkak, çocuk istismarı ve cinayetlerini önleyici tedbirleri 8 madde halinde şöyle sıraladı:

6-7 yaşlarına kadar bütün çocuklar ebeveynler tarafından  bilgilendirilmediği her konuda etkiye açıktır, maruz kaldığı her mesaj hipnotik telkin etkisinde ve ikna edicidir. Kötü niyetli büyüklere inanmaları an meselesidir.

Çocuklarla 3-4 yaşlarından başlayarak basit, net ve yaşlarına uygun bir dille bedenleri hakkında bilgi verilmeli; gerekirse konu hakkında uzmanlardan destek alınmalı.

Ebeveynlerinin yanında bir kez görmesi bile çocuğun, birinin sözlerine inanması için yeter sebeptir. “Güvenilir insan” olarak algılanan kişinin sözleri anında hipnoz etkisi gösterecektir. “Anne/babamızın izin vermediği her yer güvensiz ve her kişi yabancıdır” anlayışı çocuklara telkin edilmelidir.

Otorite figürüne karşı çocuklar zayıftır; büyük abi, abla, amca, öğretmen, komşu vs dahi olsa, anne/babanın izni olmaksızın çağrılan bir yere gitmemeleri, çocuğa öğretilmelidir. Aksi halde çocuk savunmasızıdır.

Çocuklar Oyuna karşı dirençsizdir ve oyun oynayan bir çocuğun zihni hipnoz durumundadır. Bedenin bir oyuncak olmadığı çocuğa öğretilmelidir. Bedendeki özel bölgelerin, özel olduğu ve o bölgelere dokunulmasının yanlış olduğu ve hangi bölgelere dokunmanın “kötü dokunuş” olduğu çocuğa uygun üslupla öğretilmeli; ebeveyne/öğretmene vs haber verilmesi gereken bir durum olduğu da anlatılmalı.

Arabaya binmek, arabasını sürdürtmek vs gibi çocuğa cazip gelen hobiler; cep telefonu, dijital  oyun makineleri kandırma için bir araç olarak kullanılabilmektedir. Bu tür durumlara karşı titiz ve dikkatli olmalı, kontrolümüz dışında gelişebilecek bu durumlara karşı aileler uyanık olmalıdır.

“Sır” olgusuna karşı çocuk zihni zayıftır ve “aramızda kalsın, sırrımız olsun” şeklindeki sözler çocuk zihninde hipnotik telkin etkisindedir. Çocuklara koşulsuz kabul gördüğü ve nelerin sır konusu olamayacağı anlatılmalıdır. Habersiz bir yere gitmesinin ya da mesela özel bölgeye dokunuşun sır kapsamında olmayacağı ve haber vermesi gerektiği anlatılmalıdır.

Çocuk istismarı ve cinayetleriyle ilgili meslek grupları başta olmak üzere, aileler, okuldaki görevliler ve toplumun her kesimi “çocuk hipnozu” ve “çocuk zihninde hipnotik kabul oluşturan sistemler” konusunda eğitilmeli ve bu bakış açısıyla mevcut bilinçlendirme sistemleri geliştirilmelidir.

Mehmet Başkak

Çocuğunuz narsist mi?

Uzman Klinik Psikolog ve Hipnoz Uzmanı Mehmet Başkak, narsistliğin bir kişilik bozukluğu olduğunu ve temellerinin çocuklukta atıldığını bildirdi. Çocuklarının normal bir gelişim süreci geçirmediğini düşünen anne ve babaların endişelenmekte haklı olduklarını kaydeden Başkak “Çocukların narsist olup olmadığının nasıl anlaşılacağı” ve yapılması gerekenlerle ilgili şu bilgileri verdi:

BENMERKEZCİLİK AZALMIYORSA

Küçük çocuklar, gelişimlerinin doğal bir parçası olarak bencildirler, çünkü ihtiyaçlarının karşılanması için bencil davranmaları gerekir ve başka insanların ihtiyaçlarını ve isteklerini anlayamazlar. Ergenlik dönemlerine geldiklerindeyse çocuklar, bağımsızlık mücadelesi verdiklerinden, tipik olarak benmerkezcidirler. Benmerkezciliğin büyüdükçe azalması gerekir. Azalmıyorsa sıkıntı vardır.”

ÖZGÜVEN NARSİSTLİK DEĞİLDİR

Bir çocukta özgüvenin sağlıklı seviyelerde olması çocuğun ailesi ve toplum tarafından sevildiğine ve kendisine değer verildiğine dair inancını gösterir, bu nedenle çocuk kötü davranılmayı hak etmediğini düşünür ve bu tür davranışlara karşı daha dirençlidir. Kısaca, özgüven sahibi olmak benmerkezci olmak değildir.”

EMPATİ HİSLERİ GELİŞMİYORSA

“Çocuklukta tipik olarak görülen benmerkezciliğin, yetişkinlikte yerini zihinsel sağlığa bırakması için değişime uğraması gerekmektedir. Hem aile hem de toplum içinde uyumlu davranışlar sergileyebilmeleri için, çocukların başka insanların bakış açılarını görebilme ve onların yaşadıkları acılar karşısında empati yapabilme kabiliyetlerini giderek geliştirmeleri gerekmektedir.”

NARSİSİZMİN SİNYALLERİ!

Klinik Psikolog Mehmet Başkak, narsistik kişilik bozukluğunun yetişkinler için konulan bir tanı olduğunu belirtirken, çocukluk dönemine ait risk grubu hakkında ise şunları söyledi:

| Israrla insanları rahatsız edici ve bezdirici davranışlar sergileme, örneğin (kendi anne-babaları ve başka yetişkinler de dahil olmak üzere) insanlarla dalga geçme, onları tehdit etme, aşağılama.

Israrla ve başkasının zarar görüp görmediğini önemsemeden kazanma isteği.

Israrla kendi çıkarı için yalan söyleme. Yalan söylediğini kabul etmeme, yalanlarını başkasının hatası olarak gösterme, yalanlarını yüzüne vuran kişilere saldırma.

| Kendisini egoist bir bakış açısıyla aşırı derecede değerli görme.

| Başkalarının ihtiyaçlarından çok kendi ihtiyaçlarının karşılanması konusunda ısrarcı olma.

Şartlar ne olursa olsun her zaman özel bir muamele görme ve istediklerini elde etme hakkı olduğunu düşünme.

| Eleştirilmeye, yanlışının söylenmesine ya da üzülmeye karşı agresif davranışlar sergileme

| Kötü sonuçlar için ısrarla başkalarını suçlama.

| İnsanlarla işbirliği yapmaktan ziyade onlarla rekabet içine girme.

Kendi isteklerinin yerine getirilmesi, gerçekleşmesi uğruna ailesi dahil etraftakilerin kötü duruma düşmesini, üzülmesini hiç umursamama.

NE YAPMALIYIM?

Psikolog Başkak, çocuğu narsist olanların yapması gerekenleri de şöyle anlattı:

| Çocuğunuza empati yapmayı öğretin.

Kaba ya da baskın karakter özelliklerine kıyasla dürüstlük ve kibarlık gibi karakter özelliklerine değer verdiğinizi gösterin.

| Çocuğunuzun özel muamele bekleyen davranışlarını değiştirmeye çalışın ve ona prensmiş, prensesmiş gibi özel muamelede bulunmayı bırakın.

Açgözlülük ve hırslı olmayı onaylamadığınızı gösterin.

| Israrlı bir biçimde çocuklarınıza hep diğer insanların da hakkını, hukukunu ön plana koymasını öğretmeye gayret edin. (Narsist kişiler yaptıkları bir şeyi genelde başkalarına faydası olması için yaptıklarını söylerler ama aslında onu kendi çıkarları için yaparlar).

| Sağlıklı bir özgüven gelişimini destekleyin.

Çocuğunuzun kendi problemleri ve başarısızlıkları yüzünden başka insanları haksız yere suçlamasına izin vermeyin.

| Çocuğunuzun davranışlarında bu özelliklerin çoğunu gördüğünüzde, bir uzmandan profesyonel yardım almaktan çekinmeyin, bilgi ya da yardım arayışında olmak bir güçlülük göstergesidir, zayıflık değil.

Mehmet Başkak

Yapılan bir araştırmaya göre Türk anneler itaatkar, Avrupalılar ise bağımsız çocuk yetiştiriyorlar.

**

Sağlıklı bir anne-çocuk ilişkisinin temeli, annenin ruh sağlığı ve çocuğa karşı davranışlarına bağlıdır.

**

Eskiden çocuğun evliliğin sürmesini sağladığını düşünürlerdi. Şimdi ise bu durumun değiştiğini düşünmek mümkün. Aileye bir çocuk gelmesiyle evlilikteki dengeler değiştiğinden çiftler bazen yeni düzene alışamayıp tercihini boşanmaktan yana kullanıyor sevgili dostlarım.

Ebeveyn olunca karı koca olmayı unutmak… Çocuk sonrası ilişkilerin bozulmasının büyük sebeplerinden biri bu. Eskiden insanlar kendilerini tamamen çocuğa adar, ona göre hayatını şekillendirirlerdi. Artık kendi isteklerimizi ve özel hayatımızı göz ardı etmek istemiyoruz.

Sadece ebeveyn değil birer birey olduğumuzun farkında olduğumuz için de istiyoruz ki ilgi görelim, sevilelim, onaylanalım… Bireysel alanını koruyup, sorumlulukların dengeli biçimde paylaşıldığı, empati ve vefanın olduğu her ailede çocuklar ailenin gücü kuvvetidir.

Eşlerin birbirlerine de zaman ayırması, çocuksuz da vakit geçirmeleri, çocuklarla şenlenen evi bir yuva sıcaklığına dönüştürmeyi kolaylaştırır. Selam olsun sizlere

@HipnozAkademisi 

 
Mehmet Başkak: Çocuklarınızı Korumanın En İyi Yolu, Çocuklarınızla Kaliteli Vakit Geçirmektir için yorumlar kapalı

Yazan: 01 Mayıs 2022 in Altı Çizili Satırlar

 

Etiketler: ,

Hüzün insana bu dünyanın yerleşebileceği bir yer olmadığını ve faniliğini fısıldar.

“Sözün, burçları yıkıp çeperleri aştığı yerdir şiirsel anlatım. Bu yüzden sözü şairane değil ama şiir halinde söylemek gerek”

Şiir yazan bir ruh hekimi Prof. Dr. Kemal Sayar, bir televizyon programında şöyle diyordu: “Kâinatta hiçbir söz boşluğa gitmez. Mutlaka yankılanacağı bir kalp bulur, oraya yerleşir.” Kemal Sayar ile şiir ve edebiyat halesi içinde insandan, dünyadan ve düzenden sözler ettik. Bu söyleşide hiçbir söz boşa gitmesin, kalbinize yerleşsin.

–  Her söyleşide böyle biraz heyecanlanırım ama ilk kez şiir yazan bir ruh hekimiyle söyleşiyor olmaktan ayaklarım yere değmiyor. Bu yüzden bu söyleşi bir nevi de terapi. Şiiri çok seven biri olarak şiirin sadece bir kelime olarak bile bana iyi geldiğini söyleyebilirim. Sizin şairliğiniz hekimliğinizden de eski. Peki, ruhun doğrudan temasa geçtiği bir tür olarak şiiri siz nasıl ifade edersiniz? Bir terapi, bir iç döküm ya da sadece bir sanat dalı mı yoksa insanın kendi kendine konuşabildiği bir yüzleşme sahası mı?

Kemal Sayar: Şiiri, kapalı söylemenin, neredeyse susarak söylemenin bir tarzı olarak görüyorum. İyi şairler, kalabalıkları muhatap alan, belagatle, söz kıvraklığı ve kalabalığıyla rakiplerine galebe çalan kalem işçilerinin arasından çıkmıyor. En azından bir okur olarak benim tercihim, şiir zevkim bu yönde değil. Sade, söze takla attırmayan, okuru duygu olarak kavrayabilen şiirin meftunuyum. Bir ortak duygunun aşinası olan insanlar, şairin kelimeleri soyarak, eksilterek, giderek yankıdan oluşan bir imge ve çağrışımlardan yarattığı akışı müşterek bir dilmiş gibi algılıyor. Şair de zaten onlar için yazıyor. Kelimelerin tedavüldeki anlamlarının bertaraf edildiği, yalnızca aynı ruh iklimini soluyan veya o iklimin kayıp diyarlarını özleyen, arayan insanların işittiği, manasını tam çözemese de efsununa kapıldığı bir söz sanatı şiir. Aynı zamanda Naili’nin tasrihe mecal kalmadı ima ile geçtik’dediği gibi mecaz ve metaforun sanatı. Duyguya doğrudan erişemiyoruz çoğu kez, bir insana depresyonun neye benzediğini soruyorsunuz ve size ‘Kapkaranlık ve çıkışsız bir odada kalmak gibi’ dediğinde anlayabiliyorsunuz. Metafor bize bir yaşantının kapılarını aralıyor. Daha derinlerde bir yerde saklı kalmış, nebula halinde bir duyguyu yakalamanızı ve dünyaya çıkarmanızı sağlıyor. Bu manada şifa verici olduğunu düşünüyorum. Has şiir bize hissedip de adını koyamadığımız şeyi anlamlandırabilmekte yardımcı olur. Bizi sarsar, kendimizle karşılaştırır. Bu açıdan şiiri iç dökmekten ya da kendiyle hasbıhalden ziyade terapi odasının sözlü süreçlerine daha yakın buluyorum. Danışanın, sadece erbabının anlayacağı kapalı, kesik, eksiltili, dönüşmüş anlatımı, sözün adeta bir tercüme sürecinden sonra tıpkı rüyaların dili gibi sahibine göre yeniden yapılandırılarak, yorumlanarak bir anlam kazanması dile getirilenleri şiire yakınlaştırır. Hep söylerim, bazı terapi seansları şiire benzer, ruhum öyle yıkanır o odada. Şiir diyemiyorsak da poetik metinler oldukları rahatlıkla iddia edilebilir. Hem şiir hem de psikoterapi, duygular hakkında düşünme ve “düşünceler hakkında hissetme” girişimleri olarak görülebilir: Zihinselleştirmenin özü budur. İnsanlar, aşk, sevinç, umutsuzluk, ölüm ve kayıp gibi yüksek bir duygu durumundayken şiire ve psikoterapiye başvururlar.

– Ricat, İki Güneş Arasında ve Hızır ile Roza başlıklarıyla bir araya gelmiş Bütün Şiirler kitabınızda pek çokları gibi benim de kapılıp ezber ettiğim Ruknettin’in kalbi için kehanetler adlı şiiriniz bir hekimin hastası gibi konuşuyor. Öyle bir hasta ki, ‘gayya kuyusu’ derken okuru da o kuyunun içine indiriyor. Halini böyle beyan edebilmesi bir şairin hekim bile olsa insan okumaktan, dinlemekten yaralar aldığını düşündürüyor. Elbette hekimler de hastalanabilir gayet de tabii. İnsan dinlemek kolay iş değil. Aşağıdaki şiirinizde de böyle bir beyan var sanki? Şiir şifalı bir şey evet ama şiir yazmakla okumak arasındaki gibi iyileşmekle ötelemek arasında da bir fark var mı? Öteleyen iyileşir mi?

dileseler Tanrı’dan
ruhun eşsiz karanlığına
gözleri alıştıracak bir lamba
bir yöne tayini ya da
yağmurla boran
yolla yolcu arasında
dans eden psikiyatristler
bir kendilerini iyileştirebilseler!

Hepimiz belki de ‘yaralı şifacılar’ız ve kendi şifamızı arıyoruz

Tam isabet! İnsanlar kendi yaralarını sağaltmak istemeseler niye psikiyatri hekimi olmaya niyetlensinler? Hepimiz belki de ‘yaralı şifacılar’ız ve kendi şifamızı arıyoruz. ‘Ruhumun kuyularına bağırıp da/ Gelen sesle dönmeseydim meşke/ Neme gerekti benim tababet-i ruhiye?’… Bir şairin şiiri her zaman hülyalı, coşkulu, ümitli kılmaz dinleyeni, bazen de şairin dilinden okurun ruhuna ifritler, kezzap ve agular bulaşır. Kömür dumanı gibi soluduğunuz bir şiirle zehirlenebilirsiniz. Bazı şiirlerden sonra insan onulmaz yaralarıyla baş başa kalabiliyor. Aynı şey, terapi odalarında da gerçekleşebiliyor. “Sitemin taşıyla başı sınuk bedeni şikeste Fuzuli’yem/ Bu alamet ile bulur beni soran olsa nâm-ü nişânımı” beyitini çok severim, bir kitabıma da isim olarak verdim. Bizim danışanlarımızın bilhassa ağır yaralanmış, bimar ruhlar arasından, kendi ufunetini güvenip eline sarıldığı doktoru da tanısın isteyenlerin içinden geldiği göz önüne alınırsa, daha ağır bir mesleki risk altında olduğu da söylenebilir ruh hekimlerinin. Mesleğimin başında, henüz daha tecrübesiz olduğum zamanlarda terapi odasındaki bu aktarımın etkisinde daha ağır şekilde kalıyordum ben de. İsmet Özel, “Dünyaya alışan şiir yazamaz” demişti. Maalesef zamanla şairliğimin yerini psikiyatristliğimin almasının nedeni de bu dünyaya alışma süreci. ‘Şair ve doktor’ başlıklı yazımı şöyle bitirmiştim: ‘Daha derin yaralar için doktor yetmez. Şairin de orada olması gerekir.’  Yine de şairin orada olması gereken zamanlarda halen görev başına çağırabiliyorum aziz hatırasını şükür. İyi bir şiir okuruyum üstelik öyle olduğumu düşünüyorum. Danışanlarıma şiir tavsiyelerinde bulunduğum gibi, öğrencilerime de şiirle ülfet kurmalarını salık veriyorum. Bizim mesleğimizde insan ruhunun henüz adı konulmamış ilişki, duygu ve sezgi biçimlerine muğlâk ve müphem de olsa aşina olmak için, tanı kitabının önünde yürüyebilmek için şiir, hikâye ve roman okuru olarak ince bir zevk edinmek zaruri. Bilhassa da kendi edebiyatımızın zirve isimlerini, şairleri, edipleri sürekli ve dikkatli bir nazarla okumamız lazım, çünkü her kültürün kendine münhasır anlamlandırma dinamikleri olabiliyor, bazı kültürler açısından hastalık sayılması gereken ruhsal durumlar, başka kültürün genel yapısında farklı bir raddeye kadar kabul gören, onaylanan süreçler olabiliyor. Mesela bizdeki melal duygusu veya yas süreçleri gibi. İşte bunları anlamak için de sosyolojik, antropolojik analizler kadar edebiyata da başvurmak gerekli. Edebiyatı sadece bir anlamlandırma, zihinselleştirme aracı olarak görmüyorum tabii ki, yekdil olmanın, hemdert olmanın yani empatinin belirli bir türünün iyi terapistlerin vazgeçilmez niteliği olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Bunun gibi genç meslektaşlarıma sıklıkla Neşet Ertaş gibi bu toprağın abdallarını dinlemelerini de salık veriyorum. Psikiyatri görüşmelerinde şiirler üzerinden yorum yaptığım da oluyor, görüşme sonlarında şiir salık verdiğim de. Evet, şiir terapötik bir rahatlama sağlıyor, hepimizin yaşam sevinci, direnç ve ümit aşılayan, kana doğrudan karışan ince ve derin sözlere, güzel sözlere ihtiyacı var. Gündelik yaşamını aksatacak, insanlarla ve yaşamla ilişkilerini baltalayacak kadar ruh sağlığı örselenmemiş insanların, kendi kendilerini sağaltacak rutinlerinden biri olmalı şiir ve edebiyat okurluğu, hatta yazarlığı. Bazı nevroz türleri şairin meleklerinin kanat açıklığını belirler. Rilke, “Ya şeytanlarımı kovayım derken, meleklerimi ürkütürsem?” diyerek terapi almaktan imtina etmişti. Ancak, şiirin sadece yan bir uygulama olarak kullanılabileceği daha ağır tablolarda muhakkak uzman yardımı almak gerekli. Terapi ve gerekirse ilaç desteğiyle, hastanın tekrardan yaşama tutunabileceği, rahatsızlığı yaratan iç dinamiklerini ve çevresel şartlarını şuurlu bir bakışla gözleyebileceği bir duruma getirebilmek gerekir ki hasta yaşaması gereken kederleri ve mutsuzlukları cesaretle yaşayabilsin, hayatını dönüştürebilsin. Freud başarılı bir psikanalizin, hastayı mutlu eden değil, hayatın olağan mutsuzluklarını, meşru acılarını gereğince göğüsleyebilecek duruma getiren analiz olduğu düşünürdü. Tedavi sonrasında, şiirle melale, melankoliye, daüssılaya yine güvenle düşülebilir.

Sanki kelime bir mızraptır da, vurduğunda ta içimizde bir tel hıçkırır

Şiir demek ses demek. Her kitabın içinde bir ezgi var gibi gelir bana. O sesi duymayan kelimelerin anlamlarını anlayamaz zannederim. Şiiri, şairi çok mübalağa ettiğim düşünülmesin, çünkü her şair böyle değildir. O duymak istediğimiz sesi şiirine giydirememiştir kimi şairler. O halde o şiir kimseyi iyileştirmez. Çünkü onu yazmaya iten öfkenin içinde yazdığı şiiri de boğup bırakmıştır. “Affetmek” üzerine bir konuşmanızda şiirinizdeki sesi duyduğumdan beri böyle düşünüyorum. Ama o insana huzur veren ses sadece affetmekle kavuşulacak bir şey mi? İnsan affedilmek de istemez mi? Affedilmediğini bilen insanın şiiri neden insana iyi gelecek şarkıyı söyletmez? Affedilmediğinde ne yapmalı insan?

‘Şiir ses ile anlam arasındaki tereddüttür’ diyor Paul Valery. Şiirin kullandığı materyal, malzemesi kelimeler olduğu için sıklıkla konuşma dilinin işlevini de yüklendiği, yani bir mesaj iletmesi gerektiğini düşünür ehl-i hıred olmayan insanlar. Ancak şairin asıl işi, ruhunda biriktirip damıttığı renklerden, manzaralardan, mana ve seslerden bize bir ahenk tertip etmektir. Valery de bu sözüyle kelimelerin davranmaları gerektiği gibi davranmadığı bu halden bahsediyor gibi gelir bana. Sanki kelime bir mızraptır da, vurduğunda ta içimizde bir tel hıçkırır. Bunu, darbenin hızı ve gücüyle, iç ritmiyle, uyağıyla, vezniyle, redifiyle de başarır. En vezinsiz görüneninde bile bir iç ahenk dalgalanır iyi şiirde. Yine İsmet Özel’in ifadesine başvuracağım, İyi şiirleri (iyi müzikte olduğu gibi) okuduktan (dinledikten) sonra eserde kendimize ait ve hiç kimseden ödünç almadığımız bir şeyi unutmuş, kaybetmiş, bırakmış gibi oluruz. Kendimize ait o şeyden vazgeçmediğimiz yahut o şeysizlikten duyduğumuz mahrumiyet acısına duçar olduğumuz zaman bir daha, biraz daha yanaşırız esere. Kendimize ait başka bir şeyi oralarda düşürmek pahasına. demişti. Bu ilişkinin, yani iki yokluğun takas edildiği, birbiriyle dolup taştığı bu alışveriş, hakikatin dile getirilebildiği en üst form kabul edilir bu sebeple. Sözün, burçları yıkıp çeperleri aştığı yerdir şiirsel anlatım. Bu yüzden sözü şairane değil ama şiir halinde söylemek gerek. Konuşmalarımda, sözün güzelini söyleme çabam bundan. Çünkü işe yarayan tek söz, bağrımızda aşinasını bulandır. Denk geldiğiniz konuşmamın sizde bir yankı yaratabilmiş olmasının nedeni de ihtimal ki budur.

“Hınç oklarını aradım gözlerinde /Oysa sen parıldayan bir yürekle geldin /Yaralar ve ışıklar içinde.“diyor Pablo Neruda. Evet, ışık yaradan sızar ve yaralarını gördüğünüz birine sonsuza dek düşmanlık edemezsiniz. Affediş belki orada başlar. Affetmek, yalnızca yapılan şey bağışlanamayacak türden bir şeyse hükmünü icra eder diyen düşünürler de var. Bu, insanın muktedir olduğu bir hal değil belki, yalnızca ilahi inayetin başarabileceği bir şey. Mesela Jankelevitch’e göre affediş beşerin takat yetiremeyeceği bir şeydir, zira ya bir mazeret ya da yanlışa çanak tutmayla zedelenecektir. Gerçek bir affediş göklerden gelen bir bağıştır, ilahi alanın beşeri alana bir temasıdır, mucizevî ve ilham vericidir. Geleceğe dönüktür ancak geçmişle ilişkimizi de değiştirebilir. İnsan, bağışlanamaz bir şey yaptığını düşündüğünde bile af dilemeli ve mümkün olduğu ölçüde davranışının sonuçlarını telafi edecek ödünleyici davranışlarda bulunmalı, bağışlanma dileğinde ısrarcı, sabitkadem olmalıdır. Muhatabı tarafından affedilemediği halde bile, insanın yükünü hafifletecek bir şeydir bu. Ayrıca hem başkalarını hem kendimizi yargılarken hiç göz önünden ayırmamamız gereken bir ölçü, insan için esas olan hata yapmamak değil, hatasıyla büyük ve güzel şeyler yapabilmesidir. İnsanın yeryüzü seferi bir hatayla ve af dileğiyle başladı, bizim mitsel öykümüz bu; “Kahramanın yolculuğu.” Hatamız başkasıyla beraber bizde de bir yara açtığında, o yarayı iyileştirmek için yaptığımız her güzel davranış, birilerine iyi gelecek ve dünyada hayrı büyütecektir. Affetmek geçmişi değiştiremez ama geleceği genişletir. Sizin de üzerine harikulade bir yazı yazdığınız, yakın zamanlarda yitirdiğimiz büyük şairimiz Sezai Karakoç, ‘Af dilemeye geldim/ Affa layık olmasam da…’ demişti. Belki bu yolculuğa önce kendimizi affedebilmekle başlamalıyız.

Hüznün sık sık karıştırıldığı depresyon, ölümcül sonuçlara yol açabilen ciddi bir rahatsızlık

Hüzün Hastalığı’nda hüznün insanı sahici kıldığını söylüyorsunuz. Böylece kendi kendime “Hüzün Hastası” teşhisini koyabiliyorum ben de. Fakat şu soruya yanıt vermek ister misiniz bilmiyorum, ben bu tanımlamayı bir hekimden çok bir şairin yaptığını düşünüyorum. Şöyle; gözlemden çok birebir tecrübe edilmiş de bu tanımlama vücut bulmuş gibi sanki. Siz hiç Hüzün Hastalığı’na kapıldınız mı? Bir yazan olarak değil bir hasta olarak soruyorum, hüzün insanı öldürecek kadar güçlü bir hastalık mıdır? Tedavisi nedir?

“Hüzün duyabilen her ruh iyiliğe muktedirdir” diyor Tom Amcanın Kulübesi’ni yazan Harriet Beecher Stowe. Hüzün insana bu dünyanın yerleşebileceği bir yer olmadığını ve faniliğini fısıldar. Kutsalla temas insanın kırılgan olduğunu fark edebilmesiyle mümkün… Hüzün insanı kendi kırılganlığıyla temasa sokar. Firavunlaşan bir ego önünde diz çökeceği bir Tanrı aramaz, o zaten kendisini tanrılaştırmıştır.  O yüzden hüznü bir hastalık olarak değil, bir uyandırma çağrısı olarak ele alıyorum. Hüznümüzün medikalize edilmesine, bir hastalığa dönüştürülmesine karşı durmalıyız. Pek çoğumuz eksikliğini hayatın dağdağasında fark etmeden yaşayıp gitse de insan yitiği olandır. Hüzün, kaygı, hüsran duyguları bizim varoluşsal zeminimiz. İnsan yaşamının potansiyel bir tekâmül süreci olmasının mesnedi bu duygular. Hekimlik, modern tıbbi bir disiplin olarak değil de kelimenin kökenindeki “hikmet” manasıyla irtibatlandırılarak ele alındığında, bu bir hikemi saptama. Şairliğime vermeniz, hüsn-ü teveccühünüz. Öte yandan, şiir de hikemi bir eyleme tarzıdır, bunu göz ardı etmiyorum. Ben de geniş ve ince düşünmeyi, derin hissetmeyi önemseyen, kör topal da olsa bu şekilde yaşama gayretinde, bunu başarabilen insanlara satırlarında bile olsa yakın olmayı seven bir insanım. “Hüzün ki en çok yakışandır bize/ belki de en çok anladığımız” diyor Nazım Hikmet’e yazdığı şiirinde Hilmi Yavuz. Hüznün bir tedavisi yok… Olmasın da. Ama sevinç ve neşe de olsun hayatımızda. İnsan hüznü hissedebildiği kadar sevince de yer açabiliyor hayatında zaten. “Hüznü” yani şair İlhami Çiçek’in tabiriyle “kalbi” olmayanın sevinçleri ve neşesi de yapma çiçekler gibi. Vitrinlik. Hüznün kendisi ölümcül değildir bu sebeple, dirimseldir hatta. Yas duygusu bile böyledir. Ama hüznün sık sık karıştırıldığı depresyon öte yandan, ölümcül sonuçlara yol açabilen ciddi bir rahatsızlık. Onun için de başarılı sonuçlar veren farklı tedavi yöntemleri ve terapötik yaşam pratikleri mevcut. Benim hüznümü soruyorsunuz. Üç beş iyi şiir ve yazımın tamamı, hüznün dostluğu ve cömert ikramlarıyla ortaya çıktı.

Dilin miti terk etmesi hayata anlam veren her şeyi geride bırakmasıdır…

Konuştuğu gibi yazan biri ne iş yaparsa yapsın -güzel konuşmak sünnettir derdi dedem- güzel konuşuyorsa zaten yaraya merhem gibi bir şeydir sanırım. Bütün kitaplarınızdaki gibi gündelik hayatta da kullandığınız üslubu önemsiyorum, seviyorum. “İnsan dinlemekten bembeyaz olmuş bir adam” diyesim bile geliyor size bu yüzden. Üslubunuz sesinize, yüzünüze yayılmış sizin. Yavaşla’da (Kızılderili anlatısı) “O kadar hızlı gidiyoruz ki ruhlarımız arkada kalıyor” derken ruhun ihtiyacı olan sözlerin, değerlerin de geride kaldığını görüyoruz. İsmet Özel bir şiirinde “Ne kaybettiğini hatırla” der. Pek çok toplumda bu böyledir belki ama bir takım değerlerin temelini oluşturduğu bizim toplumumuzda üslubumuz neden değişti, konuşurken neden güzel konuşma ihtiyacı duymuyor, bunun karşımızdaki insana da iyi geleceğini düşünmüyoruz? Ne kaybettiğimizi neden hatırlamıyoruz?

İnsan kendi içinde başka bir varlık, dışarıdan göründüğü haliyle başka bir varlık. Dilerim bu güzel sözleri hak edecek bir kişiyimdir, değilsem de olurum. Eskiler, sözün canı olduğunu söylerdi. Bu, söze karşı yalnızca tasavvufi bir yaklaşım da değil. İnsanlığın en erken uygarlıklarından itibaren, modern dönemlere kadar, sözün, Tanrı kelamının varlığa şekil ve madde verdiğine inanılırdı. Sadece kitabi dinler değil üstelik malum üç kitapta da yer alır bizzat sözün varlığı yarattığına dair (Tanrı ışık olsun dedi, Başlangıçta söz vardı, Ol der ve olur) benzer ibareler. Dilin miti terk etmesi hayata anlam veren her şeyi geride bırakmasıdır: Rengi, sıcaklığı, anlamı, güzelliği. Jacques Ellul’ün Sözün Düşüşü kitabı, modernlikle beraber gelen bu zihniyet dönüşümünü çok da şiirsel anlatan bir kaynak eser, her fırsatta tavsiye ediyorum. İlahi dinlerin dışındaki inançlar da büyünün, kehanetin bu sözle yaratma yeteneğinin insan tarafından ödünç alınmış bir sureti olduğunu kabul ederdi… Rabbin isimlerinin, sıfatlarının insanda tecelli ettiğine inanan bir inanca dâhiliz, sözün canlı olduğuna ve yaratabildiğine inanıyorum ben de. Yok etmek için değil, yaşatmak için, yaşamı güçlendirmek için söz söylemek gerek, hayrı söylemek en nihayetinde budur. ‘Ya hayır söyle ya sus’, ne güzel bir öğüt değil mi? Güzelliği yitik malımız saymalıyız, her yerde onu baş tacı etmeliyiz. Biz niye böyle olduk? Çirkin söz, çirkin eylem nasıl metastaz hücresi gibi bu denli hızlı yayıldı? Bu konuda saatlerce konuşabiliriz. ‘Güzelliği arıyorsan önce sen güzel ol’ diye yazmıştım, güzellik nerede ve hangi mevzide olursak olalım her birimizin arayıp bulma sorumluluğundadır, herkes bir yerden başlasın.

Didem Madak’la yapılan bir röportajdaki bir anekdot beni çok etkilemişti…

– Sizi farklı kılan elbette ki şair oluşunuz. Doğarken insanın değerli olduğunu unutmamışsınız. ‘Yazan biri’ demiyorum dikkat edin lütfen. Şunun için söylüyorum, pek hoşlanmadığımı da belirterek, açık sözlü olmak gerekirse kişisel gelişim kitaplarını sahte ve ticari buluyorum, onları yazanları da. Çünkü kişiye özel değil. Herkese aynı eğitimi aynı biçimde veren sistemi eleştiren bu kitaplar zaten baştan tutarsızlık değil mi? Bu bir meydan okuma değil ama burada bir yanlış var. Kocaman bir zaman kaybını insanın kalbine bir boşluk gibi iliştiriyorlar. Öte yandan bir de ‘hasta hikâyelerini’ televizyonlara satan psikiyatrist yazarlar var. İsmi değiştirmek bir şey ifade etmiyor, çünkü hikâye değişmiyor. Bir terapi gibi değil, toplumsal bir travma veba gibi yayılıyor, “bütün bunlar gerçek mi?” diye… Bir kritik yaratmak için değil ama bir hekim olarak bütün bunları siz nasıl değerlendiriyorsunuz? Psikiyatri ve Kültür‘e buradan bakarsak eğer bu insanların kaderine, hayatına negatif bir müdahalede bulunmak değil midir?

Kişisel gelişim pazarı, mutluluk vecibesinin insanlara dikte edildiği ve bunun da ancak sosyal persona, romantik ilişki ve maddi başarı alanlarına bir kariyer gibi yaklaşarak elde edilebileceğine dair bir anlayışı zihinlere zerk eden modern bir kült. ‘Mutluluk Endüstrisi’ deniliyor buna. Belirttiğiniz gibi şahsi niteliklerin göz ardı edildiği ve tamamen kişinin kendi imajını bir tüketim nesnesi gibi pazarlamasına yönelik geliştirilmiş stratejilerden müteşekkil. Kadim geleneklerin insanı terbiye eden tekâmül ve olgunlaşma süreçlerinde, insanın “olma” kaygısı odak noktadayken, kişisel gelişimde odakta yer alan “sahip olma”; prestijli bir işe, vitrinde yer alacak eş- sevgili, başarılı çocuklara, network işlevi görecek sosyal çevreye, maddi imkânlara nasıl erişilebileceğine dair tüyolar, kısa yollar, dışarıdan sokma akıllar. Oysa mutluluk, sahip olarak elde edilebilecek bir hal değil, mutluluğu kabul edebilecek ruhsal bir dönüşüm gerçekleşmeden insan sadece ele geçirmenin anlık coşkularıyla yetinmek zorunda kalacak. Anadolu kültüründe yaygın olarak yapılan bir yörük duası çalındı yakınlarda kulağıma: “Allah’ım! İlk önce dağa taşa ver. Ormana, hayvanlara, suya ver. Ondan sonra insanlara, kapı komşuma, muhtaç olana ver. Peşi sıra da bana ver!..” diye. Bunu kişisel gelişim kitaplarında bulamazsınız. İnsan evladı çok geniş bir varlık halkasının bağımlı ancak ikame edilemez bir parçası madem, içinde yaşadığı topluma bigâne kalarak yalnızca kendi selametini öncelemesi gaflettir.

İnsanların, psikolojik problemlerin herkes için olduğu, profesyonel yardım almanın, psikoterapist veya psikiyatriste gitmenin kınanacak ayıplanacak bir hal olmadığı bilincini edinmeleri açısından bu alandaki yapımları her ne kadar faydalı bulsam da, danışanların gerçek hikâyelerinin televizyonda meze yapıldığı yapımlara olumlu bakmıyorum. Ayrıca kendim seyretmesem de sosyal medyadaki tepkilerden çok ağır psikolojik duygu durumlarının istismar edildiği izlenimi edindim. İsimlerin saklanması zaten bir yasal sorumluluk. Burada yarattığı etkilerin de ötesinde bir mecra olarak televizyonun hikâyeleri dönüştürdüğü anlam zeminine dikkat etmek önemli bence. Didem Madak’la yapılan bir röportajdaki bir anekdot beni çok etkilemişti, Çocukken kuzenimle evcilik oynuyorduk. Dövme işini abartıp bebekleri yerden yere çalmaya başladık. Teyzem, ne yapıyorsunuz dedi, onların da canı var. Biz şaşırıp duraksadık. Onlar canlı değil ama dedik. Evet, ama demişti teyzem, siz onları canlı farz ediyordunuz döverken.” Yazarından, izleyicilerine kadar bu yapımlara konu insanların canlı insanlar olduğunun gayet bilincinde herkes ve televizyonun onların hikâyelerini nasıl kullandığına bu yüzden aldırmamız gerekiyor. Ve en nihayetinde insanların hikâyeleri onlara aittir, o hikâyeleri dönüştürmeden, olduğu gibi yazıya veya filme dökmek bir tür acı pornografisidir.

Modern yaşamı günah keçisi gibi gösteremeyiz, modern öncesinde de insanın insana hoyratlığı az değildi

– Ruhun Labirentleri’ni okuduğumda kalabalıklara bir de onun dışındaymış gibi baktım. Eğitimin bir parçası olması gerektiği için çok ağır vakaların bulunduğu kliniklerde de bulundum. Kalabalıklara da kliniklerdeki hastalara da bakarken ‘hınç’a maruz kaldıklarını gördüm. “Çıt!” Demiş kırılmışlardı. Onarmak mümkün değildi artık onları. Hiç kimsenin hiç kimseye benzemediği halde aynı şiddete maruz kaldığını ve aynı şeyler yüzünden yaşamadıklarını sadece nefes aldıklarını gördüm. İnsanın “hiç olmasa da olur şeyler” yüzünden kendilerini mahvettiklerini… İnsan öleceğini unutur mu? Unutursa ne olur? Ruhun Labirentleri ‘modern insan’ın yarattığı ölme biçimleriyle mi dolu? İnsana gözleri görsün diye verildi ama insan bunları görmeye nasıl dayanıyor?

Ölüme, yaşamın sonunda başımıza gelecek bir biyolojik süreç olarak bakıyor büyük çoğunluk. “Bazıları kendi ölümlerini bir türlü ölemiyor, başkaları sık sık ölüyor.” diyordu Heidegger. Ölüm konuşur hayatımızın ortasında aslında daima. Kendi ölümünü ölmeyi başarabilmek için kendi hayatını yaşıyor olmanın sorumluluğunu cesaretle üstlenmek gerekiyor. Kimdi hatırlayamadım şimdi, ‘artık hayattayken ölüme ölümden sonraki hayattan daha fazla inanıyorum’ diyordu. Bir ‘yaşayanlar mezarlığı’nda yaşıyoruz ve ‘ölümden önceki hayat’ı neredeyse yaşamayı bilmiyoruz. Ve bazıları da sık sık öldürülüyor henüz yaşamları sona ermeden. Yaşam sevinçleri, hevesleri, ümitleri, güvenleri, sevme yetenekleri öldürülüyor insanların. Bunu kötülük olsun diye de yapmıyor ekseriyetle insanlar, en fenası bu. Anne-babalar, eşler, işyerinde amirler, eğitimciler, yöneticiler, akrabalar, arkadaşlar yapıyor birbirine. Hayatın gerçekleri, iş veya akademik başarının zorunlulukları, alışkanlıklar diyerek, ihtimam- dikkat- zaman eksikliğinden, sevgi ve ilgi eksikliğinden sık sık birilerini parça parça öldürüyorlar. Modern yaşamı günah keçisi gibi gösteremeyiz, modern öncesinde de insanın insana hoyratlığı az değildi. Ama modern olmak, daha etkili silahlara, enstrümanlara sahip olmak demek aynı zamanda. İnsanlarda yaşam sevincini ve iyiliği filizlendirmeye, çiçeklendirmeye yönelik eylem ve söylemler edinmeye çabalamalıyız, bu mümkün görünmüyorsa da hiçbir şey söylemeyip geri çekilmeyi bilmeliyiz. George Eliot’un çok sevdiğim bir sözü var, mealen, ‘dünyanın iyiliği biraz da elinden kötülük gelebileceği halde bunu yapmayan, inatla gizli saklı yaşayan ve şimdi ziyaret edilmeyen mezarlarda yatan kişilerin tarihe geçmemiş eylemlerine bağlıdır.’

Yaşanmış bir şeyin hiç olmamışçasına unutulmasının mümkün olmadığını biliyoruz

– Bir hekim olarak da bir şair, bir öykücü olarak da yazdığınız, bir araya getirdiğiniz bütün metinlerinizde insanı mutsuz eden şeyin “unutmak” olduğunu gördüm. Ben unutmamam gereken bir şeyi unuttuğumda sanki hayatımı kaybetmiş gibi hissediyorum, bir anlığına da olsa. Fakat insanların çoğunluğu kendilerini unutmuşlar, çevrelerini. Hayatının koşulları altında ezilenler de konfor içinde yaşayanlar da öyle. Bazen insanın canı acıyacak ki yaşadığını anlayacak sözünü zalimce bulurdum. Fakat artık böyle düşünmüyorum. Acının aklı insanda sabit tutan bir yanı olmalı? Acı çekmede insanın eşiğini nasıl belirleyeceğiz? İnsan canı acımayınca daha mı çabuk unutuyor her şeyi?

Unutmak, hafızanın bir hastalığı yahut eksikliği olarak düşünüldüğünden, “Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür” derdi eskiler. Ama bunun böyle olmadığını biliyoruz bugün. İnsan, merhametle unutmaya muktedir bir varlık. Bilinçli bir unutmadan bahsetmiyorum elbette, hafıza, hatırlamanın acısının benliği parçalayacak kadar güçlü olması durumunda seçici bir ayıklamaya gidiyor ve bazı şeyleri unutuluşun sislerine gömüyor, bağıntıları nedeniyle unutması mümkün olmayan bazı şeyleri de kurgu içinde değiştiriyor, o şekilde sahte bir anıyla hatırlıyor. İnsanın zihinsel yetileri bir sağ kalım muharebesi yürütüyor, bu açıdan unutmak bir zayıflık değil, mucizevî bir meleke. Unutmanın, insanı, başına gelen şeylerin esaretinden kurtaran bir özgürlük hamlesi olduğu bile söylenebilir. Çocukluğunda sistematik olarak istismar ve şiddete maruz kalmış bir çocuğun, bu bilinçli anılarla ömür boyu yaşamak zorunda kalmasını hayal edin, böyle bir geçmiş, kusursuz bir hafızayla ancak lanetlenebilir. Bu yüzden unutmak bir lütuftur ve bunu böyle kabul etmek gerek. Ve yaşanmış bir şeyin hiç olmamışçasına unutulmasının mümkün olmadığını da biliyoruz. Beden hatırlar. Psikolojik rahatsızlıkların pek çoğunun kökeninde bilinçli hafızanın unuttuğu şeyler hakkında bilinçaltının attığı çığlıklar vardır. İnsan, bilinçli olarak hatırladığı şeyleri zamanla değiştirebilir, hatıraların rengi solar, sesi kesilir; ama unutmak için gömdüğü şeyler pırıl pırıl, eksilmeden, tüm yaşanmışlık duyumlarıyla saklanır bilinçaltında. Psikanaliz de bu problemli geçmişi elden çıkarabilmek için erişilebilir hale getirme sürecidir. Kişisel acıları, hazinesine hırsla sarılan cincüceler gibi saklayıp onlara sarılmanın salık verilecek bir yani yok o sebeple, insanın yüzü yaşama dönük olmalı. Zamanı geldiğinde, yeteri kadar güçlenip büyüdüğünde tekrar onları gün yüzüne çıkarıp insanın onlarla yüzleşebilmesi şartıyla… Toplumsal acılar içinse psikanaliz sürecine benzer şekilde, maşeri vicdanı tatmin eden bir yüzleşme ve adalet aşamasından geçmek gerekiyor.

Unutmak, düşünmenin de temelidir ilginç şekilde. Bağıntılar kurmak için olguların bazı yönlerini yoklarmış gibi unutarak soyutlamak ve başka şeylere benzetmek gerekir. Çünkü kavramlarla düşünürüz, nesnelerin kesin algılarıyla değil. Bu zaviyeden bakınca yazma eylemi bile hatırlama türünden değil, unutma türünden bir edimdir. Yüksek zihinsel melekelerin tamamı da böyledir. Borges’in Funes’in Belleği hikâyesi, hatırlama ve unutma hakkında çarpıcı bir hikâye, bu konuyla ilgilenenler için tavsiye ediyorum.

Modern yaşamın hızının hizmet ettiği gönüllü bir unutkanlık da var öte yandan. Milan Kundera, “Çağımızda unutma arzusu bir saplantı haline gelmiştir, bu nedenle, bu arzuyu tatmin etmek için hız iblisine teslim olmuştur çağımız; kendini anımsamak istemediğini bize anlatmak için hızını artırır; çünkü kendinden bıkmıştır; kendinden tiksinmektedir; belleğin titrek alevini söndürmek istemektedir.” sözleriyle bu sürecin dinamiklerini çok incelikle açığa vuruyor.

– Bütün pandemi boyunca insanlar şunu birden ve iyice anladılar sanırım: “Yalnızmışız!” İlk insandan bu yana belli seviyelerde biz insanoğlu bu yalnızlık duygusunu yaşadık, biliyoruz. Âdem’in yeryüzüne indiği ilk günkü yalnızlığını, Yusuf’un kuyudaki yalnızlığını, savaşların, yetimhanelerin yaşattığı yalnızlığı da tattık, biliyoruz ama insanoğlu ilk kez dünyanın en kalabalık yalnızlığını yaşadı. İnsanın ölünce uyanacağı yalnızlığı diri diri tattı. Bu şimdiye kadar bildiğimiz depresyonlardan çok daha başka bir depresyon çıkardı ortaya. Tarih boyunca her şeyi yaşamış insan neslinin giderek daha dayanıklı olması gerekmez miydi? Bütün bunlar insanın giderek daha tecrübesiz, dayanıksız olduğunu gösterdi. Neden? Tıp, teknoloji gelişirken insan neden zayıflıyor, bunu nasıl açıklarsınız?

Nasıl ki, insanlığın bugün karşılaştığı bakteri ve virüslerin iki bin yıl öncekinden daha güçlü ve dirençli olmasının nedeni, insanın daha dirençli olmasıysa, psikolojik sağlığımız açısından karşılaştığımız risklerin de daha tehlikeli olması, avuntularımızın ve meşgalelerimizin daha baskın olmasından kaynaklanıyor. Doğal olarak daha yalnızız çünkü çok daha büyük kalabalıkların içinde yaşıyoruz. Pandemiye böyle bir ortamda girdik, yani gündelik avuntularımızın neredeyse tamamına yakınından mahrum kaldık. İş yerlerinden, arkadaş çevrelerinin sosyal aktivitelerinden, cafe-restaurant- sinema- tiyatro- konser buluşmalarından. Hazırlıklı olanlar, zaten asosyal ve içedönük bir yaşam sürenler pek de etkilenmediler gözlemlediğim kadarıyla pandemi yalnızlığından. Diğerleri sosyal medya ve ekran üzerinden sosyalleşmenin yeni yöntemlerini deneyimlediler. Yüzeysel ilişkiler bir şekilde ekran aracılığıyla da sürdürülebilir ama her iki kesimden insanların da asıl eksikliğini çektiği şey, yakın temas yoksunluğu aslında. Bir tür ‘dokunma açlığı’. Göz göze temasın, birbirine sokulup gülüşmenin, kederlenmenin, kucaklaşmanın, insan dokunuşunun eksikliği, her türlü ruhsal rahatsızlık tablosunun daha da ağırlaşmasının önemli nedenlerinden.

Şifa arayan, şifa bulur

– İnsanı iyileştirmek için ilaçların, teknolojinin çoğu zaman işe yaramadığını düşünüyorum. Beni böyle konuşturan gençliğin verdiği cehalet de olabilir, ama iyileşmek istemeyen biri için bunlar etkili olmaz zaten sanırım. İnsanın iyileşmeye ikna edilmesi lazım. Bu da onun biyolojik yapısından çok manevi yapısıyla ilgili değil midir? İnsanın içine girmek, kalbine bakmak için ille de ilaçlar ya da neşter kullanmak şart mıdır? Sufi Psikoloji buradan ele alınırsa neden önemli?

