RSS

Etiket arşivi: Röportaj

Hiçbir şey tabiatın ihtişamı ve asaletine tanıklık etmek kadar önemli değildir.

Bu hafta, bilgisayarlarınızı bir kenara bırakın. Cep telefonlarınızı kapatın. Bu cihazlarla beraber hareket etme cazibesine karşı koyun. Eğer bu aletleri taşırsanız nereye giderseniz gidin dünya tamamen aynı yer olacaktır. Cebinizde bu aletlerle dünya engellenmiş olacak, dünyanın üzerinizde bir etki bırakmasına mani olacaktır. Bütün engelleri evinizde bırakın.


@


Hayatımda, bana yapmam gerekenleri söyleyen yetişkinler olmadığı için memnunum. Bugünlerde, ailemle vakit geçirirken bir şeyler hakkında konuşmaya başladıklarında oradan ayrılıyor ve diğer odadaki çocukların arasına karışıyorum. Yetişkinlerin konuşmalarının çoğunu sıkıcı buluyorum. İnsan yaşamındaki en acayip dönem, en önemsiz şeylerin dahi radikal bir keşif süreci hâline geldiği çocukluk dönemidir. O dönemleri ardımızda bu denli hızlı bırakmamız çok acı. Maalesef çoğu insan için kendimizi o farkındalık durumundan koparmak hatta bu süreci hızlandırmak oldukça doğal. Seneler geçtikçe hayat kendini gösteriyor. Başlarda, her şeyi bildiğimizi sanıyoruz. Ardından endişe ve şüpheyle dolu bir dönem takip ediyor ve bundan sonra da çocukluğun yaşantılarını bilfiil yeniden alevlendirmek istediğimiz bir aşama. Bir süredir bulunduğum yer bu üçüncü ve son aşama.

@


Yaşamayı seven insanlar, ölümden sonra olacaklara dair çok fazla kafa yorar. Ölüm, hayatımızı kendi ellerimizle tutmamızı, var olmamızın sorumluluğunu kabullenmemizi sağlar. İntihar etme arzusu, ben dâhil çoğu kişinin aklından geçmiştir. Her sabah kendimize bir soru sorarız: Neden yaşamalıyım? Irkımızı, milliyetimizi, dinimizi, anne-babamızı ya da tenimizin rengini seçemeyiz. Özgür irademizle seçebileceğimiz yegâne şey yaşamak isteyip istemediğimizdir. İntihar ihtimali, tek gerçek özgürlüğümüz, bu dünyadan kaçışımızdır. Bu özgürlüğü gerçekleştirmiyorsak eğer bütün güçlüklere rağmen hayatta kalmaya karar verdiğimiz içindir. Yaşamayı seçtiğimiz gerçeğini kabullendiğimizde, bu özgürlükle mutabakata vardığımızda çok daha neşeli bir hayat süreriz. Felsefe ve sanat, yaşamın bize zorla kabul ettirilmediğini, sunulduğunu öğretir. Giriş bileti verilmiştir elimize ancak cebimizde katlı bir şekilde duran çıkış biletimiz de mevcuttur. Eğer filmlerimden birini beğenmediyseniz üzerinde “ÇIKIŞ” yazan kapıdan geçmek konusunda özgürsünüz. Nietzsche de eğer birisi bir çukurun başında atlamaya hazırlanıyorsa ar- kasından yardımsever bir şekilde itmeliyiz diye yazmıştır. 


@


Kirazın Tadı’nın formu, mumun etrafında uçarken muma, alev kendisini yakana dek yaklaşan kelebekle ilgili bir Fars şiirinden alınmıştır. Filmde, Badii, kendisi için kazmış olduğu mezara düşene dek mezarın etrafında arabasıyla tur atar. Hikâye, aynı zamanda, bir aslan tarafından kovalanan adamdan da ilham almıştır. Adam kendisini kurtarmak için uçurumdan atlamak zorunda kalır fakat dağın kenarında büyümüş olan bir bitkinin tepesine takılır. Kendisini bir anda, altında uzanan devasa yarıkla hemen üstünde kendisini sinsice izleyen o acımasız yaratık arasında bulur. Ardından, asılı kaldığı kökleri kemiren biri siyah diğeri beyaz iki fare görür. Bu ürkütücü vaziyetin ortasında, dağın yamacında yetişen çilekleri görür, o belirsiz durumda, tehlike ve muammalarla dolu bir hâlde elini uzatır, çileği koparır ve yer. Bu sabah uyandığımızda, ölümümüz şu an olduğundan daha uzaktı bize. Hayattan keyif almak için elinizden geleni yapın.

@

Dünyanın ömrü insanların kaderlerinden çok daha uzun sürecektir. Ağacın dalındaki o yaprak, günün birinde rüzgârla surüklenip gidecektir. Geçenlerde, İran’da bir yazar intihar etmiş. Ormanda bulunmuş, cansız bedeni ipin ucunda. Fotoğrafı var. Fotoğrafın bir kısmına bakarsanız hayatın, kuşların, doğanın, güzelliğin her zamanki gibi olduğunu göreceksiniz. Ebediyet acılara katlanıyor. Bizler faniyiz. Geri kalan her şey beyhude.


@

Hayatta süreklilik çok azdır. Yaşlandıkça bağlarımız azalır. Ārzular yok olur. Her şeyin cazibesi eksilir.Arkadaşlar, aile, yemek, mal mülk gibi bir zamanlar önemli olduğunu düşündüğüm şeylere duyulan hasret uçup gidiyor. Çocuklarım konusunda eskisi kadar kaygılanmıyorum. İyi bir yemek için duyduğum arzu ve diğer insanlarla beraber olma konusu eskisi gibi değil artık. Her şeyi ardımda bırakmak rahat hissettiriyor. Tüm bunların yerini alan ve her geçen gün daha da kuvvetli bir hâle gelen şey gençken ilgimi çekmeyen ve katiyen anlam veremediğim şey şehrin şatafatından kaçma, dış dünyayla birlik kurma, başımızın üzerinde uzanan gökyüzünün sersemletici ve çınlayan enginliğini seyretme, mevsimlerin değişimini deneyimleme, doğanın kendisini bizlere bir kez daha gösterdiği anları yakalama arzusu. Yalnızca bunların tadını çıkaramama düşüncesi ölümden korkmamı sağlıyor. Eğer doğayı yanımızda götürebilseydik fanilik tüm anlamını yitirirdi.

@

Bir zamanlar benimle beraber yaşayan bir asistanım vardı. Evlendi ve karısını da beraberinde getirdi. Kadın, şehrin gürültüsünü ve kalabalığını fazla kasvetli bulduğundan bir sene boyunca evden dışarı çıkmadı. En sonunda, kadını mahallede dolaştırması için asistanımı zorladım. “Hoşuna gitti mi?” diye sordum döndüklerinde. “Hayır,” dedi. “Yüzüm acıdı.”

Doğa, kolay bir sevgili değildir. Her daim bizi alt edecektir ama aynı zamanda sakinleştirir de. Dinginlik. Sessizlik. Huzursuzluk ancak şehirde yaşanandan tamamen farklı bir şekilde. Doğada geçirilen zaman bir tür ayindir. Bugün, yalnızlık benim için her şeyden daha önemli. Şehrin sunduklarıyla savaşır hâlde buluyorum kendimi ve hâl böyle olunca da insanlardan muaf olan doğa güçlü bir müttefik oluyor. Kalbim açık hava için atıyor. Doğanın ihtişamı karşısında ne kadar önemsiz olduğunuzu, hiçbir şeye yetkinizin olmadığını anladığınızda beklentiler azalır. Kişinin dış görünüşü değişir. İnsanın kendisini geliştirme özlemi uçup gider. 

Dizlerinizi tutup alıp verdiğiniz her bir nefesi dinleyene dek yürüyün. Sonra oturun ve bir şiir kitabı okuyun. Hayatı, dünyadaki yerinizi derinlemesine düşünün. Üzüntülerinizi azat edin. Yalnızca keyif alın.

@

Genç bir adamken zihnimi o kadar çok görüntü ve hikâyeyle doldurdum ki o zamandan beri bunları kullanıyorum. Bu yığının küçücük bir parçasını dahi tüketemedim. Elimin altında, bir düzine ömre yetecek kadar malzeme var. Hakikat şu ki bugünlerde etrafımdaki olup biten çok az şeyi kaydeder buluyorum kendimi.


@


Bana ne söylediğinizi anlamıyorum. Tekrar söyleyin, daha yavaş bir şekilde, yirmi veya daha az kelimeyle. Lafi ağzınızda gevelemeyin. 


@


Seneler içinde filmlerimin üslubu yumuşadı. Zaman geçtikçe belki de ağır nesnelerle yüzleşme cesaretim azaldı, tıpkı belimin ağır yükleri taşımama izin vermemesi gibi. 


@


Yaşlılığın çok az getirisi vardır ama bunlardan biri boğucu belli birtakım kurallar ve yükümlülüklerden azat edilmiş olmamızdır. Ölüm kapımızdaysa yoldan çıkma ve pervasızlık için verilecek hangi cezanın anlamı olabilir ki?

@


Şiirlerimden biri şu şekildedir: “Bağışla ve günahlarımı unut. Benim tamamen unutmamı sağlayacak kadar değil ama.” Eksikliklere dair kaygılarımızın zaman içinde yitip gitmesi makbuldür. Ancak bu, zaman zaman kabahatlerimizin üzerinde düşünmemizin faydalı olmadığı anlamına gelmez. Devamlı hareket hâlinde olmak zihnimin kendisinden korunmasına yardımcı oluyor. Afrika’ya gerçekleştirdiğim ziyaretler kuvvetli bir etki bıraktı üzerimde. Her defasında, çocukların sevgi ve şefkate duyduğu o kahredici ihtiyaçla yüz yüze geldim.


@


Filmlerimin müziğe gereksinim duymadığını ya da en azından çoğu diğer film kadar ihtiyacı olmadığını anlamam biraz zaman aldı. Küçücük bir ses efekti dâhil her türlü detayın üzerinde çok fazla kafa yoran bir yönetmen olduğumdan herhangi bir filmim için baştan sona fon müziği oluşturacak birini bulmak kolay değil benim için. Bir defasında, on yedi dakikalık iyi bir iş çıkaran genç bir besteciyle çalışmıştım ancak ortaya çıkarmış olduğu müziği yapmakta olduğum filme eklemek için hayli çaba sarf ettim. Eserinin, yaratmış olduğum görüntülere uyum sağlamasını ummak görücü usulü evlilik gibiydi bir nevi, kapı ansızın açılır ve posta ile sipariş edilen gelin tam karşımdadır. Müzik, beraberinde devasa bir duygusal yük taşıyan uyarıcı bir sanat türüdür. Tek bir notayla insanı heyecanlandırabilir ve sakinleştirebilir. İzleyiciyi, istikrarlı bir şekilde mutlu veya kederli kılabilir ya da ansızın kafalarını karıştırır ve öfkelendirir. Görüntülerimin müzikle rekabete girmemesini tercih ederim, bu da bir yönetmenin taşıyabileceği en bilinçli ve önemli yükümlülüklerden biridir. Müzik, ekranın yanı başında durup el sallayan, duygularımızı göstermemizi talep eden, endişelenmemiz, korkmamız ya da rahatlamamız gereken anları bize söyleyen bir kondüktör gibidir. Filmlerimdeki imgelere güveniyorum ve bu şekilde güçlendirilmesi gerektiklerini hissetmiyorum.

@

Hepimizin eksiksiz birer insan olarak doğduğumuzu ancak toplum bizim kendimiz olmamızı istemediğinden kusurlarımızı edinmeye başladığımızı düşünüyorum. Doğal ve kendiliğinden çıkıyoruz meydana ancak yıllar sonra doğaya aykırı bir şekilde ölüyoruz. Birinin bir zamanlar söylediği gibi kelebeklere dönüşen ipek böcekleri olarak doğmuyoruz. Kelebek olarak doğuyoruz sonra kurtçuğa dönüşüyoruz.

@

Orta yaşları geçtiğinizde her şey durgunlaşır. Kaygılar yitip gider. Kişinin sınırları su gibi berraktır. Özgürlük çıkar meydana. Çeliştiğimiz fikirler, bizi bazen nazikçe bazen de gürültülü bir şekilde tepki vermeye iter. Bu fikirleri hesaba katma, tarafsız kılma, etkisizleştirme ve nihayetinde de kabul etme sürecinde güçleniriz. Düşmanlar ve engeller şaşılacak şekilde tahrik edici olabilir.

@

Daima rüzgârın bir şeyleri önceden hissettiğini düşünürüm. Rüzgârla telaşlanırım. Havanın hengâmesinde tasalarım çıkar su yüzüne. Ruh harekete geçer. Yaptığım işi bırakır ve ilgi ve korkuyla pencerenin yanına giderim. Tabiat, düzeni devralır. Hiçbir şey tabiatın ihtişamı ve asaletine tanıklık etmek kadar önemli değildir. Kişinin kendinden vazgeçmesidir bu. Günün her saatini kutsal olanla geçirebilme imkânım olsaydı bunu yapardım. Popüler kültür, ahlakı nadiren geliştirir. Kirletir ve cesareti kırar. Kendimi engellenmiş hatta yaralanmış hissediyorum popüler kültür karşısında. Bugünlerde nadiren film izliyorum, televizyonu hiç açmıyorum, belki de fazla edilgen bir edim olduğu içindir. Bu zaman zaman evde sessizce oturmak anlamına gelse dahi daima galeyana gelmiş bir hâlde olmam gerekiyor. Kişinin zihninde dalgalananlar tamamen gözden kaçırılabilir olsa dahi aklından geçenlerin orada olmadığı anlamına gelmez bu.