Koruyucu ruh sağlığı önlemleri de diyebileceğimiz, insanın zihinsel ve ruhsal esenlik durumunu koruyan, onu geliştiren, olgunlaştıran alışkanlıklar, düşünme ve ihsas şekilleri her insanın yaşam tarzı içerisinde yer almalı zaten. Tabiat içinde geçirilecek daha uzun süreler, aile-dostlar-sevdiklerimiz ile yakın ve derin ilişkiler, sosyal sermayenin, geniş aile, komşu ilişkilerinin destek ağı, güzellik, sanat ve edebiyat, felsefe ve bilimle iç dünyayı genişletmek, daha yüce bir varlığa duyulan iman ve güven ile bunu güçlendiren ritüeller… Tüm bunlar bizim yaşama anlam katmamızı, kırılganlığımızı destekleyebilmemizi sağlar. Bunların bazılarını bize başvuran danışanlarımıza da şahsi niteliklerine göre tavsiye ediyoruz zaten. Psikoterapinin açığa çıkardığı, bilinçdışı acılar ve çevresel-kültürel şartların hastaların ruh durumları üzerindeki etkisini analiz ederken bu enstrümanların faydasını göz ardı etmiyoruz. Ancak, ruhsal rahatsızlıkların fizyolojik sonuçlar doğurduğu veya zaten mevcut bazı fizyolojik rahatsızlıkların etkili olduğu hastalıklarda ilaç kullanımı, hastanın yaşamını sadece kolaylaştırmakla ve düzeltmekle kalmaz, kurtarır da. Modern tıbbın gelişimini göz ardı ederek kurtarabileceğimiz, bir nebze rahat nefes aldırabileceğimiz hayatlardan bu yardımı esirgemek, hekimlik mesleğinin deontolojisiyle çelişen bir hal. Bu açıdan, ilaç kullanılması gereken durumlarda sadece terapötik uygulamalardan medet beklemek geri dönüşü mümkün olmayan sonuçlara yol açabilir. Öte yanda psikoterapide iyileşmenin kişinin kendi sorunlarını hikâye edebilmesiyle başladığı söylenir. Şifa arayan, şifa bulur. Pek çok ruhsal tedavide asıl iyileştirici etken kişide uyandırdığı ümittir. Kişinin anlaşıldığını ve bu yüzden yardım görebileceğini düşünmesi iyileşmeyi ateşleyen ana yakıttır. Her sorun ilaçlarla çözülmez. Anlam arayışları, evlat kayıpları, manevi buhranlar standart tedavi yaklaşımlarıyla değil varoluşa dair derin sularda yüzmeyi göze alarak göğüslenip anlaşılabilir. Pozitivist tıp paradigmasının boşa düştüğü yerler çoktur. Bir ölümü söylerken insanların inandığı anlam dairesine yaslanmak tıp adamlarını da rahatlatır. Psikoterapi seansında ‘Tanrıya kırgınım’ diye söze başlayan birisine, ‘Ben bilim adamıyım, o konularla ilgilenmem’ diyebilir misiniz?

Şikâyet kültüründen sorumluluk kültürüne geçmeliyiz

– Son olarak siz de farkındasınız elbette artık eşikleri çatlatacak seviyede yükselen toplumsal çöküşün. Kadın cinayetleri, çocuk istismarı, işsizlik, derin yoksulluk insanın ruh sağlını bozmada geçerli nedenlerin temeli çoğunlukla bunlardan ibaret. Bütün bunların yaşandığı bir ülkede elbette o ülkeyi yönetenlerin bu konuyla ilgili iki ayrı bakanlığının olup bu konulara eğilmemesi de bana göre sosyolojiden çok psikolojinin konusu. Toplumun ruh sağlığı ve rehabilitasyonu konusunda insanlara ve onları yönetenlere ne tavsiye edersiniz?

‘Çöküş’ benim katılmak istemeyeceğim bir kelime olur. Ben yaraların sarılabilirliğine, umudun bir yol bulup bize şifa verebileceğine, hatalarımızdan öğrenmeyi bilirsek yarının bugünden güzel olabileceğine inanmak istiyorum. Kötülük her yer ve toplumda var, yeni iletişim araçlarıyla daha gözle görülür hale gelmiş bulunuyor. Bu da her birimize sorumluluk yüklüyor: ‘Ben ne yapabilirim?’ Şikâyet kültüründen sorumluluk kültürüne geçmeliyiz. Pek çok olumsuzluğa rağmen dinamik ve zor zamanlarda kenetlenebileceğini göstermiş bir toplumda yaşıyoruz. Hoyratlığın, psikopatlığın, nobranlık ve suiistimalin yeterince cezalandırılabildiği adil bir toplum inşa etmeye çalışmalıyız. İyilerin mükâfatlandırılıp kötülerin hak ettiği cezayı bulduğu bir toplum olamazsak yılgınlık bizi teslim alır. Modern kentlerde insanların ruh sağlığını etkileyen çevresel koşullardan (dikey yapılaşma, orman ve koruların azalması, ulaşım için harcanan vaktin uzunluğu, çalışma süreleri ve şartları, eğitimdeki müfredat yükü ve süresi vs.), sosyal sermayenin (aile, komşuluk, güven ve dayanışmayı sağlayan ilişkilerin tamamı) korunmasına kadar kamu otoritelerine pek çok görev düşüyor. Söylediğiniz gibi derin yoksulluk, eğitimli gençlerin işsizliği ve geleceğe ilişkin güvensizlik de ruhsal problemlerin artışındaki önemli etkenlerden biri.  Sosyal eşitsizlik gerek beden gerekse de ruh sağlığı için en önemli belirleyicilerden birisi, eşitsizlik arttığında sağlıksızlık da artıyor. İnsanların toplumumuzda haysiyetleriyle yaşama hakkına asla halel gelmemesi gerekir. ‘Bütün diğer değerler insan haysiyetine hizmet ettikleri ve bunun davasını sürdürdükleri ölçüde değerdir‘ der bilge sosyolog Zygmunt Bauman. İnsana yapılacak en büyük kötülüklerden biri ona karşı kayıtsız kalmaktır. Kayıtsız kalmak onun insanlığını azaltmak, onun haysiyetini zedelemek demektir. Kayıtsızlığın bir biçimi de onun biricikliğini tanımamak, onun iç dünyasının zenginliğini görmezden gelmektir. Kültürler arası düzlemde düşünürsek, insanı kendi varoluşunun biricikliğiyle kavramadığımızda bizden farklı düşünenden yahut sokaktaki göçmenden bir tehdit üretebiliriz. Her türlü siyaset insanı mihver almalı ve ondaki çeşitliliği, zenginliği, rengi, farklılığı görebilmelidir.

Kadın ve çocukların sömürüsüne, fiziksel veya psikolojik, ekonomik şiddete maruz bırakılmasına göz yuman uygulamalar, düzenlemeler ve bazı görevlilerin görev ihmali, ardında pek çok mağdur ve kurban bırakıyor. Olumsuz örnekleri sayıp dökebiliriz ancak bu alanda büyük bir gayretle çalışan kamu görevli ve kurumlarını da tanıma imkânım oldu. Eşgüdüm eksik kalırsa ferdi gayretler de bir süre sonra yorgunlukla boşa düşüyor. Daha insani, birey haklarını güçlendirmeye yönelik tedbirlere ağırlık verilmesi, sosyal hukuk devleti ilkesinin geniş yorumlarının faaliyete geçirilmesi gerekiyor.  Koruyucu ruh sağlığı hizmetlerinin, sağlık kuruluşlarında olduğu kadar eğitim kurumlarında ve öğrenci yurtlarında da yaygınlaştırılması, sosyal hizmet görevlilerinin dezavantajlı durumdaki kişiler için daha aktif rol alması da öncelikle alınacak tedbirler arasında. Ama her şeyden evvel bir ‘konuşma ahlak’ını tahkim etmemiz gerekiyor, vatanını farklı biçimlerde seven insanların birbirinden itaat talep etmedikleri, sadece konuşmayı istedikleri, birbirlerinden öğrenebilecek bir şeyleri olduğu hissiyle bir ‘diyalojik konuşma’yı başlattıkları bir güzel ahlakı filizlendirmeliyiz.

– İnsanlar sonradan tanışmazlar, tanıştıklarını sandıkları gün birbirlerini hatırlarlar. Böyle düşünmek, buna inanmak benim çok hoşuma gidiyor. Beni yanıtladınız, beni hatırladınız diyorum. Teşekkür ederim, bir gün yan yana gelmek dilerim.

Ben de teşekkür ederim, bu içten ve güzel sorularınız için. “Kalpten kalbe bir yol vardır” diyor Neşet usta, tez zamanda görüşmek dileğiyle.

Ayfer Feriha

İnsanın sessizce yaşayacağı bir histir keder, içe doğru derinleşme sağlayan, sizi manevî yönden olgunlaştıran, dünyanın kırılganlığını ve geçiciliğini duyuran bir his. Kederin artık ilerlemiş bir boyutu olarak değerlendirebileceğimiz depresyon, bir sosyologun betimlemesiyle, ‘kendi olma yorgunluğu’dur. İnsan bazen kendisi olmaktan yorulup ümitsizliğe düşebilir. Ama bu sürecin sonunda kendisini zenginleştirebilecek bir tecrübe edinir, hayata dair bir bilgi devşirir buradan. İnsanın iç dünyası mahremdir, oraya herkes elini kolunu sallayarak giremez, kırılganlık ve üzüntüler gösteri programlarına meze yapılamaz.

Kemal Sayar

 
Hüzün insana bu dünyanın yerleşebileceği bir yer olmadığını ve faniliğini fısıldar. için yorumlar kapalı

Yazan: 15 Nisan 2022 in Şiir Gibi

 

Etiketler: ,

En kötü yanımız müsamahakâr olamayışımız.

Acıları tadan âlim: Hüsamettin Arslan

İlim yolunda karşılaşılan güçlüklere bir örnek verilse, muhtemelen Prof. Dr. Hüsamettin Arslan verilir. Doktoraya başlayanların bazı hikâyelerini okumuştuk. Karşılaştıkları güçlüklerin her bir safhası sizi hayrete düşürüyor.

Hüsamettin Arslan, farklı bir kişilikti. Nevi şahsına münhasır, diyebiliriz. “İtirazî” hüviyeti ve kendisince dosdoğru gördüğü prensipleri onu köşeleştiriyordu. 

Yahya Kemal‘in “Acıların Tadı” yazısını okudunuz mu? Hangi kitabına alındığına bakmadım ama ben Dergâh‘ta çıkan yazıyı okumuştum. Yahya Kemal daha girişinde der ki:

“Siyah kitabı okuduktan sonra, zehir gibi acı bir ilâ­cı içmiş kadar ürperdim; bu ilâcı bütün acılığıyla bir an kalbim tadıyor, lâkin zâikam reddediyordu. Bu kitapta­ki havanın hayali içinde bile uzun bir zaman nefes ala­mayacağımı anlıyorum, daha sakin bir göğe, daha tatlı bir rüzgâra, daha gözü okşar manzaralara ihtiyacım var; maamafih en temiz yürekli insanlar bile, zannederim, bu kadarcık hodgâmdırlar.” (“Acıların Tadı”, Dergâh, S. 4, 1 Haziran 1921.)

Hüsamettin‘in kitabı yazılsaydı, sonu istediği gibi bittiği için bütün acıların tat verdiğini okuyacaktık.

Hüsamettin Arslan, önce İstanbul’da Eğitim Enstitüsü’nü bitirdi. Ardından Hacettepe Üniversitesi’nde lisansını tamamladı. “İlim ve kültür merkezi” İstanbul’a geldi. Ben de aynı düşünceyle ondan önce gelmiştim. Ve ikimiz de İ. Ü. Edebiyat Fakültesi’nin koridorlarını adımlıyorduk. Ben Edebiyat koridorunu, o Sosyoloji koridorunu. 12 Eylül’e ramak kalmıştı ve her ikimiz de büyük bir hengameden çıkmıştık. O kadar söyleyeyim! Karmaşık bir hayattan ilme yönelmek!.. Öyle kolay değil.

Hüsamettin‘le başlangıçta Beyazıt ve Laleli arasında bir aradaydık ve sanırım, en çok Fakültenin karşısındaki Koska Çay Ocağı’nda. Bir ara aynı gazetede. Sonra koptuk. Rastlaştıkça konuşurduk. Çoklukla konferanslarda karşılaşırdık.

Cemil Meriç neredeyse Hüsamettin Arslan orada idi. Zaten kızı Sosyolog Prof. Dr. Ümit Meriç‘in yanında akademik hayata adımını atmıştı. Konferanslarını hiç kaçırmazdı. Yüz yüze de görüşürdü. Konferanslarında sorular sorar, kitaplarından alıntıları ezbere yapar ve “Şu kitabınızın şu sayfaları arasında…” diyerek dipnotunu da düşerdi! Belki Cemil Meriç‘i en iyi tanıyan o idi.

Onunla bir mülâkat yapmıştı. Mülâkat 1986 tarihli. Cemil Meriç‘i 1987’de kaybettik. Son mülâkat, herhâlde, Hüsamettin Arslan‘ındır. Bu mülâkata, “Cemil Meriç’i anlama kılavuzu” diyebiliriz. Türkiye Yazarlar Birliği’nin yayını Türkiye Kültür ve Sanat Yıllığı 1986 kitabı içinde yer alan bu uzun mülâkatı ben de “Mülâkat”a örnek olarak “Edebiyatımızda Terimler” kitabımda vermiştim.

Hüsamettin‘le sonra, temel değerlerimiz aynı olmakla beraber, “çizgilerimiz” farklılaştı. Yıllar var ki karşılaşmadık. Amansız bir hastalığa yakalanmış ve kısa sürede, Beşir Ayvazoğlu‘nun dediği gibi, âdeta ayakta son yolculuğuna çıkmış.

Hüsamettin Arslan‘ın doktora tezi “Epistemik Cemaat”. Bildiğimiz adlandırma değil cemaat… Gökalp‘in kitaplarında ve makalelerinde ele aldığı “cemaat” olarak düşünebiliriz.

Prof. Dr. Hüsamettin Arslan, Türk sosyolojisine bir çentik atarak bu dünyadan göçtü. Allah rahmet eylesin.

Arslan Tekin

HÜSAMETTİN ARSLAN’IN CEMİL MERİÇ’LE MÜLÂKATI

Hüsamettin Arslan: Üstadım, izninizle, sorularıma, hayat konusundaki görüşlerinizi alarak başlamak istiyorum. Şimdi hatırlayamadığım bir yerde “hayat” der Levi Strauss, “bir bunalımlar serisidir”. Onu, yani hayatı, Allah katında bir imtihan olarak niteleyenler de var, tabiî ayıklama kanunuyla açıklayanlar da. Sizce nedir hayatın anlamı?

Cemil Meriç: Hugo’nun bir sözünü not etmiştim. “Hayat mezarların çözdüğü dolaşık bir yumaktır” diyordu. Buna mukabil şöyle söyler Neyzen Tevfik: “Çözemez kimse bu dünya denilen kördüğümü/ Yaratan………. bilir ancak onun iç yüzünü/ Bir delikten çıkarak bir deliğe girmekteyiz/ Önü zulmet, sonu zulmet……………mişim gündüzünü.” Bu sözlerin hiçbiri mutlak olarak ele alınmamalı elbette. Hayyam, “Efsane söylediler uykuya daldılar” diyor. Hepimizin söylediği bir efsane var. Hepimiz bir efsane söyleyip uykuya dalıyoruz. Bu, suale sualle cevap vermek. Bu suale cevap verilmez. Zor sualler bunlar. Münker Nekir sualleri gibi. Bir şairde mutlak hakikat aramak yanlış. Şair sözü… İlham var. Sokrat, bütün düşüncelerinin demon’dan geldiğini söyler. “Benim bir demon’um var, beni o konuşturuyor” derdi. Herkesin bir demon’u var. Yukarıdaki mısraları böyle anlamalıyız. Belli anlarda doğar şairin içine bunlar, bazen bir şimşek pırıltısı gelir, aydınlatır insanı. İnsan aydınlandığını zanneder. Şimşek pırıltısı geçtiğinde daha koyu bir karanlığın içinde kalır insan.

H. Arslan: Ölüm hakkında ne düşünüyorsunuz? Ölümün sizdeki tedaileri nedir? Benim aklıma Camus geliyor. O, “Bu dünyada her şeyden ölüm akıyor; duvarlardan, gazetelerden ve insanların yüzlerinden” diyordu Başkaldıran İnsan adlı kitabında. İslâmiyet, “ölüm, insanın canını Rabbine emanet etmesidir” diyor.

Cemil Meriç: Ölüm, ister istemez karşılaşacağımız bir sual işareti! Ziya Paşa’nın dediği gibi “Halledemedi bu lügazın sırrını kimse / Bin kafile geçti ulemâdan füzelâdan.”

H. Arslan: Ölümden korkar mısınız?

Cemil Meriç: Aksini söyleyemem. Somutlaştırarak anlatmak mümkün değil. Mahiyeti meçhul bir korku. Aslında bu sorular, benim bütün hayatım boyunca kendime sorduğum sorular. Hiçbir zaman cevap veremedim. Kimse verememiş.

H. Arslan: Ebediyet neden sümüklü böceğin izleri kadar aldatıcı olsun? “Senin türben kelimeler. Yuvarlanırken tırnaklarını kâğıda geçirmek istiyorsun; kâğıda, yani ebediyete zavallı çocuk, bilmiyorsun ki ebediyet sümüklü böceğin izleri kadar aldatıcı.” (Bu Ülke, sf. 182) diyorsunuz. İnanmıyor musunuz ebediyete?

Cemil Meriç: Ebediyet diye bir şey yok yer yüzünde. Burada şöhret söz konusu. Bütün şöhretler yalandır! Ebediyeti şöhret mânasına kullanıyorum. Napolyon mu, Marks mı?

H. Arslan: Kültürler, genellikle içlerinde yaşadıkları insanların bunalımlarını çözen kurumlar yaratmışlar. Gazalî böyle bir meseleyle karşılaştığında tekkeye koşar; oysa Gökalp bunalımlarını çözmek için intihara başvurur. Mesele bir tercih meselesi. İnsanın fikrî ölçülerini değiştirmesi bence bu. Gökalp, Durkheim’i, yani modern düşünceyi tercih etti. Ben, sizin de aynı tercih problemiyle zaman zaman karşı karşıya olabileceğinizi düşünüyorum. Bu konuda bizi biraz aydınlatır mısınız? Aklıma gelmişken söyleyeyim, meselenin çağrışımları beni Tanpınar’a götürüyor. Ölmeden on beş gün önce günlüğünde şu soruyu soruyor kendisine: “Tanrı’ya inanıyor muyum? Evet…”

Cemil Meriç: Ziya Gökalp, Gazalî değildir. Gökalp minnacık bir adamdır. Elindeki imkânlarla başka çaresi yoktu. İster istemez intihar edecekti. İntihar kapıyı açmıyor. O da Mavi Sakal’ın Kırkıncı Odası’nı açıyor. Sık sık bu meseleyle ben de karşı karşıya geldim, ama korkak olduğum için intihar edemedim. Bu büyük meçhul beni ürküttü. Ben düşünceyi bir bütün olarak ele alırım. Memleketten memlekete değişmez. Ziya Gökalp’la Gazalî arasında mahiyet farkı var. Ziya Gökalp, batının sofra artıklarıyla geçinen bir zattır; onları atıştırır, zaman zaman da kusar. Peyami Safa’nın çektiği ruh çilesini çekmemiştir. Sahtekârdır. Her devirde dalkavukluk yapmıştır. Talat Paşa’ya ve İttihat Terakki’ye meselâ. Tarihin şımarttığı bir adamdı.

Ben daima intihar düşüncesi içinde yaşadım. İntihar beni dâussılâ gibi takip etmiştir. Şimdiyse intihar bile edemeyecek haldeyim. Hayyam’ın dediği gibi bir masal anlattık çağdaşlarımıza ve geçip gideceğiz. Noktalayacağız bir gün.

Tanrı sorusuna cevap veremem. Tanpınar bahtiyar bir adamdı. Bu soruya cevap vermiş. İnanıyorum da inanmıyorum da. Bunlar matematik birer realite değil ki. Zaman zaman inandım. Ama ne kadar inanıyorum, bilemiyorum. Eğer Tanrı olmazsa hayat bir curcuna oluyor. İntihar tam bir hal çaresi oluyor o zaman. Camus’nün yaptığı da bu. Sisyphos Efsanesi‘nde söylediği gibi, ya inanacaksın, ya intihar edeceksin. Üçüncü bir hâl çaresi yok. Bunlar kaypak kavramlar. Kim ne kadar inanır bilinmez. Tanpınar benden aydınlık görüyor ve “Evet” diyor. İnanıp inanmadığımı bilemiyorum. Müslümanım, Müslüman bir çevrede doğdum. Ancak ne kadar inanıp inanmadığımın cevabını mahşer günü bilebileceğim.

H. Arslan: Cemil Meriç külliyatında el atılmayan düşünce devi yok gibi. İbn Haldun’la Marks; Cevdet Paşa’yla Weber; Cemalettin Efgani ile Ali Şeriati iç içe bu külliyatta. Yani idealizmle materyalizm, laiklikle din, doğu ile batı. Bence zorlu ve çetin bir yürüyüş bu. Eklektik bir düşünür; kendini parçalanmış, çatlamış aynalarda seyreden ve bunun verdiği acıyla kıvranan bir aydın diyebilir miyiz sizin için? Arkasından söz konusu parçalanışınız ülkemizle ilgili yanları sökün ediyor. “Benim trajedim şu bir kaç satırda; sevebileceklerim (yani sosyalistler) dilsiz, dilimi konuşanlarla (yani sağcılarla) konuşacak lakırdım yok” –parantez içleri soruyu soranın- “Sağ okumuyor. Boşuna bağırıyorum. Sol diyalogdan kaçıyor.” Nasıl oluyor da hem Büyük Doğu kadrosundan hem de Yön kadrosundan olabiliyorsunuz? Neden buna mecbur hissediyorsunuz kendinizi?

Cemil Meriç: Bu kelimeleri tarif etmeden kullanmak hata. Ben Türkiye’de gerçekten sosyalist olabileceğini sanmıyorum. Bir parça eklektiğim. Her aydın bir parça eklektik olmak zorundadır. İnsan bütündür. Evet derseniz biter. Halbuki aydın olmak başka şey. Aydın olmanın insana yüklediği büyük sorumluluklar var. Bu sorumluluğun idraki başka, uygulama imkânı başka. Belki ben aydın olmanın sorumluluğunu idrak ediyorum ama icaplarına ne kadar uyuyorum bilemem.

İnsan çok meçhullü bir problemdir. Mesela dilimle Büyük Doğu’ya mensubum. İnançlarım bir kısmıyla da öyle. Yön de bir tarafım benim.

H. Arslan: Yön’le paylaştıklarınız?

Cemil Meriç: Önce pozitivizmim. Akla fazla önem verişim. Meselâ Rıza Tevfik, Tevfik Fikret zaman zaman bir anlamda Yön’cüdürler. Bu problemde o kadar meçhul var ki… İnsanla ilgili hiçbir problem basit değil. Mesela Necip Fazıl’ı severim, ama Doğan Avcıoğlu’nu sevmem.

H. Arslan: Geçmişte sosyalist olmanızla Yön arasında bir bağ kurulabilir mi?

Cemil Meriç: Ben hiçbir zaman sosyalist olmadım. Bilhassa materyalist hiç olmadım.

H. Arslan: “Kimim ben?” diye soruyorsunuz günlüğünüzde kendinize ve insanı kanser edecek ağırlıktaki bu soruyu şöyle cevaplandırıyorsunuz: “Hayatını Türk irfanına adayan münzevî ve mütecessis bir fikir işçisi”. Sene 1974. Türkiye gibi Ortadoğu’nun göbeğindeki bir ülkede, bu yamalı bohçada bir düşünür için yukarıdaki cevabınız yeterli mi? Kimsiniz siz? Kimlik söz konusu olduğunda sorulacak bütün sorulara cevap verebilecek bir düşünür mü, yoksa arafta bir yalnız mı?

Cemil Meriç: Arafta bir yalnızım.

H. Arslan: Umrandan Uygarlığa adlı kitabınızdaki müthiş makalenizi, Ruşen Eşref’in “Diyorlar ki” adlı kitabını esas alarak yazdığınız “Diyorlar ki” başlığını taşıyan yazınızı düşünüyorum. Elimden gelse herkese okurdum bu yazıyı. Benim çağdaşlarım Gökalp’ın bir Delf kâhinine benzediğini sizden öğrendiler. Peki ama hocam, orada sözünü ettiğiniz Türk aydınlarıyla sizin aranızdaki fark nedir? Bu ülkede Peygamberden “Muhammed” diye söz etmiyor musunuz? Bir batılının konuşma veya yazma biçimi bu. Hemen arkasından, İslâmiyetle ilgili olarak yazdığınız hepsi birer manifesto niteliğindeki yazılarınız geliyor aklıma. Çelişki bu.

Cemil Meriç: Benim Peygamberin şahsına saygım çok büyük. O kadar büyük ki… Muhammed isminin önüne bir sıfat eklemek saygısızlıktır. Böyle düşünmüşümdür hep. “Hazret” herkes için kullanılabilir. Bu kadar fani sıfatların O’nu vasıflandıracağına kani değilim.

H. Arslan: Büchner’in “Madde ve Kuvvet” adlı kitabının düşünce dünyanızı, bir anlamda kişiliğinizi en çok etkileyen kitaplardan biri olduğunu söylüyorsunuz. İslâmiyet’in size açıklamadığı şey neydi de bu kitaba dört elle sarıldınız? Kaderiniz bence, kimlik bunalımlarını okudukları kitaplarda çözümleyen binlerce insanın -sağcı, solcu, idealist veya materyalist olmaları bir şey değiştirmez- kaderleriyle aynileşiyor. Okumakla olmak neden aynileşsin? Bir düşünceyi öğrenmek aynı zamanda bir yaşama biçimini öğrenmektir. Doğru. Ancak, o yaşama biçimini icra etmek değil. Pratik hayatta kendilerini yaşayabilmek imkânını sağlamıyor bize okuduklarımız.

Cemil Meriç: Biraz fazla altını çizmişim “Madde ve Kuvvet”in. Sözün gelişi öyle yazmışım. Onsekiz yaşında bir insanı çarpar elbette. Bütün hayatımı etkileyen bir tesiri olmamıştır. Belli bir çağda etkilemiştir beni. Hayatıma şâmil değildir. Bülûğ çağında, ilk defa rastlanan güzel bir kadının insan üzerindeki etkisi bu. Ama babam için aynı şeyi söyleyemem. Babama okuttum, ruh dünyasında kötü akisler yaptı. Babam hacıydı ve mûtekid bir insandı. Üzerinde resim var diye eve gelen kibritlerin resimli kapaklarını yırtardı. Onun üzerinde tesirli oldu bu kitap, benim üzerimde değil. Evladım, kelimeler hiçbir şey ifade etmiyor, görüyorsunuz, yani hem, yalan hem doğru bunlar.

H. Arslan: Günlüğünüzde yazdıklarınızla kitaplarınızda yer alan düşünceleriniz arasında çelişkiler var. Russel, “Bir düşünce sistemi” der, “Eğer yüzde yüz tutarlıysa, o düşünce sistemi toptan tutarsızdır ya da ilmî değildir.” Bu tespit “Batı Felsefesi Tarihi”ndeydi. Sanırım. Çelişkileriniz son tahlilde normal olarak da kabul edilebilir. Kitaplarınızdan birinde, “Yobaza düşmanlık tarihe düşmanlık. Yobaz en güzel taraflarımızla biziz, biz” diyorsunuz. Eserlerinizde bu türden yüzlerce ifade gösterebilirim. Oysa günlüğünüzde, “Solun kadir na-şinas davranışı beni ister istemez gericilerin kucağına değil, yanına itti” şeklinde beyanlarınız var. Gericilik nedir, sağ nedir, Yeni Devir gazetesi hangi çizgidedir? Müslümanlık nedir ki böyle söylüyorsunuz?

Cemil Meriç: Yeni Devir pek ciddî bir intiba bırakmamıştır üzerimde. Mesela, Cumhuriyet‘te yazmayı tercih ederdim. Gerici benim. Sağ’a antipatim yok. Sağ mezarlık bekçisi. Eskinin devamını ister sağ. Halbuki hayatın kendisi daima yeniye müteveccihtir.

H. Arslan: Marksizme yaklaşımınız oldukça farklı, sizce yalnızca bir düşünme biçimi. Ortodoks marksizme ateş püskürüyor yazılarınız. Ordodoks olmayan marksist düşünürler ise daima tam not alıyor sizden; Rodinson, Schumpeter ve diğerleri… Ancak, yine de marksist düşünceyle birçok şeyi paylaşıyorsunuz. Bunların başında düşünür biçiminiz var bence. Genç Cemil Meriç’ten olgun Cemil Meriç’e uzanan çizgide değişmeden kalan tek unsur düşünme biçiminiz, yani diyalektik yöntem. Bilgi problemine bakış açınız marksizmden izler taşıyor. Meraklı okuyucular, Mağaradakiler adlı kitabınızın 391., Umrandan Uygarlığa adlı kitabınızın 231-261. sayfalarına bakabilirler. Ayrıca, Kırkambar adlı eserinizde, Proudhon’u yazarken yaşadığınız iç hazzı geliyor aklıma. Düşünürken ve yazarken, “Önce eylem vardı” diyorsunuz diğer sosyalistler gibi. Önce eylem vardı; yani hayat vardı, maddî gerçeklik vardı. Bilginin kaynağının materyalist açıklaması bu. Modern bilimin bu ilkeye dayandığını kabul ediyorum. Doğru, bilimin nesnesi, araştırma nesnesi maddedir. Ama bu düşünme biçimi, İslâmiyet, evet, kitaplarınızda sıkça, vurguladığınız İslâmiyet söz konusu olduğunda çelişkilerden birini doğuruyor. Tehlikeli bu, İslâmiyet açısından. Tehlikeli, çünkü vahyi dışarıda bırakıyor. Bir şey daha var: Umrandan Uygarlığa‘da (sf. 366. dip not), Marks’ı Şerif Mardin’e karşı savunabiliyorsunuz.

Cemil Meriç: Hayır, bende değişmeden kalan diyalektik değildir; insan düşüncesine saygıdır. Ben insan düşüncesini İbn Haldun gibi ikiye ayırıyorum: İnşa ve haber. Haber’e olduğu gibi inanılır. İnşa ise yorum demektir ve tartışmaya açıktır. Marks da İbn Haldun ve Farabî gibi büyük düşünce adamlarından biridir. İmtiyazlı bir mevkii yoktur. O da bir insandır ve hataları vardır. Düşünen bir adamdır. Bilhassa polemik içinde ve düşmanlarıyla savaşarak düşünen bir adamdır. Düşünen hiçbir insan tarafsız olamaz. Marks’ın da hataları vardır. Proudhon’u, Saint-Simon’u Marks’tan daha çok severim. Sert, dövüşken, haşin bir adamdır Marks, Musevî asıllıdır ve bunun düşüncelerine büyük etkisi vardır.

H. Arslan: “Otobiyografileri hep şüpheyle karşılarım. En masumları, ihtiyar nazeninler gibi aşırı bir tuvaletle çıkar tarih karşısına. Talleyrand doğru söylüyor galiba: Dilin görevi hakikati gizlemektir.” (Bu Ülke, sf: 197) Sizin otobiyografiniz için de geçerli mi aynı şey?

Cemil Meriç: Benimki için geçerli değil. Çünkü hiçbir siyasî hareket içinde bulunmadım. Ailem ve çocuklarım için de öyle. İlmî namusumu az çok muhafaza etmişimdir. Talleyrand bir politikacıydı. Tarihin en namussuz, en zeki adamlarından biridir. Talleyrand yükselmek istiyordu. Politikanın dili gizliliktir. Benim yükselmek gibi bir amacım olmadı.

H. Arslan: Mülkiyet karşısındaki tavrınız nedir? Daha önceki bir konuşmanızda, “Ben Müslüman sosyalistim” demiştiniz. Bu sözünüz bana gençliğinizin Tarık Mümtaz’ını hatırlatıyor. Onun, İslamî Sosyalizme Doğru adlı bir risalesini okuduğunuzu belirtiyorsunuz. (Bu Ülke, Beşinci baskı, sf: 29.) Müslüman sosyalizmi pek itibar görmüyor bugün Türkiye’de.

Cemil Meriç: Sosyalizm Türkiye’de yaşamak için İslâmî bir veçheye bürünmek zorundadır. Mülkiyet konusunda Saint-Simon gibi düşünüyorum. Mülkiyet daima tahdit edilmelidir. Topluma faydalı olduğu sürece yararlıdır. Yani herkes kendi zevki için tüketim yapamaz. Mülkiyet toplumundur. Onda, bizden önce gelenlerin de, bizden sonra geleceklerin de hakkı vardır. İslâmiyet de sosyalizm gibi düşüncede bir devrimdir.

H. Arslan: Stendhal eline kalemi alır, ilham gelmesini beklermiş yazarken. Siz nasıl yazarsınız?

Cemil Meriç: Özel bir merasime tâbi değildir. İlham da beklemem.

H. Arslan: En belirgin özelliklerinizden biri dil konusundaki hassasiyetiniz değil mi?

Cemil Meriç: Bir yazar olarak dili muhafaza etmeye çalışırım. Bu konuda titizim. Hayatımın mânası bu.

H. Arslan: Türk Sağı’na ve Türk Solu’na tavsiyeleriniz nelerdir?

Cemil Meriç: Türkiye’de sol’un sağlaşması, sağ’ın sollaşması gerekir. Sağla sol arasında büyük bir fark yoktur. Gurur dargınlıkları ve benzeri şeylerden doğan ayrılıklar. Birbirlerine yaklaşmalıdırlar.

H. Arslan: Ama, bugün bunun tam tersi ortaya çıkıyor.

Cemil Meriç: Ben bu kutuplaşmaya karşıyım. Kutuplaşma yobazlıktır.

H. Arslan: Üslubunuz efendim?

Cemil Meriç: Üslubum kendimdir. Benliğim, bütün hüviyetimdir. Yazdıklarım kadar yazış biçimim de önemlidir.

H. Arslan: Şiirin tornasından geçmiş bir düşünürün üslubu diyebilir miyiz?

Cemil Meriç: Yıllarca şiir yazdım.

H. Arslan: Cemil Meriç Türk nesrine Fransız sentaksını getirdi, deniyor doğru mu bu sizce?

Cemil Meriç: Olabilir. Fransızca’yla o kadar çok temasım oldu ki… Ben farkına varmadan bir etkisi olmuş olabilir Fransızca’nın. Edebiyata tercümeyle geçtim. Bir şuuraltı tesir.

H. Arslan: Yazılarınızı başka birine dikte ettiriyorsunuz. Konuşuyorsunuz yazılıyor. Yazılarınızda konuşma cümleleri ağırlıkta. Dikte ettirmenizden mi geliyor bu özellik?

Cemil Meriç: Üslubum kendim yazıyorken de, yani gözlerimin kapanmasından önce de böyleydi. Sanmıyorum.

H. Arslan: Üstadım, şiiri neden bıraktınız?

Cemil Meriç: Sevdiğim şairler vardı. Pınar başları tutulmuştu. Onlardan daha büyük olamayacağımı hissettim. Nâzım, Yahya Kemal, Necip Fazıl. Halbuki, nesirde bana rakip olabilecek bir zirve yoktu.

H. Arslan: Şiiri bırakışınızın tarihini hatırlıyor musunuz?

Cemil Meriç: Acaba bıraktım mı? Söyleyemem ki bunu. Nesri şiir haline getirmeye çalıştım.

H. Aslan: Büyük yazar olmak için sizin hayat çizginize benzer bir yolu katetmek gerekir mi?

Cemil Meriç: Gerekir. Acılar insan ruhunu biliyor. Acı çekmeyen, insan olamaz.

H. Arslan: Sizin için demokrat diyebilir miyiz?

Cemil Meriç: Elbette evladım. Gerçek bir demokratım. Liberal ve demokratım.

H. Arslan: Yazılarınızdan birinde “Düşüncenin kuduz köpek gibi kovalandığı bir ülkede” yaşadığımızdan söz ediyorsunuz.

Cemil Meriç: Evet. En kötü yanımız müsamahakâr olamayışımız. Herhalde Moğol’lardan kalma bize.

H. Arslan: Liberal terimini hürriyet anlamında mı kullanıyorsunuz?

Cemil Meriç: Evet.

H. Arslan: Aydınlarımız konusunda söyleyecekleriniz var mı efendim?

Cemil Meriç: Bu konuda söyleyeceğimi söyledim galiba. Türkiye’de aydın yoktur. Çünkü mesuliyet yoktur. Taşıma suyla değirmen döndürüyoruz.

H. Arslan: Bir denemenizde kitapları kadınlara benzetiyorsunuz. Neden başka bir varlığa değil de kadına?

Cemil Meriç: Hayatımda iki önemli varlık var: Kadın ve kitap. İkisi de insan. Yani, bunları teke irca edebiliriz. Kadın da insan, kitap da insan.

H. Arslan: “Her kitapta kendimizi okuruz, kendimizle yatarız her kadında” diyorsunuz. Neden kendimizle yatarız her kadında?

Cemil Meriç: Kadınla bir parça bize yakın olduğu ve bizi sevdiği için yatarız. Hayvanlar çiftleşir, insanlar birleşir, tekleşir. Her insanda binlerce insan vardır. Kadın ve erkeğin bir araya gelmesinde bu binlerce insandan yalnızca birer tanesi birbiriyle kaynaşır ve anlaşır. Aynileşirler.

H. Arslan: Kitabı kadına benzeten başka bir düşünür hatırlıyor musunuz?

Cemil Meriç: Hatırlamıyorum.

H. Arslan: “Bana okuduğunuz kitapların en güzelinin hangisi olduğunu soruyorsunuz, söyleyeyim: Annemdir” der Abraham Lincoln. Annenizden hatırınızda kalanlar neler?

Cemil Meriç: Muhterem bir hanımdı annem. Babamla akrabaydılar. Babamın dedesi Dimetoka müftüsüydü. Benim soyadım aslında Hocazâde’dir. Soyadı Kanunu’yla değiştirildi. Bu soyadı Hafız İdris Efendi’den geliyor. İlk mektebi bitirmişti annem. Çok zengin bir masal dünyası vardı ve masallar anlatırdı bana. Hassas bir kadındı. Bende de var aynı hassasiyet ve bu annemin bendeki etkisidir.

H. Arslan: Zaaflarım diyebileceğiniz özellikleriniz neler efendim?

Cemil Meriç: Çok. Baştan aşağı zaafım. Lüzumundan fazla hassasım. Çabuk kızarım, çabuk darılırım, çabuk sevinirim. Okumaya düşkünüm. Her insan gibi, belli bir ölçü içinde kadınlara zaafım var. Beş kardeşiz. Ailenin yaşayan tek erkek evladı benim. Bu yüzden biraz şımarık büyümüşüm.

H. Arslan: Aşka inanıyor musunuz?

Cemil Meriç: Elbette. İnsanlar arasındaki biricik insanî his aşk. İnsanı insan yapan aşktır.

H. Arslan: Kadınlara bakış açınız nedir?

Cemil Meriç: Büyük bir saygı ve sonsuz bir sevgi. Kadın erkekten daha yüksektir bana göre. Erkek kadın eşitliği yoktur. Vazife taksimi vardır. Kadın vazifeleriyle üstündür. Fedakârlığıyla, sadakatiyle. Hayatımdaki önemli varlıklardan biri kadın, diğeri kitap.

H. Arslan: “Bir kadınla yemeğe mi çıkıyorsunuz” der Nietsche, “Sakın kırbacınızı yanınıza almayı ihmal etmeyin.”

Cemil Meriç: Budala. “İnsanın Tanrı olmadığının tek belgesi göbek altıdır” diyor bir yerde de. Küçüklük duygusundan ileri geliyor onun bu özelliği. Kadın bahsinde hiçbir zaman tatmin olmamıştır. Dâvet edildiği düğünde, geline evlenme teklif eder. Salaktı hazret. Dâhi bir salak. Tam bir erkek değildi; çünkü tam bir insan değildi. Farkında olmadığı bir zaafı vardı kadına. Delirdi zaten.

H. Arslan: Kadınlar bahsinde hayatınızdaki en büyük yeri işgal eden kadın kimdir efendim?

Cemil Meriç: Ölenlerden karım Fevziye, yaşayanlardan Lamia. Karımı çok severim. Kırk yılın üzerinde bir beraberliğimiz oldu onunla. Fevziye tam bir aile kadını, mükemmel bir anneydi. Daima rahmetle anarım. Sakin bir zevceydi. Roma’yı, Roma yapan asil ve büyük kadınlardan biriydi. Menteşoğulları boyundandı.

H. Arslan: Lamia Hanım’dan söz eder misiniz?

Cemil Meriç: Son derece sevdiğim ve son derece saydığım müstesna bir insandır. İnsanlar arasındaki yerini bulamamıştır. Talihsiz bir izdivaç yaptı. Hz. Ebubekir soyundan geliyor. Son derece fedakârdır. Hastalığımda bana gösterdiği şefkat emsalsizdir. İnsanlığın yüzünü ağartan bir fedakârlık. Mükemmel bir hocadır. Hayatımın en mükemmel arkadaşı. Talihim benim. Karım öldükten sonra onun yerini ancak Lamia Hanım doldurabilirdi. İngilizce öğrenimine dört yaşında başlamıştır. Ana mektebini ve Arnavutköy Kız Koleji’ni birincilikle bitirmiştir. Hasan Âli Yücel döneminde başarılı öğrencilerin diplomalarını Roosevelt imzalardı. Diplomasında Roosewelt ve Hasan Âli’nin imzaları var. Çok mükemmel bir İngilizce hocasıdır Lamia. Tanpınar’ın öğrencisidir, Reşat Nuri ile akrabadırlar.

H. Arslan: Kızınız efendim?

Cemil Meriç: Kızım mükemmel ve emsalsiz bir evlattır. Talihim bu. Bedbahtlık içinde bahtiyarım.

H. Arslan: Ne tür müzikten hoşlanıyorsunuz?

Cemil Meriç: Umumiyetle alaturkayı severim. Sevdiğim bir insanla dinlemeliyim müziği. Sevdiğim insanla birlikte dinlediğim müziği severim. İster otobüs müziği olsun ister klasik. Farketmez. Türkülere özel bir zaafım yok. Ama sevdiğim türküler de var.

H. Arslan: Hangileri meselâ?

Cemil Meriç: Şu anda sıralayamam.

H. Arslan: Sevdiğiniz yemekler neler?

Cemil Meriç: Lamia’nın pişirdiği yemeklerin hepsini severim. Bilhassa bulgur ve etle yapılan yemekleri. Bütün yemeklerini severim Lamia’nın. Ümit’in pişirdiklerini de severim.

H. Arslan: Sigarayla aranız nasıl?

Cemil Meriç: On yedi yaşımdan bu yana sigara içerdim. Günde üç paket. Sonra bıraktım. Lamia’nın yüzünden tekrar başladım. En son olarak da hastalanınca bıraktım. Şimdi içmiyorum.

H. Arslan: Lamia Hanım yüzünden?

Cemil Meriç: O içiyordu çünkü.

H. Arslan: Şu anda seyahat etme imkânınız olsaydı hangi ülkede olmak isterdiniz?

Cemil Meriç: Fransa’da.

H. Arslan: Neden Fransa’da?

Cemil Meriç: En çok Fransız kültürüyle temas halinde oldum. İnsanlarını severim. Altmış küsur yıldır Fransızca’yla uğraşıyorum. Lamia’yla onun memleketi olan Şam’a da gitmek isterdim mesela.

H. Arslan: Kitaplarınıza çocuklarınız hissiyle baktığınız oluyor mu?

Cemil Meriç: Fazlasıyla elbette. Onlar da çocuğum. Kafamın, gönlümün çocukları.

H. Arslan: Kitaplarınız arasında tercih yapabilir misiniz?

Cemil Meriç: Yapamam. Ancak Hind Edebiyatı‘nı çok severim. Sonradan “Bir Dünyanın Eşiğinde” adıyla basıldı. “Bu Ülke”yi de severim. Düşüncelerim tohum halinde Bu Ülke‘dedir. Hayatımın bütün tecrübesi…

H. Arslan: Yeni bir çalışmanız var mı?

Cemil Meriç: Evet. Yeni bir kitap hazırlıyorum. “Umrandan Uygarlığa”nın tersi, “Kültürden İrfana” olacak adı. “Umrandan Uygarlığa” geçmişten bugüne idi, yeni kitabım bugünden geçmişe. İrfan biziz, kültür Avrupa. Batı’dan Doğu’ya gibi bir şey.

H. Arslan: Benim sormadığım, sizin söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Cemil Meriç: Her cevap noksan. Cevaplamak ayıklamaktır. İnsanlara verebileceğim mesaj bu.

“Hiçbir yazar “sonsöz”ü söyleme imtiyazına sahip değildir. Her metin bitmemiş metindir. Son söz ölümündür. Son sözü ölüm söyler. Son söz Tanrı’nındır.”

Hüsamettin Arslan

 
En kötü yanımız müsamahakâr olamayışımız. için yorumlar kapalı

Yazan: 25 Mart 2022 in Şiir

 

Etiketler: , ,

Sizi özleyeceğiz. / Kaygılanmayın, başkası çıkar.

Yönetmenliğin yerine ne koydunuz?

Hayatı, sıradan hayatı. İnsanlara dair, aileme karşı bir sürü borcum var, arkadaşlarıma borçlarım var. Bu borçları ödemeye başladıktan kısa süre sonra da birden hastane hastane dolaşmaya başlamam gerekti. Yıllardır insanları görmemekten, onlarla konuşamamaktan gelen, geçip giden bir sürü şeyden dolayı borçlarım vardı. Siz henüz bilmezsiniz, çok gençsiniz, fakat yaşınız ilerleyince geriye dönmek korkunç zorlaşıyor. Birine bir yakınlık hissederseniz o kişiyle iyi kötü her şeyi paylaşmalısınız. Eğer bunu yapmazsanız aranızdaki uçurum büyür ve daha sonra geri dönüp kapatmanız fiilen imkânsızlaşır. Ben de şimdi hayatımda kendimi müthiş borçlu hissettiğim insanlarla aramdaki uçurumu kapatmak için var gücümle çabalıyorum.

*

Evet, bir defa günah çıkarmaya gittim. Bu deneyimin aşkın olan yanı, suçluluktan arınma hissiydi. Ne yazık ki daha sonra işime yaramadı ve şimdilerde bu suçluluk duygusuyla başa çıkmak zor.

Herkes suça bulaşmış mı?

Bazı insanlara suçluluk hisleri sıçramaz, ama hepimiz suçluyuz.

Bir keresinde şöyle demiştiniz: “Adalet ve eşitlik heyecan uyandırmasına rağmen pek mümkün değil, çünkü ben şimdiye kadar eşit olmak isteyen birine rastlamadım. Herkes her şeyde biraz daha fazla eşit olmak istiyor; daha iyi bir araba, daha fazla para, biraz daha güzel bir ev istiyor. Sizce herkese bu tür bir açgözlülük ve bencillik yön veriyor olabilir mi?

Başkalarından daha iyi olmak istemenin insanın doğasından geldiği kanıtlanmış bir gerçek ve bu da eşitlik ihtimalini ortadan kaldırıyor: saf mantık. Siz benden daha iyi olmak istemeyebilirsiniz, ama ben sizin meslektaşlarınızdan daha iyi olmak istediğinizi tasavvur ediyorum. Bunun daha da önemli bir yönüyse şu: Siz kendinizden de daha iyi olmak istiyorsunuz.

Romantik aşk insanlarda en iyi ya da en kötü yönleri ortaya çıkarır mı?

Aşkın her zaman iki yüzü vardır: korkunç olan yüzü, güzel olan yüzü. Güzel olan yüzü derinlerdeki bir şeyi paylaşma dürtüsünü yansıtırken, korkunç olan yüzü kıskançlık yaratır ve bu duygu dejenere olarak nefrete kadar varabilir. Tüm dünyada durum böyledir; aşk konusunda hepimiz nevrotiğiz, çünkü aşk çok egoistçe bir deneyim.

Hiç duyarlı olamadığınız konu hangisidir?

Siyaset. Evet, Polonya’dan oradaki siyasal durumdan dolayı ayrıldım ve Paris’e taşındım, fakat sonra geri döndüm. Bu kararım pek duyarlılık olarak tanımlanamaz. Peki, niçin geri döndüm? Çünkü orası benim ülkem. İdeal olarak hepimiz kendimizi dünya vatandaşı olarak hissediyoruz, fakat hayat öyle yürümüyor. Ben bunu fazla uzun olmayan bir zaman önce, bir akşam Paris’te anladım. Ben balkonda dururken aşağıdaki sokakta iki kişi kavga ediyorlardı. Bir kadın ağlıyordu, bir adam bir oğlana vuruyordu ve söylediklerini anladığım halde olayın sebebini anlayamamıştım. Fark ettim ki, benzer bir sahneye Polonya’da tanık olsaydım anlardım. İşte o zaman Polonya’da yaşamam gerektiğine kanaat getirdim.

*

Açık bir saptama yapıyorsunuz, ama ben aynı kanıda değilim. Bence Sol kazanmadı, Sağ kaybetti. İkisi aynı şey değil. Sol’a duyulan bir nostalji yok. Neyin iyi, neyin kötü olduğunun söylendiği kırk beş yılın ardından Polonyalıların boş laflara karınları tok. Anlamlar tersine çevrilmiş olsa bile, başka birilerinin de çıkıp kendilerine benzer nakaratları yinelemelerini istemiyorlar. Olan şey şu, halk Sağ’dan ve Kilise’den yaka silkiyor.

Polonya’nın geleceğine uzanan bir yol görüyor musunuz?

Bence önce bizim ölmemiz lazım, hepimizin. Sonra yeni fikirleriyle yeni insanlar gelir. Bu bir kuşak değişimi olayı değil, kırk beş yıldır bize aşılanmış düşünme tarzını tümden değiştirme meselesi. Herhalde en az iki kuşağın geçmesi gerekir. Onyıllardır sürdürülen Marksist eğitim Polonya’yı normal, insani bir temelde düşünemez hale getirdi. Ancak Sol ve Sağ bağlamında düşünebiliyoruz.

*

Artık film yapmayacağınızı açıkladınız. BFI’ın “Sinema Yüzyılı” dizisi için bir filmin ana hatlarını çıkarmış olduğunuzu biliyorum oysa.

Bu sadece televizyon için bir kısa film. Bir süre önce söz vermiş olduğumdan, sadece sözümü tutuyorum. Ama henüz işin mali kısmı netleşmedi; umarım para bulamazlar da çekmek zorunda kalmam.

*

Niçin film yapmayı bırakmak istiyorsunuz?

Artık yeterince sabrım yok. Daha önce fark etmemiştim, ama birden beynimde bir ışık çaktı: Sabrım tükenmişti. Sabır da bu tip bir çalışmanın temel şartlarından.

Polonya’daki durumun bu kararınızla bir ilgisi var mı?

Hayır, sadece yaşlandım. Normal bir hayat sürme dileğindeyim. Son yirmi yıldır normal bir yaşantım olmadı.

Zengin misiniz? Çalışmanız gerekmeyecek mi?

Zengin değilim ama bir sürü şeye ihtiyacım yok. Daha ölmedim, huzurla yaşamak istiyorum.

Günlerinizi nasıl geçiriyorsunuz?

Okumadığım çok kitap var. Veya dört defa okumuş olup da üç defa daha okumak istediğim kitaplar.

Sizi özleyeceğiz.

Kaygılanmayın, başkası çıkar.

Krzystof Kieslowski

İçsel Hayatların Sinemacısı / Agora Kitap

 
Sizi özleyeceğiz. / Kaygılanmayın, başkası çıkar. için yorumlar kapalı

Yazan: 03 Mart 2022 in Altı Çizili Satırlar

 

Etiketler: ,

Gerçek dünya ve gerçek kişilerle kesilen bağımızı akıllı telefonlar vasıtasıyla sosyal mecralarda inşa etmeye çalışıyoruz.

Byung-Chul Han: Gözetim Toplumu ve Özgürlük Üzerine

Son dönemlerde Byung-Chul Han’ın adını sıkça sağda solda duymuşsunuzdur. Tabii duymamış olma ihtimaliniz de var, sonuçta hayat bu, bir sürü derdi var, uğraşısı var, işi var, gücü var, sabah yola çıkması, okulda veya işte başarısız olması, eve dönünce yorgun olması, bir şeyler okuyacak ya da izleyecek gücü kendinde bulamaması var. İşte Byung-Chul Han, toplumun içinde eriyen bu bireylerin, başarılı olmakla koşullanmış ve başarısızlık durumunda toplumu değil de kendini suçlayan insanları ele alan, inceleyen, kendisinden önceki düşünürlerin bu meseleler üzerine neler söylediğini bir araya getiren ve bu bağlamda bir kültür eleştirisi öne süren günümüz düşünürlerinden biridir.

Adından da anlaşılacağı üzere Güney Kore asıllı olan düşünürümüz, Kore’de başladığı metalürji eğitimini yarıda bıraktıktan sonra Almanya’ya gelmiş ve felsefe üzerine aldığı eğitimini burada tamamlamış ve şayet yanılmıyorsam kendisine ün kazandıran 2010 tarihli Yorgunluk Toplumu adlı kitabını da Almanca yazmış. Şu anda da Berlin’de yaşamını sürdürmektedir.

 Tabii böyle anlattığıma bakmayın, kapsamlı bir Han biyografisi okumuş değilim, ancak geçenlerde “Müdigkeitsgesellschaft: Byung-Chul Han in Seoul/Berlin” adlı 2015 tarihli bir belgesel seyrettim, orada Han kendi ağzından hayatının bir kısmını ve temel görüşlerini parça parça ifade ediyordu. Nedendir bilmem, belgesel epey bir hoşuma gitti ve belgeselden çeşitli parçaları kesip bir kenara koydum. Şayet her şey düşündüğüm giderse ki, genelde gitmez, bunları bir seri olarak 3 veya 4 parça halinde art arda kanalda yayınlayacağım.

Yayınlamayı seçtiğim ilk kısımda, Byung-Chul Han’ın fikirlerinin temel direklerinden biri olan güçlü bir toplumsal eleştiriyi görüyoruz. Han, sosyal mecraların özgürlük fikri arkasında bizleri gönüllü olarak kendimizi ifşa etmeye davet ettiğini, diğer bir deyişle, kendimizi gözleyecek bir sisteme (panoptikon) bilerek ve isteyerek kendimiz hakkında her şeyi sunarak gözlenmeyi ve dolayısıyla da kontrol edilmeyi mümkün hale getirdiğimizi ifade ediyor. Peki, ne demek bu?

Olağan şart ve hal içerisinde, bizlerin anbean ne yaptığını, nerede olduğunu ve ne düşündüğünü bilen bir sistemin içerisinde olmak, bizler için neredeyse bir hapisteymişiz izlenimi verir. Ancak sosyal mecra içerisinde kendimizi ortaya dökme, fikirlerimizi, hislerimizi, ilişkilerimizi, yaşantılarımızı adım adım ve hatta hiç çekinmeden sergileme istekliliğimiz, aslında bizlerin kontrol altında tutulan bir kitleye dönüşmesine yol açıyor. Özgür olduğumuz, her şeyi özgürce paylaştığımız hissiyle beraber, ortalama bir kontrol sistemi içerisindeki halimizden daha fazla bilgi saçıyoruz kendimiz hakkında.

Foucault’nun ifade ettiği disiplin toplumunun bir adım ötesine geçiyor Han. Bu özgürlük yanılsamasıyla birlikte kendi kendimizi sömüren varlıklara dönüştüğümüzü ifade ediyor. Sözde özgürlüğümüzü sürdürme adına içerisinde psikopolitik şiddet içeren bir sistemi inşa ettiğimizi, bu sistem içerisinde hem mağdur hem de fail olduğumuzu iddia ediyor. Burada söz konusu olan şiddetin esas unsurunu da “aşırılık” oluşturuyor. Aşırı iletişimin kurbanı olan bizler, kendi benliğimizden adım adım uzaklaşmaya başlıyoruz ve yaşamdaki gayemizi doğru bir biçimde konumlandıramaz hale geliyoruz.

Byung-Chul Han’ın çevirmeyi planladığım diğer parçalarında, aşırı iletişimin ve başarı odaklı aşırı çalışmanın birey üzerindeki zararlarını daha açık bir biçimde görebileceğimizi umuyorum. Bir nevi girizgâh olması adına bu ilk parça ile Han serimize başlıyoruz.

Sağlıcakla kalmaya çalışın, ama şansınızı da fazla zorlamayın.

Byung-Chul Han: Başarı Odaklı Toplumda Özgür Birey Olma Sorunu Üzerine

Serinin ikinci videosunda Han, günümüzde artık doğrudan emirler ve yasaklar ile yönetilen bir “disiplin toplumunda” yaşamadığımızın altını çizerek başlıyor konuşmasına. Toplumda kabul gören düstur arık “Yapmalısın!” değil, “Yapabilirsin!” haline gelmiş durumda. Peki bu ikisinin farkı ne?

“Yapmalısın!” ifadesi, bireye dışarıdan bir direktif olarak geldiği için belli bir noktadan sonra verimliliğin düşmesine ve dış kaynaklı bu “baskı” sebebiyle toplumsal çark içerisindeki yerini sorgulamasına neden olmaktadır. Diğer bir deyişle, bu dışsal zorunluluk, bireyin başarısızlık durumunda suçu başkasına atmasına olanak sağlamaktadır. Oysa “Yapabilirsin!” düsturu, bireye dışarıdan bir direktif olarak görünmez. Birey, kendi özellikleri dolayısıyla bir şeyleri yapmak ve başarmak zorunda olduğuna inanmaya başlar. Olası bir başarısızlık durumunda kendisine dayatılan bu “Yapabilirsin!” ifadesi ile çatışmak yerine, suçu kendisinde arar ve toplumu bu hesaplaşmanın içerisine katmaz.

Diğer bir deyişle, Han’ın ifadesine göre, “Yapabilirsin!” şeklindeki motivasyon, ilk başta “Yapmalısın!” ifadesine göre daha “özgürlükçü” gibi gelebilir kulağa, ancak uzun vadede bireyin kendine yabancılaşmasına ve kendi potansiyelinin üstünde bir çaba sarf etmesine yol açtığı için oldukça birey namına daha yıpratıcı bir hale gelmektedir. Nitekim, insan kendi kendini sömürmeye başlar bu durumda ve özgür olduğu sanısı sebebiyle her zaman biraz daha fazlasını yapmak için uğraşır. Nihayetinde kendi sınırları dışına taşan insan çöküntü yaşamaya başlar. Bireyin bir şeyleri “yapamayacağını” kabullenmesi bir iç hesaplaşmayı doğurur. Daha en başta bireyin neyin yapıp neyi yapamayacağına karar veren toplumsal mekanizmaya yöneltilen bir suçlama görülmez bu durumda.

Bununla beraber, yine Han’ın ifadesine göre, günümüz toplumlarında birey, özgür olduğu sanısı ile beraber, sürekli kendisini yenileyebilen, daha iyi ve verimli hale getirebilen bir proje/ürün olarak görür. Kendi içerisindeki güce ve motivasyona odaklanan birey, istediği her şeyi yapabileceği varsayımından yola çıkarak toplumsal çarkın olabildiğinde aynı güç ve şiddette dönebilmesi için sürekli bir uğraşı içerisine girer. Bunun neticesinde de birey, değişen ve zorlaşan çevresel ve toplumsal şartlara sürekli bir biçimde uyum sağlamak zorunluluğu hissederek yine içsel bir çöküntüye doğru ilerler.

Bu noktada Han, radikal bir sonuca varır: Batı medeniyetinin temelinde yer alan ve hatta onu şekillendiren “özgürlük ideası”nın günümüzde tam anlamıyla başarısızlığa uğradığını ifade eder. Özgürleşen birey aslında daha da toplumsallaşır ve bu da ona çok çeşitli zorlamalar ve kısıtlamalar doğurur. Neoliberal anlayışın ve genel itibariyle kapitalizmin özgürlük nidasıyla bireyin üzerinde müthiş bir hak ve yetki ilan ettiğini belirtir. Diğer bir deyişle, özgür olmak için kendimizden daha fazla ödün vermemiz gerekir ve bu da temel olarak özgürlük fikri ile çelişmektedir.

Daha önce de belirttiğim gibi, bu seriye devam etme niyetindeyim, ancak kesin konuşmanın insanın başına olmadık dertler açabileceğinin de farkındayım. Dolayısıyla yeni bir Byung-Chul Han çevirisi beklemenizi ama buna o kadar da bel bağlamamanızı tüm samimiyetimle salık veririm.

Byung-Chul Han: Yorgunluk Toplumu Üzerine

Byung-Chul Han serisine son hızla olmasa bile duvarlara tutuna tutuna devam ediyoruz. Daha önceki kesitlerde bizlerin sosyal mecralar içerisinde inşasına yardım ve yataklık ettiğimiz gözetim toplumuna değinen Han, özgürlük anlayışının bir nevi baskı ve kısıtlama getirdiğinin altını çiziyordu. Bu kesitte toplumumuzun bir diğer yüzüne odaklanıyor: Yorgunluk toplumu.

Bir metroya bindiğinizde, diyor Han, uyuklayan insanlar görürsünüz: Alamadıkları uykularının peşindedir bu insanlar. Bu örneği Kore için veriyor aslında, ancak sanırım verdiği emeğin karşılığını bir türlü tam olarak alamayan yurttaşların bulunduğu hemen her ülke için geçerlidir bu. Metroda değilse bile başka bir taşıma aracında, şurada veya burada, başını cama yaslayan, gözlerini kapatan, yorgunluktan olduğu koltuğa çökmüş biçimde çevresi ile olan bağı kesmiş insanlarla dolu toplumumuz. Daha da önemlisi, diyor Han, bu insanların hiçbiri içinde bulundukları başarısızlıktan ötürü kendilerini böylesi bir yaşam sürmeye zorlayan toplumu suçlamamaktadır; hatta tam tersine, kendilerini suçlamakta, kendilerinden utanmakta, yetersizliklerinin kaynağını kendilerinde görmekte ve derin bir mutsuzluk ve hoşnutsuzluğun içine çökmektedirler.

Burada şöyle bir örnek veriyor Han: Köpekbalıkları veya ton balıkları da solungaçlarının yetersizliği yüzünden uyurken bile yüzmek zorundadırlar. Solungaçlarının verimsizliği, onları daha fazla debelenmeye itmektedir. Peki, diyor Han, insanlar da daha verimli olmak uğruna yakın gelecekte uykularından ve hatta rüyalarından feragat edecekler midir? İnsanlar bunu “isteyecekler” midir? Diğer bir deyişle, insanların en temel ihtiyacından vazgeçmesini bile arzulayacak duruma gelmesi söz konusudur Han’a göre ve bu da korkunç bir ihtimaldir.

Tüm bu yabancılaşmanın özünde kapitalist anlayışın yattığını ileri sürüyor Han. İnsanlar kendilerini de birer meta olarak görmeye başladıkları için, aşk dahil tüm duygularını tüketilebilir bir düzen içerisinde değerlendirmeye başlamışlardır. Diğer bir deyişle, her insan somut ölçütlere indirgenebilecek birtakım verimlilik hesabıyla kendi varlığını ve ilişkilerini derecelendirmektedir ve bu yüzden de iki insan arasında gerçek bir dostluk ilişkisi kurulamamaktadır. Bu da daha fazla yabancılaşma ve yalnızlaşma getirmektedir.

Bununla beraber, akıllı telefonların da artık insanların yeni ve hatta en önemli uzvu olduğunu dile getiriyor Han. Metroda şayet uyumayan birilerine rastlarsanız, diyor, onun da elindeki telefona gömüldüğünü görürsünüz. Akıllı telefonlarımız ile neredeyse obsesif bir ilişki içinde bulunduğumuzu ifade eden Han, insanların bu cihazlar aracılığıyla gerçek dünyadan bir kopuş yaşadığını ve sanal dünyanın içerisindeki sahte gerçekliğe kitlenip kaldığını ve böylece köreldiğini belirtiyor.

Peki, bir çözüm yolu sunuyor mu Han? Aslında, felsefenin günümüzde yanlış değerlendirildiğini ifade ederek bir çıkış yolu gösteriyor. Bugün felsefe, bir nevi kılavuz olarak görülüyor. İnsana doğru yolu gösteren bir pusula gibi sunuluyor. Diğer bir anlatımla, ya bir kişisel gelişim nesnesi ya da postmodern ahlaki kriterlerin kitapçığı halini alıyor ve böylece bu anlamıyla felsefeye başvuran insanlar mevcut durumları içerisinde kıpırdanmaktan başka bir şey yapamıyor. Oysa, diyor Han, felsefe insanın yolunu şaşırtmalıdır, onu kafasını karıştırmalıdır. İnsanı yakasından tutmalı, bu duvardan öbürüne çarpmalı, insanın başını kaldırıp da çevresine şöyle bir bakmasını sağlamalı, kaşlarını çatmasını, düşünmeye başlamasını, şüphe ve merak duymasını, içine hapsolduğu panoptikonun farkına varmasını mümkün kılmalıdır.

Byung-Chul Han serisinin üçüncü videosuydu bu ve eğer bir terslik olmazsa ki, her zaman olur, dördüncü ve son bir video daha yayınlayacağım. Orada Han, Oldboy’un yönetmeni Park Chan-Wook ile sohbet ederek akıllı telefonların özgürlük alanı mı sunduğunu yoksa insanı daha da köşeye mi sıkıştırdığını irdeliyor olacak. Böylece bu yılı kapatmış olacağız.

Sağlıcakla kalmanızı dileğimi bildiğinizi umarak aynı şeyleri tekrar etmemeyi arzuluyorum.

Byung-Chul Han: Park Chan-Wook ile Söyleşi

 Byung-Chul Han çeviri serimizin sonuna geldik. Bilmeyenler (ve bir zamanlar bilip de şimdi unutanlar) için bir hatırlatma yapmam gerekirse, geçtiğimiz haftalar boyunca 3 adet Byung-Chul Han videosu yayınladım kanalda. Bu videoların temel fikri, insanın toplum içerisinde, toplum tarafından dayatılan “özgürlük” kavramı ile baş edemediğidir. Bunun sebebi ise, özgürlük olarak görünen şeyin aslında bir kısıtlama ve baskı yumağı olmasıdır. Diğer bir ifadeyle, özgür olduğumuzu sanarak “kendimiz” denilen şeyi sömürüye açık hale getiriyor ve daha da vahimi kendimizi bizzat kendimiz sömürüyoruz. Kendimizi sosyal mecrada sergiliyor, teşhir ediyor, kendimize ait her türlü bilgiyi kendi rızamızla veriyoruz.

Peki, ama bundaki sorun nedir? Han’a göre, bundaki asıl sorun, aşırılıktır. Bizler, aşırı iletişimin kurbanları haline geliyoruz. Aşırı iletişim bizleri özgürleştiriyor gibi görünse de, aslında ufacık kafeslere hapsediyor. Gerçekliğimizi artık bir uzvumuz haline gelen akıllı telefonların içine aktarıyoruz.

Bu noktada, bir önceki videoya gelen bir eleştiriyi de (hiç âdetim olmadığı halde) tartışmaya açmak istiyorum. Söz konusu videoda bireylerin artık akıllı telefonlara gömüldüğü iddia edilmişti ve gelen eleştirel yorumlarda bu gömülme halinin eleştirilmesinin yavan olduğu söylenmişti. Başka bir ifadeyle, insanlar sadece zaman öldürmek veya “ahmakça” şeyler izlemek ve takip etmek için telefon kullanmıyor, bilgi almak için de akıllı telefonlar kullanılıyor, oradan kitaplar, makaleler okunuyor, değerli videolar izleniyor, dendi. Dolayısıyla, diye eklendi, insanların akıllı telefona gömülmesinde sanıldığı kadar büyük bir sakınca yok.

Bu karşı-argüman, aslında Han’ın iddiasını tam olarak karşılamıyor. Han, insanların sosyal mecralarda “boş vakit” harcadığını iddia ederek bireylerin akıllı telefonları “anlamsız şeyler” yapmak için kullandığını ifade etmiyor. Bilakis, anlamlı veya anlamsız nasıl bir aktivite içinde olunursa olunsun, akıllı telefonların bizlerin algılayış biçimimizi bozduğunu ve yaşamlarımızı sömürüye açtığını iddia ediyor. Bu son videoda da “Oldboy” adlı (harika) filmin yönetmeni Park-Chan Wook ile bu meseleye değiniyorlar.

Akıllı telefonlar sayesinde (veya yüzünden) sürekli bir iletişim halindeyiz. Kaldırabileceğimizden daha fazla “veri” ile karşı karşıyayız. Buradaki temel sorun, aldığımız verinin iyi veya kötü anlamda “kalitesi” değil, bizatihi bu denli yoğun bir veriye maruz kalmamızdır. Gerçeğin bu veri akışı içerisinde bir öneminin kalmadığı, daha da vahimi, bizlerin de bu akışa hizmet ettiği ve dolayısıyla suistimale ve sömürüye açık bir sisteme dahil olduğumuz iddiasında Han. Daha açık ifade etme cesaretini kendimde bulacak olursam, gerçek dünya ve gerçek kişilerle kesilen bağımızı akıllı telefonlar vasıtasıyla sosyal mecralarda inşa etmeye çalışıyoruz ve bu sebeple de “kendimiz” denilen şeyin ne idüğü belirsiz kopyalarına ve taklitlerine dönüşmeye başlıyoruz.

Aşırılık, bizleri içinden çıkılmaz bir döngüye itiyor. Kabul görmek ve başarılı görünmek kalabalıklarca belirlenen kıstaslara indirgenmiş durumda ve bu indirgeme hali bizler için çıtayı sürekli yukarılara çıkarıyor. Daimi bir başarısızlık hissine boğuluyoruz, özgürlüklüklerimiz bizleri daha fazlasını yapmaya itiyor, bunun doğurduğu baskı ile başa çıkamıyor ve tüm bu sistemi suçlamak yerine kendimizin yakasına yapışıyoruz. Gece yarısı işten gelen bir mail’i cevaplarken buluyoruz kendimizi, tatil gününde sessiz sakin dinlenirken telefondan çıkan bildirim sesiyle dikiliyoruz, şöyle bir internette gezineyim derken ne düşüneceğimizi belirleyecek veri bombardımanına maruz kalıyoruz.

Artık “ben” ve “toplum” arasındaki bariyerler kalkmış durumda. Birey olmak, birey olarak başka bireylerle hakiki ilişkiler kurmak mümkün değil. Kendimizi bu sınırsız ve doyumsuz sistem içerisinde iyi pazarlayabilmeliyiz, kendimizin doğru düzgün müteşebbisleri olmalıyız. Ortaya koyduğumuz “verim” dışında bizi anlatabilecek bir kıstas kalmadı. Büyük bir curcunanın içinde olmak, onu daha da harlamak durumundayız.

En başta ifade ettiğim, Han’ın akıllı telefonlar ile ilgili eleştirisine getirilen karşı-argüman bu açıdan yalpalayıp duruyor. Sorun, bizlerin akıllı telefonları (veya sosyal mecraları) doğru veya yanlış kullanmamamız değil, bizatihi olarak bunları kullanmamız: Her an her yerden ulaşılabilir olmanın getirdiği özgürlük aslında mesafesi uzamış prangalar olarak bileğimize takılmakta.

Peki, ama son kertede ne yapılabilir, diyecek olursanız, cevabım şudur: Bilmiyorum. Doğrusu, bu yazdıklarım benim fikirlerimden ziyade Han’ın görüşlerinden anladıklarım. Ben çoktan mahvolduğumuzu düşünüyorum, evrenin yok olacak olması başımıza gelecek en iyi şey bana göre. Neyse ki benim ve görüşlerimin bir değeri yok.

Çeviri: Ümid Gurbanov

 
Gerçek dünya ve gerçek kişilerle kesilen bağımızı akıllı telefonlar vasıtasıyla sosyal mecralarda inşa etmeye çalışıyoruz. için yorumlar kapalı

Yazan: 24 Şubat 2022 in Altı Çizili Satırlar

 

Etiketler: , ,

Bela Tarr: Film yapmayı bıraktım. Çünkü söyleyecek başka bir şey kalmadı. Ölümden bahsettikten sonra daha neyi anlatabilirsiniz ki?

İnsan film yapma işine “film yapımcısı” olarak girişmez. Daha çok içten gelen bir mecburiyet duyar. Onu kışkırtır bu, ona dokunur, ona ilham olur. Böylece üzerine düşünmeye başlar. Sakince, yavaşça, dikkatlice bir şeyleri hissetmeye başlar. Fakat bu, oldukça incelikli ve hassas bir şeydir. Bunu bir baltayla gerçekleştiremezsiniz. Ağaç kesme işi değildir yapılan. Aslında bu, hemen her şey için geçerlidir muhtemelen. Yazıda, resimde, dansta, tiyatroda, müzikte, vs.

Bir endüstriden bahsettiğimiz için buradaki temel sorun bir filmin kendisine nasıl baktığımız oluyorBenim bakış açım filmin hala yedinci sanat olduğu yönünde. Ve böyle de ele alınmalıdır. Yani gösteri dünyasının bir parçası olarak değil. Bugün dünyada geniş ölçüde böyle kabul ediliyor. Ama ben müzede sergilenecek eski kafalı biriyim, yaşım ve otoritem dolayısıyla buna bağlı kalabilirim ama şu an için, bu durum saçmalıktır. Yani insanlarla, ruha sahip oyuncularla hayata dair bir şeyler hakkında konuşurken endüstriden bahsetmenin anlamı yoktur. Endüstriden bahseden salaktır, ahmaktır. Bağışlayın beni, ama sert sözler kullanmaya mecburum.

Bir süreklilik söz konusu burada. Her zaman farklı düşünen insanlar olacaktır. Her zaman başkalarına kıyasla hayatta farklı şeylerin farkına varan insanlar olacaktır. Ve sonra tüm bunlardan bir şeyler ortaya çıkar ama bir karar verme meselesi değildir bu. Dahası, “bağımsız film” denen şey de ahmaklıktır. Tam olarak neyden bağımsızsın? Hiçbir şeyden bağımsız değilsindir. Bir kameraya ihtiyacın vardır. Şu kamerayı Nikon üretiyor ve o da büyük bir kapitalist şirkettir. Eşek yüküyle para istiyorlar bunun için ve hiç utanmadıkları kocaman bir kâr elde ediyorlar. Dolayısıyla bağımsız değilsinizdir, bu boka ihtiyacınız vardır ve bir şeyler yapmak için bunu alacaksınızdır.

Mutlak bir bağımsızlık yoktur, en azından ben olmayacağına inanıyorum. Topluma, insanlara ve alışverişe çıktığınızda dükkanlara bağımlısınızdır. Bir bütünün parçası oldukça bağımsız değilsinizdir. Bu bütüne ister hayat deyin, ister toplum veya bambaşka bir şey. Bununla yaşamayı öğrenmeniz gerek. Tabii doğal olarak tüm bunları nasıl değiştireceğinizi de öğrenmek zorundasınız. En nihayetinde tüm mesele gelip buna dayanır. Bir şeyler yapan veya yaratan birileri dünyayı değiştirmeye girişmiş olur. Dünyanın değişmeye ihtiyacı var. Hepimiz biliyoruz bunu. Eğer biri büyük torununun veya büyük büyük torunun sinemaya gidebilmesini istiyorsa veya yemek bulmasını istiyorsa değişim şart. Çünkü işler bugünkü gibi devam ederse yiyecek bir şey bulunmayacak. Su, yiyecek, hiçbir şey olmayacak. Bu bok küresel bir hal aldı artık. Durum gayet basit: Gözlerimizi açmazsak veya bir şeyler yapmaya başlamazsak yakında her şey bitecek. Bir kıyamet senaryosu değil bu. Basit bir gerçek sadece. Tek yapmanız gereken internete girmek. Durumumuza dair haberler sel gibi akıyor: Korkutucu.

Sert ve şiddetli bir sürecin ardından otokrasi, yönetimi demokrasiden devraldıktan sonra Macar sinemasının üzücü durumunda projektöre yansıtılacak hiçbir şey olmadığını söylemiştim. Bu, Macar sinemasının iki yıl duraklamasının fiilen iki yıl hiçbir şey olmamasının sonucu olarak politik bir beyandı. O zamanlar bu, politik bir beyandı.

Bir kere bile olsa olumsuz bir dünya görüşü çizdiğime inanmıyorum. İnsanların gelip gittiğine, dünyayı gördüklerine ve ne gördüklerini ifade etmeye çalıştıklarına inanıyorum. Gerçeklik vardır, onu görürsünüz, onun bir parçasısınızdır sadece görmekle kalmazsınız, onun içindesinizdir, gerçeği gerçek kılarsınız ve gerçek, içinizde güzelce değişim geçirir ve sonrasında bunu kendi gördüğünüz biçimde insanlarla paylaşırsınız. Bu, ne olumsuzdur ne de olumlu. Bunun bir değer işareti yoktur. Dünyayı nasıl deneyimlediğiniz ve ona nasıl tepki verdiğinizle ilgilidir. Hepsi bu. Bunun olumlu ya da olumsuz olduğunu söyleyemem. Tamamen umutsuz bir yaklaşımdır bu. Ne hissettiğinizi ifade edersiniz ve olaylar gelişir. Görünen o ki başkaları da aynısını yapıyor, sadece ben değil.

Neden teması Nietzche olan filmler yapmayı bıraktınız?

Filmlerin teması Nietzsche değildi. Zerdüşt’ün başını hatırlarsak Nietzsche şöyle der: Tanrı öldü.

Bunu düşünürsek… Kesin bir anti-yaratılış öyküsü işlersek… Bilirsiniz işte, tanrı dünyayı altı günde yarattı, önce karanlığı ışıktan ayırdı, sonra yeryüzünü, gökyüzünü falan yarattı. Altıncı günün sonunda “Bu iş oldu.” diye düşündü. Sırt üstü uzandı ve yedinci günü dinlenme günü oldu. Şimdiyse dünyaya baktığımızda Nietzsche’nin tanrı öldü görüşüne katılmak zorunda kalıyoruz. Bu sebeple her şeyi geri almalıyız ve hepsini bu filmde geri almış olduk.

Doğrusu, film yapmayı bıraktım çünkü… Çünkü söyleyecek başka bir şey kalmadı. Yani demem o ki, ölümden bahsettikten sonra daha neyi anlatabilirsiniz ki? Ölüm ve tüm diğer şeyler kıyamet gibi değildir. Kıyamet, büyük bir TV gösterisidir. Atlılarla falan. Hayır, hayır! Hayat, günler geçtikçe sessizce biter. Günlük rutininizi yaptığınızı sanırsınız, ama öyle değildir. Her gün biraz daha yaşlanırsınız, her gün biraz daha farklılaşırsınız ve bu günlük küçük farklılıklarla o noktaya çok daha fazla yaklaşmış olursunuz. Hiç gürültü çıkmaz, hiçbir şey olmaz. Öylece olup biter. Şimdi, bununla nasıl baş edeceksiniz peki? Bununla nasıl başa çıkacaksınız? Yeni bir film daha mı yapmalıyım? Ne hakkında? Yapamam. Yapmam için bir sebep yok. Sonra ne olacak ki?

Hepsi bu.


Bela Tarr
Çeviri:  Ümid Gurbanov

 
Bela Tarr: Film yapmayı bıraktım. Çünkü söyleyecek başka bir şey kalmadı. Ölümden bahsettikten sonra daha neyi anlatabilirsiniz ki? için yorumlar kapalı

Yazan: 13 Şubat 2022 in Altı Çizili Satırlar, Şiir Gibi

 

Etiketler: , ,

Mahmud Derviş’le Bir Söyleşi Gibi

Tenhada Kalmayı Tercih

SY: Çok zengin , hareketli ve ilginç bir hayatınız olmasına rağmen-sığınmalar,göçler, sürgünler, hapisler, yoğun seyahatler, sık sık alan değiştirmeler, kapsamlı okumalar, kültürel ve siyasal sorumluluklar, önemli dostluklar, ciddi aşklar, büyük kayıplar, binlerce insana yazı ve dinleti ile seslenmeler v.b- bugüne dek, otobiyografik yazıma sınırlı bir yer ayırmışsınız.

Bu suskunluk neden? Otobiyografik yazımı sevmiyor musunuz? Yoksa bundan çekiniyor ya da sıkılıyor musunuz? Ya da Ibn Arabi gibi “varlığınızı yokluğunuzda mı” arıyorsunuz? Köşede, tenhada mı kalmayı tercih ediyorsunuz?

MD: Bana göre, okuru asıl ilgilendiren şiirde, şiirin kendisinde ne bulduğudur. Sanırım bu diğer yazım biçimlerinde de böyledir.

Bugüne dek, otobiyografi yazmayı düşünmedim. Bunun pek ilginç olacağını da sanmıyorum… Bu konuda herhangi bir korku ya da çekinmem yok. Ben her şeyi ortada olan, şeffaf biriyim. Sırrım yok. Sırsızım. Ne yakınmayı ne de övünmeyi severim.

Otobiyografi; zaman zaman, belki de kaçınılmaz olarak, övüngenliğe, şişinmeye ya da aşırı yergiye dönüşüyor.

Bir Olağan Hüznün Güncesi ve Unutmak İçin Hatırlama adlı eserlerimde hayatımın bazı duraklarına yer verdim.

Ayrıca, kişi olarak ortalıkta, ışık altında, sahnede bulunmayı (görevin getirdiği zorunluluklar dışında) sevmeyen biriyim. Tenhayı, gölgeyi tercih ederim. Orada rahat ederim. Varlığımla yokluğumun iç içe olduğunu düşünüyorum.

SY: Atı Neden Yalnız Bıraktın ve Duvara Ait (Cidariyye) başlıklı şiir kitaplarınız bir tür “şiirsel otobiyografi” olarak değerlendirilebilir mi? Ayrıca sizinle yapılan kapsamlı söyleşilerde hayatınıza dair belirli bilgiler var. Buna katılır mısınız?

MD: Adı geçen şiirlerde otobiyografik öğelerin yer aldığı doğrudur. Ama bu kısmidir ve şiirin yapı ve akışına uygunluk içinde bir yeralmadır.

Otobiyografi; türü, dili, yaklaşımı itibariyle tamamen başka bir yazım biçimidir. Ben, kendimi şiirle ifade etmeye adadım. Varlığımın anlamını da, büyük ölçüde, şiirde arıyorum.

Benimle yapılan söyleşilerde hayatım hakkında bir hayli bilginin benden koparıldığı doğrudur.

Bakalım ikimizin bu macerasında başıma neler gelecek!

Al-Nakba/Büyük Felaketle Başlayan Sürgün

SY: Bir söyleşinizde: “Tüm yazdıklarım yaşanmış tecrübelerden doğdu” diyorsunuz. Bundan cesaret alarak sizden çocukluk, gençlik ve sonraki hayatınız hakkında biraz bilgi alabilir miyim?

Sizin de kökeniniz, bir çoğumuz gibi, “nazik kalpli köylüler”den galiba. Aynı adlı şiiriniz de resmettiklerinizden:

“Biz de ağlarız, düştüğümüzde dünyanın kenarına…”
Dikmez rüyalarımız gözünü diğer insanların üzüm bağlarına
Bizim de gizemimiz olur battığında güneş…
Adlarımız, günlerimiz gibi hep aynıdır, Tatmin eder bizi bir türkü”…

Ve Bu Yolda Bir Başka Yol’da:

“Çok güller atmak zorunda kalacağım
Celile’de bir güle ulaşabilmek için” diyorsunuz.

Örneğin, “1948 Filistinliliği”, Al-Nakba (Büyük Felaket) dan başlayabiliriz.

MD: Peki, neden olmasın… Celile’nin Birwa köyünde 13 Mart 1942’de dünyaya geldim. Altı yaşımda (1948) “sığınmacılık” (laayi) ve “sürgün” ile tanıştım.

1948’de topraklarımız İsrail işgaline uğrayınca ilk olarak Lübnan’a sığındık. Küçük sayılabilecek yaşıma rağmen, bu kabusu çok iyi hatırlarım.

Bir süre sonra kendi ülkemize “Sızmacı”(!)(mutasallil) olarak döndük. Köyümüz haritadan silinmişti. Dar al-Assad’a yerleştik.

Bu kez bize “sığınmacı” sözcüğü uygun bulundu. Ülkeye “yasadışı”(!) sızdığımız için bize ilginç bir sıfatla oturma müsaadesi verildi: Artık “mevcut-namevcut” (var-yok) olduk. Yani fiziksel olarak vardık, fakat hukuken yok sayılıyorduk.

Tüm mal ve mülkümüze (pek olmayan) el konuldu ve kendi ülkemizde “mülteci” olduk. Bu durum şimdi bile pek değişmiş sayılmaz…

Hayfa Yılları

SY: Hayfa yıllarınız nasıl geçti? Eserinizde oraya bir hayli göndermeler var. Eğitim, iş, siyasal ve şiirsel hayatınız nasıldı? İlk büyük aşkınızı da Hayfa’da yaşadınız galiba?

Karmil’in İnişi şiirinizde:

“Hayfa Taşlarında yuva yapmış
bir tarlakuşunun üstündeki bir damla su
denktir tüm denizlere
Ve yıkayıp temizleyebilir işleyeceğim
Tüm hataları” diyorsunuz

MD: Ailem bir başka köye nakledildi. Ben Hayfa’ya geçtim ve on yıl kadar orada yaşadım. Orada hem okudum, hem çalıştım, hem güzel dostlar edindim, hem de ilk büyük aşkıma düştüm.

Şiirler yazdım.İsrail Komünist Partisi’ne yakın Al-İttihad gazetesinde ve Al-Cedid dergisinde redaktörlük yaptım. Statüm ve etkinliklerim gerekçesiyle “kentten ayrılma yasaklı” sıydım. 1967-70 yılları arasında da “ev hapsinde”ydim. Her yıl belirli süreler içinde, her hangi bir yargı kararı olmadan, hapse atılıyordum.

1970 yılında Hayfa’yı terk etme kararı verdim. Kuşkusuz kolay verilen bir karar değildi. Bir daha dönemeyeceğim bir mekan ve geçmişten kopuyordum.

Moskova Günleri

SY: Sanıyorum ilk yabancı durağınız, Sosyal Bilimler Akademisinde okumak üzere gittiğiniz, Moskova oldu. Neden Moskova? Moskova’yı o dönemde nasıl buldunuz? Beklentilerinizle ne ölçüde örtüştü?

Moskova gerçekten “yoksulların cenneti” miydi? “İdeal kent” miydi?

MD: Bunların tam bir çözümlemesini yapmak kolay değil. Ama, Hayfa’da yaşarken İsrail Komünist Partisi’ndeki etkinliklerde yer almam; sosyalist düşünceye olan yakınlığım; başka bir ülkeye gidebilmenin olanaksızlığı gibi gerçekler, bu seçimi yapmamı etkilemiştir sanırım.

Moskova’daki hayatıma gelince: Orada gerçek bir evim olmadı (Nerede oldu diyeceksin!). Üniversite kampüsünde küçük bir odada kalıyordum. Kentin tarihi ve kültürel zenginliklerini bir ölçüde tattım.

Biraz Rus’ça öğrendim. Zaten toplam bir yıl geçirdim orada. Rusya’da, Moskova’daki halkın hayatını, katlanılması oldukça zor bir hayat olarak gördüm. Moskova’nın “yoksulların cenneti” olduğu iddiası, büyük ölçüde bir yanılsamaydı. “İdeal kent” savını da orada yitirdim.

Bizim hayallerimiz, ideallerimiz, Sovyetik söylem ve Sovyetler gerçeğiyle, bir ölçüde yüzleşebildim orada.

Moskova’da yoksulluğun yanı sıra, beni en çok etkileyen insanların gözlerindeki korku ve yaşadıkları öz-güven eksikliğiydi.

Fakat tüm bu tecrübe beni insani, özgürlükçü, yaratıcı, dayanışmacı bir toplumculuk inancından hiçbir zaman koparmadı.

Kahire ve Nil Durağı

SY: Bir sonraki durağınız olan Kahire hayatınızı ve şiirinizi nasıl etkiledi? Orada kimlerle karşılaştınız? Ne iş yaptınız? Nasıl bir kentti Kahire o günlerde? Nil nehri sizi çok mu etkiledi?

Mısır’da şiirinizde:

“Mısır’da asla aynı değildir saatler…
Her dakika bir anıdır Nil kuşlarının yenilediği.
Oradaydım…
Nil’in oğluyum ben-bu ad yeterli benim için…”

Diyorsunuz.

Ünlü şiiriniz “Sirhan Kahvesini Kafeteryada İçer”i orada mı yazdınız?

Çok sevdiğinizi bildiğimiz, “Doğu’nun Yıldızı”, dostlarının “Thuma”sı, Mısır halkının “La Dame”ı ya da “Dördüncü Piramid”i olan ve “gerçek sanatçı kendi sahihliğiyle, otantikliğiyle gurur duyandır” diyen Ummi Gülsüm ile karşılaştınız mı?

MD: Kahire’ye varışım hayatımın önemli basamaklarından biriydi. Öncelikle, bir daha İsrail’e dönememe, dönmeme kararı veriyordum. Kolay verilebilecek karar değildi kuşkusuz. Başlangıçta oldukça tedirgindim.

Ancak, Kahire’de sabah uyanıp karşımda muhteşem Nil’i görünce ve kısa bir süre sonra kulaklarım, anadilim Arapça ile dolunca birden kendime geldim.

Muhammed Heykel beni Al-Ahram’ın yazarlar kulübü üyeliğine önerdi. Necip Mahfuz ve Yusuf İdris ile aynı büroyu paylaşıyorduk. Onlarla sıcak ve beni bir hayli geliştiren bir dostluk yaşadım. Necip Mahfuz’un çalışma disiplini ve ciddiyeti beni çok etkiledi.

Orada ayrıca diğer birçok yazar, sanatçı ve müzisyenle karşılaştım. Büyük üzüntüm Taha Hüseyin ve “meftun”u olduğum Ummi Gülsüm’le karşılaşamamamdır.

Şiirim de evrilmeye başladı orada.

Evet. “Sirhan Kahvesini Kafeteryada İçer”i orada yazdım. Bu şiir ilk kez Al-Ahram’da yayımlandı.

Kahire bir kent olarak, tüm karmaşasına rağmen, Arap dünyası için hep çekici ve ilginç bir odak oluşturmuştur. Tarihsel, kültürel ve insani zenginlikleri çok bol olan bir kenttir.

Yıkıntıların Geometrisi Beyrut

SY: Büyük bir “özlem” beslediğiniz, hatta “hastası” olduğunuzu söylediğiniz, Beyrut Kasidesi’nde “Mermerden nergis taştan kelebek… İlk kadının tasviri… Feyruz’un sesi… Yıkıntıların geometrisi… Denizin ve ölülerin mantosu… Yıldızlara ve çadırlara çatı…” olarak dillendirdiğiniz Beyrut’ta nasıl bir yaşantınız oldu? “Beyrut bizim çadırımız Beyrut bizim yıldızımız” dediğiniz bu kentin şiirinize etkisi ne oldu? Hangi şiileriinizi orada yazdınız? Eşsiz Beyrut Kasidesi’ni, Beyrut sonrası yazdınız, değil mi? Kimlerle birlikte oldunuz Beyrut’ta?

MD: Beyrut’ta 1972-1982 yılları arasında on yıl geçirdim. Bu kente karşı duyduğum bağlılığın, sevdanın gerçek nedenlerini pek izah edemiyorum…

O dönemde Beyrut, birbiriyle çatışma içinde, ama bir arada yaşayan bir çok edebi, entelektüel ve siyasal akımları içinde barındırıyordu. Bunların bir labaratuarıydı. Çok canlı ve dinamik, renkli bir kentti.

Maalesef, ben oraya yerleştikten bir süre sonra “iç savaş” patladı. Bu durum beni hem kişisel, hem de sanatsal olarak olumsuz etkiledi. Kan, bitmeyen yıkımlar ve gözyaşları, ardı arkası kesilmeyen bombalamalar, bir çok dostun kaybı, sevgisizlik, nefret, kuşku, çaresizlik… şiirimdeki evrimi duraksamaya uğrattı, bloke etti.

Bu dönemde yazabildiğim en kayda değer eser: Böyleydi Onun İmajı ve Böyleydi Aşıkların İntiharı’dır.

Beyrut’ta, Faiz Ahmed Faiz, İbrahim Marzuk, Ahmad Az-Zattar, Ghasson Kanafani, Ikbal Ahmed ve E. Said gibi dostlarımla belirli aralıklarla karşılaşıyordum.

Beyrut Kaside’sini Beyrut’tan sürüldükten sonra yazdım. Bu eser, belirli mesafe ile o dönemdeki kuşatma altında olan Beyrut’u merkez alır kendine.

SY: Tüm bu olumsuz gelişmelere rağmen, Al-Karmel dergisini kurdunuz ve yönettiniz. Ayrıca, Filistin Araştırmaları Merkezi’nin Shu’un fılistiniyye’sini yönettiniz değil mi?

Çok tartışılan bir konu olan, Filistin Kurtuluş Örgütü’nün (FKÖ) Lübnan’daki varlığını o zaman nasıl değerlendiriyordunuz?

MD: Evet, Al-Karmel ve Shu’un fılistiniyye’yi Beyrut’ta yönettim. Bu girişimler, paradoksal bir biçimde, olumlu olarak sayabileceğim işlerdir.

FKÖ’nün, Filistinlilerin Lübnan’daki varlığına gelince: Kendilerin savunmaktan ve yok edilmeye karşı direnmekten başka amaçları olmamasına rağmen, bu konumu başlangıçtan itibaren hep sorguladım.

Bence Devlet içinde bir tür “Devlet” konumunda bulunmak bizim önemli hatamızdı.

Şam’da Kim Olduğunu Bilmek…

SY: Beyrut’tan nasıl, nereye doğru, hangi rüzgara ve denize doğru yola koyuldunuz ya da savruldunuz?

Bildiğim kadarıyla siz Filistin Yönetimi ve refakatçileri ile birlikte ayrılmadınız. Daha sonra, büyük insanlık ayıbı Sabra ve Şatila katliamlarından sonra, Suriye, Şam üzerinden ayrıldınız. Bu doğru mu?

Şam’da şiirinizde:

“Şam’da biliyorum kim olduğumu kalabalık içinde…
Ben kendimim Şam’da,…
Ne benzerim, ne de hayaletim gibi”

diyorsunuz.

MD: Evet, doğru. Ben bir süre daha Beyrut’ta saklı kaldım. Karma karışık hisler içindeydim. Ne kalmanın koşulları vardı, ne de bir gemiye sıkıştırılıp kovulmaya gönlüm razıydı. Fakat Sabra ve Şatila kıyımları artık orada sonun geldiğini gösteriyordu. Bazı dostlarımın yardımıyla Şam’a geçtim.Oradan da kısa bir süre sonra ayrılarak Tunus’a doğru açıldım.

Tunus Seferi ve Tunus

SY: Tunus’taki ilk izlenimleriniz neydi? Yüksek Gölge’ye Övgü ve Denizin Övgülerinin Kuşatması şiirlerinizi Tunus seferiniz sırasında mı yazdınız?

Teşekkürler Tunus şiirinizde:

“…Tunus’ta kalışım iki safın arasındaydı:

Buradaki ne evim ev gibi

ne de sürgünüm sürgün gibi”

diyorsunuz.

MD: Tunus yolunda ve Tunus’a varışımda dramatik, hazin bir görüntüyle karşı karşıya kaldım. Tüm Filistin başkaldırısı, devrimi, başta Başkanı Arafat olmak üzere, deniz kenarında bir otele sıkıştırılmıştı. Herkesin gözünde, yüzünde büyük bir acı, kuşku ve belirsizlik. Dudaklar suskunluğa gömülmüş…

Bununla birlikte, Arafat büyük bir hızla FKÖ’yü tekrar toparladı. Bana da: “ Mahmud, Al-Karmel dergisini sürdür, lütfen” dedi. Ben de: “Nerede ve nasıl” diye sorduğumda; cevaben: “Nerede istersen, burada Tunus’ta, Kıbrıs’ta, Londra’da, ya da Paris’te” dedi.

Ben de kendime Paris’i yeni istasyon olarak belirledim. Tunus, Kıbrıs, Paris arasında mekik dokuyarak çabalarımı sürdürmeye yeniden başladım ve şiir yazmaya devam ettim.

Paris’te Sürgün Şairlik

SY: Paris’te on yıla yakın (yoğun seyahatleriniz yüzünden kesintili olan) bir süreyi geçirdiğinizi biliyoruz. Paris sizi nasıl etkiledi? Size ve şiirinize neler kattı, neler götürdü sizden?

Paris’te “sürgün bir şair olmak” nasıl bir “hal” idi?

MD: Anlayabildiğim kadarıyla, Paris benim şair olarak ciddi bir dönüşüm yaşamama, bir tür yeniden-doğumuma önemli katkılarda bulundu. 1980’li yılların ortalarından itibaren Paris’te yazdığım şiire büyük önem veriyorum.

Paris, kent olarak, şiire ve yaratıya dönük çok uygun bir ortam oluşturdu benim için. Hatta, o pek kimsenin sevmediği, iklimi bile iyi geldi bana. Paris, öncelikle, kendime, dünyaya ve eserime biraz daha uzaktan, belirli bir mesafeden bakmak olanağı sağladı bana.

Sonra; Paris, o dönemde, büyük ölçüde göçmen, sığınmacı ve sürgün şair, yazar, sanatçı ve düşünürlerin kentiydi.

Böyle bir ortamın getirdiği olanaklar, yarattığı etkiler yadsınamaz sanırım. Daha genele, evrensele yaklaşabilme şansınız artıyor, doğallıkla.

FKÖ Yürütme Kurulu üyeliğim yanı sıra ( ki bu daha çok sembolik bir konumdu ve oraya, benim yokluğumda ve bana danışılmadan, seçilmiştim) Paris günlerime ait şu eserlerimi sayabilirim:

Azalan Güller, Bu Bir Şarkıdır, Onbir Yıldız, İstediğimi Görürüm, Atı Neden Yalnızlığa Terk Ettin, Yabancının Yatağı (ilk versiyonu), Unutmak İçin Hatırlama…

Direnme ve Direniş Şairliği…

SY: Bu dönemde sizin “direnme” ve “direniş şairi” olma kavramlarında da değişim ve dönüşüm yaşadığınız anlaşılıyor. Bu doğru mu? Bu değişime kısaca değinebilir misiniz?

MD: Evet bu değişimi yaşadım. Bu değişimin özünde şu vardı: direnmek, ille de, bir şeyle sürgit kavgaya tutuşmak değil. Direnmek, paylaşmak, aşk, güzellik, hakçalık, doğanın ve evrenin kutsallığına saygı gibi değer ve duyguların sürekli, yılmadan savunulması ve gündemde tutulmasıdır daha çok.

Şair, özel bir davayı savunuyor olsa bile, son tahlilde, o da diğer varlıklar gibidir: Sever, hastalanır, düş görür, yenilginin, kaybın acısını çeker, ölüm önünde zaferinden zevk alır…

Halkının Yanında, Onun Kaderini Paylaşma: Ramallah ve Koşulları

SY: Şimdilerde Filistin-Ramallah ve Ürdün-Amman’da yaşıyorsunuz. Paris’ten sonra, ve özellikle ciddi sağlık sorunlarınıza rağmen, bu karara varmanız nasıl oldu? Ramallah’ta huzurunuz nasıl? Sürekli baskın, kuşatma ve belirsizlik hali yazarlığınızı nasıl etkiliyor bu kez?