@

Muhtemelen yaşlandıkça daha az görüyorum. Ancak bugünlerde daha az görmeyi tercih ediyorum. Yalnızca farkına varmak istediklerimin farkına varmayı seçiyorum. Gördüklerim, gençken olduğundan çok daha parlak. Yapmaktan hoşlandığımız şeyleri ve yapmakta iyi olduklarımızı yavaş yavaş anlıyoruz. Sonra da ümit dolu bir hâlde bu şeylerle geçiriyoruz hayatlarımızı. Diğer her şeye sırtınızı dönün. Dikkatimizi cezbetmeye değdiğini düşündüğümüz şeyler için çok az vaktimiz var. Bırakın zaten olduğum yaşlı adam gibi davranayım. Bir genç olarak sahip olduğunuz ruh, zihniyet, hayata yaklaşım ve çalışmaların yaşlandıkça kökten değişme ihtimali azdır. Bu da şu anlama gelir: Bu gibi şeyleri düşünmek için asla çok erken değil. Tek bir saniyenizi dahi harcamayın. Şu an kendiniz olun. Üzerinden çok uzun seneler geçmiş olmasına rağmen büyüdüğüm evin görüntü ve sesleri, pencerelerin manzarası, döşemelerin gıcırtısı, her bir odaya has o farklı sükûnet, dağılan tuğlalar sık sık aklıma geliyor.

@

Sessiz çaresizlik anlarında, tesellisiz hissettiğimde, bir şiir kitabına uzanarak ihtirasın o yabani cereyanından kendimi uzaklaştırıyorum ve kendime etrafımızı çevreleyen o bitmek bilmeyen zenginlikleri, böylesine bir dünyaya dalmış bir şekilde geçirilen ömrün şerefli bir ömür olduğunu hatırlatıyorum durmaksızın. Rahatlamış hissediyorum ardından. 
Aranızdan bazıları benimle iletişimde kalıp kalamayacaklarını sordu. Tabii ki kalabiliriz. Memnuniyetle, isteyenlere ara ara kullandığım e-mail adresimi vereceğim ancak hızlı yanıtlar alabileceğiniz konusunda size söz veremem. İletişimin ne kadar fazla yolu olursa bu tür şeylerden o kadar uzaklaşıyorum. 
Benim için hayat ağır ve istikrarlı bir ahenge sahip, muhtemelen çalışmalarıma da yansımıştır bu durum. Fikirlerimi olabilecek en az sözcükle ifade etmeye çalışıyorum. Yerimi bulma, köşeme çekilme, kendimi kargaşadan soyutlama, hiçlik, geçersizlik için arzularımı yerine getirmeye çalışma hedeflerini koydum kendime. Her filmimi son filmimmiş gibi ele alıyorum. Genç yönetmenlerin çoğu tekerleği yeniden icat etmek istiyor. Çoğu başarısızlığa uğruyor ancak yine de haklarını teslim etmeliyiz. Kim hırsı olmayan insanlarla olmak ister ki? Bir dostum neyse ki filmlerim kadar sıkıcı olmadığımı söylemişti bir gün.

@

Yaşam uzun bir derstir, geçirdiğimiz bu hafta ise sonsuza dek tırmanacağınız o heyecan dolu öğrenme yolunda yalnızca küçük bir bölüm. Umarım burada beraber geçirdiğimiz zamanı derinlemesine düşünür ve geçtiğimiz birkaç gün içinde oluşturulmuş olan o gayreti bir şekilde kullanırsınız. Aslına bakarsanız bunu yapmak sizin vazifeniz. En nihayetinde, cesaret ve ihtiras sanatın yaşam kaynağıdır, bu yüzden çalışmalarınızın özünün tehlikeli olacağının farkına varın. O yangının sönmesine katiyen müsaade etmeyin. Bırakın daima içinizde yansın ve kimsenin size ne yapmanız gerektiğini söylemesine izin vermeyin! Bu haftanın başında, yönetmenliğin çocuksu niteliklerinden, çocukken sahip olduğumuz ruhun yaşlandıkça yitip gitmesinden bahsetmiştim. Aslına bakarsanız yaş aldıkça daha çok değil daha az biliyoruz. İhtiraslarımız itinayla yatışıyor ve geleceğe dair endişelerimiz esas meşgalemiz hâline geliyor. Bu yüzden gençliğinize olabildiğince sarılın. Atılgan olun. Sinema, sürekli olarak yenilendiği için hayatta kalıyor. Yönetmen olarak sorumluluğunuz çok çalışmak, deneyimlemek, yeni istikametlerde keşfe çıkmak. Alışkanlıklarınızın dışına çıkın. Kuralları yıkın. Her gün dünyaya yeni bir gözle bakın. Gözlerinizi açın. Vazifeniz ışık tutmak, bu yüzden gündelik olanı farklı bir bakışla görmemizi sağlayacak şekilde yeni yollarla çekin. Gelecek bekliyor. Yönetmenlik açısından, yeni gelen her kişi aynı sevinçlerle aynı sorun ve hazlarla mücadele ediyor. Bu yüzden yekvücut olun ve her seyi paylaşın. Yeryüzünde anlatacak bir hikâyesi olmayan tek bir kimse dahi yoktur.

Abbas Kiyarüstemi

ile Sinema Dersleri

 
Hiçbir şey tabiatın ihtişamı ve asaletine tanıklık etmek kadar önemli değildir. için yorumlar kapalı

Yazan: 08 Mayıs 2021 in Altı Çizili Satırlar

 

Etiketler: ,

Sadece Fatih’te değil, tüm ülkenin üzerinde “yoksul bir gramofon çalıyor”

Dört kardeş, yokluk, yoksulluk ve büyük laflar

Bu coğrafyada yoksulluk denilen bir şey vardır, yoksulluk nedeniyle ölenler vardır, hiç görülmeyenler vardır, onlara sırtını çevirmiş bir “hepimiz” vardır…
Görülmek, biraz olsun önemsenmek, küçük bir temas, dikkate alınmak, olmuyorsa da dikkate alınmak, istediğin gibi olmuyorsa da dikkate alınmak…

Küçük bir aralığın var olduğunu bilmek, bir yerlerden ışık sızabileceğini, bir ışığın bir yerde var olduğunu, oraya doğru yürüyebileceğini bilmek, bilmiyorsan da duymak, bir fısıltı olsun duymak…

Orada olduğunu, yaşadığını, herkes gibi güne başlayıp günü bitirmek istediğini, hayatın öyle olanca normalliğiyle sürmesini arzuladığını, artık ne azını ne de fazlasını beklemediğini bir kişiye olsun söyleyebilmek. Bir başkasına, önemsemese de önemsiyor gibi gözüken bir başkasına…

* * *

Konya’da, tarım işçisi olarak çalışmaya gelen ailenin 40 günlük bebekleri, bir Aralık günü, bozkır soğuğuna yenilerek öldü.  Bir gün sonra yetkililerden donarak değil, doğal yollardan öldüğü, ceset katılığının donma sanıldığı açıklaması geldi.

Adana’da borçları nedeniyle kestanecilik yaparak geçinmeye çalışan ancak tablasını da defalarca zabıtaya kaptıran seyyar satıcı, yaşamına son verdi. Geriye bıraktığı notta, adaletsiz düzene isyan ediyordu. Ertesi gün yetkililerden gelen açıklamada, zabıtaların yasal yetkilerini kullandıkları, bunalıma girdiği için yaşamını sonlandırdığı belirtildi.

Kocaeli’de bir baba, iddiaya göre oğluna pantolon alamadığı için yaşama veda etti. Yine ertesi gün yapılan açıklamada, şahsın trafik kazası geçirdiği için çalışamadığı ve bunalıma girdiği, olayın psikolojik nedenlerden kaynaklandığı söylendi.