MD:Kolayca anlaşılacağı gibi, ülkemden ayrılırken olduğuna benzer biçimde, oraya dönerken de bu kararı vermek oldukça güçtü. Nereye dönüyordum? Gerçek ülkemin her yanı kuşatılmış, duvarlanmış küçücük bir parçasına. Ve çok ağır yaşam koşullarına ve sürekli istila tehditi ve uygulamalarına…

Kendimi bir süre sorguladıktan sonra, Paris’teki göreceli olarak rahat hayata, malum sağlık durumuma rağmen, halkımın yanını, onun kaderini paylaşmayı seçtim. Bundan hiçbir pişmanlık duymuyorum. Aksine onur duyuyorum.

Ramallah’a gelince: Yaşama ve çalışma koşulları çok ağır ve stresli. Biraz da bu nedenle, oraya yakın Amman’a, zaman zaman, giderek biraz sükunet, mesafe ve yazabilme olanağı sağlamaya çabalıyorum.
Aziz İstanbul

SY: İstanbul şehri size ne diyor?

MD: Bizim geldiğimiz gelenek ve kültürde İstanbul’un çok özel bir yeri vardır: Mekke “mükerrem” (saygıdeğer), Medine “münevver” (aydınlatılmış), Kudüs “şerif” (şerefli), İstanbul da “aziz” olarak nitelendirilir.

İstanbul çoğumuzun rüyalarının kentidir. Ve buna da bütünüyle layıktır.

Ayrıca, İstanbul tüm uzun tarihi boyunca büyük düşünür, sanatçı, edebiyatçı ve özellikle şairlere yuvalık yapmış, onları beslemiş ve esin kaynağı olmuştur. Bir çok değişik uygarlık, kültür ve inançlar dünyasına kucak açmış, onlar arasında sağlam bir köprü oluşturmuştur. Ve görebildiğim kadarıyla bu rolünü devam ettirmektedir.

Maalesef bu güzel kenti iyi tanıyabilecek kadar vakit (ya da sürgün!) geçirmedim burada. Ama hep içimde hissettiğim bir kent olmuştur İstanbul.

İstanbul’a duyduğum bu yakınlığa, kuşkusuz:

“Çok yorgunum, beni bekleme kaptan.
Seyir defterini başkası yazsın.
Kubbeli, çınarlı mavi bir liman.
Beni o limana çıkaramazsın”

Diyen büyük usta Nazım Hikmet’in bu kente duyduğu sevda ve hasretin de önemli bir rolü olmuştur.

Bu Dünyada Müslüman Kökenli Olmak?

SY: Bu Dünya’da Müslüman kökenli olmak, özellikle Filistin’li Arap olmak nasıl bir insanlık durumu? Ne tür bir ruh hali? “Çilekeşliğin büyük ustası olarak” siz bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

MD: bu Dünya’ya bizim dünyamızdan gelmek ve orada varolabilmek, çok yönlü, çok boyutlu ve katmanlı, karmaşık ve zorlu bir durum, kuşkusuz.

Öncelikle, bir bireysiniz ve birey olarak tekil değilsiniz. İçinizde bir çok birey taşıyorsunuz.

Bir yandan, bir toprağa, kültüre ve geleneğe bağlılığınız var ve, eş zamanlı olarak ta, tüm dünya insanlığına ve evrenin tümüne aitsiniz.

Diğer yandan, Müslüman kökenli “Arap”sınız. Her zaman “yabancı” ve “öteki”siniz. Kim olursanız olun, ne yaparsanız yapın, bu hal başkalarının tasavvurunda ve gözünde pek değişmez…

Ayrıca, “Filistinli”siniz: Toprağınız, kimliğiniz, hatta ekmeğiniz elinizden alınmış, onurunuz zedelenmiş, kendi ülkenizde “sürgün”, “sığınmacı” konumundasınız. Sürekli baskı, şiddet, işgal altında, en temel haklarınızdan- özgürlük, adalet, barış içinde yaşama, hiçbir ayrımcılığa hedef olmama v.b. –yoksunsunuz.

Doğal olarak, tüm bunlar insana ve içinde yaşadığı topluma umutsuzluk, belirsizlik, tedirginlik, çaresizlik ve yoksunluktan başka fazla bir şey sunamaz.

Aslında, biz Filistin’liler, bir tür 1948-Al-Nakba (Büyük felaket)sının uzantısını yaşıyoruz, dünyanın aldırmaz gözleri önünde…

Ne yapılabilir bu durum karşısında? Bize kalan iki seçenek var: “Hayat ve gene hayat”. Direnme sadece bir hak değil, aynı zamanda bir görev, sorumluluk. Direnmenin daha insani ve etken yollarını aramak ve bunu dünya insanlığı ile paylaşmaktan başka çıkış yolu göremiyorum.

Aile…

SY: Biraz da aileniz hakkında konuşabilir miyiz? Eserlerinizde, özellikle şiir (ünlü Anneme ve Huriyye’nin Dersleri vb.) ve söyleşilerinizde anneniz Huriyye hanım ön planda duruyor. Annem’e şiirinizde: “Ekmeğini özledim annemin,/ Kahvesini annemin,/ Okşamalarını annemin” diyorsunuz.

Annenizin o “çok sevdiğiniz kahvesini” en son ne zaman ve nerede içebildiniz?Anneniz : “İnanma hiçbir kadına annenden başka” diyor.

Babam şiirinde: “Yurdu olmayanın mezarı da yoktur” dedirttiğiniz babanız Selim beyle ve dedenizle aranız nasıldı?

MD: Tarih boyunca çok sayıda “babalarımız” oldu, çok babalar gördük. Fakat annemiz tek ve biricik olmuştur. Anne tarihsel ve fiziksel sürekliliğin canlı simgesi; temsilcisidir. Anayurt’a bağlılık ta buna benzer aslında.

Ben kırsal kökenli biriyim. Babam, temelde, bir “toprak insanı”ydı. Tüm emeğini, uğraşını ve endişelerini küçücük bir toprak parçasına, mevsimlere, ve elde edebileceği ürüne odaklamıştı. Sabah çok erken kalkıp evden ayrılır ve gece geç dönerdi.

Babam çok sakin, utangaç, barışçıl, kendi halinde biriydi. Asla söylenmez ve homurdanmazdı.

Anneme gelince: O çok güzel bir kadındı. Zaten adı Huriyye de “su perisi, su kızı” anlamına gelir. Komşu köyün muhtarının kızıydı. Babamla birbirlerini görmeden evlendirilmişlerdi.

Annem güçlü bir karaktere ve keskin bir dile sahipti. Evi o yönetirdi. Babama karşı bir miktar otoriterdi. Bu “despotik”, buyurgan yanını asla sevmedim. Babam ile derin karakter uyuşmazlıkları vardı. Tartışmalar, kırgınlıklar, küsmeler pek eksik olmazdı evimizde.

Çocukluk dönemimde, annemi sert, biraz acımasız ve öfkeli bir kadın olarak algılıyordum. Sanki sebepsiz yere pataklardı beni! Hatta beni sevmediğine, benden nefret ettiğine inanır olmuştum.

Ancak, onaltı yaşımda ilk tutuklanışımda, onu hapishanede, karşımda metin, dimdik, cesaret verici, sevecen ve yaşlı gözlerle gördüğümde, bu konuda yanıldığımı anladım. O andan itibaren ve anneme (gerçekten ona) adadığım “Özlüyorum Annemin Ekmeğini/Kahvesini Annemin”, şiirimle, onunla ömür boyu sürecek bir sevgi, dostluk ve barışa kavuştum.

Annemdeki cesareti, derinliği, sabrı, direnmeyi, çilekeşliği ve hüznü daha sonra keşfettim.

Evet, Paris sonrası ilk “özel müsadeli” ziyaretimde annemin kahvesini, onunla birlikte içtim. Beni kapıda karşıladığında “Mahmud Derviş, Mahmud Derviş” diye heyecanla bağırmıştı. Ama kahveyi kimin yaptığını bilemiyorum. Ben mi, o mu, yoksa dostlarımız mı?

Sanki başka bir zamandaymışım gibi hissettim kendimi… Daha sonra annem beni geride bıraktığım kitaplığıma yönlendirdi. Aynen bıraktığım gibi mükemmel korunmuştu.

“Annem’den başka” kadınlara da “inandım”. Bu konuda annemle aynı düşüncede değilim.

SY: Annenizin “favori” çocuğu olduğunuzu biliyoruz!

MD: Evet, ama bu, benim özel yada değerli oluşumdan değil, hep uzakta, gurbette, sürgünde oluşumdan olsa gerek.

Filistin’li Kadınlar ve Anneler

SY: Uzun yıllardan bu yana “Filistin’li annelerin ve kadınların” bitmez tükenmez kayıplar ve çileler karşısındaki abidevi direnişlerine ve duruşlarına tanık oluyoruz. Hiç bitmez mi bu kadınların sabrı ve gücü?

MD: Bu özellik sadece Filistinli kadınlara yada annelere özgü bir şey değil. Kadınlar, her zaman ve mekanda tarih boyunca ve bugün de bu güç ve direnci, kapsayıcılığı elden bırakmamıştır. Bu onlarda fıtri, doğuştan gelme, dişillikten gelme bir nitelik olsa gerek. Bu özelliği, doğadaki diğer dişil varlıklarda da görüyoruz.

SY: “Aba”sına ve “tütün kokusuna” tutkun olduğunuz dedenizi de çok sevdiğiniz anlaşılıyor. Sizi daha çok o büyüttü galiba, ne dersiniz?

MD: Evet, doğru. Dedemi çok severdim. Bana çok emeği geçmiştir. Bir çit arkasında hapsedilmiş bir toprağa sabitleyerek bakışın göçtü bu dünyadan. Dedem güneş batışlarını, mevsimleri… sayarak öldü. Düştü, bir dala yaslanması yasaklanmış, olgun bir meyve gibi. Yokettiler kalbini…

Kendini Konumlandırma

SY: Siz kendinizi, hem kişiliğiniz hem de şiiriniz açısından (annenizin güçlü, kararlı, sert ve hüzünlü ve babanızın utangaç, mülayim, çekingen karakterleri karşısında) nerede konumlandırıyorsunuz?

MD: Ben annemin gücü, direnci ve hüznü ile babamın utangaç, çekingen dünyasının bir karışımıyım sanırım: Eş zamanlı olarak, hem çekingen hem güçlü. Bunu hem özel hayatımda hem de işimde, çabalarımda gözlüyorum.

Şiirim, belki de, bir ölçüde annemin hüzünlü ve dilsiz, konuşmayan konuşmasından doğmuştur.

Ev ve Kendini Ev’de Hissetmek

SY: Olağan ve tipik bir “ev” hayatınızın olmadığını biliyoruz. Gene de sormak istiyorum. Şimdilerde “ev” sizin için ne anlama geliyor. Bu çağda “evde olmak”, “kendini evde hissetmek” olanağı var mı sizce?

MD: Ev, benim için kendi kendimle yalnız kalabilmek demek. Aynı zamanda kitaplar, müzik ve beyaz kağıt ve kalem demek. Bir tür dinlenme odası; zamanı daha iyi, derinlemesine ve etkinlikle kullanabileceğim bir mekan.

Belli bir yaşa geldiğinizde, önünüzde pek fazla zaman kalmadığını fark ediyorsunuz aniden. İtiraf etmeliyim ki, daha çok görev nedeniyle çıktığım, seyahatlerde ve sosyal ilişkilerde çok değerli zamanlarımı kaybettim.

Bu günlerde, kendime en yaraşır gördüğüm şeylere: Okumaya, yazmaya, müzik dinlemeye, yakın dostlarımla sohbete odakladım kendimi.

“Kendini evde hissetmek” konusuna gelince: Bu, bir çoğumuzun bildiği gibi, bir tür, “yerine getirilmesi olanaksız bir görev”. Ve asla üstlenilmemesi gerekli bir konum…

Dört Kişisel Adres

SY: Çok bilinen ve beğenilen bir şiirinizde Dört Kişisel Adres’e vurgu yapıyorsunuz: “Benim özgürlüğüm… hapishane hücremi genişletmek ve kapının şarkısını sürdürmektir. Kapı kapıdır, yoktur kapının kapısı ve gene de kendi içimde çıkabilirim dışarı” dediğiniz “Bir Metrekare Hücre”; “Son dakikanın aşıkları.İstasyonun ışıkları… Bize ait olmayan efsaneler. Buradan çıkar yolculuğa . Nerede şarkıların masum kızları” dediğiniz “Trende Bir koltuk”; “ Kalbimde bir çok flüt yırtıyor göğsümü. Düşen kar gibi terim. Ey kalp! Nasıl aldatabilirdin, rüzgar seven bir atı” dediğiniz “ Bir Yoğun Bakım Odas”ı; ve “ Selam olsun aşka, geldiğinde ve göçtüğünde ve otellerde aşıklar değiştirdiğinde” dediğiniz “Bir Otel Odası”;

Neden bu adresler?

MD: Bu mekanlar, hayatımın önemli bir bölümünün geçtiği yerler, yada yaşandığı duraklar. Diğer bir deyişle “kişisel adreslerim”. Bunca yıldır toprağından, evinden, insanından uzakta yaşamak zorunda kalmış, yersiz yurtsuz bireylerin başka hangi kişisel adresleri olabilir ki?

Ayrıca, bu adresler beni ben yapan yerler… Verdikleri türlü cefalara, adlarının yarattığı ilk ürküntüye rağmen; sefa da veren; insana, insanileşmeye çeşitli katkılar sağlayan, onu geliştiren, olgunlaştıran duraklar bunlar aynı zamanda…

Yalnızlık Hissetme, Onunla Dostluk

SY: Bu tür bir hayat içinde, bir çok insanın hissettiği tarzda, sizi tedirginliğe sokacak bir yalnızlık duyuyor musunuz? Yoksa bu yalnızlıktan güç mü alıyorsunuz?

Cidariyat’da “Yalnızım ben bu beyaz ebediyetin dolaylarında”, diyorsunuz.

MD: Biliyorum. Bir çok insan yalnızlıktan, kendisiyle baş başa kalmaktan şikayetçi. Benim böyle bir sorunum yada derdim yok. Yalnızlığa alışkınım. Onu büyük ölçüde ehlileştirdim, ve onunla yakın,içten bir dostluk ve barış kurdum.

Bana göre, yalnızlığımız güçlü, sağlam oluşumuzu ve duruşumuzu ölçebilmemizin temel sınamalarından birisi. Kuşkusuz, insanın can sıkıntısını, iç bunalımını yenebilmesi büyük bir ruhsal güç gerektirir.

Ben, yalnızlığım olmadan, kendimi önemli ölçüde kaybetmiş hissederim. Bu nedenle, hayattan, gerçek olandan, insanlardan kopmadan yalnızlıkla iç içe yaşıyorum. Onu hep yanımda tutuyorum, bir tür “ayrılmaz parçam” olarak…

Ev ve Eve Giden Yol

SY: Burada, biraz da, genel olarak edebiyatın ve özel olarak ta şiirin, tarih boyunca işleye geldiği (Homeros’tan Basho’ya, Holderlin’e…) şu: “Ev” ve “Eve Giden Yol” sorunsalına değinebilir miyiz?

Siz hangisin önde tutuyorsunuz? Evi mi, Yolu mu? Oraya Aitim Ben’de “Tüm sözcükleri öğrendim ve parçalara ayırdım onları, bir tek sözcük çıkarabilmek için aralarından: Ev/Beyt” diyorsunuz.

MD: Bu konu, istersen bu “ikilik” beni de, hem kişisel hayatım, hem de şiirsel ve metafizik vizyonum açısından, hep meşgul etmiştir.

Benim temel eğilimim “yol”u, güzergahı kutsamaya yöneliktir. Ancak, bu ikiliği durağan olarak görmüyorum. Ben de sürekli değişkenlik içindedir bu. Kendimi “ev”imin uzağında hissettiğimde (ki bende egemen tarz bu olmuştur) ona özlemim artar. Eve dönebildiğimde de derhal “yol”a düşmek ihtiyacı duyarım.

Biliyorsun, ben hala, ne evimi ne de evimin yolunu bulabilmiş biri değilim.

SY: Gerçekten bulmak istiyor musunuz?

MD: Bundan da pek emin değilim.

Dostluk

SY: Şimdi biraz da “Dostluk” tan ve sizin yakın dostlarınızdan bahsedebilir miyiz? Shakespeare’in “Ama bir an sen aklıma gelince/ Sevgili dostum/Tüm kayıplarım giderilir/Tüm üzüntülerim sonlanır…”, dediği; W. Blake’in “Kuşun yuvası, örümceğin ağı, insanın dostları vardır” ile kutsadığı; W. Auden’in “Dostluk asla yaşlanmaz” vurgusuyla ebedileştirdiği Dost’luktan ne anlıyorsunuz?

Bu çağda (piyasa-para egemenliğinin, statü ve gösteri düşkünlüğünün, iktidar hırsı ve sevdasının, devingenliğin/kolay yer değiştirmenin, güvensizlik duygusunun, bencilliğin, paylaşma ve dayanışma eksikliğinin yoğun bir biçimde kendini gösterdiği zamanımızda) “dostluğun” pek olanaklı olmadığını, hatta imkansızlığını söyleyen ve onu anakronik bulanlar çok.

Anadolu’nun büyük halk ozanı ve sufi filozofu Yunus Emre: “Dost esriği deliliğim/Aşıklar bilir neliğim” diyor. Siz ne dersiniz?

Görürüm Uzaktan Gelen Hayaletimi şiirinizi

“Bir balkon gibi, diker gözümü bakarım arzuladığıma.
Dostlarımı görürüm, akşam pastasını getiren-şarap, ekmek, birkaç roman ve plaklar…”

başlatıyorsunuz.

Dostlar arzularınızın başında mı geliyor?

MD: Bence, dostluğun tam zamanı şimdi. İnsanoğlunun tüm tarihindeki güzel yüzü, yüceltici, onur getirici yanı, bireyler ve toplumlar arasındaki dostluktan başka nedir ki?

Hele günümüzün zalim ve giderek vahşileşen dünyasında bizleri ayakta tutabilecek ne var, dostluk olmazsa?

Ben de Büyük Yunus gibi, dost esriğiyim… Benim fiziksel, düşünsel ve ruhsal hayatıma dostluğun, dostlarımın büyük katkısı olmuştur ve olmaya devam etmektedir.

Hayatımı yaşanılır kılan en önemli öğelerden birini oluşturmuştur dostlarım.

Benim dostluktan anladığım: Hiçbir çıkar gütmeyen, içtenliği, paylaşmayı, dayanışmayı, eşitliği, kendine temel alan, sakin ve taraflara belirli bir mesafe tanıyan bir ilişki biçimidir.

Dostluğun, zaman, mekan ve iktidar takıntısı yoktur. Ölüm de tanımaz. Ayrılık ta.

Asıl olan dostun varlığını bilmenizdir. Ve onu olduğu gibi kabul etmenizdir.

Kuşkusuz, gerçek dostluğu, tanışıklık, iş arkadaşlığı, dava arkadaşlığı gibi bazı benzerlerinden ve diğer bir çok yapay, yapmacık birlikteliklerden dikkatle ayırmak gerekir.

Evet: Dostlarım arzularımın başında yer alanlardır.

Edward Said

SY:Dostlarımızdan konuşmaya, çok yakın dostunuz olduğunu bildiğimiz Edward Said ile başlayabilir miyiz?

Filistin’in, çok haklı olarak, onur abidelerinden biri olan, değerli düşünür, aydın, eleştirmen, bilim insanı, müzisyen, akademisyen, diller ustası, demokratik hümanizmin yılmaz savunucusu E. Said sizin için bir söyleşisinde şöyle diyor: “…Mahmud Derviş,… ’direniş şairleri’ diye adlandırılanların ilklerden biriydi. Diğer bir deyişle, başlangıçta, Filistin kimliğini, ulusal temalarını ve kurtuluşunu dillendirmişti…. ,

Arap’ça ve İbranice’si mükemmeldir. Ayrıca Fransızca, İngilizce ve Rus’ça bilir…

Derviş 1970’de ülkesinden ayrıldı.Moskova, Kahire, Beyrut, Tunus ve Paris’te yaşadı. O bir sürgün şairidir. Derviş Arap dünyasının en büyük şairlerinden biridir. Güney Asya geleneğinin büyük şairi Faiz Ahmed Faiz gibidir. Şiir dinletilerini binlerce insan izler.

Çok okuyan biridir…. Kamusal, resmi statü ve pozisyon almaktan hoşlanmaz. Oldukça içine kapalı bir insandır. Zevklerinde ve görünüşünde kozmopolitandır.

Çok üretken geçen son yirmi yılında farklı içerik ve stili olan bir şiir geliştirmiştir. Meditatif ve lirik diye adlandırabileceğim bir türdür bu…

Bir çok değişik konuda, Endülüs’ten Amerikan Yerlilerine…. varan şiirler yazmıştır. Çok boyutlu bir şairdir. Kuşkusuz bir kamusal şairdir, fakat, aynı zamanda, yoğun biçimde kişisel ve lirik bir şairdir….

Bana göre, o, kesinlikle, bugün dünyanın en iyi şairleri arasında yer almaktdır. Dili kullanma ustalığında, D. Walcott ve S. Heancy gibi Nobelli şairler ile eş düzeydedir…

Klasik Arap şiirinden, Kutsal Kitaptan (Tevrat, İncil) ve Kuran’dan, seküler bir şair olarak, pek çok imaj ve söyleyiş taşır şiirine…”

Ve Sürgün Üstüne Düşünceler adlı ünlü denemesinde, “sürgün şairliğe” en iyi örneklerden biri olarak gördüğü aşağıdaki şiirinizi alıntılıyor:

“….

Fakat ben bir sürgünüm.
Mühürle beni gözlerinle.
Al beni her neredeysen-
Al beni her kimsen…
Al beni trajedimdem bir dize gibi;
Al beni bir oyuncak gibi, evimizden
bir tuğla gibi
Böylece hatırlayacaktır çocuklarımız geri dönmeyi…”

Ne dersiniz? Sizin Edward Said’iniz nasıl biriydi?

MD: Edward Said, çok sevip saydığım, düşünceleri, duruşu ve birikiminden çok yararlandığım aziz bir dostumdu. Ve hep öyle kalacaktır.

“Filistin kökenli ve sevdalısı olmak” ortak özelliğimize rağmen, farklı coğrafi, ailevi, inançsal ve eğitimsel kökenlere sahiptik.

Ben kırsal, yoksul, müslüman ve ortalama eğitim kurumlarında, sınırlı eğitimli bir kökenden geliyordum. E. Said ise kentsel, iyi halli, hristiyan ve çok iyi okullarda eğitim almış bir kökenden geliyordu.

Ben daha çok oto-didakt, kendi kendini yetiştirmeye çalışan birisiydim, o ise mükemmel bir akademik geçmişe ve kariyere sahipti.

Ben çok küçük yaşımdan beri değişik ülke ve mekanlarda göçebe-sürgün bir hayat yaşadım, o ise büyük ölçüde ABD’de, New York merkezli yaşadı.

O iyi anlaştığı bir eşe ve çocuklara sahipti, ben ise daha çok eşsiz ve çocuksuzdum.

Tüm bu farklılıklar, çok iyi dost olmamıza engel değil, tam aksine dostluğumuzun pekiştiricisi olmuştur. Çünkü dostluk çapraz keser, ayniyet aramaz, dostu olduğu gibi kabule dayalıdır.

E. Said ile otuz yıl önce, “zamanın daha az vahşi olduğu” bir dönemde, New York’ta (Yeni Sodom) buluştuk. “Tahayyülün içtenliğine ve çimenin mucizesine güvenerek” geleceğe gitmek üzere.

Dünde bir yarın olmadığını tecrübemiz öğretmişti bize. Edward, şafak vakti uyanır, piyanosunda Mozart çalar, üniversitenin tenis kortu etrafında koşar, New York Times’ı okur, sürekli eleştirel düşünür ve yazardı.

Her zaman şık ve özenli giyinirdi. Karizmatik bir kişiliğe sahipti. Bit hayat estetiydi. Çok iyi ve ölçülü konuşurdu. Çok yönlü ve çok boyutlu yaklaşımlar ustasıydı. Duruşu dik, dili keskindi.

“Aristokratik” bir havası vardı. Onu yakından tanımayanlar, ondan biraz soğuk ve mesafeli bir kişi izlenimi alabilirlerdi. Gerçekte çok içten, sıcak, özverili ve paylaşmacı bir karaktere sahipti.

Hem Doğulu hem de Batılıydı. Doğu’nun tam anlamıyla doğu, Batı’nı tam anlamıyla batı olmadığını bilenlerdendi.

Çok dilliydi. Her iki dünyayı içine çok iyi sindirmişti. “Hem oradandı hem buradan. Fakat ne oradaydı ne burada”.

Her iktidara karşı gerçeği söyleme cesareti ve donanımı olan, hiçbir iktidar arayışı peşinde olmayan gerçek bir aydındı.

Tenezzülsüzdü. Bir çoğuldu. İçinde pek çok ‘iç’ olan. Kendini, bir çoğumuz gibi, yersiz-yurtsuz hissederdi. Farklı ve yaratıcı bir “sürgün”dü.

Kimliği, bir kale, duvar yada siper içinde hissetmezdi. Çok kimlikliydi ve bu ona çok yakışıyordu. “İnsani özün peşinde olan” kültürler arasında özgürce seyahat ederdi durmaksızın…

Daha yüksek, daha uzak bir yarına özlem duyardı. “Uçurumun kaçınılmazlığının” değiştirilebileceğine inanırdı.

İmkansızın peşindeydi. Hasretti Kudüs’teki evine ve hasret göçtü bu dünyadan.

Bir umut icatçısıydı. Hep “yaşayacağız” derdi.

Estetik düşkünü ve ustasıydı. “Estetik huzura kavuşmaktır” derdi.

Edward Said bizim bilincimiz ve dünya düzeyindeki elçimizdi. “Vahşi dünya düzenine” karşı, eşitliği insaniliği, uygarlıklar ve kültürler arasında diyalog ve paylaşımı savunmayı son nefesine kadar sürdürdü.

Filistin halkının en büyük gururuydu. Bizim çağdaş tarihimizde eşine rastlamadığımız bir yaratıcılık ve özgünlük örneğiydi.

O ayrıştırılamaz bir bütündü. İçinde, birbiriyle asla karıştırılmadan, güzel insanı, amansız eleştirmeni, düşünürü, müzisyeni ve siyaset kişiliğini birlikte barındırıyordu.

E. Said Filistin’i dünyanın kalbine, dünyayı da Filistin’in kalbine sokan kişiydi.

Edward’ı 2002 yılında en son New York’ta ziyaret ettiğimde “New Sodom”un Babil halkı üstüne açtığı ateşle ve kanserle dövüşüyordu.

İnsanlığın onurunu savunan “son epik kahraman” gibiydi.

Kendi yüksekliğine elveda diyerek, “yükseğe, daha yükseğe doğru süzüldü”, bir kartal misali.


Eqbal Ahmad

SY: Güney Doğu Asya’nın “efsanevi” aydını Eqbal Ahmad ile yakınlığınız ne düzeydeydi?

E.Said onu “tüm dünyanın dostu” olarak niteliyor ve şöyle devam ediyor: “Eqbal, bir çok insandan çok sınırlar geçtiği ve çok engeller aştığı halde, her yerde, durumda ve bağlamda rahatça kendisi olabilen biriydi”.

Bu özelliği de, E. Ahmad’ın “entelektüel parlaklığı ve cesaretine, üstün doğru analizler yapabilme yeteneğine” ve sürekli tutarlılığını koruyan “insani ve sıcak duruşuna” bağlıyor.

Ayrıca “eşsiz yoldaşlığına, içtenliğine, kendini adama özelliğine, vefakarlığına, dürüstlüğüne, yaratıcılığına, kendine özgü oluşuna, ufuk sahipliğine” vurgu yapıyor.

E. Ahmad’ın sizde bıraktığı izlenim neydi?

MD: Gerçekten E. Said gibi, E. Ahmad “efsanevi” biriydi, bizler için. Hem insani, hem düşünsel, hem de siyasal düzeylerde. E. Said’in çok yakınıydı.

Ben, onunla fiziksel olmaktan çok, sık sık karşılaşma yada birlikte olmaktan çok, ruhsal bir yakınlık, bir tür “ruh dostluğu” yaşadım diyebilirim.

E. Ahmad, Hindistan’ın bir köyünde doğmuş, küçük yaşında babası gözlerinin önünde öldürülmüş, 1947 Hindistan-Pakistan bölünmesinde ilk göçmenliğini yaşamıştı.

ABD-Princeton’dan doktora almış, Kuzey Afrika’da yaşamış, Cezayir kurtuluş cephesine F. Fanon’un yanında katılmış, ABD’de Vietnam ve Kamboçya’ya karşı yürütülen insanlık dışı uygulamalara “ilk ve en etkin karşı çıkışın” sözcülerinden biri olmuştu.

Dünyayı dolaşmış, bir düşünür, aydın bir eylemci olarak, bir çok bağımsızlık, direniş ve demokratikleşme girişimini (Filistin’inki de dahil olmak üzere) desteklemiş, bir çok insanı etkilemiş, onların gelişmelerine katkıda bulunmuş, hiçbir mevki peşinde koşmamış güzel ve örnek bir insandı.

“Guru”ydu. Ömrünün sonuna doğru Pakistan’a geri dönmüş ve kısa bir süre sonra da (1999’da) aramızdan ayrılmıştı.

E. Ahmad, bir alçak gönüllülük, derin duyarlılık ve insani sıcaklık örneğiydi.

Faiz Ahmed Faiz

SY: Urdu dilinin büyük şairi, bitmez hapislerin ve sürgünlerin çilekeşi Faiz Ahmed Faiz ile nasıl bir ilişkiniz vardı? Sanıyorum aynı dönemlerde Beyrut’ta sürgün yaşadınız, ve 1982 Kuşatmasını birlikte geçirdiniz.

Onun 1947’de yazdığı Azadi (özgürlük) şiiri, bir zamanlar dillere destandı.

Şöyle diyordu galiba:

“ Bu donuk ışınlar, bu gece-isli ışık-
O Şafak değil bu, özgürlükle esrimiş,
mutlak özlem içinde yoluna koyulduğumuz…
Dostlar, uzaklaşın bu sahte ışıktan. Gelin,
O vaat edilmiş Şafağın peşinde olalım…”

MD: Üstat Faiz Ahmed Faiz ile ortak bir kader, kafa ve ruh yakınlığı yaşadık Beyrut’ta. O benden yaşça büyüktü. Çok büyük bir şairdi: Urduca ve Farsça’yı çok iyi harmanlıyordu. Sarsılmaz bir özgürlükçü ve toplumcu inanca sahipti. Nazım’ın Türkçe’de, Neruda’nın İspanyolca’da gerçekleştirdiğini, o kendi dilinde ve duruşunda başarmıştı.

Cesur ve ilkeli biriydi. Bölgesindeki savaşın ve nefretin ortasında Hindistan-Pakistan Dostluk Derneği’ni kurmuş ve tek başına Lahor’dan gelerek Gandi’nin cenaze törenine katılmıştı.

Özgürlüğüm ne demek olduğunu en iyi bilenlerden biriydi ve bunu hayatında ve eserinde göstermişti.

Pakistan’da General Ziya’nın zalim diktatörlüğü sırasında, acılarla ve sorunlarla dolu Beyrut’a sığınmıştı. Ona dost bir ortam sağlamaya yönelik tüm çabalarımız, onun farklı ve zengin dünyasına ulaşmamıza yetmiyordu bir türlü…

“Sürgün”ün yalnızlaştırıcı, yabancılaştırıcı etkileri, değişik bir kültürde yaşama zorunluluğu ve ortak dil eksikliği, onun için bizden daha ağır seyrediyordu sanki…

Ondan çok şey öğrendik.

Raşid Hüseyin

SY: Bize bir diğer yakın dostunuz olan Filistin’li şair ve çevirmen Raşid Hüseyin’den de biraz bahseder misiniz? Onun için yazdığınız çok etkileyici ağıtta şöyle diyordunuz sanıyorum:

“… Deniz kıyıları ilahileri gibi uzun boylu, hüzünlü,
şaraba daldırılmış bir kılıç gibi gelir,
ve bir dua bitimi gibi ayrılırdı…
Kahvelerin sade ve hoş konuşanı.
Neyi ve birayı severdi.
Sözcükleri en sade olanlardı.
Kolay, su gibi
Ve sade, yoksul’un akşam yemeği gibi…”

MD: Raşid Hüseyin, Filistin’in 1948 sonrası döneminin en önemli ve örnek kişiliklerinden biriydi. Çok yakınımdı. İyi bir şair, mükemmel bir çevirmen ve eşiz bir hatipti.

İnsanları ağırlamaya bayılırdı. İbranice’nin önemli modern şairlerinden biri olan Bialik’i Arapça’ya çevirmişti. Tel-Aviv’de İbranice gazetecilik ve başyazarlık yapmıştı.

Musevi ve Arap yazar, sanatçı ve aydınları arasında sağlıklı bir diyalog oluşturabilmek için büyük çabalar göstermişti. Ama kimseyi bütünüyle memnun edememişti. Musevi bir kadınla evlenmişti.

Değişik diyarlarda ve dünyalarda yaşamıştı ama sanki hiç biri ona göre değildi.

“Bu zaman benim zamanım değil” demiyor muydu?

Bir Mültecinin Şarkısı şiirinde:

“50 No’lu çadır, soldaki, yeni dünyamdır benim,
Paylaşın benimle anılarımı!
Anılarım baharın gözleri kadar yeşil olan
Anılarım ağlayan bir kadının gözleri gibi olan,
Ve anılar, süt ve aşk renginde olan…”

diyordu.

New York’ta yalnızlık ve acı içinde, bol alkollü ve sigaralı bir odada, dumandan zehirlenerek hayatını sonlandırdı.

Fetva Tukan

SY: Hem ustalarınızdan biri, hem dava arkadaşınız, hem de yakın dostunuz olan Filistin’li büyük kadın şair Fetva Tukan’dan biraz bahsedebilir misiniz?

Ona hitaben:

“…

Kızkardeş, bu yıllar
İşimiz şiir yazmak değildi
Fakat savaşmaktı…
Kızkardeş, yaşlar var boğazımda
Ve ateş var gözlerimde…”

diyorsunuz.

MD: Fetva Tukan çağdaş Arap ve Filistin şirinin en önde gelen kadın şairlerinden biriydi. Çağın Al-Khansa’sıydı. O Nablus’luydu.

Uzun soluklu bir direnişçiydi. Yüce gönüllülük, sabır ve üretkenlik örneğiydi. Yanında yada eserinde sürekli huzur duyduğum birisiydi. Bir çoğumuzun ustası, annesi, kızkardeşi ve dostuydu.

Maalesef, pek çoğumuz gibi, o da sürekli cephedeydi. Başka koşullar altında olabilseydi, çok farklı ürünlerine de tanık olacaktık, kuşkusuz. Şiirlerini şarkı gibi söylerdi. Gece gözlerinde başlayanlardandı. Tedirginliğin ve cesaretin sesiydi. “Can çekişme yolunda/Kırbaçlanıyor Kudüs” diyordu.

Az-zattar, Marzuk ve Kanafani

SY: Trajik ölümlerine tanık olduğunuz, ve ağıt şiirlerinizde hala yaşıyor kıldığınız: Mülteci kamplarının sembolü olan ve Lübnan’da falanjistlerce katledilen Ahmad Az-zattar; ressam dostunuz, Lübnan iç savaş kurbanı İbrahim Marzuk; ve bir başka kurban olan yazar ve şair Ghassan Kanafani’den biraz bahseder misiniz?

MD: Ahmad, İbrahim ve Ghassan acılarını bir türlü içimden silemediğim değerli yakın dostlarımdı. Beni “evsiz”, yalnız geride bırakanlardı.

Ahmad denizin sürgünüydü. Her şeyde karşıtını bulandı. Durmadan dolaşıyor ve sorup duruyordu. “Ben Arap Ahmadım” dedi. “Ben kurşunlarım, portakallarım ve ben hafızayım” dedi.

İbrahim bir ressamdı. Suyu resmetti. Hep bir güvertedeydi. Zambakların üstünde büyüyeceği bir güvertede. Bir başkaldırandı İbrahim. “İnsanlarla, meşe ağaçlarıyla, savaşla, Okyanus dalgalarıyla, sokak satıcılarıyla, kırlarla kaynayan bir toprağı” resmetti.

Ghassan “anayurt” nedir diye sorup sorup inliyordu:

“Nedir anayurt? Bu iki sandalye mi?
Burada yirmi yıldan beri duran?
Bu masa?… Duvardaki Kudüs resmi mi?
Rüyalarımız mı? Ebeveynler? Çocuklar?
Nedir anayurt?”

Dostun Ölümü

SY: “Dost’un Ölümü, dostların ölümü” nasıl bir olgu, ne tür bir duygu sizin için. Bununla nasıl baş ediyorsunuz?

Bu büyük kaybı kabule nasıl ulaşıyorsunuz? (Burada sormak istediğim, genel olarak ölüm konusundaki yaklaşımız ve onun şiirinizde dillendirilme biçimi değil. Bu konuyu daha sonra açmak istiyorum.)

Mevlana gibi: “Kederlenme, kaybettiğin her şey başka bir biçimde geri döner hep” mi diyorsunuz.

Ibn Arabi gibi: “Sevgi dinine inanırım ben. Karavanları her nereye götürürse götürsün” mü diyorsunuz.

Shelly gibi: Kaybettiklerimizi doğa ile bütünleşmiş olarak algılayıp, onların sesini, varlığını doğanın sesinde mi arıyorsunuz?

G. Mahler gibi: “Dostlarım ihtiyacım var size gitmeyin!” mi diyorsunuz?

Rilke gibi: “Melekler katından, sesiniz duyulsun diye” bağırıyormusunuz?

T. S. Eliot gibi: “Bunca insanı perişan edeceğini” bilemezdik mi diyorsunuz?

W. H. Auden gibi: “Bütün saatleri durduruyor” musunuz?

D. Thomas gibi: “Işığın kararmasına kızıp” öfkeleniyor musunuz? Yada “ölümün egemenliği olamayacağına, sevginin kaybolmayacağına mı” inanıyorsunuz?

Yoksa, Rene Char gibi: “Fırtınanın en şiddetli anında, bizi yatıştıracak bir kuşun, bir bilimeyen kuşun ortaya çıkması”nı mı beklersiniz?

Ne dersiniz?

Bir mezmur’unuzda:

“Geçiyor önüme dostlarım
Ve ölüyorlar aniden”

diye, haklı olarak şikayette bulunuyorsunuz.

MD: Biliyorsun, “ölüm” beni çok meşgul eden bir konu. Nasıl olmasın ki? Şiirimde yeterince yer aldı sanırım. Genel ölüm konusunu daha sonraya bırakacağımıza göre, kısaca “dostun ölümü”ne gelince:

Kabulü en zor olgulardan biri kuşkusuz. Dostun göçüşü, yada dünya değiştirmesi, sizden de çok şey alıp götürüyor. Hatta tüm hayata bakışınızı değiştiriyor. Ben bunu, bir çok adaletsiz ölümlere tanıklık ederek, çok yaşadım maalesef.

Alıntıladığın üstatların deyişleri, diğerlerinin yanı sıra, benim de çok başvurduğum, teselli bulduğum metinler. Ama gene de bir Japon haiku ozanının dediği gibi: “Ölüm ölümdür. Kim ne derse desin yetmez burada şiir”.

Ben, dostlarımın, beni yapa yalnız, sadece anılarla bırakarak, benden önce o bilinmeze gitmelerini pek kabul edemiyorum. Onları sürekli yanı başımda, değişik mekanizmalar yaratarak, hayatta tutmaya çalışıyorum.

Onlara yalvarıyorum: Beni bekleyin diyorum. Zamandan ve sorumluluklardan özgür bir biçimde sokaklarda sohbet edebileceğimizi söylüyorum. Mezar yeri ve ağıt aramaktan başka görevlerimiz olduğunu hatırlatıyorum.

Unutulmasınlar istiyorum. Onlara bellek olmak istiyorum. Ne kadar becerebildiğimi bilmiyorum.

Zaman zaman teselliyi, Kızılderili Şef Seattle’nin şu deyişinde buluyorum:

“Ölüm mü dedin? Ölüm diye bir şey yoktur.
Sadece bir dünyalar arası yer değiştirme
Söz konusudur.”

Ve durmadan soruyorum Gılgamış’ın Enkidu’ya yönelttiği soruyu:

“Yoruldun mu benden dost?
Neden terk ettin beni?”

Şiir ve Şair

SY: Şimdi de, uygun bulursanız, biraz da, genel olarak “Şiir”, “Şair” ve onların halleri üzerinde konuşalım.

Öncelikle, şiir nedir? Nereden gelir? Neyi karşılar? Neden şiir? Ortak bir tanımı olanaklı mı? Gerçekten “sözcüklerin alabileceği en güçlü biçim” midir?

Şair nasıl doğar? Nereden kaynaklanır? Nasıl sürer şiiri? Bir vuruşla mı yoksa aşamalarla mı doğar ya da gelişir şair?

Cidariyyat’ınızda:

“Şiir sanatı nereden doğar?
Kalbin meylinden mi,
bilinmezin doğuştan gelen (fıtri) anlamından mı,
bir çöldeki bir kırmızı gülden mi”

diye soruyorsunuz.

Kuşatma Altında’da da:

“Güvenme şiire
Bu yokluğun çocuğuna,
Çünkü o ne sezgi
Ne de düşüncedir, fakat
İçinde bulunduğun
Uçurumun anlamıdır”
nitelemesini yapıyorsunuz. Ve

Güvercin’in Şam’dan Aldığı Gerdanlığında da:

“Saydamdır şiir
Ne duyumsal
Ne de zihinsel
O yankının söylediğidir
Yankıya”

diyorsunuz.

Büyük usta Pushkin’in Eugene Onegin’de dillendirdiği:

“Ararım ahengini
sihirli seslerin, duyguların ve düşüncelerin”
biçimindeki şiir idealine ne diyorsunuz?

MD: Bana göre, şiir bir gizemdir, bir muamma, bir bilinmez. Ve sonsuzdur. Kesin bir şiir biçimi olmadığı gibi, üzerinde hemfikir olunan bir şiir tanımı da yoktur.

Her şiir, şiir kavramını dönüştürmeye çabaladığı gibi, şiiri de değiştirmeye gayret eder.

Şair, kendi deneyiminden, dünya ile ilişkisinden, var oluşla ilişkisinden, kendi kültüründen, şiirsel bilincinden, kendi bilinçsizliğinden doğar ve gelişir, kendini yeniler.

Şair tek bir dünya değildir. Kendisiyle birlikte, dili ve okuru ile var olur.

Benim için şiir her zaman çoğuldur: Annedir, düştür, dildir, desendir, “uçurumun anlamı”dır. “yankının yankıya söylediğidir”, “yokluğun çocuğudur”, görünmeyeni gösterendir…

Şiir çok şeyi barındırır içinde . Melekler ve şeytanlar da bunların arasındadır.

Ben her zaman, durmadan denemeyi, tekrara düşmemeyi tercih ettim. Bana göre “risk alma” şiirin birinci koşuludur.

Ben aşama aşama kendini ve şiirini geliştirmeye çalışan bir şairim. Tek vuruşta şiiri yakalamak istisnai bir durum. Dünyamızdan kaş tane Rimbaud geçti?

Her şiir, “şiirin ne olduğu” sorusuna bir cevaptır, belki de.

Şiirin tek ölçütle: “şiirin kalitesiyle”, değerlendirilmesinden yanayım.

Şiirin kökeni bence tektir: İnsani varlığın kimliği; geçmişteki sürgününden bugünkü sürgün haline dek. Şiir, insanoğlunun hayat önünde duyduğu ilk şaşkınlıktan, varoluşun gizemlerini sorgulama ihtiyacından doğdu.

Ve şiir hem yerel, hem de evrenseli kapsayarak, ne “metropolün” egemenliğine, ne de “taşranın” darlığına aldırmadan, çeşitli mekanlarda, dil ve kültürlerde var olageldi.

Büyük şair, yazar ve özgürlük abidesi Pushkin’in şiir ideali sanırım tüm yazarların, şairlerin… peşinde oldukları bir şey. Ama bu ideali tümüyle gerçekleştirebilmek Pushkin olmayı gerektiriyor. Bu da pek kolay ulaşılabilecek bir doruk olmasa gerek… Ben alçak gönüllülükten yanayım.


Şairliğin Doğuşu ve Evrimi

SY: Sizde şiir, şairlik nasıl doğdu? Ne tür bir evrimden geçti? Başlangıçta en çok ne etkiledi sizi, şiire yönlendiren ilk kıvılcım neydi? Aileniz yada yakın çevrenizin etkisi oldu mu?

Bir sohbetinizde, “annenizin muhtemel etkisinden” ve ayrıca,” akşam birlikteliklerinden” ve” gezgin halk ozanlarının sözlü şiirine” vurgunluğunuzdan bahsediyorsunuz.

“Başlangıçta söz vardı”, yazı sonra geldi galiba? Bunları biraz açar mısınız?

MD: Bilebildiğim kadarıyla ne ailemde ne de yakın çevremde şiir düşkünlüğü ve şair yoktu. Beni çok küçük yaşımda “ses, müzikalite, sözlü deyiş” şiire çekmiş olmalı.

Gezgin halk ozanlarının önemli bir etkisi oldu bende sanıyorum. Bu ozanlar, karanlık basınca, gizlice köyümüze gelir, sabaha karşı, İsrail askerlerine yakalanmamak için, köylülerin yol göstericiliğinde, ayrılırlardı.

Özellikle, bir gezgin ozan beni çok etkilemişti: Ne söylediğini pek anlamıyordum. Ama nağmeleri, sesi, soluğu, kendini işine verişi, yumuşak ve sevecen tavrı, çevrenin ona gösterdiği sevgi ve saygı hala belleğimdedir.

Şiirin yazılı, yazılabilecek bir şey olduğunu okulda öğrendim.

Annemin, bir çok alanda olduğu gibi, şiirimi de etkilediği kuşkusuz. Ayrıca, ağabeylerimden birinin ve karşılaştığım ilk öğretmenimin (bende bir şeyler görmüş olsa gerek) katkılarını unutamam.


Şiirin Hayatiyet Sağlayıcılığı

SY: Şiiri hep duyduğunuz, yaşadığınızı ve onunda sizi yaşattığını söylemek çok mu “köşeli” bir görüş olur?

Şiirin sizde güçlü bir enerji biriktirici ve dağıtıcı işlev gördüğünü, ruhsal hayatiyet sağladığını söyleyebilir miyiz?

MD: Hayır, olmaz sanırım. Şiir her zaman yanımda olandı ve hala beni ayakta tutandır. Bedenimi ve ruhumu etkileyen, acıtan yada haz veren, yükselten veya alçaltan tüm hallerimde şiir beni hiç yalnız bırakmadı, hep yanımdaydı.

Şiir, belki de, sadece şiir hayatımın özü olmuştur diyebilirim. Şiir dışında pek fazla anlamı yok hayatımın. Her zaman kazandırıcı bir şey olmasa da, hatta kaybettirici olsa da…

Yanılsama da olsa, şiirin hayatın kaynağı, enerjisi olduğunu ileri sürmekte bir mahzur görmüyorum.

“Hayatın güzelliğini” takdir eden bir kişi olarak, “yaşamak” şiirleştiği ölçüde buna değer diye düşünüyorum.

Ayrıca, Maya Angelo’nun çok güzel dile getirdiği gibi:

“Şiir bize insani varlıkların ne olduğunu söyleyebilir. Şiir bize neden tökezlediğimizi ve düştüğümüzü ve nasıl, mucizevi bir biçimde, ayağa kalkabileceğimizi söyleyebilir”

Şiir hayatı açıklamakla yetinmez, hayata duygu ve derinlik katar.

İlk Etkileyen Şiir ve Şairler

SY: Sizi ilk etkileyen şairler-belki de hala etkileyenler kimlerdi? Bu konuyu hem klasik Arap şiir geleneği açısından, hem de Dünya şiiri açısından biraz açar mısınız?

Bir şair ve şiirinin “binlerce şair ve şiirden geldiğini, hiçbir şairin yoktan var olmadığını, sıfırdan başlamadığını” söylüyorsunuz. Ama asıl olanın “şairin kendi dilini, sesini, özgünlüğünü bulmasına” vurgu yapıyorsunuz.

Bu zor iş nasıl gerçekleştirilebilir? Siz nasıl üstesinden geldiniz?

MD: Beni başlangıçta (ve kısmen hala) İslam öncesi ve sonrası Klasik Arap şiiri önemli ölçüde etkiledi.

Bu etki de ortak tarih, gelenek, kültürün yanı sıra Arapça’nın, dil olarak, şiire tanıdığı eşiz olanaklara vurgu yapmak gerek. Bu dilin sözcük ve deyiş zenginliği, sesi, müzikalitesi malum.

Lisan el-Arab benim günlük jimnastiğim olmuştur hep.

Arap şiir geleneği içinde Imru al-Qays ve Al-Mutenebbi’in çok özel yeri vardır bende. Bunlardan sonra Al-Ma’arri’yi sayabilirim.

Kuşkusuz, klasik dünya şiir devlerine olabildiğince eğildim.Sanırım burada isim vermek gerekmez.

Şairin kendi sesini bulması, özgünlüğüne ulaşmasına gelince: Bunu her şair kendi dünyasına, kendi seçmesine göre gerçekleştirir.

Birikimden yararlanma ile “kendin olma” arasındaki ince çizgiyi iyi yakalayabilmek esastır burada.

Bana gelince: Çok deneyerek, risk almaktan korkmayarak ve hep sorup araştırarak yolumu bulmaya çalışıyorum.

Al-Mutenebbi

SY: “Gecenin savaş atları
ve tuzak ile ekili çöller
bilir beni,
Savaş ve darbeler ve
kağıt ve kalem
bilir beni”

diyen Al-Mutenebbi’yi klasik Arap şiirinin zirvesi olarak görüyorsunuz ve onun için: “Tüm klasik Arap şiirinin özeti” diyorsunuz.

Neden böyle? Al-Mutennebi’nin iktidar hırsı, aşırı kibirli, övgücü/yergici kişiliği, gençliğinde kendini nebi (peygamber) ilan etmesi ve bunu kendine soyadı olarak alması sizde herhangi bir olumsuz etki yarattı mı?

Siz, Cidariyyat’da: “Bir peygamber değilim, kehanet iddiası taşıyan” diyorsunuz.

MD: Beni Al-Mutenebbi’de ilgilendiren onun şiiridir. Bu şiir çok etkileyici bir güce sahiptir. Bilgelikle tutkuyu mükemmel biçimde kaynaştırmıştır. Kendisini hemen fark ettiren bir şiirdir. Ezici bir yaratıcılıkla, bir “söz sihirbazlığı” ile donatılmış bu şiir karşısında nötr kalmak olanağı yoktur.

Aşırı yergi ve övgülerini okuduğunuzda bile, bunların bağlamını unutup, çok güçlü ve ustaca bir şiirsel dille karşı karşıya kalırsınız.

Peygamberlik iddiasına gelince: Al-Mutenebbi bu alanda ne ilktir ne de son. Romantizm, özellikle Alman romantik şairleri ve şiiri bu “vizyoner iddialılık” üzerine kuruludur. Bu olgu günümüz şiirine kadar süregelmiştir.

Ben de böyle bir iddia yok. Bir “kahin” değilim ben. Ne de peygamberlik iddiası taşırım. Ve bu tür iddiaları ciddiye almam.

İslam Öncesi Arap Şiiri ve Imru al-Qays

SY: İslam-öncesi Arap şiiri ve şairleri, özellikle de Muallaqat geleneğini nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu şiirin sözel, dinletisel, müzikal ve bellek temelli oluşu sizin şiirinize de özel bir katkıda bulundu mu?

Özellikle Imru al-Qays’ı,

“İnsanlar arasında duyarsız olanlar yatıştırırlar
hemen aşklarını
Fakat benimkini, asla unutamaz kalbim”

diyen al-Qays’ı önde tutuyorsunuz.

Neden?

MD: İslam-öncesi Arap şiiri, Arap şiir geleneğinin altın çağlarının başında gelir, öncüsüdür. Değindiğin özellikleriyle ve başkalarıyla da benim şiirimi kuşkusuz etkilemiştir.

“Duymak dilsel yeteneklerin babasıdır” demiyor mu Ibn Haldun?

Imru al-QAys, İslam-öncesi dönemin en büyük şairidir. Al-Muallaqat seçkisinin yazarlarından birisiydi. Yedi Kaside’nin en ünlüsünün şairidir.

Al-Qays’ın oldukça ilginç hayatı olmuştur: Erotik şiirler yazdığı için, genç yaşta ailesinin evinden iki kez kovulmuş, ve dağınık, bohem bir hayat sürdürmüştür.

Babasının asi bir bedevi kabilesi tarafından öldürülmesinden sonra, aniden bir cengavere dönüşmüş, intikam almak üzere, aralarında Bizans İmparator’una başvurmak dahil, bir çok yolu denemiştir.

Risk seven, çok kişilikli büyük bir şairdi.

Arap Kadın Şairleri

SY: Arap şiir geleneği içinde, İslam-öncesi ve sonrasında çok ilginç (hatta şaşırtıcı), özgür ruhlu, duyarlı, yüksek sezgiyle yüklü, Al-Khansa, Rabia, al-Adwiyya, Hafıza gibi usta kadın şairlere rastlıyoruz.

Onları nasıl buluyorsunuz?

MD: Arap edebiyatı ve özellikle şiirinde, sesleri kısılmaya çalışılmış olsa da, çok değerli kadın şairler yer alagelmiştir.

İnsanlığı, dişil duyarlılığı ustaca dillendirmişlerdir. Cesur, açık sözlü bir şiir ortaya koymuşlardır. Tene ve ruha çekinmeden dokunabilmişlerdir.

Umarım, bugüne dek, onlara ayrılan sınırlı “toprak”, ciddi araştırma ve incelemelerle, bir an önce, genişletilir.

Al-Khansa İslam öncesi dönemin, R. Al-Adwiyya İslam sonrasının en büyükleri arasında yer alır. Ayrıca, Leyla al-Akhyakiyya, Hafıza bint al-Haj, Arrakuniyya gibi daha bir çok kadın şaire değinilebilir.

“Sevincimsin
Açlığım
Sığınağım
Dostum
Yol azığım
Yolumun sonu
Nefesimsin
Umudumsun
Yoldaşımsın
Özlemimsin
Bol varlığım” diyen R. Al-Adwiyya, ve:

“Sürüp gitmez hiçbir şey gerçekte…
Ve görmüyorum hiçbir şey zamanda
Sonsuza dek sürecek” diyen al-Khansa örneklerinde olduğu gibi.

Abu-Nuwas

SY: “Bu çağ maymunlar çağı
Sen de pekala boyun eğebilirsin onlara” diyen ve

şiirsel beyanı:

“Fakat ben bana geleni söylerim
İç düşüncelerimden geleni
Reddederek gözlerimi”

Olan Abu-Nuwas benim favorim. Belki de özgürlükçülüğü, put kırıcılığı/tabu karşıtlığı, liberteryan, şehirli, bohem hayatı tercihi, eşsiz ironisi çekiyor beni…

Belki onu, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti döneminde yaşamış, Anadolu’nun büyük neyzeni ve liberteryan, bohem ve alay üstadı Neyzen Tevfik’e benzetiyorum.

Neyzen: “Geçer: Izdırabın sonu yok sanma, bu alem de geçer,/ Ney susar, mey dökülür, Cem’in şamatası da geçer” diyor.

Siz ne dersiniz? Size ne diyor Abu-Nuwas? Neyzen Tevfik’in ney’ini yada şiirini duyabildiniz mi?

MD: Abu-Nuwas, kuşkusuz, Arap şiirinin devlerinden biridir. Bu şiiri bedevilikten şehirliliğe taşıyan en büyük şairlerden biridir ve bu alanda bir öncüdür.

Şiire yepyeni ve çoğul temalar getirdiği gibi, geleneksel şiir dilinde devrim yapmış ve onu çok güçlendirmiştir.

Abu-Nuwas İran asıllıdır. Ama Arapça’da yazmış ve bu dile büyük katkılar getirmiştir.

Kendisine bir palyaço maskesi takmış ve içmeye koyulmuştur. Böylece dar mantık ve geleneklerin kontrolünden bedenini özgürleştirmek istemiştir.

“Göklerin tiranına” karşı isyanın sözcülüğünü yapmıştır.

Kendi kendinin efendisi olmanın, hayatını da ona uygun olarak yaşayarak, savunucusu olmuştur. Hiç eskimeyen, solmayan bir sestir o.

Neyzen Tevfik’in muhteşem ney’ini çok beğenerek CD de dinledim. Ve bu neyi çok sevdiğim için onu yanımdan pek ayırmıyorum. Hem hüznü, hem huzuru birlikte yaşatıyor bana. Bir tür teskin edici…

Şiirine ise henüz ulaşamadım.

Al-Ma’arri

SY: Luzimmiyat’da:

“Hayatım-can çekişme için bulut
Sözüm-ölüm için gökgürültüsü”

diyen Al-Ma’arri’deki hüzün ile bilgeliğin eşsiz anlatımını mı beğeniyorsunuz?

Size fazla kötümser gelmiyor mu, tüm büyüklüğüne rağmen?

MD: Al-Ma’arri, kederi, hüznü, yer yer karabasan varan kötümserliği ve bilgeliği yanı sıra, kuşkuculuğu, derin düşünce ve tahayyülü ve büyük teknik ustalığı ile temayüz etmiş bir başka doruktur.

Çok ses sahibidir, O.

Eskiden Al-Ma’arri’yi çok fazla okumazdım. Bugünlerde ise hiç başucumdan eksik etmiyor, büyük bir zevkle okuyorum.

Onda, ayrıca, bilgeliği ile birlikte, felsefi, estetik ve dilsel bir çok boyut buluyorum.

Al-Ma’arri, başlangıç noktası ölüm olan bir dünya yaratır kendine.

Onda şiir, bir varoluşsal vizyon ve bir ruhsal derin düşünme deneyimidir.

Kutsal Metinler

SY: Bir çok kutsal metin (Tevrat, İncil), Kur’an ve İlahilerden, onların sembollerinden besleniyor şiiriniz. Özellikle “Şarkılar Şarkısı”nın, Mesih’in, Kur’an’ın ve Sufi metinlerinin etkisi açık.

Bu metinleri çok iyi incelediğiniz kolaylıkla anlaşılıyor. Bu ilgi ve bilgi nereden kaynaklanıyor? Geldiğiniz “toprak”tan mı?

Yoksa, İçinde bir çağdan diğerine yürüdüğünüz

“Hiçbir hafıza rehberlik etmeden”

size ve orada “aşk ve barışın kutsal olduğunu” söylediğiniz Kudüs’ten mi geliyor?

Kur’an’ın güçlü metaforik, figüratif, müzikal ve retorik özelliklerinin üzerinizdeki etkisi ne oldu?

MD: Farklı inanç ve dinlerin toprağından gelmiş olmam (Filistin biraz da bu değil midir?), İsrail okullarında eğitim görmüş olmam ve kuşkusuz hep içimizde olan Kudüs beni etkilemiş olmalı.

Filistin’li olarak içimde tüm inançlar mevcut. O toprağın, peyzajın, kültür ve tarihin varisiyim. Çocukluğumda, müslüman, musevi veya hıristiyan ayrımı bilmezdim. Aynı “mahalle”nin çocuklarıydık. Dinsel çatışmaların, temel de, ekonomik-siyasal kökenli olduğuna inanırım.

Ben semboller cennetinde yaşayan biriyim. Bu nedenle, tereddüte düşmeden, her dinsel, inançsal geleneğin birikimlerinden, mal varlığından yararlanıyorum.

Bu kutsal metinleri, tarihsel yada dinsel referans olarak değil, birer “edebi” metin olarak okudum ve hala okuyorum. Bu metinlerdeki güçlü şiirsellik yadsınamaz.

Tevrat’ın üç temel metni, özellikle Yakup ve Şarkılar Şarkısı büyük ölçüde şiirseldir ve derin bir insani deneyimi vurgular.

Şarkılar Şarkısı, dünyanın bir çok büyük şairi tarafından, pastoral şiirin bir başyapıtı olarak görülegelmiştir.

İncil’de, Hıristiyanlıkta ve özellikle Hz. İsa’da, Mesihte bulduğum: Şiirsellikten çok “çilekeşliktir”.

Hz. İsa Filistinde doğmuştur, Filistinlidir. Çileye ve bağışlamaya, sevgi ve hoşgörüye vurgusu derindir.

Ayrıca, benim gibi, bir şarap sevendir.

Şiir açısından, en önemlisi de: Ölüyor ve tekrar diriliyor. Biz şairlerin tüm hayatı, hayatla, yaşamayla ölüm arasında bir “geçit” değil mi? Her şiirde ölür ve sonra diriliriz.

Mesih’i tüm Hıristiyanlıkla (ve özellikle pratikleriyle) özdeşleştirmiyorum kuşkusuz. Mesih bende doğal bir semboldür. Zaman ve mekanda Filistinlidir. Ruhsallıkta da evrenseldir.

Kur’an’a gelince: Kur’an benim geldiğim, içinde doğduğum kültürel ve dinsel ortamın “ayrılmaz”ı. Metin olarak, ruhsal, düşünsel ve evrensel boyutlu.

Ben de hem “Mahmud”luk, hem de “Derviş”lik var. Senin gibi, babasını Hac’a gönderenlerdenim! Ama, benim Kur’an’ı okuma ve anlayış tarzım farklı. Kendime özgü…

Müslüman sembolleri kullanırken tedbiri elden bırakmamak gerekli. Çünkü “resmi” İslam oldukça doğmatiktir. Resmi İslam’da, peygamberle konuşmak hoş görülmez, hatta yasaklanır. Daha kategorik bir yazım söz konusudur. Din ile kültür arasında ayırım pek yapılmaz. Dinin kültürel algılanmasına sıcak bakılmaz.

Burada kapıyı aralayan, hatta yer yer önemli ölçüde açan “sufi gelenek”tir.

Sufi Edebiyatı ve Şiiri

SY: Sufizme, tasavvuf şiiri ve şairlerine nasıl bakıyorsunuz? Siz, galiba sufi dünyasının nesrini daha çok seviyorsunuz? Doğru mu?

Attar, Hafız, Mevlana, Ibn Arabi, Al-Niffari, Bistami ve benzerleri size ne diyor?

Anadolu’lu büyük sufi Yunus Emre’yi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sizce, tasavvufun, görünmeyenin peşinde olan, söylenmeyene yönelik duran, konuşmasında sessiz, sessizliğinde iyi konuşan, özneli öne alan, iç anlamlara derinlik kazandıran, rasyonel bilgiyi, tek başına yavan, duygusuz bulan ve sezgisele dönük olan duruşu neyi temsil ediyor?

“Canında bir can var, o canı ara;
Beden dağında bir mücevher var o mücevheri ara,
Ama dışarıda değil, kendinde ara”

diyen Mevlana;

“Varoluş anı vuslattır
Sevme zamanıdır, yiyiniz, içiniz!”

diyen Ibn Arabi;

“Bilmediğinizi biliyorum”

diyen Al-Niffari; ve

“Mani eri bu yolda melul olası değil,
Mani duyan gönüller hergiz ölesi değil”

diyen Yunus Emre size ne diyor?

Siz de:

“Çilekeş bir Sufi’ye benzer kalbim” diyorsunuz Cidariyyat’da

MD: Sufi edebiyatı ile, gerek şiir, gerek nesir olarak muhabbetim çok iyidir. Hep okuduğum, hala okuduğum bir alandır. Sufi düzyazıyı (ki şiire çok yakındır), zaman zaman sufi şiirinden daha ilginç buluyorum. Örneğin, Ibn Arabi’nin düzyazısı şiirinden daha üstündür.

Benim için sufizm, felsefi olmaktan çok, şiirsel bir anlam taşır. Bu da: Evrene çok farklı ve derin bir yaklaşım göstermesinden ve çok uçta bir deneyim yaşayabilme cesaretinden kaynaklanır.

Beni sufi metinlerin yakıcı susuzluklarına çeken şey: Bu metinlerin “kutsal olanı” anlam düzeyine taşıyan insanlaştırıcı yönüdür. Onu arzunun halleri içinde sunmaları ve sevilen varlıkla birlik, kaynaşma peşinde olmalarıdır.

Sufi metinler, “yasaklar dilini” özgürleştirmiş, ruhsal ile duyumsalı kaynaştırıcı tahayyülü ortaya koymuştur…

Mevlana tüm insanlığın ortak malı ve ışığı. Yunus Emre’yi Fransızca ve İngilizce çevirilerinden, maalesef, sınırlı olarak tanıyorum Ama kendime çok yakın hissediyorum.

Attar, Ibn Arabi, Hafız ve Al-Niffari hep benimle. Tüm büyük sufi şairler, çok özel yetenek ve duyarlılıkla donanmış, bugün bizlerin bile tahayyül edemeyeceğimiz atılımlara, maceralara girebilmiş kişilerdir.

Beni çeken ve ilgilendiren bu anlamdaki sufizmdir. Yoksa günümüzde “moda” olan büyücü ve şarlatan yaklaşımlar değil.

Salt mistik olan (içten de olsa) benim için tehlikeli bir alandır. Çünkü dinsel alandan tümüyle ayrılması güçtür. Bu alana da pek girmeye eğilimli değilim…

SY: Adonis ilginç ve görece olarak yeni bir eserinde, sufizm ile “surrealizm” (gerçeküstücülük) arasında yakın ilişki görüyor. Siz ne dersiniz?

MD: Adonis’in bu eserinden haberdarım. İlginç, ustaca yazılmış (zaten Adonis usta bir şair ve yazar), aydınlatıcı bir çalışma. Sürrealizm ile sufizm arasında ilişki kurma, zamansal ve bağlamsal açılardan iyi düşünülmesi gerekli bir konu. Benim bu alanda özel bir ustalığım yok.

Ben sürrealizmin şiire katkısından çok, genel olarak sanata ve düşünceye katkısını önemli buluyorum.

Hüthüt ve Mistik İlham

SY: Hüthüt şiiriniz (ki beni çok etkileyen ve “uçuşmalarımı” hızlandıran bir şiirdir) büyük bir vecd, esriklik içinde ve sanki mistik bir ilhamla yazılmış izlenimi veriyor.

Buna ne dersiniz?

Ayrıca, hangi “hüthüt”ten esinlendiğinizi merak ediyorum: Kur’an suresinde geçenden mi?

Ferideddun-i Attar’ın Mantık al-Tayr (Kuş Dili) ‘ından mı? Yoksa Lisan’u Ghaib (Görünmeyenin Dili) Şirazlı Hafız’ın Divanın’dan mı?

Aristophanes’in “Kuşlar”ının burada bir rolü var mı?

MD: Hüthüt şiirimi, kendime rağmen, ciddi bir metafizik dolaşım içinde yazdığım doğrudur. O malum, uykusuz gecelerimin birinde Attar’ın Mantık al-Tayr’ına sığındım.

Kur’an’ın ve Hafız’ın Divanının hüthütlerini de anımsayarak bu şiiri şafakta bitirdim.

Ama, temel olarak, o sırada Attar’ın etkisi altında olduğum düşüncesindeyim.

Doğaldır ki, büyük üstatlar Hafız ve Attar’la yarışacak halim yok.

Ayrıca, Aristophanes’in eserleri başucu kitaplarım arasındadır hep.

Hangi Tarihsel Miras

SY: Kendinizi hangi tarihsel, toplumsal, kültürel ve edebi geleneklerin takipçisi olarak görüyorsunuz? Neden?;

Tarihsel mirası nasıl algılıyorsunuz? Sıklıkla bir çok kültür ve uygarlığın mirasçısı olduğunuzu söylüyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız?

MD: Bu toprak benim toprağım. Tüm farklı ve çoğul kültür ve gelenekleriyle benim: Kenani, Musevi, Eski-Yunan, Roma, Fars, Mısır, Arap, Osmanlı ve Batı (İngiliz, Fransız…).

Tüm bu kültürleri, özel hiçbir ayrımcılığa düşmeden, yaşamak istiyorum. Bu topraklar üzerinde yankı bulmuş tüm bu seslerle kendimi özdeşleştirmeyi, hem hak hem de ödev sayıyorum.

Ben ne “davetsiz bir misafir” ne de yoldan bir “gelip geçenim”. Doğu Akdeniz, büyük ve kalıcı insani uygarlıkların beşiğidir.

Belki de, bitmez tükenmez çalkalanmaları, bu beşiklikten, beşiği egemenliği yada tekeline alma saplantılarından kaynaklanıyor.

Bu coğrafya, bir tür, dünya çocukluğunun bahçesidir. Benim ülkem Filistin de bu bahçenin bir parçasıdır. Bu nedenle “Akdeniz kimliği” evrensel bir kimliktir, ve bizler de onun üyesiyiz.

Ben ülkemden, bölgemden gelip geçen tüm kültürlerin bir ürünüyüm. Bu dilime de yansımış durumda.

Her güçlü kültür, kendisinden bir şeyler bırakır geriye. Ben de kendimi tüm bu kültür ve birikimlerin “oğlu” sayıyorum. Fakat yalnız bir tek “annem” var…

Çağdaş Etkiler…

SY: Daha çağdaş yada çağa yakın hangi şairlerden ve şiirden beslendiniz? Onlarda neler buldunuz?

Bir dost ve çevirmeniniz sizin “şairsel kardeşliğinizi” şöyle görüyor: “Lorca’nın Canto Hondo (Derin Şarkı) su; Neruda’nın saz şairi benzeri epik, destansı havası; O. Mandelstam’ın mersiyemsi, matemli keskinliği; Y. Amichai’nin bölgenin coğrafyasına ve çağdaş tarihine karşı gösterdiği duyarlı cevap vericiliğ; Cavafy’nin sürgün şairi dillendirmesi…”

Sizce, bunlara, (en azından) aşağıdaki ustaları da eklemek gerekmez mi?

Rilke’nin büyük ağıtçılığı; T. S. Elliot’un tarih ve gelenek konusundaki düzyazı ve şiiri harmanlama ustalığı; N. Hikmet’in direnme, insanlık onuru, özgürlüğü ve kardeşliği, “memleket hasreti” konularındaki ustalığı ve duyarlılığı; Y. Ritsos’un mitolojik ve metafizik ile günlük hayatı bağdaştırması; N. Kahbani’nin “aşk ustalığı”; Cavafy’nin “Truvalılığı”; R. Char’ın yerel ile evrenseli iç-içeleştirmesi….

Ayrıca bazı söyleşilerinizde, Aragon, Eluard, Montale, Seferis, Elitis, Mayakovski, Blok gibi batılı şairlere ve Sayyab, Bayati, F. Tukan, N. Al-Melaike, Adonis gibi Arap şiiri ustalarına olan yakınlığınıza değiniyorsunuz…

MD: Tüm bu adı geçen (ve geçmeyen) ustalardan, uzak ve yakın tarihin bir çok şairinden yaralandım ve yararlanmaya devam ediyorum.

Bir şair , yüzlerce, binlerce şairin mirasçısıdır. Hiç bir şair “sıfır”dan, boş beyaz kağıttan başlamaz, başlayamaz.

Hiçbir şair, kaçınılmaz (hatta zaman zaman gerekli olan) etiketlenmelerden, diğer şiir ve şairlerle alış-verişten kaçınamaz.

Burada, temel alınması gereken: Her şairin kendi öz tonalitesini, kendi solumasını bulması, bulabilmesi zorunluluğudur. Doğrudan bir biri içine girmelerden kaçınmak gereğidir.

Lorca, N. Hikmet, T. S. Eliot, Neruda, Cavafy, Y. Ritsos, R. Char ve N. Kabbani’ye çok şey borçluyum, kuşkusuz, ve pek ayırmam yanımdan onları.

Lorca

SY: Sizin çok sevdiğiniz, kendinize çok yakın bulduğunuz açıkça anlaşılan Lorca ile başlayalım mı? O, “hep çocukluğuna geri dönmek” isteyen; “dünyada hiçbir düz yolun olmadığına”, “dev bir labirentin varlığına” inanan; “dünya çevresindeki tüm yolculuklarda, bulamazsın bir barınak” diyen Lorca ile…

Siz de Onbir Yıldız Şiirinizde:

“İki cennetin Adem’iyim ben,
Her ikisini de kaybettiğim
Öyleyse sür beni yavaş yavaş,
Öldür beni yavaş yavaş
Kendi zeytin ağacımın altında
Lorca ile birlikte”

diyorsunuz.

MD: Lorca, duyarlılığının yoğunluğu, eserlerinin kara parlaklığı, şiir, oyun, şarkı, mitoloji gibi değişik sanat türlerindeki ustalığı ve hayat mücadelesi (ve hayatının kahpece sonlanması) ile insanlığa örnek bir yazardır.

Hepimize bulunmaz bir bağıştır Lorca. Ondan etkilenmemek imkansızdır. Ayrıca, onunla, “Akdeniz’li-Endülüs’lü” ortak bir kültürü paylaşıyoruz.

Lorca, bize şiirin, duyunun, anlamın algılanmalarının dönüştürme fonksiyonu ile yüklü olduğunu öğretendir.

Dillere destan, açık, etkileyici, sade ve ışıldayan bir dili vardır.

Müthiş bir duende’ye, bir tür “bu dünya-ötesi” bir sanatsal enerjiye sahiptir.

Boşuna demiyor: “Konuşur bize şeyler ve
Kimse durup dinlemez onları”. diye

Bir kez, “Gitarın ağlaması” başlayınca, artık susturulması yararsız ve olanaksızdır. Öyle değil mi?

Nazım Hikmet

SY: “Hayat ve şiir ustam” diye tanımladığınız Büyük Nazım; “Bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine” bir dünya ve hayatın peşindeki Nazım Hikmet size ne ifade ediyor?

Şiirinin üzerinizdeki etkisi aynı yoğunlukta sürüyor mu? Sürüyorsa, nesi ile sürüyor?

Kamel’in İnişi şiirinizde:

“Bırakınız gireyim yasaklanmış cennete ve
Nazım Hikmet gibi bağırayım:
Ah! Memleketim”

diyorsunuz. Bu toprak, “memleket” hasreti ortak bir paydanız oldu mu yakınlığınıza?

MD: Nazım Hikmet’in, Türkiye ve Dünya şiirine yaptığı eşsiz katkılar malum. Bana da, gençliğimden bu yana, durmadan büyük katkılar sağladı Nazım. Hala sağlıyor.

Onun kişiliği, mücadelesi, mahkumluğu, sürgünü, insanlığın özgürlüğü ve dayanışmasına adadığı hayatı ve şiiri kimi etkisiz, etkilenmeden bırakabilir ki?

Nazım’ı sevip saymamak, kabullenmemek kimim haddine?

O ki:

“On dördünden beri şairlik” eden;

“Ayrılıkların çeşidini”,

“Hasretlerin adını” bilen;

“Otuzunda asılması” istenen;

“Otuz altısında dört metrekare betonu yarım yılda” geçen;

“Yıkılan putların altında” ezilmeyen;

“Denizde ölümün üstüne” yürüyen;

“Çatlak bir yürekle ölümü” bekleyen;

“Sevdiği kadınları deli gibi” kıskanan;

“Arkadaşlarının arkasından” konuşmayan;

“Hep alnının teriyle ekmeğini” kazanan;

“Yazıları otuz kırk dilde basılıp, Türkçesinde yasak” olan;

“Altmışına yakın sevdalanan”…

Nazımdı.

O, Mayakovski, Pasternak, Simenon, Neruda, Aragon, Nezval gibi devlerin dostuydu. Bir “fani” yada ölümlü daha ne olabilir ki?

Nazım, yirminci yüzyılın en güçlü ve gür seslerinden biriydi ve bu sesin uzun çağlar boyunca kulaklarda kalacağına inanıyorum.

Nazım’ı kalıcı yapan: Şiirinin “direnişçi” boyutu yanı sıra, “estetik” alanda sunduğu büyük ustalık ve derinliktir.

T.S. Eliot

SY: T. S. Eliot ile nasıl bir şiirsel yakınlık içinde oldunuz?

“Hangi kökler kavrar, hangi dallar

yükselir bu taş yığınının içinden”

diyen “keskin” gerçekçiliği mi?

Hem çok usta bir şair olma ile, hem de usta bir şiir kuramcısı ve eleştirmeni olmayı çok iyi bağdaştırması mı? Tarihsel ve evrensel ufku mu? Sizi çekti?

T. S. Eliot’un siyasal ve toplumsal muhafazakarlığını, titiz gelenekçiliğini nasıl değerlendiriyorsunuz?

MD: T. S. Eliot’un son yüzyılın en büyük Anglo-Amerkan şair ve eleştirmenlerinden biri olduğu kuşkusuz. Büyük bir insani birikimi (“Batı” ağırlıklı olsa da) ustaca dile getirir.

Aslında şiiri, başlangıçtan beri, kullandığı dil, karşıtlıklar, ilginç imajlar ve yenilikçiliği açısından radikaldir. (Toplumsal duruşu muhafazakar olsa da.)

Bu nedenle, özellikle, İngiliz muhafazakar edebi çevreleri tarafından “devrimci” bulunmuştur ve sıkı bir direnişle karşılaşmıştır.

Sempatik olmayan bir sosyal ortamda “kimlik sorunu” ile didişir. Bu J. A. Prufrock’un Aşk Şarkısı’nda çok açıkça gözlenebilir.

Modernizmin merkezi metinlerinden biri olan Çorak Ülke’de (Waste Land) aynı nitelikleri, Birinci Dünya Savaşı sonrası şaşkınlıkları, kentsel hayatın sorunsallarını da içererek taşır.

Quartets’de, zaman ve yeniden varoluş sorunlarını “oda müziği” ritminde dillendirir.

Çok zengin ve mükemmel bir şiir dilini, güçlü eleştirmenliğinde de kullanır.

Toplumsal Muhafazakarlığına gelince:

Bana göre, aslolan, Eliot’un şiirinin ne dediğive geriye ne bıraktığıdır. Siyasal ve toplumsal duruşlar (dönemlerindeki önemlerine rağmen) orta ve uzun dönemde pek kalıcı olmazlar…

Cavafy (Kavafis)

SY: Cavafy’e de tiryakiliğiniz açık. Bunda, onun İskenderiye’liliğinin, kendini yersiz yursuz görmesinin, kimlik ve aidiyeti sorgulamasının, hep aynı yere dönen bitmeyen iç ve dış yolculuklarının etkili olması anlaşılır bir şey.

Ama, galiba sizi onun “Truvalı”, yenilmişlerden yana olma özelliği de çekiyor. Ne dersiniz?

Beyrut Kasidesi’nde:

“Cavafy’i kaybettim.
– Neden peki?
-Demişti bana: terk etme İskenderiye’yi,
bir başkasını arama
uğruna”

diyorsunuz.

Bir “yer”e varmak mümkün mü sizce?

Cavafy’i:

“Bizim çabalarımız, felakete uğramaya eğilimli insanların çabalarıdır;
Çabalarımız Truvalıların ki gibidirler”

diyor.

Siz ne dersiniz?

MD: Cavafy’nin yalnız İskenderiye’liliği yok, İngiltere’liliği, İstanbul’luğu, da var. Yunanistan ziyaretleri ise çok seyrek ve gördüklerini pek sevmediği deneyimlerdi.

Yunan’canın yanında, İngilizce ve Fransızca da yazıyordu. Çok ülkeli, çok dilliydi.

Olgunlaşmış şiirine ellili yaşlarda ulaşmıştır. Yapmacıksız, güçlü bir ironiye, konularını basiretle sunan bir şiire sahiptir.

Cavafy’de, eş zamanlı olarak dillendirebildiği, mükemmel bir geçmiş ve bugün duygusu vardır. Bir biriyle çelişen görüş ve duruşları, şaşırtıcı bir ustalık ve dramatik bir sunumla ortaya koyar.

Konuları, ağırlıklı olarak, Eski Yunan tarihinden ve çağdaş İskenderiye’nin günlük hayatından seçer.

Şairlik peşinde olmayan, belki de pek fazla bir şeyin ardına düşmeyen, bir kişiliktir, Cavafy.

Ben, Cavafy’i bulur bulur kaybederim, tekrar bulurum. Bir kez terk ettim “İskendire”yi!

Ortak kültür havzasından gelmemiz, sürekli göçmenlik ve sürgünlüğümüz kuşkusuz bizi yaklaştırmıştır.

Çabalarımızda, Truvalı’lar gibi, “felakete uğramaya eğilimli”. Belki de bu daha belirleyici Cavafy ile olan ilişkimde.

Evet, ben kendimi, “Truvalı” bir şair olarak niteliyorum. İstersen bu konuyu tekrar açarız.


Ritsos

SY: Ritsos şiirini ve kendisini sevdiğiniz bir dostunuzdu. Değil mi? Nasıl etkiledi sizi onunla tanışmanız ve ilişkiniz?

Şiir projenizdeki, “lirik-epik uyumunun birlikteliğii” anlayışınıza açıklık getirdiğini söylüyorsunuz…

Edward’a Elveda’da, ona ilişkin olarak E. Said’e şunu söyletiyorsunz:

“… Yaşayacağız
Öyleyse gel güzel sözcüklerin ustaları olalım
Okurlarını ölümsüz yapan sözcüklerin
dostun Ritsos’un dediği gibi”

MD: Ritsos’u tanımak benim için çok sevindirici bir olaydı. Atina’da, benim şiirime ayrılmış bir toplantıda, ilk kez karşılaştık.

Ve gene orada ilk kez, yıllarca peşinde olduğum “şiir projemin” ne olduğunu, nasıl adlandırılabileceğini Ritsos’tan öğrendim: Lirizm epik, yada Epik lirizm.

Diğer bir deyişle benim lirik ile epik arasında hiçbir çelişki bulamadığımı, görmediğimi daha iyi algıladım: Lirizmin, salt halk ozanlarının romantik şarkılarına indirgenemeyeceğini; epik, destansı olanın da, tek bir “homerik anlatı” üstünde, bir seri kahramanımsı çeşitlemelerden, varyasyonlardan ibaret olmadığını…

Ritsos’un “efsanevi” hayatı, hapisleri, sürgünleri, ülke ihraçları ve tüm bunlara rağmen hiç boyun eğmeyen eşsiz direnişi hepimizi etkilemiş ve bir çoğumuza örnek oluşturmuştur.

Müthiş üretken bir şairdir, aynı zamanda. Yüzün üzerinde şiirsel esere can vermiş, düzyazıda ürünler vermiştir.

Ayrıca Blok, Mayakovski, Essenine ve N. Hikmet’i kendi diline büyük bir ustalıkla çevirmiştir.

Ritsos, günlük olanı, bugün yaşananı, içinde güçlü bir mitolojik ve metafizik boyut yaşatarak, katarak ustaca dillendirmiştir.

Neruda

SY: Üstad Neruda’da neler buldunuz?

“Soracaksın: Leylaklar nerede diye…
Gel kanı gör, sokaklarda durmadan akan.
Gel gör, sokaklarda akan kanı”

diyen gerçekçiliğini mi?

Bitmez lirik akışını mı? Macchu Picch’!nun epik tepelerini mi? Büyük “aşk” ustalığını mı? Yada:

“Kitap, bırak gideyim
İstemiyorum giyindirilmek ciltlerinde.
Yememiştir şiirleri şiirlerim.
Coşku verici oluşumlardan
beslenir onlar”

diyen coşkusunu mu?

MD: Yirminci yüzyılın en büyük Latin ve evrensel seslerinden biri olan Neruda’yı bir kalıba sığdırmak kolay olmasa gerek.

O çok yanlı, çok dünyalı biriydi. Hem eseri, hem de hayat duruşu, direnişçiliği, estetiği ile temayüz etmişti. Şiiri bir çok aşamadan geçmişti:

1920’lerin denetimli erotizmi, 1930 başlarında ölüm-yüklü monologlara geçer, 30’lu yılların ortalarında İspanyol İç savaşını kalbine sokar.

1940’lı yılların ortalarında, Macchu Picchu tepelerine yol alırken, “yalnızlıktan”, “dayanışmaya” varan, kendi ruhsal yolculuğunu dillendirir. Ezilenin yok sayılanın yanında yer alarak.

1950’lerde bölgesini, tarih öncesinden başlayarak, güne taşıyan epik-lirik destanını yazar.

50’li yılların ortalarında, sadenin; basit şeylerin güzelliklerini Odas’lara döker. Son döneminde, kişisel olana ve eşzamanlı olarak “varoluşsala” yoğun bir biçimde eğilir.

Dostu Allende’nin faşist generallerin askeri darbesi sonucu öldürülmesi, onu da aniden öldürür.

Neruda, neredeyse, bir çağı tüm çalkantıları ile yakından yaşayan ve onu büyük bir ustalıkla, yakın dostları Lorca, Alberti, N. Hikmet, Aragon… vb. gibi, şiirleştiren biridir.

R. Char

SY: Şimdi de, Cidaryye’de:

“Rene Char’ı gördüm,
Heidegger ile otururken
İki metre uzağımda.
İzledim onları şaraplarını içerken
ve bahsetmiyorlardı şiirden…
Bir ışık şuasıydı diyalogları”,

ile andığınız R. Char’a gelebilir miyiz?

“Şiir senin daha büyük iyinle, onların daha az kötüsü arasında alevlenir” diyor Char. Çok sevip beğendiğinizi bildiğimiz Char’da neler buluyorsunuz?

Kökeninden kopmamak için verdiği amansız mücadele mi? Yerel, ulusal ve evrensel arasında kurduğu sağlam bağ mı? Direnişçiliği mi?

Son söz peşinde olmaması, kendisini sürekli yenilemesi mi?

Yoksa, sürekli “Düşman”ı “muhalife” dönüştürmeye yönelik barışçılığı mı?

Nasıl çıktı karşınıza Cidarriye şiirinizde?

MD: R. Char, Baudlaire, Rimbaud, Mallarme ve onları izleyen Valery, S. P. Perse, Eluard, Aragon, Michaux ve benzerleri arasındaki en son büyük şairdir. Doruktur.

Beni Char’a özellikle çeken: Kökeni, ulusu ve tüm insanlıkla kurduğu ve bizzat yaşadığı dengedir.

Eşsiz bir şiir dili ve düşünce ustalığıdır. Kişisel ve sanatsal cesaretidir. Yalnızlığı, çok boyutu, yönü, ve çoğul kişiliği içinde barındırmasıdır.

O hem şair, hem direnişçi “yüzbaşı”, hem aşık, hem evrensel insan hak ve hukuku ve dayanışması savunucusu ve sözcüsü, hem de doğanın bekçisiydi.

Sürrealizm ile başlayan şiir serüveni değişik aşamalardan geçmiş, fakat o hep kendi özgün sesi olarak kalmıştır.

Kısa bir süre sonra sürrealistlerden kopmuş (Rimbaud’nun üzerindeki etkisini reddetmeden ve Eluard ile yakın işbirliğini sürdürerek), kişisel, özel hayata, doğaya, evrene ve varoluşsal sorgulamalara (belki de Heidegger yakınlığı buradan geliyordu) vurgu yapan mükemmel bir şiir üretmiştir.

Şiir stili canlı, eliptik ve yer yer kapalıdır. Düzyazı şiirin ve aforizmik yazımın büyük ustasıdır. Toprağı’nın, herkesle, barış içinde, güzelliklerini paylaşmaya hazır olduğu toprağının sevdalısı ve güzel ve derin sesiydi.,

Char sık sık çıkar karşıma. Cidariyye’de de öyle oldu. Nasıl olduğunu bir türlü açıklayamadığım bir gerçeklik içinde “gördüm” onu.

H. N. Bialik ve Y. Amichai

SY: Şimdi de İbranice’nin iki büyük modern şairinden, H. N. Bialik ve Y.Amichai’den biraz konuşalım mı?

Bialik’i okulda (İsrail’de) okuduğunuzu biliyoruz. O’nun Musevi ulusal yeniden uyanışı, Musevilerin çarlık dönemi Rusya’sındaki çileleri, doğa üstüne yazdığı liriklerini ve derin yalnızlığını vurgulamasını nasıl buluyorsunuz?

Y. Amichai, sizin daha çağdaşınız. Çok ortak konularınız ve sorunsallarınız olduğu açık. Onun “Büyük İsrail”e ve özellikle Kudüs’e göndermelerini nasıl karşılıyorsunuz? Annesine, dostlarına, aşka ve değişik dünya kentlerine, günlük hayata ve “sıradan olana” vurgularını beğeniyor musunuz?

MD: Bialik’i okulda klasik şairler arasında okuduk. Klasik sayılan şairlerin müfredattaki şiirlerini ezberlemek zorundaydık. Ben İbranice şiire yakın ilgi duyuyordum. Ama, Bialik sevdiklerim arasında değildi. Onun birincil nostaljisi, bana fazla ideolojik gelmiştir. Onda, kapsayıcı, ergin bir estetik proje bulamadım.

Tüm eseri, neredeyse, “Siyonist rüya” üzerine kurulu olduğu izlenimi verir.

Doğa’ya, haksız çileye, yalnızlık ve sevdaya yönelik şiirinin yeri başka tabii ki. Ama bu şiirlerin ağırlığı genel eseri içinde oldukça sınırlıdır.

Y. Amichai İbranice’nin en büyük çağdaş şairlerinden biridir. Şiirinin beni çeken ve sevdiğim, beğendiğim çok yanı vardır.

Aynı topraklar üzerinde, iki farklı meşruiyet, hak talebi söylemlerimiz dışında, şiir konularımız, duyarlılıklarımız da benzerlik olmasını doğal buluyorum. Neyi savunursak savunalım, son tahlilde, şairiz biz. Bu da küçümsenebilecek bir ortak özellik değildir.

Amichai’de değerli bulduğum özellik: Mitik olanın izini tersten sürmesidir.: Kendi estetiğini, “yer”in basit öğeleri ve olağan, normal bir insani hayattan başlayarak, kurmayı hedeflemiştir.

Bildik ve ortalama olanın peşindeliği beni hep tahrik etmiştir. İbranice’nin klasik geleneklerinin dışında yazar: Kafiye, uyak, kesileme tanımaz, onlara karşı çıkar.

Amichai sürekli kendisini yenileyen bir şiir üretmiştir.

Filistin’in her köşesini Eretz Israel sıfatı ile yaftalaması başka bir sorun. Bu, iki duruş (Filistin ve İsrail) arasındaki çatışmanın salt siyasal ve askeri değil, kültürel de olduğuna işaret ediyor sanıyorum.

Beat Kuşağı Şiiri

SY: Biraz da çağdaş Anglo-Sakson dünyasına ve özellikle ABD’ye dönüp, Beat Kuşağı şairlerini nasıl bulduğunuzu konuşalım mı?

“Biz bu dünyaya, kısa bir an için,
sevginin başdöndürücü ışınlarına
katlanmayı öğrenmeye gelmedik mi?”

diye soran büyük “kahin” William Blake’ten ilham aldıklarını söyleyen bu kuşak ne getirdi şiire?

Bu ”protestocu” ve “düzen-karşıtı” ve farklı hayat tarzı arayışı ne diyor size?

MD: “Beat” Kuşağı şairlerini ilginç buldum ve elimden geldiğince izledim. W. Blake’in dünyası ile onların ki hem zamansal hem de hem de mekansal olarak oldukça farklı. Fakat Blake’in “kahin” yönü karşısında etkilenmemiş kalmak kolay değil…

“Beat” Kuşağı içinde değişik şairlere ve şiirsel anlayışlara rastlıyoruz: J. Keruac’taki hep “yol üstünde”lik ve uçarı hal, A. Gingsberg’de açık sözlü, cesur protestoculuğa; ve L. Ferlingetti’de ise daha sakin ve derin bir sese dönüşür.

Dünya egemenlerinin toprağında, türlü baskı ve yıldırmaları göğüsleyerek, toplum dışına atılmayı baştan kabul ederek yola çıkan bu kuşak şiirinin değeri ve duruşu yadsınamaz sanırım.

D. Walcott

SY: Çağdaş Dünya sahnesindeki hangi şairlere ilgi duyuyorsunuz?

“Toprakta sonlanırız, topraktan başladık…”;
“Gece vakti duyduk
Orman, yapraklardan bir okyanus, boğuyor çocuklarını,
Gene de, biz buraya aitiz. Venus var.
Kaybetmedik henüz…”;

“Birileri yazmak zorunda şiirlerini senin…”

diyen, Derek Walcott’ın özel bir yeri var siz de sanırım. Bunu biraz açar mısınız?

Onun şiirinde ağırlıkla yer alan kendi ülkesinin(Karaipler’in), toprağının tarihi, siyaseti, görünümleri mi, ondaki belleğin ve yaratıcı imajinasyonun niteliği mi, zaman ve ölüme yaptığı özel derinlikli vurgular mı, insanlığa yaptığı tanıklık mı çekiyor sizi?

MD: Çağdaş şairler arasında Wıslawa Szymborska, Seamus Hearney ve Derek Walcott severek izlediklerim arasında.

Farklı kültür ve şiir anlayışlarına sahip bu şairler günümüz dünya şiirine önemli katkılar getirdiği düşüncesindeyim.

D. Walcott’a özel bir ilgi duyduğum doğrudur. Walcott’u benim için ilginç ve çekici kılan yönler şunlardır: Bir “evrenler komşuluğunu” dillendirmesi; konuları; dili kullanımı ve ona yaptığı katkılar (İngiliz dilinin doğrudan ürünü olmadığı halde-ana dili İngilizce olmamasına rağmen-bu dile mekanın ve zamanın katkılarını getirerek onu zenginleştirmiştir.)

Ayrıca, dünyanın metaforik temsilinin zengin biçimlerini sunuşu. Tüm bu özellikler, D. Walcott’u bizlere yaklaştırıyor ve aramızda sıcak bir bağın oluşmasını sağlıyor sanırım.

W. Szymborska

SY: Bir Kadının Portresi’nde

“Hoşnut etmeye gönüllü olmak zorundadır.
Değişmek zorundadır hiçbir şey değişmesin diye.
Kolaydır, imkansızdır, zordur, denemeye değerdir.
Gözleri gerektiğinde bir deniz mavisi, gerektiğinde gridir.
Siyahtır, oyuncudur, sebepsiz yere yaşla doludur…
Ellerinde kırık kanatlı bir serçe tutar…
Nereye koşuyor böyle, yorulmadı mı?…”

diyen W. Szymborska’yı nasıl değerlendiriyorsunuz?

MD: W. Szymborska’nın sürekli yeni temalar ve teknikler ortaya koyuşu , serinkanlı ciddiyeti ve eşzamanlı ironisi; gerçekçiliği ve yaratıcılığı; zengin konuları ve (benim gibi), kendinden bahsetme alanındaki isteksizliği, eserinin onun adına konuşmasını yeğlemesi, şiirlerini yorumlamaması ve şiir teorisyenliği peşine düşmemesinin beni etkilediğini sanıyorum.

Ayrıca, Szymborska, alçak gönüllü, tüm acılar ve güçlükler (İkinci Dünya Savaşı, Nazi İşgali ve zülmü, otoriter rejimler, vb.) karşısında bağışlayıcı, güler yüzlü, ama hep dik duran bir kadının sesidir. Şairin ve şiirin ayrıcalıklı bir konum edinmesine karşı olan biridir. Zamana, hayata ve evrensele odaklıdır.

S. Heaney

SY: S. Heaney’in nesi çekiyor sizi? Yerel’e, kırsal’a, toprağa, kimliğe ve dile karşı duyduğu bağlılık mı? Usta şiir eleştirmenliği mi?

“Şiir yazarım/Kendimi görebilmek için”

demesi mi? Yoksa,

“Gömdüler bizi kefensiz ya da tabutsuz
ve Ağustos’ta arpa fışkırır o mezardan”

diyerek halkının acılı tarihini dile getirmesi mi?

MD: Günümüzün en büyük şairlerinden biri olan Heaney pastoral bir dünyada başlattığı şiir deneyimini, daha sonra bu dünyanın şiddet tarafından tehdit edilen halini dillendirerek devam ettirir.

Bunu takiben Kuzey İrlanda’nın yaşadığı siyasal şiddete eğilir. Ancak bunu yaparken, insani çileyi ve kayıpları dile getirirken, “estetik ihtiyacını” hiçbir zaman geri itmez, görmezlikten gelmez.

Bu olguya derin bir tarih tarihi perspektifle, mit, bellek ve antropolojik öğeler kullanarak yaklaşır ve özgün bir karışım yaratır. Yeats’dan sonraki en büyük İrlanda’lı şairdir. Bir şiirsel ruhun ustası. Dil ve toprak aşığı. Yerel ile evrenseli yakınlaştıranlardan. Virtüözlük ile gerçekliği çok iyi harmanlayan bir hüner ehli.

Ayrıca, bu alanda az rastlanan ilklerden biri: İyi şairliği, iyi eleştirmenlikle, kuramcılıkla bağdaştıranlardan.

Genç Kuşak Şairleri

SY: “Genç Kuşak Şairleri”ne nasıl yaklaşıyorsunuz? Onların dünyaları ve şiiri, kişisel bunalıma/açmazlara, “marjinalliğe” yönelik öncelikleri size ne diyor?

MD: Genç kuşak şairlerini ilginç buluyorum. Bu şairlerde özellikle olumlu ve değerli bulduğum şey: Kendi küçük tasalarını, kırılganlıkları, özellerini, marjinalliklerini dillendirme iradeleridir.

Bu yönleri, onları, bizim kuşağımızın deneyim ve duruşundan bir hayli farklı kılıyor. Burada onların “anlam kavrayışlarındaki” farklılıktan söz ediyorum. Bu özelliğin şiire yeni bir zenginlik getirebileceğine inananlardanım.

Sağlam bir marjinal duruşun, bizzat kendisi, şiire önemli katkı getirmeye aday bir hal, bence.

Ancak, bu mantığı uca taşımamak gerekir sanırım.

Diğer bir deyişle, şiirin “anlamsızlığın anlamından başka bir anlamı olmaması” yaklaşımına saplanmamak gerektiği düşüncesindeyim.

Çünkü, anlama karşı, bu tür bir başkaldırı, insanın özgürlüğünü, insanlığın ortak davasını tehlikeye sokabilir.

Şiirin Doğuşu ve İnşası

SY: Sizde “şiir nasıl doğuyor”? Siz şiirinizi nasıl inşa ediyorsunuz?

Hangi mimariyle, ne tür bir altyapı ile, ne tür taşlar, hangi müzik ve resimle, hangi sözcükler, ritim, ahenk ve ses ile, ne tür tema/konu, düşünce, duygu ve sezgilerle, nerelerden gelen bir ilhamla..?

MD: Ben üç tür şiirsel bilme, anlamanın varolduğunu düşünüyorum: Sezgisel, vizyoner ve analitik. Şiir, doğal olarak, ilk iki türden beslenir, ama üçüncüden de, analitik olandan da pekala yararlanır.