İstanbul Fatih’te anneannesi ile birlikte sokaklarda yaşayan 10 aylık bebek, donarak yaşamını yitirdi.  Ertesi gün yapılan açıklamada, anneanne ile bebeği sokağa atanların sorumlu olduğuna işaret edildi.

Adana’da ev kirasını ödeyemeyen, cebindeki son para ancak ıslak odun almaya yeten kadın, sobayı yakmayı başaramayınca saç kurutma makinesini çocuklarının ısınması için açarak, yan odada yaşamını sonlandırdı. Durumunun bilinmediği, eşinin işsiz olduğu açıklaması yapıldı.

* * *

İsimleri, tarihleri, evleri, akrabaları, borç miktarları, arkadaşlıkları hatta, daha önce tartışıldı.

Kimi kendini ölesiye çaresiz hisseden, kimi daha tanışmadığı bir hayata yenilen insanların gerçek hikâyeleri.

Ve elbette yoksulluk da intihara bir gerekçe değil, diğer bütün gerekçeler gibi.

Bir yol, bir dayanışma yöntemi mutlaka bulunur, her zaman bulunur. Umutsuzluğa düşen, çaresiz hisseden biri varsa, hemen el uzatılması gerektiğini, bütün imkânların kullanılarak bir çare aramak zorunluluğunu bilmek yeterli.

Ama edep yoksunluğu ile baş etmek kolay değil… Anlamamakla, dinlememekle, pastadan bir dilim fazla alma çabasıyla, bu çabadan utanmamakla…

İstanbul’da dört kardeşin siyanürle intihar etmelerinin ardından gelir durumlarından, yaşama biçimlerinin normal olmadığına, SGK kayıtlarından, mutfaklarının ne halde olduğuna dair onlarca haber yapıldı.

Kimi borçları üzerinden yoksulluğu apaçık göze sokmak istedi, kimi ise yoksul olmadıklarını kanıtlamak.

Yetkililerden yine benzer açıklamalar geldi; “yoksulluk değil sebebi, bilmeden konuşuyorsunuz…”

Ve bu kez yeniden ne kadar yoksul oldukları, ne kadar var olamadıkları kanıtlanmaya çalışıldı.

* * *

“Etki ajanları devrede, toplumu kaşıyorlar”, “Bu işin altında bir bit yeniği var”, “Biz niye intihar etmedik” yazıları, mesajları dört yanda.

Bir yandan haber spikerleri kimsenin zerre itirazı olamayacak konularda üst tondan topluma mesajlar veriyor, diğer yandan bir başkası asla itiraz edilemeyecek konularda didaktik bir tonla konuşuyor.

Utançtan dışarı çıkmak istemeyenlere, borcundan dolayı doğalgazı açtıramadığından inşaatlardan kalas çalanlara, çöpten yemek toplayanlara, artık basit ilan sitelerine bile bırakılan “maddi yardım” çağrılarına yüzünü çevirmiş, sadece haklı çıkmaya, sadece düzeninin sürmesine, sadece kötü gözükmemeye, sadece daha çok göze girmeye çalışan ve onları alkışlamaktan yorulmayan insanlar…

Ortadan tam olarak ikiye bölünmüş ve diğer bölümdekilerin ne dediğini zerre dinlemeyen bir toplum.

Yuhalanan otizmli çocuklara bile “münferit” vaka diyen, okullardan atılan, ayrılmak zorunda bırakılan çocukları yok sayan bir idare.

Dört kardeşin ölümünden sonra, borcunu ödeyemeyenleri, elektriği, suyu kesilenlerin sayısını araştırmak yerine elektriği, suyu kesmeye gelen şirketler… Benzer durumdaki aileleri araştırmak yerine konuşanı paylayan, birilerine şikâyet eden gazeteciler… Birbirlerini susturan, bu coğrafyada yoksulluktan ölüm yokmuş gibi davranan siyasetçiler… Anlamayan, dinlemeyen, alkışlamak için sadece birilerinin istediklerini söylemesini bekleyen bir toplum.

Hacer Foggo’nun, Selçuk Salih Caydı’ya atıfla kullandığı “Sınıfsızlar sınıfı” tanımı anlatıyor biraz olsun olanları:

“Bu kesim tam da o. Aslında görünmeyenler, derin yoksulluk yaşayanlar. Bu yokluk sadece ekonomik yoksulluk değil. Her anlamda yoksunluk. Güvensizlik, kendini var edememe, görünmeme…”

* * *

İstanbul’daki dört kardeşin ölümüyle ilgili bilinmeyenler elbette çözülür.

Uzmanlar tek nedenin bu olamayacağını söyler haklı biçimde, bir başkası bir başka neden bulur, doğrudur, her biri doğrudur.

Tartışmalar da zaten birkaç güne unutulur, unutan bir toplumdur burası, her şeyi unutsa da her şeyi unutacağını mutlaka anımsar.

Ama bu coğrafyada yoksulluk denilen bir şey vardır, yoksulluk nedeniyle ölenler vardır, hiç görülmeyenler, görülmek için bekleyenler vardır, onlara sırtını çevirmiş bir “hepimiz” vardır, acı çekenler, yalnız kalanlar vardır…

Gerek yok ileri kapitalizmi yaşayan ülkelerden parlak örneklere, intihar istatistiklerine, yoksulluktan ölüm rakamlarına.

İşte çaresizlik hep ve hemen dibimizde…

Görmeyen, konuşmayan, dokunmayan, pastadan nasıl fazla pay alacağı öğütlenen, dersini vermesi, haddini bildirmesi tavsiye edilen, dayanışmayı, aşkı, sevdayı, emeği, emeğin karşılığını unutmuş sakatlanmış varlıklarız artık.

Açlığın, sefaletin ya da yoksunluğa düşme korkusunun karakterize ettiği bir toplumun sessizliğine karşılık, varlığa bu denli tapılmasının dört yandan sesleri geliyor…

“Havada konuşmamanın, görmemenin kahrolası hüznü

Ve Serez çarşısı kapatmış elleriyle yüzünü.


Yağmur çiseliyor…”

Gökçer Tahincioğlu

Milyonların hayatı aynıyken 4 kardeşin intiharı ‘münferit’miş

İstanbul’un Fatih ilçesinde dört kardeş, kapılarına bir “dikkat” notu asarak, siyanürle intihar etti. Polislerin olay yerinden ayrılmasından sonra BEDAŞ, 2 aydır faturası ödenmediği gerekçesiyle elektrikleri kesti. Sonra ailenin bakkal defterine kalem kalem işlenmiş borçları, intihar eden kardeşlerden Oya Yetişkin’in borcu ödeyememişliğinin mahcupluğuyla bakkala söylediği “Maaşıma haciz kondu” cümlesi çıktı ortaya. Mimar Sinan Üniversitesinde canlı model olarak çalışıyormuş Oya Yetişkin, yani yarın ne olacağının belli olmadığı güvencesizliğin tüm sorunlarıyla, saatlerce kıpırdamadan, kazancı aya vursan bir asgari ücret etmeyecek paraya…  İki kardeşin obezite sorunları varmış, günümüz yoksullarının dertli hastalığı; son aylarda günde 6 ekmekten 10 ekmeğe çıkmış bakkal alışverişleridomates, soğan, fasulye değil artan, en kolayından ve en ucuzundan ekmek… Ölen anne babalarından borçlar kalmış kardeşlere, ödenemeyen, büyüyen… Belki aynı dertlerden muzdarip ama yine de bir nebze mutlu olunan günlerden, pırıl pırıl eski fotoğraflar yansıdı sonra. Arkadaşlarının dostlarının dile getirdiği “Çok gururlulardı, hiçbir yardım istemediler” sözleri…

İntihar, netameli bir konu. Tek bir belirleyeni, profili, nedeni yok.