Şiirsel süreçlerin temelinde sezgi ve vizyon vardır. Fakat bunlar analitik bilgiden kendilerini tümüyle özgürleştiremezler.

Şiir değişik biçimlerde doğar ve bu da bizzat şairlere bağlı bir şeydir…

Ben de şiir imaja dönüşecek bir sezgi ile başlar. Diğer bir deyişle, buğulu ve düşsel bir “imajlar suit”i biçimini alır. Fakat, bu yetmez. İmajların kendilerini ritimlere dönüştürmesi gerekir. Böylece şiir, diğer farklı edebi türler arasında, kendi öz yolunu bulabilir.

Şiirsel yazımın güçlüğü de burada yatar. Şiir, kendini şiir olarak bulabilmeli, keşfedebilmelidir. Bir şiirsel kimlik edinebilmelidir.

Bende bunu yapan cadance, tonlama, ahenktir. Onsuz, “müzikal notalar” olmaksızın, hiçbir şey yapamam şiirde. Ne kadar düşünce, sezgi ve imaj biriktirmiş olursam olayım.

Kuşkusuz, hiçbir yazım düşünce içermeden var olamaz. Şair ise sadece dil ile başlamaz. Fakat, aynı zamanda tarih ile , kültürle ve gerçekle başlar.

Yazar varlık kendinde tek değildir. Çoğuldur. Şiir yazmak bilinçli bir eylemdir. Fakat, bu eylem şiirsel olandan koparsa, şiir bir tezler yığınına, belki de bir “felsefe el-kitabına” dönüştürebilir kendini.

Ben, şiirimin “inşasında” kilit olarak ritmi görürüm. O beni şiir yazmaya kışkırtır, tahrik eder.

Şiirimi inşa ederken, kısa yada uzun olsun, onu öncelikle mimari de kurarım. Yetersiz yapılandırılmış şiir her yöne kayma riski taşır. Şiirin bir armatüre, temel iskelet ve çatıya sahip olmasını severim.

Böylece, yüzeylerle derinlikler arasındaki ilişkiyi , ritim, imaj ve metafor arasındaki ilişkiyi daha doğru tanımlayabilirim.

Daha önce söylediğim gibi, şiirim ritim ile başlar. İlk satırı yazarım ve gerisi bir çırpıda gelir. Akar gelir. Sonra, değişikliklere başlarım ve şiir başka bir şiir olur, başka bir şiire dönüşür.

İlham’a gelince: İlhamın varlığına inanırım. İlhamın tanımı kolay bir iş değildir. Bana göre ilham, bilinçdışının kendi sözcüklerini bulmasıdır.

Ancak, oturup ilham beklemek yerine, onu kendine çekmek, kışkırtmak gereklidir sanırım. Aynen, tüm gizemli ve bilinmez olanı, daha açık görebilmek umudu peşinde olduğumuz anlarda yaptığımız gibi.

Şiirsel motivasyonun kendi sırrı vardır. Ve bu sır, tehlike taşımayan bir sır değildir.

Tema’ya gelince: Düşünceler temayı belirlemez, fakat ona yaklaşma biçiminin tayin edicisidirler.

Temasız şiir, kendi kendine yeten şiir, yüksek bir dilbilimsel tansiyona sahiptir: Dil, şaire karşı, başkaldırır. Ve şair onu yola getirmeye kalkışır. Şair onunla baş edebileceğini sanır, fakat bu bir yanılsamadır sadece.

Çünkü gerçekte egemen olan dildir. Dilin hafızası uygun bir sistemi ve uzun bir tarihi vardır. Şairin umut edebileceği, dili yeniden canlandırma, onu tekrardan ve sıradanlıktan kurtarma olabilir, ancak.

Heidegger: “Şiir yada şair dir, dili varkılan” demiyor muydu?

Benim için gerçek ve daha güç olan soru şu: “Beyaz sayfa üstünde, nereye, yeni bir şey ekledim?”

Gerçek şiir o kadar çok değil!

Ben bir çok şiir dünyasında dolaşıyor ve yaşıyorum. Yeryüzünden gökyüzüne, günlük olandan metafiziğe, aşka, varoluşa… Tüm bu alanlarda dolaşırken retorikten, lexikografik (sözcüklüğe değgin) olandan, mümkün olduğunca, uzak durmaya çabalıyorum.

Sade ve akışkan bir dille yazmaya çalışıyorum. Şiirimde kafiye, uyak aramam. Onu, kocasıyla zorla evlendirilmiş kadına benzetirim.

Biliyorsun, şiir yazmak hiçte kolay bir uğraş değil. Rilke: “Bir dize yazabilmek için, bir çok kenti dolaşmayı, bir çok şeyi gözlemlemeyi ve pek çok çiçek toplamayı” gerekli görüyor. Haklı olarak!

Büyük şiir, bir dünya vizyonunu güçlü biçimde ortaya koyar. Şairin kendi kaygı ve sıkıntılarını dillendirmesiyle tatmin olmaz, yalnızca.

Bu nasıl gerçekleştirilebilir? Gerçek güçlük burada yatar. Böyle bir vizyondan mahrum olan, tarihsel ve felsefi sorgulamaları içermeyen şiir, zayıf, kırılganlığa mahkum olacaktır.

Fakat, salt tezler formunda, entelektüel referansları içeren bir şiir de, şiir olamayacaktır. Beyinselden, duyumsala aktarılmadıkça…

Şiir ve Nesir İlişkisi

SY: Şiir ile Düzyazı/Nesir ilişkisini nasıl görüyorsunuz? Özellikle son dönem şiirinizde düzyazı ile ve düzyazınızda (Unutmak İçin Hatırlama örneğinde olduğu gibi) şiir ile iç içelikler, yoğun alışverişler gözleniyor. Bu ne tür bir gelişme sonucu oldu?

Kuşatma Altında şiirinizde Şiir ve Düzyazı’ya: “Uçun birlikte” diyorsunuz.

Uçabiliyorlar mı?

MD: Bana göre, şiir tüm diğer anlatım sanatlarının meşru babasıdır. Şiir tümüyle diyalog içindedir. Kuşkusuz, düzyazı şiirden daha önemsiz değildir. Şiirden daha geniş bir özgürlük alanına sahiptir.

Ben, şiirde müzikaliteyi seven biri olarak, gene de, şiirle düzyazı ayırımını, belirli ölçüde kalmak koşuluyla, savunanlardanım. Belki de, ilk yetiştiğim şiir geleneğpi olan klasik Arap şiirinin sevip beğendiğim ritmidir beni böyle düşündüren.

Kendi şiirsel gelişmemde, özellikle, son dönem şiirimde, düzyazı ve şiirin sürekli diyalog arayışı var. Bilindiği gibi, bu diyalogun öncülerinden biri ve büyük ustası T. S. Eliot’dur.

Benim anlayışıma göre, şiir ve düzyazı ilişkisinde, şiir dişil, düzyazı ise eril rollere sahiptir.

Gerçekte, tüm yazım biçimleri belirli bir ahenk içerir. Bu özellik salt şiire özgü değildir. Gerçek sorun, bu ahengin nasıl duyulur ve görülür kılınabileceğinde yatar.

Ben, “şarkı” gibi söylenebilecek, yazımı sevenlerdenim.

Niye uçamasın şiir ve düzyazı birlikte, “Bir kırlangıcın iki kanadının kutlu ilkbaharı taşıdığı gibi” yapabiliyorlarsa?

Üstad A. H. Al-Tawhidi:

“En güzel söz söyleme biçimi, kendini düzyazıya benzeyen bir şiir ile şiire benzeyen bir düzyazı arasında konumlandırabilmiş olandır,” demiyor mu?

Siyasal Şiir

SY: Siyasal şiir size ne söylüyor?

MD: “Siyasal Şiir”, tek başına, bana hiçbir şey söylemez.

Şair öncelikle, kendi işini, mesleğini yerine getirmelidir. O’nun, şair olarak oynayacağı başka bir siyasal yada sosyal rol yoktur.

Salt siyasal şiir, olağanüstü durumlar dışında, varlık nedeni sınırlı olan bir girişimdir.

Kuşkusuz siyasal olan, tümüyle şiirden koparılamaz, ondan soyutlanamaz. Hepimiz bir siyasal düzen içinde yaşıyoruz, ondan etkileniyor ve onu etkilemeye çalışıyoruz.

Burada gerçek sorun, nasıl, doğrudan siyasal olmadan, siyasal boyutla baş edilebileceğidir.

Şiirin Geçirdiği Aşamalar

SY: Şimdi de şiirinizin evrimi, geçirdiği aşamaları biraz açabilir miyiz? Bir dostunuz, şiirinizin evrimini, şiirsel parkurunuzu şöyle değerlendiriyor:

– 1960’lı yıllardaki “İlk Gençlik Dönemi”,
– 1965’li yıllardaki “Devrimci Dönem”,
– 1965-70 yıllarındaki “Devrimci-Yurtsever Dönem”,
– 1970-80 arası “Estetik Dönem”,
– 1980-85 arası “Epik Dönem”,
– 1985-90 arası “Lirik Dönem”,
– 1990-95 arası “Lirik-Epik dönem”
– 1995 sonrası “Bağımsız Temalar Dönemi”

Bir diğeri, özetle: Lirik, Epik, Trajik başlıklar altında veriyor şiirinizin gelişimini.

E. Said, şiirinize 1980’li yıllar öncesi ve sonrası tarzında yaklaşıyor.

Ne dersiniz? Bu tür bir kesin ve keskin aşamalandırma olanaklı mı? Sizce, sanatsal ve düşünsel yaratıda böyle kesin “kopuş”lar olabilir mi? Yoksa süregelen bir gelişim içinde kendini gösteren belirli dönüşümler, aşamalar mı söz konusu olan?

MD: Ben aşama aşama doğan bir şairim. Ve bu uzun, çetrefilli yolda yürüyüşümü sürdürmeye kararlıyım.

Şiirimin gelişiminde niteliksel kopuşlar aradım hep. Ancak bunu kendi şiir tarihimden, birikimimin etkilerinden soyutlamak ne kadar olanaklı? Bunu pek bilemiyorum.

Belki bunu biraz daha uzun bir geleceğe bırakarak değerlendirmek daha doğru. Burada “mesafe sabrı” önemli sanırım.

Kendi tarihimin, kültürümün beşiğinden kopmamaya çalıştım sürekli. Ancak, zamanın getirdiği değişimlere, evrensel şiirin peyzajının ahenklerine de oldukça duyarlıyım.

Biraz fazla basitleştirmeye giderek, şiirimin aşamalarını: 1970 öncesi, kendi ülkemdeki aşama; 1970-82 arası ülke dışındaki aşama ve 1982 sonrası aşama olarak gösterebilirim.

Günümüzde şiir ciddi, kaçınılmaz olan değişimlere uğradı. Çağdaş edebiyatta “kahramanlar” önemli bir değişime uğradı. Çağdaş “kahramanlar” sıradan insanlardır artık. Şair, artık bir “kurtarıcı”, Mesih yada peygamber değil. O da sıradan, normal bir bireye evrildi.

Şiir de kendini yeniledi. Daha mahrem, alçakgönüllü, insanın insaniliğine daha çok vurgu yapan bir nitelik kazandı. Ölümü değil, hayatın sevdasını öne çıkarır oldu. Benim şiirsel gelişmemde bu olgu gözlenebilir sanırım.

Çok Sıfatlı Şairlik

SY: Sizin için, “direnmenin şairi”, “sürgünün şairi”, nitelemeleri yanı sıra, “anlamın şairi”, “filozof şair”, “hümanist şair” gibi nitelemeler yapılıyor. Ne diyorsunuz?

MD: Hoş şeyler söylemişler, sağolsunlar! Ancak ben bu sıfatları ne kadar hak ettiğimi, yada bunlara ne kadar uygun olup olmadığımı bilemiyorum.

Ben kendimi, bir kalıp içinde hapsedebilecek, durağan ve açık uçlu olmayan yazımdan hep uzak tutmaya çalıştım.

Bunu ne ölçüde gerçekleştirebildiğimden emin değilim.

Kendimle tatmin olmayan biriyim.

Şiirimde düşünceye, anlama, insaniliğe sürekli yer vermeye çalıştım. Bunu, daha çok, iyi, kalıcı, estetik değeri gelişmiş bir şiire ulaşmak için yaptım. Hep o nitelikte bir şiire varmayı hedefledim.

Adı geçen öğeler (düşünce, anlam, hümanizm v.b.) iyi bir şiirin oluşumuna katkıda bulunabildiği sürece anlamlıdır bence. Yoksa o işleri kendi alanlarının ustalarına bırakmak gerekir sanırım.

Her şey olmaya çalışmak, hiçbir şey olamamaya varabilir kolaylıkla.

Şiir ve Felsefe/Şair ve Filozof İlişkisi

SY: Burada, biraz, şiir ve felsefe, şair ve filozof ilişkisine eğilebilir miyiz?

Bu konunun tarihinin çok eskilere gittiği malum. Yirminci yüzyılda bu alanda düşünce yürüten; ve felsefe ile dil’i ve düşünce ile genel olarak sanat ve edebiyatı ve özel olarak da şiiri yaklaştıran üç filozoftan bahsetmek mümkün (kuşkusuz başkaları da var).

İspanyol, iç-savaş sürgünü kadın filozof Maria Zambrano’ya göre: Felsefe ve şiir, çok eski zamanlardan bu yana, insani düşüncenin kurucusu olan iki temel maddesidir, birbirleriyle çelişmezler, birbirlerinin tamamlayıcısıdırlar… Filozof ve şair insanın iki yarım parçalarıdır. Bütünsel insan ne tek başına şiirde, ne felsefede karşılığını bulabilir. Şiirde doğrudan somut insanı, bireyi buluruz; felsefede ise evrensel tarih içinde varoluş iradesi içinde olan insanı buluruz…

Alman Martin Heidegger’e göre: Şiir varlıkta büyür ve onun hakikatine ulaşır… Dil, sahih düşünmenin sözü, doğası nedeniyle şiirseldir. Onun şiir biçimini alma zorunluluğu yoktur… Sonuçta düşünen şair ile şiirsel düşünür arasında herhangi bir temel fark var mıdır?

Şair düşünmek ihtiyacında değildir; düşünür de şiir yaratmak zorunda değildir; fakat birinci sınıf bir şair olabilmek için şairin gerçekleştirmesi gereken, üstesinden gelmesi gereken bir düşünce vardır; ve temelde, birinci sınıf düşünürün de gerçekleştirmesi gereken de aynı tür düşüncedir, öyle bir düşünce ki şiirin tüm saflığına, gücüne ve sağlamlığına sahip olan ve söyleyişi şiir ola düşünce…

Cezayirli-Fransız Jacques Derrida’ya göre: Şiir bir kirpiye benzer. Yan yollarda, patikalarda, otoyollarda dolaşmaktan zevk duyan bir kirpi. Düşünce, bilgi ve kültürle çok sıkı ilişki içinde yaşayan; gözden uzakta olmaktan çekinmeyen/yoğun yalnızlıklardan ürkmeyen bir kirpi. Yere yakın, alçak gönüllü, sırtını dünyaya ve kendisine çevirmiş…

Şiirin başlangıç noktası, kalptir. Ona göre tanımlanabilir ancak. Şiir belleğin tutumluluğu ile de yakından ilişkilidir: Kısa ve eksiltilidir.

Sizin de bu alandaki çabalarınızı ve bunların şiirinize yansımalarını (özellikle son yirmi yılda) biliyoruz.

Ne dersiniz?

MD: Şiir ve felsefe ilişkisi insanoğlunun kadim konularından birisi. Üzerinde çok konuşulup, tartışılmış ve yazılmış bir alan. Eski Yunan’ın (Plato, Aristotoles…) temel uğraş alanlarından biri.

Şiir ile felsefenin, şair ve filozofun, son tahlilde, ortak bir hedefi, ortak bir paydası var: İnsanı, varlığı, varoluşu sorgulama, kavramaya çalışma, dillendirme, onunla yüzleşebilme ve baş edebilme…

Ayrıca, Heidegger’in büyük bir ustalıkla vurguladığı “dil” gibi ortak bir araçları var. Bilgi, anlama, tecrübe ve benzeri ortak donanım ihtiyaçları var. Birbirlerinden yararlanmaları ve beslenmeleri kuşkusuz her ikisine de büyük katkılar getirebilir.

Bütün bunlarla birlikte, felsefe ve şiir kendi ayrı kimlikleri, nitelikleri ve araçları olan iki dal…

Şiirin ne olduğu, nereden geldiği, önemli ölçüde, bir muamma, bir bilinmez olduğu halde; felsefe daha çok bilinir olan, bilinçle, birikimle işe koyulan bir uğraş.

Ayrıca, şiir ve felsefenin kullandığı yöntemler ve araçlar çok farklı.

Şiir daha çok bir “karşılaşma”, bir bağış, bir tür inayetle açığa çıkan bir hal. Çoğul yöntemli ve araçlı bir uğraş. Kuralları, sınırları pek belli değil. Ucu hep açık…

Felsefe ise, büyük ölçüde, bir sorgulama, belirli bir yöntemle yönlendirilmiş, araştırma ağırlıklı bir çaba.

Şiir ile felsefeyi birbirine yaklaştırmanın ( bu bir zorunluluk olmasa da) hiç birine zarar getirici bir girişim değil, aksine her ikisini de daha güçlü kılacak bir durum.

Ancak birbiri içine iyi yedirilmeden, ayrık bir biçimde ve anlayışta durmaları onların niteliğini ve özgünlüğünü bozar. Özellikle şiiri zedeleyebilir. Onu bir elkitabına dönüştürebilir.

Benim1980’li yılların ortalarından itibaren derin düşünceye, varoluşsal sorunlara, soyut sorgulamalara daha yoğun bir ağırlıkla yaklaştığım doğrudur. Ve bundan çok memnunum. Beni ve şiirimi daha anlamlı ve evrensele daha çok yaklaştıran bu yolu geliştirip sürdürme arzusundayım.

Ancak bu oldukça zorlu ve zahmetli bir uğraş. Büyük bir birikimi, özümsemeyi, arınmayı ve sürekli kendini yenilemeyi gerektiriyor.

“Sahih, otantik dilin, sihirsel gücünü kötü kullanımla kaybetmemiş olan dilin”, şiirselliğine inananlardanım. Aynı zamanda, bunu iyi şiire dönüştürebilmenin gerektirdiği yoğun çabanın da farkındayım. Gerçek şiirin de insan oğlunun yaratıcı güçlerinden biri olduğundan da kuşku duymuyorum.

Bizim coğrafyamızın (Orta-Doğu ve Batı-Asya) felsefe geleneğini (başlangıçtaki etkinliğine rağmen ve özellikle Ibn Rüşd sonrası) uzun yüzyıllar boyunca kenara itmesinin, bireye, sorgulamalarına, özgür düşünceye getirdiği sınırlamaların, bizleri önemli ölçüde bu alanda donanımsız bıraktığı bir gerçek.

Bu durum, bir ölçüde, sufizm ve heteredoks akımlarca kırılmış olsa bile, bu alanda önümüzde kat etmemiz gereken uzun bir yol olduğu açık.

Temel Şiir Temaları

SY: Temel şiir ve diğer yazım temalarınız, sözcük ve kavramlarınız arasında sıklıkla şunlarla karşılaşıyoruz: 
“Toprak”, “tarih”, “kimlik”,
“sürgün”, “yabancı”, “dost”,
“aşk”, “ölüm”, “Filistin”,
“kuşatma”, “direniş”, “hayat”,
“kuyu”, “çadır”, “rüya”,
“yıldızlar”, “ay”, “yeryüzü”,
“gökyüzü”, “dil”, “müzik”,
“diyalog”, “estetik”, “evrensel”…

Bunların bazıları üzerine, biraz daha ayrıntılı olarak eğilebilir miyiz?

MD: Memnuniyetle…

Toprak

SY: “Toprak” ile başlayabilir miyiz? Ne diyor size toprak? Size “mecnun-u-turab” (toprak tutkunu) diyorlar. Bu doğru mu?

MD: Toprak benim ilk annem. Ondan doğdum ona döneceğim. Toprak bizim somut gökyüzümüzdür. Ben de “yurt” sembolüdür, aynı zamanda. Toprak tüm özlemlerimiz ve geri dönüş rüyalarımızdır.

Fakat toprak, sadece, sınırlandırılmış bir mekan parçası, “belde” yada “yurt” olarak görülmemelidir. Toprak eş zamanlı olarak büyük “Toprak Anamız” olan dünya toprağıdır. Ve o, benim uğraşımın temelidir.

Toprak bir sentezdir: Şiirin kökeninde vardır. Onun maddesi ve dilidir. Toprak ile dil, zaman zaman, birbirinden ayrılamaz, iç içe girmiştir. Toprak şiirin fiziksel varoluşudur.


Tarih

SY: “Tarih”e nasıl bakıyorsunuz? Unutmak İçin Hatırlama’da: “Kim yazacak dilin tarihini, Yosunların tarihini?” diye soruyorsunuz.

Bu Bir Şarkıdır şiirinizde:

“Tarih galip kralların hikayesinden-
başka ne der”

diye soruyorsunuz.

Bir başka şiirde:

“Tarih alay eder hem kurbanları,
hem de kahramanlarıyla.
Geçerken bir göz atar onlara ve devam eder yoluna”

diyorsunuz.

MD: Tarihe gelince; bir çok farklı tarih görüşü ve onların sorgulanması var. Tarihin bir finalitesi (erekliği) var mı? İlerlemeye doğru bir yol izliyor mu? Özünde ilerlemeci mi? Yoksa, aksine, anlamsıza mı işaret ediyor?

Entelektüel eğitimimiz bizi tarihin spiral bir biçimde ilerlediğine inandırmıştı. Fakat, son atmış yıl içinde büyük ölçüde tarihin anlamsız ve saçma boyutlarına tanık olduk.

Belirli ilerlemelere rağmen, tarih bize, (insanın ancak ironi ile baş edebileceği) korkunç, inanılmaz gerilemeleri de gösteriyor.

Tarihin egemenlerce, efendilerce yazıldığı yada yazdırıldığı ve salt onların gözüyle ortaya konduğu açık bir gerçek.

Bugüne dek, bize “kendi tarihimiz” olarak sunulan tarih, galiplerin kendi dilleriyle yazdıkları tarihtir. Yenilenlerin, kaybedenlerin, unutulmuşların tarihi hala yazılmayı bekliyor.

Öyle değil mi? Tarihin oldukça “alaycı” bir doğası yok mu?

Ayrıca, tarihi şiire dökmeye gelmez diye düşünüyorum. Çünkü “tarihçi”, kurbanlarını isimlendirirken yüksek ateş ürpermeleri geçirmediği gibi, “gitarın ezgisini” de pek dinlemez. Ve ne şevkati ne de sezgisi vardır. Tarih’in derin düşünmeye vakti yoktur. Ne aynaya sahiptir ne de ayrı bir yüze. O: hayali bir gerçekliktir

Kimlik

SY: “Kimlik” bugün size ne diyor? Haklı olarak, 1960’lı yıllarda “Yaz! Ben Arab’ım …” ile çıktığınız kimlik mücadeleniz de nasıl bir evrim oldu?

Huriyye’nin Dersleri şiirinizde anneniz: “Bırak artık dedenin siyah kepine özlem duymayı” diyor; ve son şiirlerinizden birinde: “Kimlik bıraktığınız mirastır, size bırakılan değil” diyorsunuz.

Cidariyye’de: “görmezlikten gel kabilesel bayrakları” diyor size hemşireniz.

Filistin’lilerin uzun yıllardan beri süren, efsanevi ve acı dolu haklı toprak ve kimlik mücadelesini ve benzerlerini ayrık tutarsak, son dönemlerde hemen hemen her alanda ortaya çıkartılan “kimlikçi” duruşlara nasıl bakıyorsunuz?

Bu durumun bizleri “insani ortak paydadan”,”farklı kültürleriyle tek insanlık” idealinden uzaklaştırma riski nedir?

MD: Kimlik tarihin ve günümüzün önemli bir sorunsalıdır kuşkusuz. İnsanoğlunun, bireyin bir “onsuz olmazıdır”.

Özellikle, elinizden adaletsizce alınan kimliğiniz için mücadeleniz sizin kutsal haklarınızdan birdir. Aynı biçimde, size, baskı ile giydirilmeye çalışılan “kimliğe” karşı direnmeniz bir haktır.

Ancak, son zamanlardaki, insanları birbirinden koparıcı, ortak insani özü, birlikte varolabilme olanağını tehlikeye atıcı, abartılı kimlik arayışlarına eleştirel bir yaklaşımla bakmak zorunluluğu vardır düşüncesindeyim.Buradaki hassas çizginin çok iyi çizilmesi gereklidir.

Benim özel durumuma gelince: Ben, henüz, bana geri verilmeyen ve horlanan Arap ve Filistinli kimliğimin, başlangıçta olduğu gibi, şimdi de peşindeyim.

Fakat, kimliğe bakışım zamanla değişime ve evrime uğramıştır. Kendim ve şiirimin uğradığı gibi.

Şimdi aradığım kimlik, insanlık alemi içinde, evrensele yönelik bir kimliktir. Bunun, benim Arap, Filistinli olmamı zayıflatan değil, daha da güçlendiren bir yaklaşım olduğuna inanıyorum.

Salt bizi bırakılan, verili, dar tanımlı bir kimlik artık bize yetmemektedir. Zaten yetmediği açıkça ortada…

Ben “kimliğimizin yazılma süreci içinde olduğu” kanısındayım. Ve bizim icat edebileceğimiz, keşfedilebileceğimizle yerini bulacağına ve zenginleşeceğine inanıyorum.

Geçmişe, taşıyamayacağından daha fazla yük yüklemeyi, haksız buluyorum.

Dil

SY: “Dil”e çok önem veriyorsunuz. Görürüm Uzaktan Gelen Hayaletimi şiiriniz de:

“Anadilime diker gözümü bakarım” ve

başka bir şiiriniz Muallaqat’da:

“Ben kimim? Bu başkalarının sorduğu fakat
cevap veremediği soru.
Ben kendi dilimim…”

diyorsunuz.

Kendi diliniz olmak nasıl bir şey? Büyük Usta F. Pessoa’da: “Ülkem Portekiz dilidir” demişti.

Siz ne tür bir dil peşindesiniz?

Huriyye’nin Dersleri’nde “iki dillilikten” bahsediyorsunuz: Sözel, konuşulan yada halk dili ve yazı yada edebi dil.

Neden “iki dillilik” ? Bunu biraz açar mısınız?

E. Said: “Filistinlileri temsil edebilecek ifade biçimlerinin, temelde, yerleşik-olmayan, melez ve fragmenter (parçalı) nitelikte olması gerektiğine” inandığını söylüyor.

Bu görüşe katılır mısınız? Unutmak İçin Hatırlama’da “Bir dil arıyorum üstüne yaslanabileceğim ve onun benim üstüme yaslanabileceği” diyorsunuz.

Buldunuz mu bu dili?

MD: Benim, secere, soyağacı, kanbağı yada akrabalık gibi bir takıntım yok. Evet, ben “kendi dilimim”. Ne fazla ne de az.

Kendimi dilimin üstünden tanıyorum.Ve dilimi de komşu diller (Roma-Bizans, Fars, Osmanlı…) bağlamında, onlarla ilişkisi içinde algılıyorum.

“Saf ırk”ların ve “saf kültür”lerin varlığına inanmayan biriyim: Ne kendi coğrafyamda (Orta-Doğu’da), ne de dünyanın herhangi bir yerinde. Tam aksine “melezliğin” beni ve kültürümü zenginleştireceğine inanıyorum.

Arapça konuştuğum için, Arapça anadilim olduğu için Arabım. Arabım, çünkü Arapça benim ana dilim. Benim kültürümde “getto” yok. Aksine, çoğulluk var, onların birlikte varolması var.

Ben kendi ülkemi, hatta Devletimi kendi dilimde kurmaya çalıştım. “Hayatımı tek bir bayrağa adamam”.

“İki dilliliğe” gelince: Arap halk dilini, günlük konuşulan dili çok iyi bilmem. Onu iyi bilmeyi çok isterdim. Çünkü bu dil, kaynağa daha yakın, peysajda yan yana duran, daha sade ve insani bir dildir.

Karışık bir dil konuşurum ben. Burada da “saf”lığım yok: Filistin, Mısır, Lübnan Arapçası karışımı bir dil. Adı geçen şiirde, bir gerçeğimiz olan, halk dili ve edebi dil ayrımına vurgu yapmak istedim: Annem Huriyye’nin sade halk dili yanında, benim karmaşık edebi dilim.

E. Said dostumun, Filistinlilerin kendilerini ifade etmede, konumları, uzak ve yakın tarihleri, göçebe ve sürgün hayatlarına uygun biçimlere (melez, parçalı ve yerleşmemiş) başvurması gereği düşüncesine katılıyorum.

Ve ben bunu, kendi eserimde bir ölçüde örneklediğimi sanıyorum.

Evet: Hep bir dil aradım, karşılıklı birbirimize yaslanıp destek olabileceğimiz. Bu dili bulup bulamadığımı bilemiyorum, henüz. Arayışım sürüyor…

Rüya

SY: “Rüya” ne demek sizin için? “Rüyalar bizim tek sözümüz” diyorsunuz Cidariyye’de.

Rüya, Nedir O şiirinizde:

“Rüya, nedir bu?
Nedir bu hiç birşey, bu
Zamanın yoldan gelip geçicisi?”

diye soruyorsunuz.

MD: Rüya ve rüyayı kaybetmek, benim şiirimde yaşayan bir mittir. Benim tek rüyam, ondan bir tane daha bulabilmektir.

Rüya, hepimizin içinde bulunan bir gökyüzü parçasıdır. Hiçbir zaman, tümüyle pragmatist, tümüyle realist olamayız. Az da olsa, bir parça gökyüzüne ihtiyaç duyarız: Olan ile düşlenen arasında bir dengeyi bulabilmek için.

Rüya şiirin dinidir…

Zorlukla görürüm onu. Ne gerçekliktir rüya, ne de karşıtı. Ne hissedilebilir ne dokunulabilir. Bana sürekli “bekleme beni, eğer ziyaretimi istiyorsan” der…

Müzik

SY: “Müzik” hem özel hayatınızda hem de şiirinizde önemli bir yer tutuyor. Bu nereden geliyor?

Hangi müzik türleri sizi daha çok çekiyor? Adorno gibi “Her şeyin… bir çeşitleme (varyasyon) olduğuna” inanıyor musunuz?

D. Baronboim’in “maestro” dediği, dostunuz E. Said’in bunda bir katkısı olmuş olabilir mi?

MD: Müziğe çok küçük yaşımdan beri ilgi duydum. Şiir’e de, önemli ölçüde, o çekti beni sanırım. Ben halk müziğinin içine doğdum. Ona ve halk ozanlarına süregelen ilgim normal olsa gerek.

Daha sonra klasik Arap müziğiyle tanıştım ve sevdim. Özellikle güçlü güfteleri, nağmeleri hep dolduragelmiştir kulağımı ve ruhumu.

Kahire günlerimde M. Abd al-WAhhab ve Abd al-Halim Hafız gibi büyük müzisyenlerle karşılaştım, dost oldum.

Müzik üzerine daha derinlemesine eğilmem, daha sonra, klasik batı müziğiyle biraz daha fazla içli dışlı olmamla birlikte başlamıştır. O dönemden itibaren, şiirimde ve düzyazımda müzikaliteye, temel bir öğe olarak, yer vermeye çalışıyorum.

Dostum Edward’ın, bu alanda da, beni etkilediğini sevinerek kabul ediyorum. Üstad Adorno’ya katılmaktan başka elden ne gelir?

Bu arada efsanevi Ummi Gülsüm’ü hiç yanımdan ayırmam. O biraz da ruhumuzdur bizim. Feyruz’da çok sevdiğim sanatçı bir dostumdur.

Ben, ayrıca, bir ney sesi düşkünüyüm. Neyzen Tevfik’e de hayranım. Şairliğini tanımıyorsam da henüz.

Diyalog/Diyalojizm

SY: “Diyaloğa”, diyalojizme çok önem veriyorsunuz. Cidariyye’de “Ben rüya görenlerin diyaloğuyum” diyorsunuz.

Nasıl tanımlıyorsunuz onu? Bakhtin gibi: “Sözün dokunduğu anın” sihri olarak mı? “Varoluşun temel öğesi” olarak mı görüyorsunuz onu?

Sizce, “diyalojik bağlamın bir sınırı”, yada “bir ilk veya bir son söz/sözcük” var mıdır?

Diyalog sizde: “Varoluşu hissetmeye” yada “yoklukla baş etmeye” yarıyor mu?

O. Paz: “Diyalog insanidir. Diyalog kutsaldır” diyor. Siz ne diyorsunuz?

MD: Diyaloğa büyük önem veriyorum. Daha doğrusu hak ettiği önemi veriyorum. Ve onu, varoluşumu duyduğum, yaşadığım temel bir öğe olarak görüyorum.

Ben tek başıma değilim bu evrende: Ne zamanda, ne mekanda ne de şiirimde. İçimde bir çokluk barındırıyorum. Bir çokluk, bir kamu var. Diğeri, öteki de var. Ben de, kendim olarak, bir kamuyum.

Gerçeğin çok boyutu, yönü var. Ben tek başıma onun kralı olamam.İçsel çelişkilerim de, dünyada etrafında dolaşan çelişkilerin de ürünü, aynı zamanda. Ben tek renk, tek tarih, tek ülke değilim. Bu diyarda başkaları da var.Bir dış öteki var, bir iç öteki var, komşular var.

Ben kendimi sözlerin, seslerin farklılığına açık tutarım. Onlarla sürekli söyleşirim. Şiir de böyle bir şey olmak durumundadır: Diğerlerini, ötekiyi ağırlayıcı olmak, misafir etmek, farklı ifade biçimlerine alan yaratmak zorundadır.

Sözde ve şiirde sınır yoktur. Son şiir diye bir şey yoktur, son sözün olmadığı gibi. Ufuk hep açıktır. Açık kalmalıdır.

Şiire doğru giden yol da şiirdir. Bir son istasyon söz konusu değildir burada.

“Diyalog insanidir, diyalog kutsaldır.” Evet. Çok sevip saydığım şair, düşünür ve eleştirmen O. Paz çok haklı çok…


Kuşatma

SY: “Kuşatma”, kuşatma altında olmak ne der size? 1982 Beyrut, 2002 Filistin kuşatmalarını yaşadınız.

Kuşatma Altında şiirinde:

“Tutsakların yaptığını yaparız biz,
ve işsizlerin yaptığını:
umut ekeriz”

diyorsunuz.

Yetiyor mu, bu “umut ekmek”, ayakta kalmaya?

Kuşatmada nasıl bir “aralıktır” hayat? Zaman ve mekanın anlamlarında nasıl bir değişim gözleniyor.?

MD: Ne olabilir “kuşatma” ? İnsanoğlunun en acımasızca, zalimce, onursuzca sıkılaştırılmasını, boyunduruk altına alınmasını istemekten başka?

“Ben” yoktur kuşatma altında ve hayat bir aralıktır. Sığınılabilecek tek şey: Umuttur.

Her şeyi altıncı hislerinizle ölçebilirsiniz ancak. Boşuna insanların güvenini hissetmeye çalışırsınız.

Kadınlar buluta bağırır orada: “Ört sevdiğimi. Benim giysim kana bulandı çünkü” diye.

“Kuşatma durumunda zaman mekan olur. Kendi sonsuzluğunda sabitlenmiş biçimde. Kuşatma durumunda, mekan zaman olur. Dününü ve yarınını kaybetmiş halde.”

Tek bir amacınız olur kuşatma altında: “Var olmak.”

Hiç kimse unutulmak istemese de, sizi pekala unutabilirler orada. O karanlığın, o çaresizliğin, o dehşetin içinde.

Ve kuşatma altında sorarsınız sürekli: Ey güçlüler! “ne istiyorsunuz bizden?”

Yabancı

SY: “Yabancı” kimdir sizin için? Şiirinizdeki yeri ve niteliği nedir?

“Ben yabancıyım…Sıfatlarından yorgun…” diyorsunuz? Sevdiğiniz Aeschylus: “Herkes çabucak yabancıyı suçlar” diyor.

Sa’di de Gülistan’ında “Yabancının yabancıdan başka dostu yoktur” diyor.

Siz ne diyorsunuz? Niye siz “Kendi kendine konuşan”sınız?

MD: “Yabancı”nın bende ve şiirimde olumsuz bir çağrışımı yoktur. “Düşman” kesinlikle değildir. İçimizde ve yanımızda yaşadığımız biridir. ,

En güç yabancılık, kendi içinizde taşıdığınızdır. Ve sonra da kendi ülkenizde çektiğiniz yabancılıktır. Aynı toplum, aynı kimlik içindeki…

Daha karmaşık olan yabancı kavramı, “insani duruma” ilişkin olandır: Bu yeryüzünde, hepimiz yabancıyız. İlk yabancımız olan Adem gibi. Kendi kendimize de, iç dünyamıza da, yakınlarımıza da, aşık olduğumuza da yabancıyız.

Halkların karışımı, göçleri, sürgün ve sığınmaları, “yabancıların yol almaları”, birbirine kavuşmalarıdır.

Barış da, (tarihin belirli dönemlerinde sağlanabilmiş kısmi barış da) yabancıların diğer yabancıları kabul etmeleri, tanımaları ile olanaklı olmuştur.

Belirli dönem ve konjonktürlerde kimin gerçek “yabancı” olduğunu kestirmek, belirleyebilmek güçtür.

Kiminle konuşabilir insan sürekli, kendi kendinden başka?

Benim eserimde yabancı, yalnız “öteki” değildir. O aynı zamanda içimdedir. Onun hakkında ötekini reddetmek için konuşmam. O sürekli içimdedir.

Sürgün

SY: “Sürgün”, sürgün birey, “sürgün şair” olmak ne anlama geliyor sizin için?

Siz bir “sürgün şair” misiniz? Sürgün ne zaman bitecek? Bitebilir mi?

Kimim Ben, Sürgünsüz şiirinizde:

“Ne yapacağım? Ne yapacağım
sürgün olmaksızın”

diyorsunuz?

Tüm yarattığı yabancılaştırıcı efektlere, yersiz-yurtsuzluklara, yarım-aidiyetlere, marjinal kalışlara, bitmez özlem ve acılara rağmen; sürgünlüğün insan olmanın tarihine, kültürler-arası diyaloğa, yaratıcılığa büyük katkılar getirdiği açık.

Birçok yazar,şair, düşünür, sanatçı ve radikal siyaset insanlarının hayatında, kısa yada uzun süreli, sürgünlük gözlüyoruz.

Modern Batı’nın düşünce, sanat, edebiyat ve biliminin önemli eserleri sürgünlere ve sığınmacılara aittir. Dante, Marx, Adorno, Popper, Alberti, Vallejo, Aurerbcah, Bunuel… örneklerinde olduğu gibi.

Biz de Seyahat Ederiz Herkes Gibi’de:

“Biz de seyahat ederiz herkes gibi, fakat geriye dönemeyiz hiçbir şeye…
Bizimkisi sözcükler ülkesidir: Konuş, konuş.
Bırak bu seyahatte bir bitiş göreyim”

diyorsunuz.

Görmüyor musunuz bir bitiş “bu seyahatte”, şimdi?

Hüthüt’te:

“Özlemdir sürgünün mekanı…
Bir sürgün yeridir, bu kalbin içi”
Burada bahsettiğiniz bir iç sürgün mü?

MD: Tarihi, insanoğlunun tarihi ile eşzamanlı olan “sürgün” bitmez hiçbir zaman. İster yurtta, ister yurt dışında, ister içinizde, ister dışınızda, bitmez sürgün.

Sürgün’ün çok hali vardır: İçinizde, dilde, ailede, adalet önünde, dünya önünde…. En zorlu sürgün, kendi içinizde hissettiğinizdir.

Sürgün salt mekansal bir durum değildir. Kendi toprağınızda da sürgün olabilir yada sürgün hissedebilirsiniz kendinizi.

Sürgün’ün yaratıcılığa katkısına gelince: Bu olguya tarih boyunca tanıklık ediyoruz. Kendisi, toplumu, kültürü ve kurulu düzen ile “tam uyum” içinde olan birinden yaratıcılık beklenebilir mi? Sanmıyorum.

Yerleşik düzeni ve kurallarını çiğneyici güçlü bir iç tansiyonun varlığı, tüm yaratıların zorunlu koşuludur bence. Ben, sürgünde pozitivite (olumluluk) bulan biriyim.

Kendi sürgünüme gelince: Yakın zamana kadar yaşadığım zorunlu mekansal sürgünün ötesindedir bugün. Bugünkü sürgünüm daha çok bir iç sürgündür, psişik, ruhsal bir sürgündür. Ve pek biteceğe benzemiyor.

Evet. Beni “sürgün şair” nitelemek yanlış olmaz sanırım. Anadilim dışında. Şair olarak sürgünde doğdum. Ve bir çok halini yaşadım.

Sürgünde çok geliştim. Sürgün bana değişik kültürler, halklar ve insanlar arasında bulunma yaşama, onlarla diyaloğa girme olanağı tanıdı.

Sürgün, evin, yurdun geçiciliğini bilir. Ve bunu asla unutmaz. Güvenli görünen, tanıdık olan toprakların, nasıl bir zindana dönüşebileceğini hisseder.

Sürgün, “sınırları” aşarak, yerleşik katı düşünce ve deneyimlerini engellerini hiçe sayar. Tüm dünyayı sürgün edinilen bir mekan olarak görür. Yerel ve ulusal sınırları aşıp evrensele, varoluşsal’a yönelir.

Bir bitiş yok henüz “bu seyahatte”. O sürüyor.

Hüthüt’de, iç sürgün dahil, çok şeyden bahsetmeye çalıştım…

Truvalı Şair Olmak

SY: Siz kendinizi “Truvalı” bir şair olarak, kaybedenlerin, yenilmişlerin, sessizlerin, unutulmuşların, tarihi yazılmayanların şairi olarak niteliyorsunuz.

Nasıl bir şey “Truvalı” şair olmak?

MD: Belirli bir süreden beri, Truvalı şair olmak istediğimi vurguluyorum. Ben, galibiyetin, “zaferin” şairi değilim. Şairi olunacak bir zaferimiz yok zaten.

Ayrıca, kişisel ve şiirsel olarak, yenilgilere alışığım. Onları iyi bilirim. Onların içinde geçti ömrüm ve şiirim.

Galiplerin, muzafferlerin şairi olunabilir mi? Bundan çok kuşkuluyum. Büyük İskender’in yıkıp yakıcı orduları ne tür bir şair yaratabilir?

Kişisel karakter olarak ta, zaferleri ululayacak, onlara övgü yağdıracak, yada şakşaklayacak bir yanım olduğunu sanmıyorum.

Zafer, birilerini, yenerek, ezerek, yok ederek, onursuz kılarak kazanılabilir mi? Bunu da hiç sanmıyorum. Truvalı olmayı, bilinçli olarak seçen biriyim.

Kesinlikle kaybedenlerin, umutsuzların kampındayım. Onların çadırlarında yaşarım.

“Truvalılık”, benim tüm hayatıma, eğitimime, varlık tarzıma, deneyimlerime sürekli olarak sinmiştir. “Kurban”lardan biri olarak sinmiştir.

Truvalı olmakta hayatiyet, canlılık buluyorum. Söylenmeyeni, dillendirilmeyeni ifade etmek olanağı veriyor bana.

Şair de zaten sürekli “henüz söylenmeyenin” peşinde değil midir?

“Yenilgi”, insanoğlunun kaderinin gözlemlenebilmesi için bir olanaktır.

Bana göre, “umutsuzluğun dili” umut’un dilinden daha güçlüdür.

Teselli Edici Şair

SY: Sizin için “avundurucu”, “teselli edici”, “ağıtçı” şair nitelemeleri yapanlar da var.

“Ölüm”e vurgu siz de bir metafor mu, yoksa bir gerçekliğin dillendirilmesi mi?

Ne dersiniz?

MD: Hayır, ben avutan, ağıt yakan bir şair değilim. Ölüm ile kuşatılmış bir şairim sadece.

İçinde doğduğum ve bugüne dek yaşadığım koşullar getirdi bunu. Filistinin tarihi ve kendi özel tarihim, ölüme karşı sürdürülen uzun bir mücadelenin tarihidir.

Ölüm bende bir metafor değildir. Onu tema olarak seçmedim. O kendini üzerime bir gerçeklik olarak empoze etti. Ölüm ile en çok içli dışlı Cidariyye eserim de, özünde, hayatı ve yaşamayı ve onun güzelliğine yakılmış bir ezgidir.

Çok ve Çoğul Okumalar

SY: Çok ve çok yönlü, çoğul okuma alışkanlığınızla da biliniyorsunuz. E. Said bu yönünüze özel vurgu yapıyor.

Bize biraz okumalarınızdan ve alanlarından bahseder misiniz?

Ne tür tatlar veriyor size okuma?

MD: Evet. Çok ve durmadan okuyan biriyim. Okumalarım şiir ve şiir üstüne yazılanlarla sınırlı değil. Tarih, felsefe, siyaset, sosyoloji temel alanlarım arasında sayılabilir. Bol miktarda ve severek roman okurum.

Okumalarımı çeşitlendirmeyi severim. Coğrafya’ya, denizciliğe ve seyahat edebiyatına tutkuyla bağlıyım. Tiyatro ve sinema da bunlara eşlik eder.

Kitabı, insanın en büyük dostlarından biri olarak algılarım. Sürekli konuşabileceğiniz, istediğiniz zaman birlikte olabileceğiniz ve sizi sabırla bekleyen ve hiç küsmeyen bir dost.

Kuşkusuz tüm okumalar aynı niteliği taşıyamaz. F. Bacon’un dediği gibi: “Bazı kitaplar tadımlıktır, diğerleri yutmak içindir ve az bir kısmı da iyice çiğneyip hazmetmek için.”

Entellektüel/Aydın Olmak…

SY: “Entellektüel” olmak, “aydın” olmak ne demek sizce?

A. Gramsci onların “aklın kötümserliği ile iradenin iyimserliğini” birleştirenler olarak görüyor ve aydınların hatasını, “anlamadan ve özellikle hissetmeden ve tutku sahibi olmadan bilmenin olanaklı olduğuna inanmaları” olarak görüyor. Bu düşünceye katılır mısınız?

Adorno, aydınların “kimseye kendilerini temsil ettirmeme” gereğini vurguluyor.

Ve “aydınlar” konusunda büyük katkılar getiren, dostumuz E. Said, onların fotoğrafını şöyle çiziyor: “Yabancı, sürgün, marjinal, amatör, yalnızlık, durumunun üstlenicisi, evrenselin hedefleyicisi, her tür iktidara gerçeği söyleme dilinin konuşanı…”

Siz ne diyorsunuz?

Sizi de, Gramscian anlamda, başlangıçta daha çok “organik”, “national-popular” bir aydın ve giderek genel’e, evrensele yönelen bir aydın olarak niteleyebilir miyiz?

MD: Gramsci, Adorno ve dostum E. Said’in aydınlar üzerine söyledikleri, beni de uzun yıllardan beri etkileyen düşüncelerine, aynen katılıyorum.

Aydınlar, pragmatizmden ve “günlük siyasal gerçekçilikten” uzak kalarak, ilkelerin, ilkeliliğin koruyucusu olmak işlevlerini sürdürmek durumundadırlar.

Tarihte olduğu gibi ve bu gün de tüm dünya, cesur ve gerçek aydın duruşlarına büyük ihtiyaç duymaktadır.

Dostum Edward da bu duruşun, son dönemlerdeki en seçkin örneklerinden biri olmuştur.

Eleştirel, farklı ve zaman zaman “uçuk” düşünmek ve davranmak aydınların görevidir. Bu bir sapkın huy yada mizaç değildir, asla. Bu, sağlıklı bir toplumun temel ihtiyaçlarından biridir. Birilerince üstlenilmesi gereken…

Çok az sayıda da olsa, entelektüel hayatın acılı tadını, asilleştirici, insanlaştırıcı yönlerini bilenler bu hayattan pek taviz vermezler sanırım.

Aydının beyni, sürekli kendini gözetleme altına alır, aman vermez kendisine.

Aydının ruhu da sadece kendine çalışmaz, çalışamaz, uçuşur diyardan diyara, konudan konuya…

Evet. Aydın bir yabancıdır. Hem kendi içinde hem de kendi toplumunda. Yalnızdır. Köşede kalmayı tercih etmiştir. Ona mesafe gerek. Alan gerek. Görebileceği ufuk gerek.

Güncelden, konjonktürelden, medyatik/gösterisel’den uzak olması gerek.

Ben kendimi aydın, entelektüel olarak nitelendirmiyorum. Bu sıfatı çok sevip saymama rağmen.

Ancak, kendi mütevazi hayatımda, ilkeliliğe, dik durmaya, bildiğim doğruyu söylemeye ve ona uygun davranmaya sürekli gayret ettim. Bunu ne denli başarabildiğimi bilmiyorum.

Aydınlığım bir yana, evrensele yönelikliğim kesinlikle doğru sanırım.

Dik Durmak…

SY:

“Ben neysem oyum…
Roma’nın tuz yollarını bekleyen
dalkavuklardan biri değilim”

diyorsunuz bir şiirinizde.

Ayrıca, sizin “dik” duruşunuza ilişkin iki alıntıya daha rastladım. Birincisi: Başkan Y. Arafat’ın Filistin halkından şikayette bulunduğunda, o’na: “Öyleyse siz kendinize başka halk bulun” demeniz.