Ama bildiğimiz bir şey var; siyasal, ekonomik, kültürel, sosyolojik olarak tarihin en gerilimli, en sıkışık ve en belirsiz döneminde olan memlekette bu intiharlar yalnızca “bireysel” değil, toplumsal nedenlerin iç içe geçmişliğinin bir sonucu.

Tam da bu nedenle böylesi intiharlar; siyasal sahnenin zaten çökmüş olduğu, ekonomik çöküşün yavaş yavaş ama sarsıcı bir biçimde ortaya çıktığı memlekette, bu çöküşü bütün şiddetiyle kayda geçiren işaretin kendisi oluyor. Bu sarsıcı ölümden önceki hikayeler hatırlanıyor yeniden; çocuğuna okul pantolonu alamadığı için, yakacak odun alacak parası olmadığı için, dershane parasını ödeyemeyen annesi cezaevine atıldığı için, atanamadığı için, iş kazası geçirdiği işyerinden haklarını alamadığı için canına kıyanların öyküsü bir bütünün parçaları olup tamamlıyorlar birbirlerini. İntiharla hayatına son veren insanların “biricikliği”, onların yaşam öykülerinin kolektifleştirilebildiği yerlerden tutularak, ortak dertlenmenin isyanıyla tartışılıyor.

Çünkü kapısına “Dikkat, siyanür var” yazısı asılarak intihar edilen evin içindeki yoksulluk, borçluluk, yoksunluk, bugün resmi rakamlarla 11 milyon insanın evinde çok benzer şekillerde yaşanıyor. Borç yüzünden elektriklerinin kesilmesini bekleyen milyonlar okuyor bu haberi. Aç kalmamak için ekmeği artırırken, sütten, yumurtadan, domatesten kesenler çoğalıyor. Her 100 kişiden 74’ü borçlu. Üst üste biriken borçlar ödenmediği için icralık olanların sayısı 2002’de 8 milyonken bugün 20 milyona çıkmış. 8 milyon işsiz var. 10 milyon işçi asgari ücret civarında çalışıyor. 2 milyon insan aylık 700 lira ile yaşamaya çalışıyor. Üniversite mezunlarının büyük kısmı günlük, geçici işlerde, boğaz tokluğuna çalışıyor.

Bu benzerliklere rağmen Yetişkin ailesinin intiharını münferitleştirerek, intiharı kardeşlerin “yaşam tarzına” fokuslanarak tartışanlar da var. Milyonların kendi yaşamlarından benzerlikler kurduğu bir ailenin intiharını “melankolinin”, “bireysel tercihin” konusu haline getiren bu yorumlar sadece “tuzu kurulukla” malul değiller, bu intiharların sistematik bir cinayet olduğu gerçeğinin üstünü örtmek için kullanışlı bir araç olma işlevini de yerine getiriyorlar.

Sevda Karaca

Fatih’te intihar eden 4 kardeş | Yardıma başvurmama bireysel bir tercih değil

İstanbul’da ağır bir borç yükü altındaki 4 yoksul kardeşin, “Dikkat siyanür var” notu ile intihar etmeleri, Türkiye’nin sosyal yardım dağıtım kalıbındaki değersizleştirme ritüellerinin yoksulların sosyal yardımlara erişimini ne ölçüde engellediğinin önemli bir göstergesidir.

İntihara ilişkin haberlerde kardeşlerin yardım başvurusunda bulunmayacak kadar gururlu insanlar olduklarının altı çizilerek, yardım başvurusu yapmamaları bireysel bir tercih olarak sunulmaktadır. Oysa ki ilk bakışta bireysel bir tercih gibi görülen yardıma başvurmama davranışının devletin sosyal yardım alanına yönelik doğrudan ya da dolaylı politikaları ile yakın bir ilişkisi vardır. Araştırmalar kamusal bilgilendirme ve tanıtımın yetersiz, başvuru sürecinin karmaşık, sosyal yardım almanın damgalayıcı olduğu durumların yoksulların koşullarını taşısa bile sosyal yardım başvurusunda bulunmasını engellediğini göstermektedir. Türkiye’nin sosyal yardım sisteminde bu unsurların her üçü de yer alıyor ve bu unsurlar devlet tarafından özellikle kriz dönemlerinde sosyal yardım başvurularını sınırlandırmak/azaltmak için kullanılıyor. Bunlardan en önemlisi değersizleştirme ritüelleri olarak adlandırdığımız pratikler.

“YARDIM İSTEMEME” HALİNİN SEBEPLERİNDEN BİRİ: MAHREMSİZLEŞTİRME

Yoksulun damgalandığı, hanesinin ve özel hayatının didik didik edildiği bu pratikler, yardıma erişim koşulu olarak mahremsizleşmeyi dayatarak yardım başvurularını önemli ölçüde sınırlandırıyor. Özellikle yoksulların hanelerine yapılan inceleme ziyaretleri, yardım başvurusunda bulunan yoksullara yönelik değersizleştirme ritüellerinin en alenileştiği süreçlerdir. Alan araştırmaları hane ziyaretlerinin bir tür denetime dönüştüğünü göstermektedir(1). Öyle ki bu denetimler yoksulun konutundaki her nesnenin (TV, buzdolabı vb) sorgulama konusu yapılmasıyla sınırlı kalmamakta ayrıca yoksulların özel hayatları da didik didik edilmektedir. İlginç olan, bu hane denetiminin yalnızca kamunun sosyal yardım kurumlarıyla sınırlı olmaması, özel yardım faaliyetleri yürüten derneklerin de benzer denetimleri sürdürme konusundaki rahatlığıdır. Bu durum basitçe yoksulluk, geçinememe gibi maddi koşulların dışa vurulmasının da ötesinde yoksulun ve hanesinin mahremsizleştirilmesidir. Türkiye’nin sosyal yardım sisteminin yüksek bir damgalama etkisine sahip olması ve yoksulların yardımlara başvurmaması, büyük ölçüde bu mahremsizleştirme pratikleriyle ilişkilidir.

Dikkat çekici ancak anlaşılır bir şekilde bu değersizleştirme pratiklerinin özellikle işçileşmenin yoğun olduğu kentlerde çalışma ve aile etiğinin dayatılmasının araçlarından biri olarak yaygın şekilde kullanıldığını görmekteyiz. Bu kentlerde sosyal yardım başvurusu reddedilen çalışabilir durumdaki yoksulların oranı da daha yüksektir. Bu kapsamda bir gösterge olarak genel sağlık sigortası primleri devlet tarafından karşılanan yoksullara bakabiliriz. İstanbul’da GSS primi devlet tarafından ödenen sosyal güvencesizlerin oranı yüzde 50 ile Türkiye ortalaması olan yüzde 77’nin çok altındadır. Benzer şekilde işçileşmenin yüksek olduğu Kocaeli, Antalya, Eskişehir, Bursa, Tekirdağ GSS primini kendisi ödeyen sosyal güvencesizlerin oranının en yüksek olduğu ilk 10 kent içinde yer almaktadır.

SOSYAL YARDIM İÇİN BAŞVURSALAR OLUMLU YANIT ALABİLECEKLER MİYDİ?

Türkiye’nin sosyal yardım dağıtım kalıbı içerisinde yeniden, intihar eden dört kardeşe dönersek, kardeşler sosyal yardım için başvursalardı bile muhtemelen nakdi sosyal yardım alamayacaklardı. Çünkü Türkiye’de çalışma çağında olup, çalışma yeterliliğine sahip nüfusa yönelik nakdi bir genel yardım programı bulunmamaktadır. Türkiye bu yönüyle OECD ülkeleri arasında istisnai ülkelerden birisidir. Yardıma başvurmaları durumunda kardeşlere devletin vereceği yardımlar yaşamlarını yalnızca asgari düzeyde sürdürmelerine olanak sağlayacak ayni yardımlarla sınırlı olacaktı ve o da ancak katı ihtiyaç tespitine dayalı olarak verilecekti.

Özetle İstanbul’daki sosyal cinayet, özsaygılarını koruma pahasına yaşamlarına son veren yoksulların bireysel tercihi değildir. Cinayeti, kolektif mülkiyetin tasfiyesi, mülksüzleşme, işçileşme ve güvencesizleşme süreçleriyle birlikte değerlendirmek gerekir.

Nail Dertli

15 yıldır aynı evde oturdukları söylenen, yaşları 45 ile 60 arasındaki kardeşlerin oturduğu binanın altında bir bakkal dükkânı işleten Yusuf Deniz BBC Türkçe’ye, kardeşlerin 15 yıldır kendilerinden alışveriş yaptığını, son zamanlarda da maddi sıkıntı yaşadıklarını söyledi.

Deniz, evlerinde ölü bulunan kardeşlerden Oya Yetişkin’in kendisinden veresiye ile alışveriş yaptığını, genellikle ayın başında borçlarını ödediklerini, ancak birkaç aydır ödeme yapamadıklarını belirtti.

“Her gün 6-7 tane ekmek alıyorlardı. Bazen 10 tane aldıkları bile oluyordu. 2.260 lira veresiye borçları vardı” dedi.

“Cuma günü bana borcunu ödeyecekti, ödeyemedi, dedi ki ‘Maaşıma haciz koymuşlar.’ Pazartesi günü alışveriş yaptığında ertesi gün bana para vereceğini söyledi. Gelen giden olmayınca biz de merak ettik, telefonu açmayınca şüphelendik, çıktık baktık, sonra da polisi aradık” diye konuştu.

(Basından)

Fatih’te ölü bulunan dört kardeşten biri hakkında 21 icra takibi başlatılmış

İstanbul’un Fatih ilçesinde siyanürle intihar ettikleri belirtilen dört kardeşten biri olan Oya Yetişkin hakkında 21 icra dosyası bulunduğu ve birçok noterliğin Yetişkin’in maaşına el konulması için talimat gönderdiği ortaya çıktı.

Gazete Duvar’dan Hacı Bişkin’in haberine göre, Fatih Molla Gürani Mahallesi’ndeki evlerinde ölü bulunan ve siyanürle intihar ettikleri belirtilen dört kardeşten biri olan Oya Yetişkin hakkında yeni bilgilere ulaşıldı. Dört kardeş arasında düzenli bir geliri olan tek kişi olduğu belirtilen Oya Yetişkin hakkında sadece İstanbul Adalet Sarayında 21 tane icra dosyası bulunduğu belirtildi. Ayrıca farklı bankaların sürekli Oya Yetişkin’in maaşına haciz konması talebi yolladığı ve model olarak çalıştığı üniversiteden maaşının kesilmesinin istendiği de bildirildi.

Hacı Bişkin’in haberinde, Oya Yetişkin’in bankalara olan borçlarını ödeyemeyince hakkında sürekli maaş haczi emri yollandığı bilgisi de yer aldı. Dosyalardaki alacaklara göre Yetişkin’in borçlarına bazen yüzde 50 bazen de yüzde 90’ına kadar faiz işlenmiş. Yine aynı şekilde borçlardan dolayı Yetişkin’in maaşına ve banka hesaplarına da haciz konulduğu ortaya çıktı.

ÖDEME EMİRLERİ ÇALIŞTIĞI ÜNİVERSİTEYE GÖNDERİLMİŞ

Oya Yetişkin’in sözleşmeli olarak çalıştığı Mimar Sinan Üniversitesine, Beyoğlu 4’ncü İcra Müdürlüğü tarafından yazı gönderildiği ve yazıda Yetişkin’in maaşından kesinti yapılması istendiği belirtildi.

ÜNİVERSİTEDEN NOTERE “KESİNTİ YAPILACAK” YAZISI

Noterlerin bu talepleri üzerine Güzel Sanatlar Fakültesi Dekanlığının Şişli 3’ncü İcra Müdürlüğü’ne yazdığı yanıtta Oya Yetişkin’in bir borcunun daha ödendiği, borcun bitiminin ardından maaşından kesinti yapılıp hesaplarına para gönderileceği bilgisi yer aldı.

(Basından)

Dört tabutlu fotoğraf

Kimse sahip çıkmamış cenazelere.

Zaten, o saatten sonra çıksa ne olurdu?

Kimsesizler Mezarlığı’na gömülüyorlar.

Kimsesizlerin “kimi” olma iddiasında ama bir türlü “kimi” olamayanlara ibret.

Ama, gittikleri yerde yalnız olmayacaklar. Onlar gibi nice kimsesiz beden, sahiplenmediğimiz, sahiplenemediğimiz, kendi canımızın derdine düştüğümüz için umursamadığımız, gözlerimizin önünde yitip giden binlerce mevta orada yatacaklar birlikte.

Her gün, belki her bir saat başında, buna benzer cenazeler kalkmakta güzel ve acınası yurdumun camilerinin soğuk musalla taşlarından. Kimi, kendi hayatının fişini kendiliğinden çekmiş, kiminin fişi başkaları tarafından çekilmiş. Kimi bu topraklar için toprağa düşüp bayrak ve vatan uğruna teslim etmiş ruhunu. Ortak noktaları, “cenazede çalınan marşın ve atılan nutukların dışında” pek umursanmamış olmaları. Ha, bir de ana haber bülteninde kimi zaman acıklı bir müzik ve görüntü efektleri eşliğinde oturma odalarına birkaç saniyeliğine düşen gözyaşı damlaları var. O da lütfen… Âdetten… Protokol gereği…

Ama asıl ortak noktaları, her ne kadar yaşamışlarsa, yaşam sürelerince ödedikleri dolaylı dolaysız vergileri başka şeylere harcayıp onlara koklatmayan muktedirler tarafından umarsanmamış olmaları. Çünkü onlar, aslında bu sistemin, bu rejimin, bu soygun ve sömürü düzeninin yoksulluğa, giderek daha kötü yaşamaya ve sonuç olarak açlığa ve depresyona itilmiş olmaktan mustariptirler.