İkincisi de: “Eğer Y. Arafat Tel-Aviv’i kuşatıp, halkını susuz, elektriksiz bırakmaya kalkarsa, buna karşı direnmek üzere sokağa çıkan ilk ben olurum” demeniz.

Doğru mu bunlar?

MD: Evet. Doğru. Ayrıca, daha fazlası var da var. Fakat bunun ne yeri ne de zamanı burası. Her kendisini insan olarak niteleyen varlığın yapması gereken bu değil mi? Bunda yüceltilecek fazla bir şey yok…

Kuramsal Yazım…

SY: Engin kuramsal, eleştirel birikiminize ve güçlü sezgilerinize rağmen, şiir üzerinde kuramsal, eleştirel yazımdan, teorizasyondan kaçınıyorsunuz.

Bu “fazla” alçakgönüllülük neden? Yoksa, şairlikle bağdaşmaz mı buluyorsunuz eleştirmenliği?

MD: Şiir kuramcılarına büyük saygım var. Ama, bilebildiğim kadarıyla, iyi şairlikle iyi şiir kuramcılığını bağdaştırabilenlerin sayısı hayli az.

T. S. Eliot, E. Pound, P. Valery, E. Montale, S. Heaney gibi istisnai örnekler var, kuşkusuz.

Burada başka bir sorun da şu: Şiir kuramı ile içli dışlı şairlerin, genellikle (belki de kaçınılmaz olarak) kendi şiir deneyimlerini savunan ve diğer deneyimlere yabancı bir duruş sergilemeleri.

Ben, şiir kavramlaştırmamı, bizzat şiirimde, onun içinde gerçekleştirmeye çalışıyorum. Kendimi teorik bir halka içine hapsetmek istemiyorum. Önüm açık olsun istiyorum…

Ayrıca, sanırım bende, bir tür, teorik doku eksikliği var. Belki de kendimi yanıltmaktan çekiniyorum. Belki de bu alanda yeterli donanımım yok!

Çeviri ve Şişir Çevirisi

SY: “Çeviri” ve özellikle “Şiir çevirisi” uğraşına nasıl bakıyorsunuz?

Aslında şairliğin de, bir tür çeviri işi olduğu; sezgi, duygu, düşünce, ve benzerinin söze yada yazıya çevrilmesi olduğu söylenemez mi?

Siz çevirmenini de “şair”, bir “paralel şair” olarak görüyorsunuz.

Bunu biraz açar mısınız?

MD: Çevirinin büyük önemini ve “onsuz olmazlığını” kimse inkar edemez.Ancak çeviri çok zor, çileli ve ciddi sorumluluk taşıyan bir iş. (Burada nitelikli, özgün çeviriden bahsediyoruz, kuşkusuz)

Her dilin kendi yapısı, stili, işaretler düzeni vardır. Çevirmen, sadece sözcüklerin anlamının aktarıcısı, dereden geçiricisi değildir.

Fakat onların yeni ilişkilerinin yapısının, örüsünün yazarıdır aynı zamanda.

Ve çevirmen, yalnız anlamın açık, aydınlık bölümünün ressamı değil, fakat aynı zamanda karanlıkta, gölgede kalanın ve onun neyi esinlettiğinin, telkin ettiğinin de nöbetçisi ve gözetleyicisidir.

Çevirmen, kendini, eş zamanlı olarak, “paralel şair” konumunda bulur, kaçınılmaz olarak.

İki ayrı dil ve deyiş arasındaki bu zorlu diyalog kurma çabası sırasında, yer yer, zaman zaman, her iki dil ve deyişe karşı şu bildik “güzel ve kaçınılmaz ihaneti” işlemek durumunda kalır.

Çeviri şiir, bana göre, sadece yazarının değil, onun “paralel şairi” olan çevirmeninin de malıdır.

Çeviri şiir mümkündür. Ve çok gereklidir: Tüm insanlığın engin şiirsel deneyiminin kapılarını açtığı gibi, farklı dillerin yapı, stil ve benzeri yönlerini geliştirici bir işlev de görür.

Şiir Antolojileri/Seçkileri

SY: “Şiir Antolojileri”ni, Seçkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Seçki yapmada ne tür sorunlar çıkar karşımıza?

Siz Fransızca’daki seçkinizi hazırlarken ne tür güçlüklerle karşılaştınız?

Daha çok hangi şiirlerinizi bir seçki de görmek istersiniz, bugün?

MD: Bir antoloji, ne kadar iyi yapılırsa yapılsın, bir şairin tüm şiir serüvenini değerlendirebilecek bir olanak sunmaz, sunamaz.

Bir şiir seçkisi, bir şairi “ortalama”, “çok iyi” yada “kötü” olarak gösterebilir.

“Seçme” sözkonusu olduğunda, sübjektiflikten arınmak oldukça güçtür. Ayrıca, zamanla ve kısıtlı “sayfa mekanı” ile de boğuşmak zorundasınız.

Ben de, Fransız Gallimard yayınevine 2000 yılı basımlı seçkimi hazırlarken, bu güçlüklerle karşılaştım.

Ek bir güçlük de, yabancı bir dil ve onun okuru için, çeviri üstünden bir bağ girişimi olma niteliğinden geliyordu.

Bugün, daha çok, son yirmi yılımda ürettiğim şiirime öncelik veriyorum. Bunun nedenini de: Bu dönemdeki şiirimin kalitesinin ve estetik değerinin daha çok gelişmiş niteliğine ve evrensele ve varoluşsala daha fazla yönelik olmasına bağlıyorum.

Bu, daha önceki şiirlerimi reddediyorum anlamında anlaşılmamalıdır. Kesinlikle böyle bir tutum içinde değilim.

Sonuçta hepimiz, hiçbir zaman kaçınamayacağız, kendi tarihleri olan bireyler değil miyiz?

Ödüller

SY: “Ödüller”, edebiyat ve şiir ödülleri size ne ifade ediyor? Bir çok uluslar arası ve ulusal ödül sahibisiniz.

Nobel Edebiyat Ödülü için de adınız çok dillendirildi Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

MD: “Ödül” peşinde olmak, pek sevdiğim ve kendime yakıştırdığım bir şey değili.

Kuşkusuz, takdir edilmek, eğer hakça ve adaletli yapılırsa, insanı onurlandırır. Örneğin: Uluslararası Nazım Hikmet Ödül’üne İstanbul’da layık görülmem bende böyle bir duygu, hoşluk ve sevinç yaratmıştır.

Ancak, “ödülcülük” diye yeni bir işkoluna ihtiyacımız olduğunu sanmıyorum.

Nobel Edebiyat Ödülünü ne düşündüm ne de rüyasını gördüm. Beni ona layık gören dostlarıma müteşekkirim. Ancak, Borsa’da bir değer olmak benim doğamda olmayan ve şiddetle karşı olduğum bir şey.

Arzu edenler düşebilir bunun peşine. Bu onların bileceği bir iş. Ancak, bir ödülü, ne düzeyde olursa olsun, bir sanatçıyı, yazarı, ya da şairi tek başına iyi yapamaz, kesinlikle.

Bazı insanların, ve biz Arap’ların da bitmez tükenmez bir “imaj” sorunu var.

Bende böyle bir takıntı yok.

Ünlü Olmak ve “Sembol” Şairlik…

SY: Toplu eserleriniz yirmiyi aşkın baskı yapmış, milyonlarca satmış, şiir dinletilerinize binlerce insan katılıyor. Bir çok dünya diline çevrildiniz.

“Ünlü”, sevilen ve sayılan bir şair olmak nasıl bir duygu? Ayrıca bir “sembol” şairsiniz.

Tüm bunlarla nasıl baş ediyorsunuz? Ne tür yükler taşıyorlar kişisel ve yazarlık hayatınızda?

MD: Ben böyle bir “ün”, “şan, şöhret” peşinde asla olmadım. Kuşkusuz, her sanatçı, yazar sesinin daha yaygın duyulmasını ister. Ama bu zorlanacak, peşinde koşulacak bir şey olmamalıdır.

Ben “sembol” olmaktan kurtulma mücadelesi veriyorum, uzun süreden beri. Bu oluşum, yani “direniş”, “dava sembolü” olma, biraz da, benim ve parçası olduğum halkımın yazgısının getirdiği bir şey.

Ben ayrıca, övülmeyi, alkışı ve benzeri abartılardan hiç hoşlanmam.

Şunun da altını çizeyim ki; ben asla kendimden ve yazdıklarımdan tatmin olmayan biriyim. Şiirimi geliştirebilmek için, sürekli yeni bir dil ve ifade biçimi peşindeyim.

Henüz yazmak istediğimi yazmış biri değilim. İçinde yaşadığım tarihsel koşulları aşabilecek, başka bir zamanda da yaşayabilecek bir şiirin ardındayım. Umarım bir gün buna yaklaşırım.

Siyaset

SY: “Siyaset” ne dedi size dün ve bugün ne diyor? Bu alanda, güçlü yeteneğinize rağmen, gönülsüzlüğünüzden, “coşkusuz” oluşunuzdan bahsediyor dostunuz E.Said.

Bu doğru mu? Ne demek istiyor?

Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) ve Yönetimi ile ilişkileriniz nasıldı? Şimdi nasıl?

Y. Arafat’ın imajı nedir sizde?

FKÖ ve Y. Arafat’ın bazı temel bildirgelerinin ve konuşmalarının yazarının siz olduğunuzu biliyoruz. Hangilerdir bunlar?

Son dönemdeki Filistin’deki gelişmeleri, radikal bölünmeleri ve eylem biçimlerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Son şiirlerinizden birinde: “Düşmek zorunda mıydık bu büyük yükseklikten, ellerimizde kanı görebilmek için, sandığımız gibi, melek olmadığımızı anlayabilmek için? Sergilemek zorunda mıydık dünyanın önünde hatalarımızı?” diyorsunuz üzülerek…

MD: Siyasetin önemi ve bireylerin ve toplumların hayatı açısından belirleyici rolünün bilincindeyim. Belirli bir mesafeden, gerek düşünce ve gerekse eylemini izlerim.

Hiç kimse siyasetle hiçbir ilişki içine girmediğimi iddia edemez. Bu da zaten bir siyaset etme biçimidir, ayrıca.

Siyaset gerçeği algılamanın bir biçimidir de.

Benim hayatımda olduğu gibi, şiirimde de siyasal boyut mevcuttur. Fakat, şiirimdeki siyasal boyut kendini ilan etmez, bağırmaz, imalarla kendini gösterir.

Kültürel yaklaşımdan ve şiirsel hayalden kopuk bir siyaset (ki dünyada egemen olan budur), konjonktürel, anlık ve geçici olanın sınırlandırmalarına mahkumdur.

Ben doğrudan, günlük siyaset yapmayı çekici bulanlardan değilim. Hatta, böyle bir uğraşı, büyük ölçüde, yavan, sıkıcı, zaman alıcı, yabancılaştırıcı bulurum.

Bugün, Filistin Yönetimi de dahil, her hangi bir iktidarla, hiçbir resmi bağım ilişkim yok.

Kuşkusuz, insani, kişisel düzeyde ilişkilere sahibim.

E. Said’in “coşkusuzluk”tan kastettiği, benim içimdeki, vicdanımdaki, hiçbir iktidarın ve yönetimin parçası olmama isteğimdir.

Ben kendi asıl, hayati alanımda, şiir dünyamda, kalmak istiyorum. Bu alanı, şiir yazmamı, şair olmamı sınırlandırabilecek her hangi bir şey (mevki, statü, resmi görev v.b) edinmeye karşıyım.

Ayrıca, ben ne resmi görevler ne de idari sorumluluklar yüklenecek bir doğaya sahip değilim.

Bitmez tükenmez toplantılar, resmi ziyaretler, anlamsız uzun akşamlar, ve organize seyahatlerden hiç hoşlanmam, onları kaldıramam.

Bugünlerde, kendi iç dünyam, mahrem sorunlarım, hayatım, şiirim ve düzensizliğimle meşgul olmak istiyorum, sadece.

Her insani varlık bir çok kişilikler içerir. Ben de içimde “siyasal bir militanlığın” da varlığını inkar etmiyorum. Ama bunun dışlama biçimini doğrudan, günlük siyaset yapma yoluyla değil, eserim, duruşum ve benzeri uğraşımlarımla gerçekleştirmek istiyorum.

Y. Arafat’ı, döneminde, ihtiyacımız olan bir “sembol” olarak görüyorum. Bugün ona nasıl bakılırsa bakılsın, Arafat, Filistin’i ve sorununu evrensel vicdan içine yerleştirme çabasının öncüsü, lideri olmuştur.

Fakat, bugün artık ihtiyaç duyduğumuz yeni “semboller” değil; ama iyi, ehil, akıllı, vicdanlı ve dürüst yöneticilerdir.

Yazarlığını yaptığım belgelere gelince; Bunlar Filistin Devletinin Kurulmasını ilan eden Bildirge; Arafat’ın 1996 UNESCO konuşması; ve Birleşmiş Milletler’deki meşhur söylevidir (bu daha çok kolektif bir üründü.)

Benim en çok beğendiğim ve güzel bulduğum UNESCO konuşmasıydı. Arafat ise Filistin Devleti i lan eden Bildirge’yi çok beğeniyordu.

Filistin’deki son dönem gelişmelerine gelince: Büyük ve uzun süreli sürgünden ve kendini yönetme hakkından mahkum bırakılan çok sınırlı sayıda, çok sınırlı bir toprakta, çok sınırlı yetkilerle “geri-dönüş” macerası yaşayan ve bunu da etrafı duvarlanmış büyük bir hapishanede gerçekleştirmeye çabalayan Filistin halkının, anlamsız ve utandırıcı bir kardeş kavgasına sürüklenmesini çok acı, gayri insani ve saçma buluyorum.

Uzun yıllardır özgürlük, dayanışma ve kurtuluş peşinde mücadele veren ve altyapısı maneviyat olan bir halkın farklı görüş ve anlayışları daha iyi tolere etmesi gerekir.

Ortak insani paydadan, insan hak ve hukukundan, adaletten yoksun bir rekabetin kime dokunacak yararı? Yakışır mı bu hiçbir insani topluma?

Bu kavşakta eleştiriden yardım almak için bağırmamız gerekir. Kimse büyüyemez sekterlik içinde.

“Bir kenti bir bombanın şarapnelinden” koruyamayan bir “bayrak” istemek; yeryüzünü, rüzgarları, doğumu ve ölümü bilmeyen bir “polis”i istemek; “küller üstünde egemenlik” istemek, tek başına yeter mi bizlere?

“Kendi ruhumuzun, sürekli değişen varoluşumuzun efendisi olmadan”, sağlıklı ve sürdürülebilir ne gerçekleştirebiliriz?

Başvurulan eylem biçimlerine gelince: Direnme hakkı, her insanın ve toplumun olduğu gibi Filistinli’lerinde hakkıdır.

Ancak, bir direniş “kendi ahlaki/moral üstünlüğüne” gölge düşürecek hiçbir “terör” ve benzeri girişimde bulunmamalıdır.

“Kurban”ı ayakta tutan, davasının ve onun savunma yöntemlerinin adilliği ve ahlakiliğidir, bence.

Evet: İnsanın “melek” olmadığını anlaması epeyi vakit gerektiriyor.

Dünya Nereye Gidiyor

SY: “Dünya nereye gidiyor” sizce? Pek zalimleşti. Çivisi çıkmışa benziyor. Yoksa hep mi böyleydi?
Ne dersiniz?

Kızılderili İnsanın Söylevi şiirinizde haykırıyorsunuz, acıyla:

“… Ve ölümler ve koloniler var, ölümler ve buldozerler,
ölüm ve hastaneler, ölümler ve radarlar…
Ey Beyazların Efendisi! Nereye götürüyorsun
benim halkımı ve seninkini? Yeni Roma, teknolojinin
Spartası ve çılgınlığın ideolojisi…”

Sizce, nereye götürüyor bizi bu vahşi efendiler?

Daha başka, daha iyi, daha insani bir dünya mümkün mü sizce? “İhtiyacı nazik bir kalp, bir kurşun olmayan” Beyaz Laleler Düşleyen Askerler ne zaman gelecek?

Bir şiirinizde:

“Nereye gitmek zorundayız, son sınırlardan sonra,
Nereye uçmak zorundadır kuşlar,
Son gökyüzünden sonra?”

diyorsunuz.

Var mı gidecek bir yer “son sınırlar” ve “son gökyüzünden” sonra?

“Tutunmaya” ve “direnmeye” birinci önem veriyorsunuz hep.

Büyük Nazım: “Ben iyimserim, dostlar, akarsu gibi” diyor.

Siz ne diyorsunuz? Gelecek “belirlenmiş” midir yoksa olumsal mı? Yani bizim kararlarımıza, özgür irademize bağlı bir şey mi?

Edward’a Veda şiirinizde, dostunuz E. Said’e şöyle dedirtiyorsunuz: “Eğer ölürsem senden önce, vasiyetim: İmkansız olandır”.

Sizin vasiyetiniz nedir?

MD: Dünyanın pek sağlıklı ve iç açıcı bir görüntüsü, maalesef yok. “Kurban artık anonim, sıradan. Kurban gerçek gibi, görece”. Uygar(!) dünya da.

Kuşkusuz, daha iyi, daha insani, çok renkli, çok evrenli, özgürlük, barış ve dayanışma içinde bir dünya mümkün. Her zaman olduğu gibi, bugün de mümkün.

Bu insanoğlunun bitmez rüyası ve belki de en haklı, en meşru olanı, rüyalar içindeki. Hele biz şairlerin…

Dünyanın bugünkü “efendileri”, egemenleri, kendi sonlarını da hızlandıracak, bir aymazlık, hırs ve doyumsuzluk içindeler. Bunların tarihte çok örneklerini gördük. Onlardan neyin geriye kaldığı ortada. Garip bir varlıktır (belki de yokluktur) tarih. O’nun galibi. yoktur.

Gelecek elbette bir gün “Beyaz Laleler Düşleyen Askerler” . Bu inanç olmadan nasıl varolabiliriz şu her yanı kan ve gözyaşı dolu dünyada?

“İki sevgilinin, kendilerini yıkayan ay ışığındaki iniltisi olan barış gelecek bir gün!”

Bana göre, bugün bizim için temel olan: Tutunmak ve direnmektir. Tutunmak kendiliğinden bir zaferdir. Yeni yollar ve seçenekler bulup insanlığa sunmaktır.

Bir “başka” dünyanın mücadelesini vermektir. Yenilme, arda düşmekten yılmadan, yorulmadan. Ve “yarını hatırlayarak” ve “yenilginin bir çok babası olduğunun” bilincinde olarak.

“Son sınırlardan sonra” her zaman gidecek yer vardır. Hep olmuştur. Hayat, insani bir hayat, güzeldir. Hayat kutsaldır. Onun uğruna her tür çabaya değerdir.

Hafıza ve bir yol çantası arasında direnmekten, dik durmaktan, mücadeleden başka bir “yol” yoktur.

Ve asıl olan da “yol”dur.

Geleceğin “belirlenmiş” olduğuna inanmayanlardanım. Bir üstadın dediği gibi: “Olasının tüm alanını kavrayabilmek için olanaksızı/imkansızı düşünmek gerekir”.

Ben “imkansıza” inananlardanım. Benim de dostlarıma vasiyetim odur.

Hüthüt’te de:

“Ey kalp-annem, kızkardeşim, eşim
Dol dolaş hayatla, kucaklayabilmek için
İmkansızı”

diyordum.

Şairler Ne İçin Varlar

SY: “Şiir” ve “şairler”, sizce ne getirebilir bu “düşmüş” dünyaya?

Harmoni, sükunet, teselli, barış, yeni bir ufuk yada soluk mu?

“Neden savaşlar, önüne geçiyor şiirin”? sürekli.

Şiirsel Düzenlemeler’de: “… şiir yukarıdadır ve her ne isterse öğretebilir bana” diyorsunuz?

Doğru mu bu?

Heidegger, Şairler Ne İçin Varlar? da:

“Bu mahrumiyet, yoksunluk zamanında, bu dünyanın gece karanlığına bürünmüş anında;şairin görevi: hakiki bir dünyanın parlak olanaklarını tekrara görmemize yardım etmektir”, diyor.

Bu görev, şair de olsa, bir faninin bir ölümlünün, tek başına üstlenebileceği bir şey mi sizce?

MD: Ben şiirin barbarlığa karşı direnebileceğine ve bunu da ancak, insanın kırılganlığına bağlılığını teyit ederek, yapabileceğine inandım. Hatta şiirin her şeyi, tarih dahil, değiştirebileceğine ve dünyayı insanileştireceğine bağlandım.

Ve belki bir yanılsama olan bu görüşün şairleri “müdahil” olmaya yönlendirebileceğine inandım.

“Nedenler” ne olursa olsun, yazık ki, savaşlar hala şiirin önüne geçmeye devam ediyor.

Şimdilerde şiir ve şairler hakkındaki yerleşik bu görüşlerimi, sürekli sorguluyorum. Ama bir şey kesin: şiir şairi değiştiriyor.

Evet. Doğru: Şiir öğretebilir her ne isterse, ama “ruhumu boşuna harcama” riskini üstlenerek ancak.

Heidegger burada meşru bir idealden bahsediyor. Haklı olarak onu dillendiriyor. Ve önemli uyarıyı da ekliyor: “Şairlerin bunu gerçekleştirebilmeleri için, kendilerini zamanın ya da günün idollerine bağlılıktan bütünüyle özgürleştirmeleri gerekir” diyor.

Şair Nasıl Bir Varlıktır?

SY: “Şair” nasıl bir varlık, ne tür bir ruh hali sahibi, nasıl sürdürür hayatını? Nedir onu diğer insanlardan farklı kılan?

Şair, W. H. Auden’in dediği gibi: “Her şeyden önce, dil’e tutku ile aşık olan” biri mi?

Yoksa R. Char’ın vurguladığı gibi: “Bir şair olabilmek için, sonunda neşe veren, belirli bir huzursuzluk, yürek sıkıntısı iştahına” mı sahip olmak gerekiyor?

Sadece şairlerin bildiği, şiirsel ağrılardan ve acılardan doğan bir keyif mi var?

Tuhaf halleri ve huyları olan birisi midir şair? Yoksa sıcak, dostça biri midir, “kollarına soğuk ve cansız şeyler” alabilen?

Doğuştan mı şair olunur, yoksa sonradan mı?

Görünmeyeni keşfetmek mi görevi? Yoksa var olmayanı icat mı? Dünyanın gizli güzelliğinin perdesini kaldıran mı?

Mutsuzluktan mı hoşlanırlar? Yada mutluluk ilgilendirmez mi onları?

Shelly’nin dediği gibi: “Karanlıkta oturup, tatlı seslerle kendi yalnızlığını neşelendirmek için öten bir bülbül müdür?”

Beyniyle mi, gönlü ile mi iş görür?

Gerçeğe bir yardımı dokunur mu? Nasıl?

O. Wilde’ın dediği gibi: “Gerçekten büyük şair, tüm varlıkların en az şiirsel” olanı mıdır?

Hayatını memnun başlatıp, çılgınlıkla mı bitirir?

Siz, bir şair olarak, nasıl bir ruh haline sahipsiniz şimdilerde?

MD: Şair’in nasıl bir varlık olduğunu ve ruh hallerini tanımlamak oldukça güç, hatta, belki de imkansız bir uğraş.

Değindiğin büyük ustaların işaret ettiği özellikler (dil tutkunluğu, huzursuzluk, yer yer sevimsizlik, mesafeli duruş, tuhaf haller, dost esrikliği..), kesinlikle, var bir şairde.

Bundan kuşkum yok. Ancak, bunların yanında, başka özellikler de var.

Öncelikle, şair, birey olarak tek bir kişilik, tek bir ruh sahibi değildir. O çoğul ve sürekli değişen ve çelişen bir insani varlık. Çok rengi, çok sesi, çok dünyası olan biri.

“Zaman” bağlamında da, şair hem dünü hem bugünü ve hem de yarını kavramaya, dillendirmeye çabalayan bir kişi. Yani çok zamanlı.

Şairin “mekanı” da çok farklı ve değişken. Aidiyeti, kimliği de, hem içinden çıktığı kültür ve yere, hem de dünyaya, evrene açık bir mekan. Diğer bire deyişle çok mekanlı.

Görünene de, görünmeyene de, eş zamanlı olarak, duyarlığı olan biri.

Yalnızlık onun ikametgahı. Büyük kitlelerle yada onların arasında bulunsa da, yalnızlığı ile asla yalnız hissetmez kendisini.

Duyarlılığı da, kırılganlığı da, tereddütü de daha yoğun ve daha etkin. Sezgileri daha dişil ve zengin…

Ayrıca, kendini sürekli yenileme ile yükümlü bir varlık.

Çok kez düzensiz ve dağınık; sıkça neşesiz olan ve neşeli olduğunda da ona inanılmayan biri.

Ve artık günümüzde şair ne “kahin”, ne de “kahraman olmak durumunda.

Bana gelince, henüz kendimi tam anlamış biri değilim. Belki de bundan kaçıyorum.

Anlayabildiğim kadarıyla, şimdilerde, iç dünyama, mahrem sorunlarıma, yalnızlığıma daha çok yönelik bir ruh halim var.

Kendimden ve özellikle yazdıklarımdan tatmin olmuş biri değilim.

Daha sade ve daha sahici, gözden uzak bir varlık olmak ihtiyacı duyuyorum. Ancak beynimi ve ruhumu yatıştırmam pek kolay olmuyor.

Son olarak şuna da değinmekte yarar var sanırım: Üzerinde konuştuğumuz özelliklerine rağmen, şair de, sonuçta, diğer insani varlıklar gibidir: Yaşar, sever, hastalanır, rüya görür, yer içer ve durmadan dolaşır…

Aşk

SY: Şimdi de “aşk”tan, insanoğlunun (belki diğer varlıkların da ) şu sürekli yakıcı, tedirginlik verici, gerilime sokucu halinden konuşalım mı?

“Gönüldendir şikayet, kimseden yoktur feryadımız” diyor şair.

Nedir aşk sizce?

Neden “ne onunla” nede “onsuz” olunmuyor?

Aşk ve kadınların üstünüzdeki etkisi ne oldu? Sizin aşk serüveninizden biraz (arzuladığınız ölçü ve açıklıkta) bahsedebilir misiniz?

Kimdir o efsanevi “Rita”? Neden “Rita ile gözlerim arasında bir tüfek var” diyorsunuz?

Kendi mesafemle bile mesafeliyim demek nereden geliyor?

“Gerçek aşk sahip olunamayacağı sevmek” midir, gerçekten?

Aşk şairliğini hiç düşündünüz mü?

Aşk’a adadığınız Yabancı’nın Yatağı neden bu kadar geç geldi?

Neden “yabancı yabancıda buluyor kendini”?

Başlangıcından bu yana, şiirinizde açıkça gözlenen kadınsılığa, dişilliğe karşı derin duyarlılığınız nereden geliyor?

Bekliyor musunuz kadınınızı “gök mavisi bir fincanla” ve “yaşamıyor hiç kimse ikimizden başka” diyerek?

Platon, “aşk her dokunuşta herkesi şair yapar” diyor. Aşkı “kurucu ontolojik, biyo-politik bir güç olarak görenler var.

“Kadın ve erkek arsındaki aşk eylemi, bir toplumu en gizli ve saklanmış çehrelerine kadar özetler” görüşünü dile getirenler var.

Üstat Cami: “Dünyevi de olsa, aşktan sakın yüz çevirme!” uyarısında bulunuyor.

Sodome’da Bir Güzel’de:

“Hiçbir şey söylemedik aşka dair.
Hiçbir şey söylemedik.
Fakat ölüyoruz her an…

Neden öyleyse soluyoruz böyle, Her ikimiz de hatıralar gibi”

diyorsunuz.

Ve Rita’nın Kışı şiirinizde:

“Ve aşk ölüm gibidir
bir yemin kişinin reddetmediği…
ve bilmeyen, soluk vermeyen”

diyorsunuz.

Hüthüt’de :

“Bir sürgün yeridir aşkımız.
Bir sürgün yeridir gönüle”

vurgu yapıyorsunuz.

Bir başka yerde de:

“Kadının erkekte sürgünü
Erkeğin kadında sürgünü”

olarak niteliyorsunuz aşkı.

Uyuyan Bahçe’de:

“Seni seviyorum Rita…
Uyu, ben giderim
Nedensiz… giderim”

diyorsunuz.

Siz neden aşkı, sürgün, sığınma, ayrılık ve ölüm ile çok fazla yakın tutuyorsunuz? Mutlu, sürdürülebilir aşk olmayacağından mı? Yoksa, bu esrik, coşkulu, yüksek tansiyonlu halin doğası sürgün ve ölüme yakın olduğu için mi?

Mezmurlar’da:

“Akdeniz’in kıyılarını kucağında tutan…
Asya’nın bahçelerini omuzlarında taşıyan…
Ve tüm zincirleri kalbinin dibinde saklayan”

biçiminde nitelediğiniz bir “Kadın” peşinde misiniz?

Siz, “aşktan önce” sevenlerdensiniz galiba?

MD: Aşk’a inanan, onu çok ciddiye alan, onda ontolojik bir öğe gören biriyim. Aşkın ve kadınların üzerimde derin etkisi oldu. Hayatımın belirli dönemlerinde aşkı, tüm cefası ve sefası ile, coşkunluğu ve kırılganlıklarıyla yaşadım.

Bakarsın Koca Nazım gibi altmışlı yaşlarımda da yaşarım aşkı tekrar! Kim bilebilir?

“Aşka dair şeyleri daha çok bilenler daha çok şaşkındırlar” bu konuda. Aşkın nasıl doğduğu, nasıl sürdüğü ve tükendiği bir muammadır, bir bilinmezdir: “Sonu yoktur aşkın. Gelip geçen, sürekli bir gelip geçenle evlenen” .

Aşk belki bir rastlantıdır. Belki arzunun işidir. Duygusal çekimdir belki. Tüm bunlar romansı yaratıyor olabilirler.

Aşkın bazı kendi koşulları vardır: Aşık, en azından bir ölçüde, kabullenilmelidir. Aç, susuz bırakılmamalıdır. Aşk’ta tam bir eşitliğin bulunmadığı doğrudur. Ama aşık az çok arzulandığını hissetmelidir.

Aşk belki dostluk gerektirir, “kapsayabilmek için iki ayrı varlığın farklılık ve kendilerine dönüklüklerini”.

Aşk, tereddüt ediyorsunuz demektir. “Aşk çelişkili bir moment” dir: “Mutlağa yönelir, ancak mutlak imkansız”dır.

Aşk görünmezin kuşudur. Çok ağır bir uğraş, baş edilmesi güç haldir.

“Şaşırtır beni, aşkı bilipte onu hala sevenler” zaman, zaman.

Benim aşk serüvenime gelince: İlk ciddi ve büyük aşkımı Hayfa’da Musevi bir genç kadınla yaşadım. Annesi beni kabul etmiş, babası etmemişti.

1967 savaşı aramıza girdi. Bu savaş bir çok Arap ve Musevi erkek-kadın arasındaki duygusal bağları acımasızca kopardı.

“Rita ile gözlerim arasındaki tüfek” deyişim, bu durumu vurgulamayı amaçlıyor.

“Rita” benim şiirimde bir Musevi kadındır ve kesinlikle bir sır değildir.

Rita bir takma addır. Fakat özel bir kadına aittir. “Rita” adı, içinde kuvvetli bir arzu taşır. Güçlülük taşır. Zayıflık, kırılganlık taşır. Ve mesafe taşır.

“Kendi mesafemle bile mesafeliyim” demem belki biraz buradan ve belki de benim karakterimden geliyor. Her nereden geliyorsa; b u beni önemli ölçüde ayakta tutuyor ve üretkenliğimi sürdürmeme yardım ediyor…

“ Gerçek aşk sahip olunamayacağı sevmek” değil midir?

“Aşk şairliği” işine gelince: Maalesef aşk şairi değilim. Keşke olabilseydim. İlk şiirlerim aşk üstüneydi. Bir çok genç şairde olduğu gibi. İçinde yaşadığımız tarihsel koşulların bu olanağı, aşk şairliğini, bir gün bana vereceğini umut ediyorum.

Aşk’a giden yolum şiirdir benim. Aşk şiiri, şiirlerin en güzeli olduğu inancındayım. Asla tükenmez aşk şiiri.

Aşk şiiri, kültürel direnişin kişisel, mahrem bir boyutudur. Aşk üstüne yazabilmek, varoluş, ölüm ve ötesi üzerine yazabilmek gibi kimliğimizi güçlendirir.

Yabancı’nın Yatağı’nın geç geldiği doğrudur. Ancak bu kitap gerçekten aşk üstünedir. Ona adanmıştır. Burada kadın “sembolik değildir. Kadına insani varlık olarak yaklaşılır bu şiirde, herhangi bir şeyin sembolü olarak değil.

Bu eserde, birbirine “yabancı” olan bir kadınla bir erkeğin diyalogları yer alır. “Yabancı” olma duygusu diyaloglara merkez oluşturur.

Şiirimde kadınsılığa, dişilliğe karşı gösterilen duyarlılık, kadına, dişil olana karşı duyduğum derin sevgi, saygı ve yakınlığın bir göstergesi olsa gerek.

Bu belki de kadını şöyle görmemden de kaynaklanıyor:

“Ben bir kadınım, tamı tamamına. Yaşarım hayatımı
geldiği gibi…. Ve görürüm gördüğümü olduğu gibi…
Ağlarım sebepsiz ve severim seni, olduğun gibi. Ne çıkar
için, ne karşılıksız… Ne bir toprağım, ne de bir yolculuk. Ben
kadınım. Ve yorar beni, dönüşümü dişil ayın…”

Evet: Bekliyorum ve hep bekleyeceğim kadınımı. “Telaş etmeden… Dağlar için eğitilmiş bir atın sabrıyla”.

Aşkı sürgün ve ölüm ile işlemem konusuna gelince: Bunun nedeni çok açık değil bende. Belki, benim kişisel ve halkımın toplumsal tarihinden gelen yönleri var.

Belki de aşk, ancak bu güçlü bağlamda anlaşılabilecek ve dillendirilebilecek bir şeydir. Tam olarak bilemiyorum…

Nasıl bir “kadın” peşinde olduğuma gelince: 1970’lerde öyle hissediyordum Mezmurlar’da. Artık ufkum biraz daha genişledi, daha evrenselleşti… Akdeniz’i ve Asya’yı merkez’de tutarak, diğer coğrafyalara da açıldı…

Evet: “Arzularım arzu edilebileni, severim aşktan önce” ben.

Ölüm

SY: “Ölüm” size ne diyor? Şiirinizde ve düzyazınızda önemli bir yer tutuyor ölüm. Kulağa paradoksal gelse de, insana, hayata yazılmış bir requiem havası veren Cidariyyat’ınız da destanlaştırdığınız “ölümle” aranız nasıl?

Size korku, ürperti veriyor mu? Onunla bir barışa varabildiniz mi, sonunda?

Ölümün şiiri yada şairliği olur mu?

Kişisel deneyiminizden kaynaklı ve ilk kez Beyrut’ta 7000 kişinin önünde, güçlü soluğunuzla (ki bu soluğu bazıları Louis Armstrong’un trompetine benzetiyor) okuduğunuz 60-70 sayfalık, uzun şiir formundaki bu, bir tür otobiyografik nitelikli eseriniz Cidariyyat nasıl doğdu? Ne anlatmak istiyor?

R. Char: “Şikayet etme, ölüme ölümlülerden daha yakın yaşıyorsun diye” sesleniyor.

Siz de mi böyle hissediyorsunuz? Ölüm sizin için “ruhlar için biçim ve yer değişimi midir”?

Bu İlahi şiirinizde şöyle diyorsunuz:

“Ne söyler hayat Mahmud Derviş’e?
Yaşadın, aşka düştün, öğrendin ve sonunda
Seveceklerinin tümü artık ölü.
Bu ilahide bir düş kurarız… fakat yaşayakalacağız
çünkü hayat hayattır”

MD: Evet. Ölüm… İşte geldik insanoğlunun şu en baş edilmez ve çetrefilli sorununa. Ben eserlerimde, değişik dönem ve bağlamlarda ölüm üstüne eğildim, onun üstüne yazdım.

Ama bu çabalarım, ölüm sorununun kökenine derinlikli olarak ve tümüyle gitmeden gerçekleşmişti. Acaba gidilebilir mi?…

Bu konudaki en kapsamlı girişimim, şiirim Cidariyyat’da oldu.

Ölüm sorununa iki açıdan yaklaşılabilir. Birincisi, “dinsel” açıdan: Burada ölüm, geçici, fani olan bu dünyadan, sürekli, ebedi olan öteki dünyaya bir geçiş olarak algılanır. Yok olmaya mahkum olandan, “sürdürülebilir” olana bir kapı misali.

İkinci yaklaşım “felsefi” olandır: Burada ölüm, bir oluş biçimi, gelişim şekli olarak görülür. Hayat ve ölüm diyalektik bir ilişki içinde algılanır.

Cidariyyat, kişisel bir deneyimimin (kısa süreli ölümü tatmamın!) sonucu; konu üzerinde daha derinlikli düşünmem, ve bu alandaki eski metinleri (Gılgamış Destanı dahil) yeniden gözden geçirmem sonucu doğdu.

Ölümle yaşadığım bu deneyim, bana bir çeşit otobiyografik türe uygun bir olanak sundu. Ölüm anında insanın tüm hayatı, bir film şeridi gibi, gözlerinin önünden gelip geçiyor.

Ben bunu bire bir yaşadım. O şiirde adı geçen kişileri karşımda gördüm. Al-Ma’arri’yi, Heiddeger’i, R. Char’ı…

Bana göre, Cidariyyat, temelde ölümden çok hayata odaklıdır (en azından benim niyetim buydu!) O şiir hayatı yüceltir. “Hayatın bir hazinedir, yaşa onu zengince” der. Hayat’a yakılmış bir tür ezgidir. “Yaşa hayatını, sevilen bir kadın gibi. Hayat senin bedenindir” der.

Ölüm ile mücadele, ölümün kendisinden daha zor, kuşkusuz. Tüm bu deneyimlerden çıkardığım önemli sonuç şudur: Hayatın bize bağışlanan çok güzel ve güçlü bir hediye olduğudur. Ve süresi kısa olduğu için, yoğun, coşku içinde ve paylaşılarak yaşanması gerektiğidir.

Sonsuz, “ebedi hayat” konusunda, çok eski zamanlardan bu yana, elimizde fazla bir şey yok, farklı dinsel inanç ve arayışlar dışında. Bir şair olarak, bu alanlara fazla karışmak, bulaşmak istemem.

Esas olan: Hayat ile ölüm arasındaki mücadelede hayatı seçmektir. Çünkü o buna fazlasıyla değer. “Akışkandır hayat”, damıtmak gerek onu, belki?

Ölüm bana korku yada ürperti vermez. Üstelik “Ben benim değilim”.

Onula barışa varmaya gelince: Bu her babayiğitin becerebileceği bir şey değil sanırım.

Ölümün şiiri ve şairliği tabii ki olur. Üstelik ölüm şiire büyük olanaklar sunar, aşkın sunduğu gibi.

Ruhlara inananlar yada onlara sığınanlar için, “bir biçim ve yer değiştirme”nin ötesinde, ne olabilir, ölüm? Aksi halde nasıl tahammül edebilirler onunla yaşamaya?

Evet, doğru: “Yaşayakalacağız, çünkü hayat hayattır”.


Ölüm ve Sanat İlişkisi

SY: Ölüm ile “sanat” ve “edebiyatı” nasıl ilişkilendiriyorsunuz?

“Ey ölüm! Yendi seni tüm sanatlar, Tuzağa düşüremezsin ölümsüzü” diyorsunuz.

Buna gerçekten inanıyor musunuz? Kolay mı buna inanmak?

MD: Sanat, bu dünyadaki varlığımızı, bulunmamızı ve “ebedi/sonsuz olma” yanılsamamızı meşrulaştıran bir şeydir.

Evet! “Ebedilik” bir yanılsamadır. Ama, bence insanoğlunun bu yanılsamaya ihtiyacı vardır.

Ölümün sanat tarafından tümüyle “yere serildiğine” inanmıyorum, elbette. Ancak, ölüme takmamak için, onun varlığı ile fazla tasalanmadan birlikte yaşamak için, buna inanmak gerekiyor. Aksi taktirde, yaşamak, ilerlemek çekilmez olur, olanaksızlaşır.

Yeniden Başlamak Olanaklı Olsaydı…

SY: Yeniden Başlamak Elimde Olsaydı şiirinizde:

“Yeniden başlamak elimde olsaydı, aynı seçimi yapardım.
Eğer geri dönersem, aynı güle dönerim ve aynı adımları izlerim”

diyorsunuz.

Geçmişe dönüp, hayatınızı yeniden yaşamaya başlasaydınız, neleri ve nasıl daha farklı yaşamak isterdiniz?

MD: Yeniden başlamak olanaklı olsaydı: Daha çok aşk şiiri yazardım.
Soyut’a, soyutlamaya daha çok yönelirdim.
Hayat ile siyaset ayırımını daha iyi yapardım.
Bugün yaptığım gibi, mesafelerimi, aralıklarımı koymaya ve onları korumaya daha çok dikkat ederdim.
Kendime daha çok zaman ayırırdım. Sosyal ilişkilerde ve seyahatlerde daha az vakit harcardım.
Daha çok müzik, daha çok kendimi ve has dostlarımı dinlerdim.
Kendi öz eleştirimi daha iyi yapardım.
Sağlığıma daha çok dikkat ederdim.
Ve hiç pişmanlık duymadığım, geçmişteki kişisel, sanatsal, toplumsal hayatımı ve mücadelemi aynen sürdürürdüm.

Evet: “Aynı güle döner, aynı adımları” izlerdim.

Ben Kimim?

SY: Kimsiniz siz “yabancının gecesinden sonra”?

“Yeterince dünlerim oldu; bir yarın’a dır ihtiyacım” diyorsunuz.

Nereye doğru, hangi limana doğru yol alıyorsunuz? Nerede “sizin neredeniz”?

“Başlangıçlarım ben/Bitişlerim ben”e devam mı?

Yolculuk başlamadı mı, yoksa “henüz yol bitmedi” mi?

Varoluşsal sorunlara “kültürel çözümler”, kişisel sorunlara “kolektif çözümler” yoktur, diyorsunuz.

Bu deyiş bir kara kötümserliğe işaret olmasa gerek sizin dünyanızda. Sürekli arayışa ve açık uçluluğa mı vurgu yapıyorsunuz?

MD: Hala bilmiyorum… “Cevaplamak istemiyorum henüz”. Araştırmaya ve yola devam ediyorum.

Evet: Devam ediyorum ve kararlıyım: “Ağır ağır ve zahmetle yürüyeceğim bu sonsuz yolu, onun ve benim sonuma kadar”.

Şimdilik, düşünce ve duruşum bu. Ve “Ben kimim? Ben kimim?” sorusunu hiç yanımdan ayırmıyorum.

“Çözümler” konusuna gelince: “İstemiyorum doğru bir cevap, doğru bir soru istediğim kadar.” Benim için asıl olan sorulardır. Cevaplar, çok kez, sınırlandırıcıdır. “Son istasyon” gibidirler. Bence yolumuzun önünü açacak olan iyi sorulmuş sorulardır.

Ben toprağı dayanıksız buldum, ve denizi hafif; dilin ve mecazın yeri bir yere dönüştürmeye yetmediğini öğrendim… Dünya üzerinde yerimi bulamayınca, onu Tarih’te bulmaya giriştim… Tarih’in buna indirgenemeyeceğini anladım…

Cevabın hiçbir önemi yok burada. Benim için önemli olan şey daha büyük bir lirik kapasite bulmamdır. Görece olandan, mutlak olana geçiş, ulusal olanı evrensel olanın içine kaydettirebilmem için bir açılım. Filistin’i Filistin ile sınırlandırmamak, fakat onun estetik meşruiyetini daha büyük bir insani alanda kurmaktır…

Mahmud Derviş (MD)

Selahattin Yıldırım (SY)

 
Mahmud Derviş’le Bir Söyleşi Gibi için yorumlar kapalı

Yazan: 15 Eylül 2021 in Şiir Sanatı

 

Etiketler: ,

Ve her şey bozulmuş, özünden uzaklaşmış ve geç kalınmıştır.

Sizi yalnızca şiirlerinizle biliyoruz. Yakından tanımak isteyen okurlarınız için biraz kendinizden bahseder misiniz?

Şairi şiirinden bilmek en iyisidir. Fazlası okur için hayal kırıklığı da olabilir, şiirle okur arasına girip şiirini de gölgeleyebilir. Şimdi bu soruyu düşününce ve dolayısıyla kendim hakkında düşününce aklıma pek çok şey geliyor. Ama ne kadarı okuru ilgilendirir bilmiyorum. 1998’den beri şiir yazıyorum, yazmadığım 7 yılı saymazsak. O zamanlar çok yazı yazdım. Hepsi de kendime. Belki onlar o dönem beni şiirime hazırladılar. Kendimden ibaret bir hayatım var. İstanbul’da yaşıyorum.

İlk şiirlerinizi ne zaman yazmaya başladınız?

Öncekileri saymazsak Aralık 1998’de yazdım ilk şiirimi. Hatta bu kitapta da var: Ashab-ı Kehf. O şiir 1999 Mart’ta Kaşgar dergisinde yer aldı. Çok sevinmiştim. Kütahya’da öğrenci idim üniversite son sınıfta. Her zaman şiir ve edebiyat konuştuğum dostlarım vardı. O zamanlar bunları büyük heyecan ve coşkularla konuşurduk, yaşardık. 

“Mesnevi okuyup sigara içen mütesettir kızlar” sizi neden sevmiyorlardı? Aranız düzeldi mi onlarla? 

O şiirin imgesinin bendeki karşılığı henüz geçmedi. Politik ve sosyolojik tarafı belki daha çok yansıdı okura. Şiirimin asıl derdi gerçekleşmeyen ve artık gerçekleşeceğine inanmadığım hayalimle alakalı. O hayal bende hâlâ var. Çok şiir yazdırmıştır. Aşkın da Müslümanlığın da en saf halini aramakla dolu bir şiir. Ve her şey bozulmuş, özünden uzaklaşmış ve geç kalınmıştır.

Bir röportajınızda karanlık bir yönünüzün olduğunu söylemiştiniz. O karanlık tarafınızdan bahseder misiniz biraz?

Her şairin karanlık tarafı vardır. Şiir yazarak onu saklar ya da birazını okura açık eder.Okurun ve şairin karanlığı şiirde bir araya gelir böylelikle. Ölümü düşününce kararıyor her şey bende. Baskı unsuru bu.

Şiirin bir derdi, davası olmalı mı? Sizin şiir yazma gayeniz nedir?

Şaire methiyeler düzerler. Şiirinin hangi etkilerden oluştuğunu sorarlar. Yazma sürecini anlamaya çalışırlar. Hangi akıma bağlı olabileceğini yoklarlar. Kitabına ödüller verirler. Şiiri hakkında yorumlar yaparlar. Şiirin doğası ve tekniği üzerine konuştururlar onu… Şaire biçtikleri yerde, onun, onların beklentilerini karşılayacak bir var olma halinde durmasını beklerler . Oysa şair, şiir yazarak SADECE hayatta kalmaya çalışmaktadır. Anlamazlar.

Oldukça üretken bir şairsiniz. Hatta bir sohbetimizde birkaç kitaplık şiirinizin hazır olduğunu söylemiştiniz. Bu kadar üretken bir şair olmanızın kaynağı nedir?

Üretken kelimesini sevmiyorum. Sanki şiir fabrikasında çalışıyorum ve durmadan üretim yapıyorum gibi bir durum yok. Önceden çok şiir yazdım. Özellikle 9 sene önce ve 3 sene önce. Kendiliğinden olan kendinden geçme halleriydi. Kendiliğinden kendinden geçme. Kaynak benim. Benim hayat dışı ve toplum dışı olmam. Ve de büyük şairlerin şiirleri, ruhları dolaşıp duruyor buralarda. Bunlar da öncedendi tabi.

Şiir mi size gelir yoksa siz mi şiire gidersiniz?

Ben şiire aitim. Belki karanlık taraf budur bendeki. Şiiri ararım, şiir bana gelir. Önceleri bunu daha çok yaşardım. Şimdilerde o anlamda bir arayışım yok. Uzun zamandır şiir yazmıyorum. Bıraktım demek de anlamlı olur aslında. Daha bırakmadım ama bırakmak geride kalan şiirlerin değerini muhafaza açısından da doğru olur. Çoğu insan şiir yazmayı bırakmıyor ve kötü şiirlerle anılacak hale gelene kadar yazıyor. O zaman şiir sıradan hale geliyor. Yılda 2 şiir yazmak, zorlamadan ve sıradanlığa düşmeden en güzeli olur. Sonra bir, sonra yok. Yok.

Dil hususunda, toplumsal ilerleme bakımından şairlerin dilinin toplumun diline nüfuz ettiğine inanıyor musunuz? Eskiye göre Türkçemize yeterince hâkim olamayışımızda edebiyatçıların mesuliyeti ne kadardır?

İnanmıyorum. Çoğu insan yaptığımızla ilgilenmiyor. Okuru vasata alıştıran bir çakma şiir ortamı da var. Artık vasata ve kötüye alışan okur, zevkleri kötü şiirlerce biçimlenen okur, dergiye, kitaba para vermeyip internetin sunduğu ile sığlığı seven okur var. Şiirin iyisine nüfuz etme kabiliyeti elinden alınan ve zehirlenen okur için iyi şiir, bu dünyada ona nasip olmayacak. Ekseriyetin hali bu. Ama editörlerin fersah fersah önünde duran ve iyi şiiri hemen tanıyan okur da var. Türkçeye hakimiyet konusuna ben şöyle bakarım: Şair şiirinde kelime zenginliğine itina gösteriyor mu? Yoksa hala aynı kelimeler etrafında dolanıp durup şiir yazdığını mı sanıyor?