“Final vuruşu, ya bir kahpe namludan çıkan bir kahpe kurşun, ya açık bırakılmış bir gaz musluğu, ya bir yüksek binanın bilmem kaçıncı katının camından atlayış, ya bir avuç hap ya da son olaydaki gibi bir iki damla siyanür” şeklinde yapılmıştır. Değersiz objelerle son verilen bu yaşamların, “giderayak” verdikleri mesaj, çıkardıkları ses ise bir hayli yüksek desibel düzeyindedir.

Daha doğrusu, öyle olmalıdır.

Fatih’teki bir kenar mahallenin apartman dairesinden çarşamba sabahı çıkarılan dört tabutun birinci sayfalara ve TV bültenlerine yansıyan fotoğrafı aslında memleketin fotoğrafıdır. Bundan daha fazla dikkate alınmayı hak etmektedir. Gelir dağılımı adaletsizliğinden tutun da, bozulan ve düzelmesi için hiçbir çaba gösterilmeyen sosyal dokunun, işsizliğin, çığ gibi büyüyen fukaralığın, öldürülen umutların, demokrasiden uzaklaşmanın, hukuk arızalarının, toplumun damarlarına zerk edilen çaresizlik duygusunun fotoğrafıdır. 

Fevkalade ciddiye alınmalıdır.

Semirtilen, her geçen gün daha da semirtilen müteahhitlerin “kirli nafakalarından”, kapalı kapı arkalarında peşkeş çekilen milli varlıklardan, mirasyedi gibi hovardaca harcanan vatandaş vergilerinden artırılacak yüzde 1’in bile bu fotoğrafların önünün alınmasına yetebileceği akıldan çıkarılmamalıdır.

Bakkal dükkânı yönetiminden daha amatörce ekonomi politikalarının yüzde 1’lik iyileşmenin bile bu fotoğrafa biraz olsun olumlu rötuş anlamına geleceği unutulmamalıdır.

Biraz vicdan yetmektedir. Biraz kaldıysa.

Adalet yerini buldu mu?

Zafer Arapgirli

Bir aile intiharının aynası


Dört yetişkin insan… Dört yetişkin kardeş…

Siyanür içerek hep birlikte ölüme gittiler.

Şimdi siz onların ardından haberler okuyorsunuz.

Yorumlar yapıyorsunuz.

Yakınlarının, onları tanıyanların, komşularının anlattıklarını merakla izliyorsunuz.

İçinizde devlete kızanlarınız var.

Hükümete sövenleriniz…

Yoksulluk işte, diyorsunuz, parasızlık, çaresizlik… Belki biraz da akli dengesizlik…

O insanların akrabalarını merak ediyorsunuz, içine düştükleri karanlık durumu fark etmeyenleri ya da edip de ciddiye almayanları, duyarsızlıkları sorguluyorsunuz…

Güncel politikalara küfredenleriniz oluyor.

İnsanların kendi derdine düşüp başkalarıyla ilgilenmeyişindeki toplumsal ve sosyal trajedileri sorgulayanlarınız…

Hepiniz… Bu dört kardeş için üzülüyorsunuz ama yine de onları “başkaları” zannediyorsunuz.  

Başlarına gelenler “özel bir durum” sanıyorsunuz. 

Bu tür korkunç şeyler sizin hayatınızdan “ırak” zannediyorsunuz.

Ama aslen siz de biliyorsunuz, seziyorsunuz, bu dört kişinin dramı, sadece onların hayatı değil, sizin de hayatınız.

İyi bir eğitiminiz olabilir.

İyi bir işiniz.

Sosyal güvenceleriniz.

İyi bir aileniz.

Yakın arkadaşlarınız.

Aklınız başınızdadır henüz, eliniz ayağınız tutmaktadır, mantıklısınızdır, akıllısınızdır, çalışkansınızdır.

Ama yine de Fatih’te kirasını ödemedikleri bir dairede, artık yaşlanmaya başladıkları bir dönemde, kesilmek üzere olan elektriğin, ödenemeyen borçların, altından kalkılamayan yüklerin, bulunamayan işlerin, bulunan işlerde düşülen acıklı durumların, yani bildiğiniz hayatın ağırlığına dayanamayıp hep birlikte ölümü seçiveren o dört yetişkin kardeşin sert hikâyesinde sizi “bile” tehdit eden ağır bir gerçeklik var. 

Siz de her an sistem dışı kalabilirsiniz.  

Siz de yakınlarınızın ve hatta kendinizin fiziksel ya da psikolojik sorunlarıyla baş edemeyebilirsiniz.

İşinizi kaybedebilirsiniz.

Bakkaldan ekmek dahi alamayacak duruma gelebilirsiniz.

Evinize kapanabilirsiniz. İçinize kapanabilirsiniz.

Tıpkı o dört yetişkin kardeş gibi.

Ortak bir umutsuzluğun karanlığında şehrin ortasında, ülkenin ortasında, dünyanın ortasında yapayalnız kalabilirsiniz.

Çıkışsızlıktan… Umutsuzluktan… Çaresizlikten ya da kim bilir neden… Ölümü seçiveren bu ailenin dramından yansıyan karanlıkta sizin şimdilik yolunda giden hayatınız da tehdit altında.

Çünkü;

Sizi koruduğuna inandığınız, çökerse altında kalacağınızı sandığınız, kendinizi kucağında güvende hissettiğiniz ve değişmesin, yok olmasın, yıkılmasın diye ahlakınızdan inancınıza, aklınızdan gücünüze neyiniz varsa ona kul köle kıldığınız mevcut sistemin gerçek yüzü bu.

Bu sistemde;

Sistem dışı kaldığınız an başınıza gelebilecek her türlü korkunçluğa müstahak olduğunuza eğitiliyorsunuz.

Ne sizi yöneten politikacıları kötülükleriyle yüzleştirmeye…

Ne binlerce yıldır dayatılan dogmatik kutsalları alaşağı etmeye…

Ne de pek kıymet verdiğiniz ama aslen ne olduğuyla hiç ilgilenmediğiniz ahlakınızı kurcalamaya cesaret edemiyorsunuz.

Ve gözünüzün önünde yaşanan onca irili ufaklı trajediyi…

Sanki başkalarına dair bir filmmiş gibi izlemekle yetiniyorsunuz.

Oysa o dört kardeşten oluşan aile… Sizin de aileniz. 


Ve bu olayda da anlatılan… Yine sizin hikâyeniz. 

Mine Söğüt

Maaşına haciz koyulursa, bakkala borcu olursa, kirayı veremezse ne olur?

Kardeşlerin parasızlıktan intihar ettiklerini söyleyen mahalle esnafı Yusuf Deniz, “Benim 15 yıldır komşum. 4 kişi yaşıyorlardı. Bir ablaları müzik öğretmeniydi Mimar Sinan’da maaşına haciz koymuşlardı. Bana para verecekti verememişti. Pazartesi ve Salı günü göremeyince 155’i aradık. Polis geldi, kapıyı kırarak içeri girdi. Ölmüş, zehirlenmiş. Kendi kendilerini zehirlemişler internetten siyanür almışlar. Çok güzel insanlardır. Parasızlıktan böyle bir şey yaptılar. Maaşına haciz koyulursa, bakkala borcu olursa, kirayı veremezse ne olur?” dedi.

Alışveriş yaptı, tokalaştık ve gitti”
Kardeşlerin alışveriş yaptığı bakkalın Yusuf Deniz, en son Cumartesi müzik öğretmeni olan Oya Yetişkin’in kendisinden alışveriş yaptığını belirterek, “Ben 15 senedir tanıyorum onları. En son Cumartesi günü akşam üzerin saat 17.00 gibi alışveriş yaptı tokalaştık gitti. Salı günü de ses çıkmayınca onun okuldan bir arkadaşı geldi, ‘Bunların telefonu kapalı’ dedi. Hemen 155 polis imdat hattını aradık. Polis arkadaşlar geldi çilingir ile binaya girdik, kapıya yazı asmışlar. Sonra emniyet yetkililerinin hepsi geldi buraya” diye konuştu.

“Maaşıma haciz koydular”
Konuşmasını sürdüren Deniz, “Dört kardeş de aynı evde yaşıyorlardı 4’ü de bekardı. Yalnız sıkıntıları, maddi sıkıntıları vardı. Başka kimseleri yoktu. Kardeşlerden biri müzik öğretmeniydi, diğeri kuryelik yapıyordu, diğerleri de evde oturuyorlardı. En son Cumartesi alışveriş yapmaya geldiğinde bana ‘Maaşıma haciz koydular’ dedi” ifadelerini kullandı.

(Basından)

Gerçekte ölen kim?

İstanbul Fatih’te, 4 kardeşin intiharından daha kötü bir şey varsa o da ezici oranda tekelleşmiş medyanın bunu doğru dürüst haber yapamamasıdır…Milyonlarca Suriyeliyi ağırlamak için ‘ensarlık’ öğütleyen bir anlayışın, komşular yokluktan intihar ederken, biraz duraksadıktan sonra intiharın arkasında başka sebepler aramaya kalkışması ne acı… O komşular ki, başka komşular ki, tüm komşular ki, Allah resulünün ilahî ikaz sonucu “Neredeyse komşuyu komşuya mirasçı kılacak sandım” diye buyurduğu komşular…Yok problemleri varmış, yok ruhsal bunalımdalarmış, yok hiç evlenmemişler vs… Hepsi doğru olsa ne yazar? Bu bizim sorumluluğumuzu ortadan kaldırır mı? Yanı başımızda insanlar siyanürle intihar ediyorlar ve başkaları zarar görmesin diye siyanüre notla dikkat çekiyorlar… Bu hassasiyeti gösterenlere biz toplum olarak ne kadar hassasiyet gösterdik?***

Biz, hepimiz… ‘Sağ elle verilenin sol elin bilmemesi gerektiği’ tavsiyesine aldırış etmeyen şımarık zenginlerimiz… Komşusu açken tok yatanlarımız… Yardımların üzerine marka çakıp başa kakan belediyelerimiz… Kameralar eşliğinde lütufta bulunan yöneticilerimiz…Yolsuzluğu ‘yol’ yapıp, yolunu bulan yollularımız…Hangi gazete veya televizyon doğru haber verecekti bu konuda? Kamudan aldıkları işlerle şişirilmiş kârların bir kısmını ‘halkın aydınlanması’ için medya sektörüne aktaranların gazete ve televizyonları mı?Gazetelerin ‘bülten’e, televizyonların ise gerçek anlamda ‘aptal kutusu’na döndüğü bir düzende, o 4 kardeşin gerçek intihar sebepleri nasıl izah edilebilir ki?***Bundan 8 yıl önce de yine 4 kardeş intihar etmişti… Olay Kahramanmaraş’ta bir bağ evinde gerçekleşmişti… Bir avukat baba ve bir heykeltıraş annenin çocukları, bağ evinde 4 ayrı yerde tavana asılı iplerin ucunda bulunmuştu…Olay tuhaftı… Gazeteler şöyle vermişti haberi:

Kahramanmaraş’ta yaşları 22 ile 33 arasındaki 2’si kız 4 kardeşin, babalarına ait bağevinin farklı odalarında iple tavana asılı cesetleri bulundu.Neyran Sağocak ile eşi Necdet Sağocak, tarih, felsefe ve mitolojiye düşkünlükleri nedeniyle çocuklarına Raden, Beraris, Rulin ve Sajen adlarını verdiler.Anne Neyran Sağocak, tedavisi için İstanbul’da kaldı, çocukları da İstanbul’a gidip annelerini yalnız bırakmadı. Annelerinin durumunun ağır olmasından etkilenen 31 yaşındaki Raden, 26 yaşındaki Beraris ile kız kardeşleri 30 yaşındaki Rulin ve 27 yaşındaki Sajen Sağocak, iletişimleri zayıf olduğu babalarına “Annemiz ölürse biz de ölürüz” dedi Hastalık derecesinde düşkün oldukları annelerinin rahatsızlığının artması üzerine psikolojileri bozulan 4 kardeş, 15 Nisan’da annelerinin ölümüyle yıkıldı.Cenaze işlemleri tamamlandıktan sonra 4 kardeş, babaları ile birlikte Kahramanmaraş’a döndü, ancak, çocukların “Bu evde annemizin hatırası var burada kalamayız” sözü üzerine aile, girişinde aslan heykeli olan bağ evine yerleşti. Baba Necdet Sağocak, çocuklarının intihar eğilimi nedeniyle evdeki ruhsatlı tabancayı gizleyip, intihar edebilecekleri malzemeleri de ortadan kaldırdı. Baba Sağocak, işte olduğu sırada sık sık bağ evinin bekçisi Hayri Tepebaşılı’dan çocuklarını takip ettirip durumlarını sordu, olay günü de çocuklarından birinin cep telefonuna “İntihar ederseniz işte o zaman anneniz ölür” diye mesaj attı.Bu mesajın ardından 4 kardeşten kız olan Sajen, evin arka tarafında bulunan kulübede, erkek olan Beraris, evin giriş bölümündeki holde, İstanbul Beykoz’da kısa dönem askerlik yapıp annesinin ölümü nedeniyle izin alan Raden evin sağ tarafında bulunan küçük kulübede ve kız olan Rulin de evin girişinde iple kendini astı.***Nereden bakılırsa bakılsın çok tuhaf ve acı bir hikâyeydi… Onlar annelerinin acısına dayanamadılar… İstanbul Fatih’tekiler ise bambaşka bir acıya, bambaşka bir hikâyeye ve bambaşka bir ilgisizliğe dayanamadılar…Olayın geçtiği semt ‘çağrıştırdığı değerler’ açısından farklı bir seyri özetliyor… Muhafazakâr değerlerin remzolduğu Fatih!.. Peyami Safa’nın Harbiye’yle birlikte romanlaştırdığı Fatih… Şimdi çöken Fatih… Çürüyen Fatih… Her yönüyle tefessühün ve gerilemenin özeti Fatih… 

Servet AVCI 

 

Fatih’te dört kardeş…

Yaşını başını almış, gençlik dalgalanmalarını aşmış dört kardeş