İlla eski kelime falan kullanmak zorunluluğundan bahsetmiyorum. Şiirin zenginliğinin bir ölçüsü de şairin kelimelerinin zenginliğidir.

Dergicilikte, sosyal medyanın gelişmesinin dergilerin miadının dolmasına neden olduğu gibi bir algı söz konusu. Bu düşünceye katılır mısınız? Dergiler, teknolojik bir hayat karşısında lüzumunu yitiren ve nostaljik bir unsur olarak kalanlar kategorisinde midir?

Bütün bunlar süreçlerin sonucu olan şeyler. Eskiden dergiler bir okulmuş, bir fikrin etrafında toplanan insanların sözcülüğünü yaparmış. Şimdi o günlerde yaşamıyoruz. Hayat her şeyi değiştirdiği gibi insanı da değiştirdi. Bizler kendimize düşkün insanlarız. Keyfimizi kaçırmamaya çalışan ve kavgaları falan göze alamayan… Kelimenin tam anlamıyla insanın miadı da doluyor. Dolayısıyla kıymet verdiği şeyler azalıyor. Hem dergilere hem kitaba bakış açısı değişmeli. Her şeye para harcayan insan, iş kitaba ve dergiye geldiği zaman iki paket sigara parası için pahalı diyor. Dergiler de kitaplar da pahalı değil aslında. Hatta daha pahalı olmalı. Ucuza kıymet verilmez.

Şiarınız nedir?

Büyük şiirler yazmak istedim ve yazdım. Belki bir tane daha yazmak isterim.

Sizin için büyük şiirleriniz hangileridir?

Mesnevî Okuyup Sigara İçen Mütesettir Kızlar Beni Neden Sevmezler Erkan, Kürt, Bir Şiire Krallığım, Edip Cansever’e Birinci Mektup, Kalp Yetersizliği.

İlk yıllarınızdan bugüne, şiirde en çok beslendiğiniz kaynaklar nelerdir?

Ben Büyük Türk Şiiri deyince gözleri dolan biriyim. Bu ülkede yaşıyor olmanın bütün tarihi şiirimizde mevcut. Dünyada bizim şiirimizin ayarında bir şiir yoktur. Buna yürekten inanınca kim olduğunu ve neye mensup olduğunu anlamış oluyorsun. Ben hep sessizce yaşayıp öleceğim bir hayatın içinde oldum. Dahası kendimi yazmak için bir araç haline getirdim. Ya da burada iradi bir tasarruf yoktu. Evet, doğrusu bu. Şiir yazmak da kaderse demek bunda Allah’ın takdiri var. Bunu anlayınca ne yaptığımı daha iyi anladım.

İkinci kitabınız “Köpeklerin Kalbi” ekim ayında Ketebe Yayınları’ndan çıktı. Kitabın ismi çok ilginç. Neden Köpeklerin Kalbi?

Neden olmasın? Kitap hepimizin canlılar kategorisine dahil olduğunu söylemek istiyor aslında. Biz, köpekler, duygular… Böyle olunca her şey doğal v e korkunç hale geliyor.

Kitabınızın sayfaları, Thomas Bernhard’ın çocuklukla alakalı bir cümlesiyle açılıyor. Çocukluğunuzun sizde ve şiirlerinizde nasıl bir yeri var?

O alıntı kitabı tamamlayan ve çocukluk üzerine söylenmiş en doğru söz. En sert. En derin. Aslında şiirimde çocukluğun yeri muhtemelen her şair kadardır. Belki pek çok şair bunun farkında değil. Hayır, çocukluk özlemi ya da güzellemesi olarak şiirimde çocukluk pek yok aslında. Bu kitapta da çok olduğunu sanmıyorum. Kitabı o cümlenin görünen anlamına bağlamak kitabı azaltmak olur.

İnsan çocukken neyin derdiyle doluysa o dert hayatı boyunca onun peşinden geliyor. Çok şey değişiyor ama çocukluktan kalan ukde, eksiklik veya hayret hissi değişmiyor. Çocukluk bitmiyordur sadece araçlar değişiyor. Daha büyük kelimelerle kurulan o koca koca cümlelerin altında da hep o çocuk var.

Kitabınızın sonlarında “Edip Cansever’e Birinci Mektup” adında bir şiiriniz var. Cansever ile farklı bir rabıtanız var gibi?

Bir zamanlar çok okuduğum bir şairdi. O şiiri yazdığım gece kitabıyla bakışmıştık ve şiir ortaya çıktı. Cansever şiirlerinde hep karanlık bir hikâye anlatır. Tesellisiz karanlığı. Bende de olan ve susmayan karanlığı. Ama kitaba ruhunu veren şiirlerin çoğunda Turgut Uyar’ın sesi duyulur. Bende esas varlığını sürdüren şair Turgut Uyar.

İlk kitabınız “Fena” ile “Köpeklerin Kalbi”ni kıyasladığınız zaman neler söylersiniz?

Bu güzel bir soru. Siz sormasanız ben sorardım kendime. Zaman zaman soruyorum da hatta. İlk kitap yüksek sesle yazılan şiirlerden oluşuyor. Artık kaybettiğim o coşkuyla dolu olduğum zamanların şiirleri onlar. Yarı delilik halleri. O anları özlüyorum. Köpeklerin Kalbi ise Muhtaç şiirini saymazsak durulmuş bir kitap. Sevgi ve merhamete bulaşmış. İlk kitapta söylemesi şart olanları söyleyip bu defa meramını daha sakin anlatmaya çalışan bir şairin şiirleri var Köpeklerin Kalbi’nde. Tabi bunlar planlanmış şeyler değil ve en güzel tarafı bu. Bunlar bir yolculuk. Olması gererken buymuş demek ki.

Sizin büyük Türk şairleriniz kimlerdir?

Turgut Uyar, Sezai Karakoç, İsmet Özel, Cahit Zarifoğlu. Daha da var tabi.

Okurlarınıza mesajınız var mı?

Yok.

Süleyman Unutmaz ile röportaj
Serap Kadıoğlu Şiar’19

 
Ve her şey bozulmuş, özünden uzaklaşmış ve geç kalınmıştır. için yorumlar kapalı

Yazan: 21 Temmuz 2021 in Şiir Sanatı

 

Etiketler: ,

Bilirsiniz, deneyim sadece onu tutanı aydınlatan neredeyse sönük bir lambadır… paylaşılamaz…

CÉLINE: Size ne anlatayım ki? Okurlarınızı nasıl memnun ederim bilmiyorum. Bu insanlara karşı nazik olmamız gerek… Kendilerini incitmeden eğlendirmemizi beklerler bizden.Pekâlâ… Konuşalım bakalım. Bir yazarın içinde öyle çok kitap yoktur. Journey to the End of the Night(Gecenin Sonuna Yolculuk), Death on the Installment Plan, bunlar yeterli. Ben bu işe meraktan giriştim; merakın bedeli de ağırdır. Ben bir trajedi tarihçisiyim. Birçok yazar trajediyi arar, bulamaz. Trajediyle ilgisi olmayan küçük küçük kişisel hikâyeler gelir hatırlarına. Diyeceksiniz ki Yunanlar var. Trajik Yunanlar tanrılarla konuştukları izlenimine kapılırdı… Evet, tabii… İsa. Tanrılarla telefon görüşmesi yapmak öyle her gün başımıza gelen bir şey değildir, değil mi?

Peki sizin için günümüzün trajedisi nedir?

Stalingrad’dır. O nasıl bir katarsistir! Stalingrad’ın çöküşü Avrupa’nın bitişidir. Bir felaketti yaşanan; bütün bunların merkezi Stalingrad’dı. Bunun bittiğini, tamamen sona erdiğini söyleyebilirsiniz, Beyaz uygarlığın. İşte hepsi bu, biraz gürültü çıkardı, kasıp kavurdu, silahlar, çağlayanlar. Ben bunların içindeydim… Ben bunlardan kâr payı çıkardım. Bu malzemeyi kullandım, sattım. Besbelli, bu işlere karıştım ben, Yahudi meselesine. Aslında beni ilgilendirmeyen işlerdi, orada olmam için hiçbir nedenim yoktu. Gene de onları anlattım… kendi üslubumla.

Hani şu Journey’in ortaya çıkışıyla skandal yaratan üslubunuz. Tarzınız birçok alışkanlığı sarstı.

Buna “yaratmak” diyorlar. İzlenimcileri ele alalım. Güzel bir günde tuvallerini alıp dışarı çıktılar resim yapmak için. Çimlerin üstünde nasıl öğle yemeği yediğinizi bizzat gördüler. Müzisyenler de bunun üstünde çalıştı. Bach’tan Debussy’e kadar büyük bir fark var. Bu besteciler birtakım devrimler başlattı; renklere, seslere can verdiler. Benim içinse bu sözcüklerle, sözcüklerin konumuyla oldu. Mesele Fransız edebiyatı olunca, oradaki bilge adam ben olmalıyım, hataya yer yok. Biz dinlerin çocuklarıyız –Katolik, Protestan, Yahudi… Evet, Hıristiyan dinleri. Asırlar boyu Fransız eğitimini yönetenler Cizvitlerdi. Latinceden çevrilmiş tümceleri bir fiil, bir özne, bir tümleç, bir ritim ile mantıklı bir biçimde kurmayı öğrettiler bize. Kısacası şurada bir nutuk, orada bir vaaz, her yerde bir öğüt! Bir yazardan söz ederken, “Hoş bir tümce örgüsü var!” derler. Bense, “Bu okunmuyor,” derim. “Ne muhteşem teatral bir dil!” derler. Ben bakarım ve dinlerim. Düzdür, bir hiçtir, sıfırdır aslında öylesi. Ben konuşulan dili yazıya döküyorum; hem de tek bir hamlede.

Bu sizin “küçük müziğim” dediğiniz şey, değil mi?

Alçakgönüllü olduğum için “küçük müzik” diyorum, ama bu dönüşümü başarabilmek aslında çok zor. Bu, emek demektir. Bu haliyle hiçbir şeye benzemiyor gibi görünebilir, ama bu kalitedir. Benimkiler gibi bir roman yazabilmek istiyorsanız, sekiz yüz sayfa elde etmek için seksen bin sayfa yazmak gerekir. Kimileri benden söz ederken, “Doğal bir konuşma sanatı var… Konuşur gibi yazar… Bunlar günlük dile ait sözcükler… Hemen hemen aynılar… Kulağa tanıdık geliyor,” derler. Evet, işte, bu bir “dönüşüm”dür. Dönüşüm beklediğiniz sözcük, beklediğiniz durum değil belki de. Bu biçimde kullanılan bir sözcük her zaman karşılaştıklarınızdan daha samimi, daha gerçekçidir aynı zamanda. Kendi tarzınızı yaratırsınız. Kendinizde ifade etmek istediğiniz şeyin ortaya çıkarılmasına yardımcı olur bu sözcük.

Peki sizin ifade etmek istediğiniz nedir?

Duygu. Biyolog Savy’nin çok yerinde bir sözü vardır: “Başlangıçta duygular vardı, eylem yoktu.” Bir amipe dokunursanız geri çekilir; hisleri vardır, konuşmaz ama hisseder. Bebek ağlar, at koşar. Sadece bize, bize verilmiştir eylem. Budur bir politikacıyı, bir yazarı, bir peygamberi yaratan. Eylem korkunç bir şeydir. Koklayamazsınız. Ama bu duyguyu dillendirebilecek hale gelmek hiç kimsenin tahmin edemeyeceği kadar zordur… Çirkindir… İnsanüstüdür… İnsanı öldürebilecek bir hünerdir.

Ama yine de, her zaman yazma ihtiyacı duyuyorsunuz.

Hiçbir şey karşılıksız yapılmaz. Bedelini ödemek zorundasınız. Kurguladığınız bir hikâyenin hiçbir değeri yoktur. Değer taşıyan tek hikâye, bedelini ödediğinizdir. Ancak bedelini ödediğiniz bir hikâyeyi dönüştürme hakkınız vardır. Öteki türlüsü rezil bir durum. Bana gelince, ben çalışıyorum… Bir sözleşmem var, onu yerine getirmek zorundayım. Şimdi altmış altı yaşındayım, yüzde yetmiş beşim iptal olmuş durumda. Benim yaşımdakilerin birçoğu emekli. Bense Gaillard’a altı milyon borçluyum… yani devam etmek zorundayım. Hazırlık aşamasında olan bir romanım daha var: daima aynı iş… Devede kulak. Bildiğim yalnızca birkaç roman var. Ama roman dantele benzer biraz… manastırlarla yok olmuş o sanata. Romanlar, arabalara, sinema filmlerine, televizyona, cümbüşe karşı savaş veremez. Karnı tok sırtı pek, büyük savaştan kurtulmuş bir adam akşamları eşinin yanağına bir buse kondurur, günü geçirmiştir artık. İşi bitmiştir.

(Söyleşi: 1960 yılında bir süre sonra)

Passage Choiseul’de uzun süre mi yaşadınız?

Evet, on sekiz yıl, orduya katılana kadar. Orada yoksulluk son safhadaydı. Yoksulluktan da beter bir şeydi; çünkü yoksullukta kafa dağıtabilir, hovardalık yapabilir, sarhoş olabilirsiniz, ama bu sonu gelmeyen bir yoksulluktu, köklü bir yoksulluk. Korkunçtu.Bütün hayatım boyunca noodle yedim ben. Annem yıpranmış dantelleri onaran bir kadındı. Bu dantellere koku bir sinerse bir daha hiç çıkmazdı. E tabii, kokulu danteller de satılmazdı. Kokmayan yiyecek neydi peki? Noodle. Taslar dolusu noodle yedim. Haşlanmış noodle, evet evet; bütün gençliğim noodle, lapa yiyerek geçti; kokmayan şeyler yani. Passage Choiseul’daki mutfağımız ikinci kattaydı, bir dolap kadardı ancak. İkinci kata dönen bir merdivenden çıkılırdı; noodle’ın kaynayıp kaynamadığına bakmak için sürekli inip çıkmak gerekirdi; katlanılmaz bir şey! Annem topaldı, bir bacağı sakattı; o haliyle o merdivenleri çıkmak zorundaydı. Günde yirmi beş kez tırmanırdık o merdiveni. Öyle bir çekilmez bir hayattı işte! Babam memurdu, beşte gelirdi eve. Annemin dantellerini dağıtırdı sonra. Ah ah, yoksulluktu bu, ağır bir yoksulluk.

Sizi etkileyen bir şok, yazınsal bir patlama geçirdiğinizi hatırlıyor musunuz?

Hayır, asla! Ben önce tıbba gönül verdim; edebiyata değil kesinlikle. Aman Allahım, asla! Bana göre hünerli insanlar her zaman Paul Morand, Ramuz, Barbusse’tur, edebiyat için yaratılmış adamlar yani.

Çocukluğunuzda, yazar olacağınız aklınıza gelmez miydi hiç?

Ah, hayır, hiç, asla, asla, asla. Doktorlara karşı inanılmaz bir hayranlık duyardım. Doktorluk bana olağanüstü gelirdi. Tutkum tıptı benim.

Çocukluğunuzda, bir doktor size ne ifade ederdi?

Hasta olan anneme, babama bakmaya Passage Choiseul’e gelen bir adamı sadece. Gerçek anlamda çalışmak gibi görünmüyordu yaptığı; insan vücuduna şaşırtıcı şeyler yaparak iyileştiren mucizevi bir adamdı benim gözümde. Mükemmel bir şeydi bu benim için. Adam çok bilgili görünürdü. Kesinlikle büyüleyici gelirdi bana.

Peki bugün bir doktor size ne ifade ediyor?

Artık doktorlar toplum tarafından hor görülüyor, herkes onlarla rekabet içinde; artık saygınlıkları kalmadı doktorların, hiç kalmadı. Kılığı benzincilerdeki pompacılara benzediği için, yavaş yavaş pompacıya dönüşüyorlar, yanlış mı? Artık söyleyecek sözleri kalmadı; ev kadınlarının bile Larousse Médical’i var artık. Hem sonra hastalıklar da eski saygınlıklarını kaybetti, sayıları daha az artık; frengi yok, bel soğukluğu yok, tifo yok. Antibiyotikler trajediyi tıbbın elinden aldı. Bu yüzden artık veba da yok, kolera da.

Doktorluk mesleği, kitaplarınıza da yansıyan bazı keşifler, deneyimler sunmuştur size.

Evet, evet. Otuz beş yıl doktorluk yaptım, tabii bunun da bir anlamı var. Gençliğimde çok koşuşturdum. Çok merdiven çıktık, çok insan gördük. Bu deneyimin bana her açıdan çok, hem de çok yardımcı olduğunu söylemeden edemem. Ama tıbbi romanlar yazmadım asla, bu acayip sıkıcı olurdu… Soubiran gibi.

Tıp aşkı çok erken yaşta içinize girdi, ancak bambaşka bir yolda devam ettiniz.

Evet, hem de nasıl! Satın alma görevlisi yapmak istiyorlardı beni, büyük bir mağazada tezgâhtar olmamı istiyorlardı. Çünkü hiçbir şeyimiz yoktu, ailemin durumu kötüydü. Görüyorsunuz ya yoksul geldim, yoksul gidiyorum.

Annenizin sizin üstünüzde büyük bir etkisi var mı?

Her şeyden önce, karakterlerimiz aynı. Öylesine sert, öylesine katlanılmaz bir kadındı ki! Evet, bir mizacı vardı, ama hayattan zevk almayı bilmiyordu, o kadar. Daima üzüntülü, daima trans halindeydi. Hayatının son dakikasına kadar çalıştı.

Size nasıl hitap ederdi? Ferdinand diye mi?

Hayır, Louis diye. Büyük bir mağazada, Hôtel de Ville’de, Louvre’da görmek isterdi beni, satıcı olarak. Onun hayaliydi bu. Babam da onun gibi düşünürdü, çünkü babamın edebiyat öğrenimi çok başarısız geçmiş. Dedem de doktora yapmış bir adam. Söylediklerine göre ikisi de o kadar başarısız olmuş ki hayatta, benim ticarette başarılı olacağıma inanırlardı.

Babanız öğretim hayatında daha iyi bir konuma gelemez miydi?

Gelebilirdi tabii, ama bakın ne olmuş: öğretmenlik diplomasına ihtiyacı varmış ama eğitim derecesi yeterli değilmiş. Parası olmadığı için de devam edememiş eğitime. Bir de babası ölüp geriye bir kadın beş çocuk bırakınca…

Babanız ne zaman öldü?

Journey kitabımın çıktığı yılda, otuz ikide.

Kitap çıkmadan mı?

Evet, hemen önce. Zaten sevmezdi o kitabı. Hem kıskanıyordu da beni; bir yazar olarak görmezdi de zaten. Ben de kendimi yazar olarak görmüyorum ya, en azından bir konuda aynı düşüncedeydik.

Anneniz kitaplarınızı nasıl bulurdu?

Kitap yazmanın tehlikeli, kötü olduğuna inandığı için sorun oluyordu. Bunun sonunun çok kötü olacağını düşünürdü. Çok tedbirli bir tabiatı vardı.

Kitaplarınızı okudu mu?

Okuyamadı, okuyamazdı. Okusaydı eğer, çok adi olduğunu düşünürdü. Hem zaten kitap okumazdı annem, kitap okuyan kadınlardan değildi. Kendini beğenmiş de değildi aslında. Ölünceye kadar çalışmaya devam etti. Cezaevindeyken öğrendim öldüğünü. Hayır hayır, Kopenhag’a gidiyordum öldüğünü duyduğumda. Korkunç, iğrenç bir yolculuktu. İğrençti; ama unutmayın ki her şeyin sadece bir tarafı iğrençtir. Bilirsiniz, deneyim sadece onu tutanı aydınlatan neredeyse sönük bir lambadır… paylaşılamaz… Ben de bunu kendime saklamalıyım. Bence, söyleyecek güzel bir hikâyen varsa ölmeye hakkın vardır. Oraya kabul edilmek için hikâyeni anlatır, yoluna devam edersin. Death on the Installment Plansembolik olarak budur, ölü olmanın ödülü… Sözü geçenin yüce Tanrı değil, şeytan olduğunu, insanoğlu olduğunu gösterir. Doğa iğrençtir; baksanıza kuşların, hayvanların hayatına.

Hayatınız boyunca ne zaman mutluydunuz?

Lanet olsun ki hiçbir zaman. Mutlu olmak için yaşlanmak gerek. Arzularımdan vazgeçmek karşılığında bana çok para verseler, mest olurum. Çünkü o zaman emekli olup bir yere kaçma fırsatım olur, çalışmak zorunda kalmam, öteki insanları seyrederim sadece. Mutluluk demek deniz kenarında tek başına huzur içinde olmaktır. Çok az yemek, evet evet. Hatta nerdeyse hiçbir şey yememek. Ne elektrik ne eşya kullanırım; bir mum yeter. Bir mum yakıp, gazete okurum. Öteki insanların heyecanlı, azimle tutuşmuş hallerini seyrederim, gösteriye dönmüş hayatlarını, ritmi yakalamak için birbirlerini davetlere çağırma yarışlarını. Gördüm ben bu hayatı, bir zamanlar aralarında yaşadım bu insanların… Tam bir komedi! Zamanlarını böyle geçirirler. Birbirlerini takip edip aynı golf kulüplerinde, aynı restoranlarda buluşurlar.

Eski günlerinize dönebilseydiniz, edebiyat dışındaki zevkleri hayatınızdan çıkarır mıydınız?

Kesinlikle evet! Mutluluk aramıyorum ben, sevinci hissetmiyorum. Hayattan zevk almak mizaca, yiyip içtiğinize bağlıdır. İnsan güzel şeyler yemeli, içmeli ki günler çabuk geçsin, değil mi? Güzel şeyler ye, iç, arabayla gezinti yap, gazete oku, gün hemen geçiverir. Gazete oku, birkaç misafir gelsin, sabah kahvesini iç, yürüyüşten dönünce bir de bak, öğle yemeği zamanı! Öğleden sonra birkaç ahbapla görüş, gün bitiversin. Akşam oldu mu her zamanki gibi yat, uyu. İşte bu kadar. İnsan yaşlandıkça, gün daha hızlı geçiyor değil mi? Gençlikte gün bitmeyecek gibi uzundur, ama yaşlandıkça çabucak bitiverir. Emekliyseniz, gün şimşek gibi geçer, oysa çocukken çok yavaştır.

Maaşlı bir emekli olsaydınız zamanınızı nasıl geçirirdiniz?

Gazete okurdum. Kimsenin beni göremeyeceği bir yerde yürüyüşe çıkardım.

Burada yürüyüşe çıkabiliyor musunuz?

Hayır, asla! Çıkmasam daha iyi.

Niçin?

Tanırlar beni; istemem. Görülmek istemiyorum. Bir limanda olsa gözden kaybolabilirim. Le Havre’de… Le Havre’deki güvertelerde kimse sizi fark etmez. İhtiyar bir denizciden, ahmaktan başka bir şey göremezsiniz oralarda.

Gemileri sever misiniz?

Ah, evet! Evet! Onları seyretmeye bayılırım, onların gelişini, gidişini seyretmeye. Gemiler, rıhtım, ben; öyle mutlu olurum. Gemiler duman çıkarır, giderler, dönerler, ama sizi ilgilendiren hiçbir şey yoktur. Kimse size bir şey sormaz! Sonra yerel gazete Le Petit Havrais’i okursunuz, işte… işte bu kadar. Hepsi budur. Ah ah, hayatım bambaşka geçerdi.

Hiç örnek aldığınız kişiler oldu mu? Benzemek istediğiniz insanlar?

Hayır, çünkü herkes mükemmel, hepsi; ben o kadar da mükemmel olmak istemem, yok böyle bir arzum. Benim istediğim tek şey kimsenin umursamadığı bir ihtiyar olmak. Onlar ansiklopedilere giren insanlar, ben istemem bunu.

Aslında günlük hayatınızda karşılaştığınız insanları kastetmiştim.

Yo, hayır, hayır, hayır! Onları daima başkalarına alavere dalavere yaparken görüyorum, sinirlerimi ayağa kaldırıyorlar. Hayır. Annemden bana geçen bir alçakgönüllülük var, mutlak önemsizlik duygusu, hem de son haddinde bir önemsizlik. İstediğim tek şey insanların beni tamamen yok sayması. İnzivaya çekilmek için bir arzum, hayvani bir isteğim var. Boulogne’yi, evet Boulogne-sur-Mer’i çok severdim mesela. Saint-Malo’ya sık sık giderdim, ama artık mümkün değil maalesef. Az çok orada da tanınıyorum artık. İnsanların hiç gitmediği yerler olsun…

(Céline’nin son söyleşisi: 1 Haziran 1961)

Romanlarınızda aşkın önemli bir yeri var mıdır?

Asla. Aşktan söz etmeye hiç ihtiyacımız yok aslında. Bir romancıysanız tevazu sahibi olmanız gerekir.

Peki ya arkadaşlık?

Ondan da hiç söz etmeyelim.

Peki, önemsiz duygular üstünde durmanız gerektiğine mi inanıyorsunuz?

Hakkında konuşulması gereken şey yapılan iştir. Önemli olan tek şey odur. Büyük bir özenle yapmak gerekir bunu. Aşırı bir reklam çabasıyla söz ediliyor bundan. Hepimiz birer reklam nesnesi haline geldik; iğrenç bir şey bu. Herkesin alçakgönüllülüğe değer verdiği bir zaman gelecek elbette. Her alanda olduğu gibi edebiyatta da olacak bu. Reklam hastalığına yakalanmışız hepimiz; rezil bir durum. Yapılması gereken tek şey de işimizi yapıp, çenemizi kapatmaktır. Bu kadar. İnsanlar esere bakar ya da bakmaz, okur ya da okumaz, orası eseri ilgilendirir. Yazarın yapması gereken ortadan kaybolmaktır.

Zevk için mi yazarsınız?

Öyle denemez aslında. Param olsaydı, yazmazdım. Madde bir.

Aşktan ya da nefretten de yazmıyorsunuz?

Yo, ondan da değil. Sözünü ettiğiniz bu duyguları, aşkı, arkadaşlığı seviyorsam bu sadece beni ilgilendirir, okuru değil.

Çağdaşlarınız ilginizi çekiyor mu? 

Hayır, pek sayılmaz. Bir zamanlar savaştan kaçmalarını engellemek için ilgiliydim onlarla. Nasıl olduysa, savaşa katılmadıkları halde zafer sarhoşu oldular. Bense hapse tıkıldım. Onlarla uğraşma işini elime yüzüme bulaştırdım, hiç ilgilenmemeliydim aslında. Uğraşmam gereken tek kişi yine kendimim.

Son kitaplarınızda sizi ifade eden bazı duygular var hâlâ.

Ne olursa olsun kendinizi ifade edebilirsiniz. Bu zor değil.

Son kitaplarınızda kişisel hiçbir şey olmadığına bizi inandırmak istediğiniz anlamına mı geliyor bu?

Hayır, kişisel hiçbir şey yok. Tek bir şey vardır belki, o da hayatla oyun oynamayı bilmediğimdir. Kokuşmuş öteki insanlara karşı artık bir üstünlüğüm var çünkü onlar sürekli hayatla oynaşma halinde. Hayatla oynaşmak demek, yemek, içmek, geğirmek, sevişmek demektir; yani bir adamı günün sonunda bir hiç ya da bir terbiyesiz yapan bir sürü şey demektir. Bense bir oyuncu değilim. Bu da çok işe yarıyor aslında. Neyi seçmem ya da nasıl tat almam gerektiğini biliyorum. Ancak, çökmüş bir Roma imparatorunun da dediği gibi iş geneleve gitmekte değil, hesabı ödememektir, öyle değil mi? Ben hayatım boyunca genelevlere gittim, ama çabuk vazgeçtim. İçki içmem. Yemek yemeyi sevmem. Bunların hepsi saçmalık. Buna hakkım var, değil mi? Tek bir hayatım var; onu da uyuyarak, yalnız kalarak geçirmek istiyorum.

Gerçek bir yazma yeteneği olduğuna inandığınız yazarlar kimler?

Yazar olarak gördüğüm üç ad vardı o önemli dönemde. Morand, Ramuz, Barbuss gerçek anlamda yazarlardı. O duygu vardı onlarda. Yazmak için yaratılmışlardı. Ama ötekiler öyle değildi. Allah aşkına, hepsi de sahtekârdı, sahtekârlar sürüsüydü. Efendiler, bu sahtekârlardı işte.

Yaşayan en büyük yazarlardan biri olduğunuza inanıyor musunuz hâlâ?

Hayır, pek sayılmaz. Büyük yazarlar… sıfatlara ihtiyacım yok benim. Bunun için önce ölmeniz gerek; ölesiniz ki sonra sizi bir sınıfa dahil etsinler. Yapmanız gereken ilk şey ölmek.

Sizden sonra gelecek nesillerin size karşı adil olacağına ikna oldunuz mu?

Aman Allah’ım, tabii ki ikna olmadım! Belki de o zaman Fransa diye bir ülke bile olmayacaktır. Dökümü yapan Çinliler ya da Barbarlar olacaktır, benim edebiyatım, bilgece oluşturduğum olay örgüsü, üç noktalarım gıcık edecektir onları… Bu mümkün. “Edebiyat”tan söz ediyoruz ya, ben işimi bitirdim, bitti. Death on the Installment Plan kitabımdan sonra, söyleyebileceğim her şeyi söyledim. O kadar da çok değilmiş.

Hayattan nefret mi ediyorsunuz?

Doğrusu, hayatı çok sevdiğimi söyleyemem, hayır. Canlı olduğum için, sorumluluklarım olduğu için hayata katlanıyorum. Ama bunun dışında, tamamen pesimist ekolü temsil ediyorum. Bir şey için umut beslemem gerekir. Ben hiçbir şey için beslemiyorum bu umudu. Mümkün olduğu kadar acısız bir ölüm umuyorum yalnızca. Herkes gibi. Hepsi bu. Kimse benim için, benim yüzümden acı çekmesin diye. Huzur içinde ölmek yani. Mümkünse bir hastalığa yakalanıp öleyim, yoksa kendimi yorgunluktan öldüreceğim. Öylesi çok daha kolay olurdu. Beni bekleyen şey, ömrüm oldukça yaşayacaklarım hep daha da çetin olacak. Bir yıl öncesine göre daha zahmetle çalışıyorum şu anda; gelecek yıl bu yıldan da zor olacak. Gerçek bu.  

Louis-Ferdinand Céline
(Söyleşi: 1 Haziran 1960 Paris Review için yapılan söyleşilerin toplandığı Writers At Work (1967) adlı kitaptan.)İngilizceden çeviren: Nermin Özdilkural

 
Bilirsiniz, deneyim sadece onu tutanı aydınlatan neredeyse sönük bir lambadır… paylaşılamaz… için yorumlar kapalı

Yazan: 21 Temmuz 2021 in Şiir

 

Etiketler: ,

Hiçbir şey tabiatın ihtişamı ve asaletine tanıklık etmek kadar önemli değildir.

Bu hafta, bilgisayarlarınızı bir kenara bırakın. Cep telefonlarınızı kapatın. Bu cihazlarla beraber hareket etme cazibesine karşı koyun. Eğer bu aletleri taşırsanız nereye giderseniz gidin dünya tamamen aynı yer olacaktır. Cebinizde bu aletlerle dünya engellenmiş olacak, dünyanın üzerinizde bir etki bırakmasına mani olacaktır. Bütün engelleri evinizde bırakın.


@


Hayatımda, bana yapmam gerekenleri söyleyen yetişkinler olmadığı için memnunum. Bugünlerde, ailemle vakit geçirirken bir şeyler hakkında konuşmaya başladıklarında oradan ayrılıyor ve diğer odadaki çocukların arasına karışıyorum. Yetişkinlerin konuşmalarının çoğunu sıkıcı buluyorum. İnsan yaşamındaki en acayip dönem, en önemsiz şeylerin dahi radikal bir keşif süreci hâline geldiği çocukluk dönemidir. O dönemleri ardımızda bu denli hızlı bırakmamız çok acı. Maalesef çoğu insan için kendimizi o farkındalık durumundan koparmak hatta bu süreci hızlandırmak oldukça doğal. Seneler geçtikçe hayat kendini gösteriyor. Başlarda, her şeyi bildiğimizi sanıyoruz. Ardından endişe ve şüpheyle dolu bir dönem takip ediyor ve bundan sonra da çocukluğun yaşantılarını bilfiil yeniden alevlendirmek istediğimiz bir aşama. Bir süredir bulunduğum yer bu üçüncü ve son aşama.

@


Yaşamayı seven insanlar, ölümden sonra olacaklara dair çok fazla kafa yorar. Ölüm, hayatımızı kendi ellerimizle tutmamızı, var olmamızın sorumluluğunu kabullenmemizi sağlar. İntihar etme arzusu, ben dâhil çoğu kişinin aklından geçmiştir. Her sabah kendimize bir soru sorarız: Neden yaşamalıyım? Irkımızı, milliyetimizi, dinimizi, anne-babamızı ya da tenimizin rengini seçemeyiz. Özgür irademizle seçebileceğimiz yegâne şey yaşamak isteyip istemediğimizdir. İntihar ihtimali, tek gerçek özgürlüğümüz, bu dünyadan kaçışımızdır. Bu özgürlüğü gerçekleştirmiyorsak eğer bütün güçlüklere rağmen hayatta kalmaya karar verdiğimiz içindir. Yaşamayı seçtiğimiz gerçeğini kabullendiğimizde, bu özgürlükle mutabakata vardığımızda çok daha neşeli bir hayat süreriz. Felsefe ve sanat, yaşamın bize zorla kabul ettirilmediğini, sunulduğunu öğretir. Giriş bileti verilmiştir elimize ancak cebimizde katlı bir şekilde duran çıkış biletimiz de mevcuttur. Eğer filmlerimden birini beğenmediyseniz üzerinde “ÇIKIŞ” yazan kapıdan geçmek konusunda özgürsünüz. Nietzsche de eğer birisi bir çukurun başında atlamaya hazırlanıyorsa ar- kasından yardımsever bir şekilde itmeliyiz diye yazmıştır. 


@


Kirazın Tadı’nın formu, mumun etrafında uçarken muma, alev kendisini yakana dek yaklaşan kelebekle ilgili bir Fars şiirinden alınmıştır. Filmde, Badii, kendisi için kazmış olduğu mezara düşene dek mezarın etrafında arabasıyla tur atar. Hikâye, aynı zamanda, bir aslan tarafından kovalanan adamdan da ilham almıştır. Adam kendisini kurtarmak için uçurumdan atlamak zorunda kalır fakat dağın kenarında büyümüş olan bir bitkinin tepesine takılır. Kendisini bir anda, altında uzanan devasa yarıkla hemen üstünde kendisini sinsice izleyen o acımasız yaratık arasında bulur. Ardından, asılı kaldığı kökleri kemiren biri siyah diğeri beyaz iki fare görür. Bu ürkütücü vaziyetin ortasında, dağın yamacında yetişen çilekleri görür, o belirsiz durumda, tehlike ve muammalarla dolu bir hâlde elini uzatır, çileği koparır ve yer. Bu sabah uyandığımızda, ölümümüz şu an olduğundan daha uzaktı bize. Hayattan keyif almak için elinizden geleni yapın.

@

Dünyanın ömrü insanların kaderlerinden çok daha uzun sürecektir. Ağacın dalındaki o yaprak, günün birinde rüzgârla surüklenip gidecektir. Geçenlerde, İran’da bir yazar intihar etmiş. Ormanda bulunmuş, cansız bedeni ipin ucunda. Fotoğrafı var. Fotoğrafın bir kısmına bakarsanız hayatın, kuşların, doğanın, güzelliğin her zamanki gibi olduğunu göreceksiniz. Ebediyet acılara katlanıyor. Bizler faniyiz. Geri kalan her şey beyhude.


@

Hayatta süreklilik çok azdır. Yaşlandıkça bağlarımız azalır. Ārzular yok olur. Her şeyin cazibesi eksilir.Arkadaşlar, aile, yemek, mal mülk gibi bir zamanlar önemli olduğunu düşündüğüm şeylere duyulan hasret uçup gidiyor. Çocuklarım konusunda eskisi kadar kaygılanmıyorum. İyi bir yemek için duyduğum arzu ve diğer insanlarla beraber olma konusu eskisi gibi değil artık. Her şeyi ardımda bırakmak rahat hissettiriyor. Tüm bunların yerini alan ve her geçen gün daha da kuvvetli bir hâle gelen şey gençken ilgimi çekmeyen ve katiyen anlam veremediğim şey şehrin şatafatından kaçma, dış dünyayla birlik kurma, başımızın üzerinde uzanan gökyüzünün sersemletici ve çınlayan enginliğini seyretme, mevsimlerin değişimini deneyimleme, doğanın kendisini bizlere bir kez daha gösterdiği anları yakalama arzusu. Yalnızca bunların tadını çıkaramama düşüncesi ölümden korkmamı sağlıyor. Eğer doğayı yanımızda götürebilseydik fanilik tüm anlamını yitirirdi.

@

Bir zamanlar benimle beraber yaşayan bir asistanım vardı. Evlendi ve karısını da beraberinde getirdi. Kadın, şehrin gürültüsünü ve kalabalığını fazla kasvetli bulduğundan bir sene boyunca evden dışarı çıkmadı. En sonunda, kadını mahallede dolaştırması için asistanımı zorladım. “Hoşuna gitti mi?” diye sordum döndüklerinde. “Hayır,” dedi. “Yüzüm acıdı.”

Doğa, kolay bir sevgili değildir. Her daim bizi alt edecektir ama aynı zamanda sakinleştirir de. Dinginlik. Sessizlik. Huzursuzluk ancak şehirde yaşanandan tamamen farklı bir şekilde. Doğada geçirilen zaman bir tür ayindir. Bugün, yalnızlık benim için her şeyden daha önemli. Şehrin sunduklarıyla savaşır hâlde buluyorum kendimi ve hâl böyle olunca da insanlardan muaf olan doğa güçlü bir müttefik oluyor. Kalbim açık hava için atıyor. Doğanın ihtişamı karşısında ne kadar önemsiz olduğunuzu, hiçbir şeye yetkinizin olmadığını anladığınızda beklentiler azalır. Kişinin dış görünüşü değişir. İnsanın kendisini geliştirme özlemi uçup gider. 

Dizlerinizi tutup alıp verdiğiniz her bir nefesi dinleyene dek yürüyün. Sonra oturun ve bir şiir kitabı okuyun. Hayatı, dünyadaki yerinizi derinlemesine düşünün. Üzüntülerinizi azat edin. Yalnızca keyif alın.

@

Genç bir adamken zihnimi o kadar çok görüntü ve hikâyeyle doldurdum ki o zamandan beri bunları kullanıyorum. Bu yığının küçücük bir parçasını dahi tüketemedim. Elimin altında, bir düzine ömre yetecek kadar malzeme var. Hakikat şu ki bugünlerde etrafımdaki olup biten çok az şeyi kaydeder buluyorum kendimi.


@


Bana ne söylediğinizi anlamıyorum. Tekrar söyleyin, daha yavaş bir şekilde, yirmi veya daha az kelimeyle. Lafi ağzınızda gevelemeyin. 


@


Seneler içinde filmlerimin üslubu yumuşadı. Zaman geçtikçe belki de ağır nesnelerle yüzleşme cesaretim azaldı, tıpkı belimin ağır yükleri taşımama izin vermemesi gibi. 


@


Yaşlılığın çok az getirisi vardır ama bunlardan biri boğucu belli birtakım kurallar ve yükümlülüklerden azat edilmiş olmamızdır. Ölüm kapımızdaysa yoldan çıkma ve pervasızlık için verilecek hangi cezanın anlamı olabilir ki?

@


Şiirlerimden biri şu şekildedir: “Bağışla ve günahlarımı unut. Benim tamamen unutmamı sağlayacak kadar değil ama.” Eksikliklere dair kaygılarımızın zaman içinde yitip gitmesi makbuldür. Ancak bu, zaman zaman kabahatlerimizin üzerinde düşünmemizin faydalı olmadığı anlamına gelmez. Devamlı hareket hâlinde olmak zihnimin kendisinden korunmasına yardımcı oluyor. Afrika’ya gerçekleştirdiğim ziyaretler kuvvetli bir etki bıraktı üzerimde. Her defasında, çocukların sevgi ve şefkate duyduğu o kahredici ihtiyaçla yüz yüze geldim.


@


Filmlerimin müziğe gereksinim duymadığını ya da en azından çoğu diğer film kadar ihtiyacı olmadığını anlamam biraz zaman aldı. Küçücük bir ses efekti dâhil her türlü detayın üzerinde çok fazla kafa yoran bir yönetmen olduğumdan herhangi bir filmim için baştan sona fon müziği oluşturacak birini bulmak kolay değil benim için. Bir defasında, on yedi dakikalık iyi bir iş çıkaran genç bir besteciyle çalışmıştım ancak ortaya çıkarmış olduğu müziği yapmakta olduğum filme eklemek için hayli çaba sarf ettim. Eserinin, yaratmış olduğum görüntülere uyum sağlamasını ummak görücü usulü evlilik gibiydi bir nevi, kapı ansızın açılır ve posta ile sipariş edilen gelin tam karşımdadır. Müzik, beraberinde devasa bir duygusal yük taşıyan uyarıcı bir sanat türüdür. Tek bir notayla insanı heyecanlandırabilir ve sakinleştirebilir. İzleyiciyi, istikrarlı bir şekilde mutlu veya kederli kılabilir ya da ansızın kafalarını karıştırır ve öfkelendirir. Görüntülerimin müzikle rekabete girmemesini tercih ederim, bu da bir yönetmenin taşıyabileceği en bilinçli ve önemli yükümlülüklerden biridir. Müzik, ekranın yanı başında durup el sallayan, duygularımızı göstermemizi talep eden, endişelenmemiz, korkmamız ya da rahatlamamız gereken anları bize söyleyen bir kondüktör gibidir. Filmlerimdeki imgelere güveniyorum ve bu şekilde güçlendirilmesi gerektiklerini hissetmiyorum.

@

Hepimizin eksiksiz birer insan olarak doğduğumuzu ancak toplum bizim kendimiz olmamızı istemediğinden kusurlarımızı edinmeye başladığımızı düşünüyorum. Doğal ve kendiliğinden çıkıyoruz meydana ancak yıllar sonra doğaya aykırı bir şekilde ölüyoruz. Birinin bir zamanlar söylediği gibi kelebeklere dönüşen ipek böcekleri olarak doğmuyoruz. Kelebek olarak doğuyoruz sonra kurtçuğa dönüşüyoruz.

@

Orta yaşları geçtiğinizde her şey durgunlaşır. Kaygılar yitip gider. Kişinin sınırları su gibi berraktır. Özgürlük çıkar meydana. Çeliştiğimiz fikirler, bizi bazen nazikçe bazen de gürültülü bir şekilde tepki vermeye iter. Bu fikirleri hesaba katma, tarafsız kılma, etkisizleştirme ve nihayetinde de kabul etme sürecinde güçleniriz. Düşmanlar ve engeller şaşılacak şekilde tahrik edici olabilir.

@

Daima rüzgârın bir şeyleri önceden hissettiğini düşünürüm. Rüzgârla telaşlanırım. Havanın hengâmesinde tasalarım çıkar su yüzüne. Ruh harekete geçer. Yaptığım işi bırakır ve ilgi ve korkuyla pencerenin yanına giderim. Tabiat, düzeni devralır. Hiçbir şey tabiatın ihtişamı ve asaletine tanıklık etmek kadar önemli değildir. Kişinin kendinden vazgeçmesidir bu. Günün her saatini kutsal olanla geçirebilme imkânım olsaydı bunu yapardım. Popüler kültür, ahlakı nadiren geliştirir. Kirletir ve cesareti kırar. Kendimi engellenmiş hatta yaralanmış hissediyorum popüler kültür karşısında. Bugünlerde nadiren film izliyorum, televizyonu hiç açmıyorum, belki de fazla edilgen bir edim olduğu içindir. Bu zaman zaman evde sessizce oturmak anlamına gelse dahi daima galeyana gelmiş bir hâlde olmam gerekiyor. Kişinin zihninde dalgalananlar tamamen gözden kaçırılabilir olsa dahi aklından geçenlerin orada olmadığı anlamına gelmez bu.

@

Muhtemelen yaşlandıkça daha az görüyorum. Ancak bugünlerde daha az görmeyi tercih ediyorum. Yalnızca farkına varmak istediklerimin farkına varmayı seçiyorum. Gördüklerim, gençken olduğundan çok daha parlak. Yapmaktan hoşlandığımız şeyleri ve yapmakta iyi olduklarımızı yavaş yavaş anlıyoruz. Sonra da ümit dolu bir hâlde bu şeylerle geçiriyoruz hayatlarımızı. Diğer her şeye sırtınızı dönün. Dikkatimizi cezbetmeye değdiğini düşündüğümüz şeyler için çok az vaktimiz var. Bırakın zaten olduğum yaşlı adam gibi davranayım. Bir genç olarak sahip olduğunuz ruh, zihniyet, hayata yaklaşım ve çalışmaların yaşlandıkça kökten değişme ihtimali azdır. Bu da şu anlama gelir: Bu gibi şeyleri düşünmek için asla çok erken değil. Tek bir saniyenizi dahi harcamayın. Şu an kendiniz olun. Üzerinden çok uzun seneler geçmiş olmasına rağmen büyüdüğüm evin görüntü ve sesleri, pencerelerin manzarası, döşemelerin gıcırtısı, her bir odaya has o farklı sükûnet, dağılan tuğlalar sık sık aklıma geliyor.

@

Sessiz çaresizlik anlarında, tesellisiz hissettiğimde, bir şiir kitabına uzanarak ihtirasın o yabani cereyanından kendimi uzaklaştırıyorum ve kendime etrafımızı çevreleyen o bitmek bilmeyen zenginlikleri, böylesine bir dünyaya dalmış bir şekilde geçirilen ömrün şerefli bir ömür olduğunu hatırlatıyorum durmaksızın. Rahatlamış hissediyorum ardından. 
Aranızdan bazıları benimle iletişimde kalıp kalamayacaklarını sordu. Tabii ki kalabiliriz. Memnuniyetle, isteyenlere ara ara kullandığım e-mail adresimi vereceğim ancak hızlı yanıtlar alabileceğiniz konusunda size söz veremem. İletişimin ne kadar fazla yolu olursa bu tür şeylerden o kadar uzaklaşıyorum. 
Benim için hayat ağır ve istikrarlı bir ahenge sahip, muhtemelen çalışmalarıma da yansımıştır bu durum. Fikirlerimi olabilecek en az sözcükle ifade etmeye çalışıyorum. Yerimi bulma, köşeme çekilme, kendimi kargaşadan soyutlama, hiçlik, geçersizlik için arzularımı yerine getirmeye çalışma hedeflerini koydum kendime. Her filmimi son filmimmiş gibi ele alıyorum. Genç yönetmenlerin çoğu tekerleği yeniden icat etmek istiyor. Çoğu başarısızlığa uğruyor ancak yine de haklarını teslim etmeliyiz. Kim hırsı olmayan insanlarla olmak ister ki? Bir dostum neyse ki filmlerim kadar sıkıcı olmadığımı söylemişti bir gün.

@

Yaşam uzun bir derstir, geçirdiğimiz bu hafta ise sonsuza dek tırmanacağınız o heyecan dolu öğrenme yolunda yalnızca küçük bir bölüm. Umarım burada beraber geçirdiğimiz zamanı derinlemesine düşünür ve geçtiğimiz birkaç gün içinde oluşturulmuş olan o gayreti bir şekilde kullanırsınız. Aslına bakarsanız bunu yapmak sizin vazifeniz. En nihayetinde, cesaret ve ihtiras sanatın yaşam kaynağıdır, bu yüzden çalışmalarınızın özünün tehlikeli olacağının farkına varın. O yangının sönmesine katiyen müsaade etmeyin. Bırakın daima içinizde yansın ve kimsenin size ne yapmanız gerektiğini söylemesine izin vermeyin! Bu haftanın başında, yönetmenliğin çocuksu niteliklerinden, çocukken sahip olduğumuz ruhun yaşlandıkça yitip gitmesinden bahsetmiştim. Aslına bakarsanız yaş aldıkça daha çok değil daha az biliyoruz. İhtiraslarımız itinayla yatışıyor ve geleceğe dair endişelerimiz esas meşgalemiz hâline geliyor. Bu yüzden gençliğinize olabildiğince sarılın. Atılgan olun. Sinema, sürekli olarak yenilendiği için hayatta kalıyor. Yönetmen olarak sorumluluğunuz çok çalışmak, deneyimlemek, yeni istikametlerde keşfe çıkmak. Alışkanlıklarınızın dışına çıkın. Kuralları yıkın. Her gün dünyaya yeni bir gözle bakın. Gözlerinizi açın. Vazifeniz ışık tutmak, bu yüzden gündelik olanı farklı bir bakışla görmemizi sağlayacak şekilde yeni yollarla çekin. Gelecek bekliyor. Yönetmenlik açısından, yeni gelen her kişi aynı sevinçlerle aynı sorun ve hazlarla mücadele ediyor. Bu yüzden yekvücut olun ve her seyi paylaşın. Yeryüzünde anlatacak bir hikâyesi olmayan tek bir kimse dahi yoktur.

Abbas Kiyarüstemi

ile Sinema Dersleri

 
Hiçbir şey tabiatın ihtişamı ve asaletine tanıklık etmek kadar önemli değildir. için yorumlar kapalı

Yazan: 08 Mayıs 2021 in Altı Çizili Satırlar

 

Etiketler: ,

 
%d blogcu bunu beğendi: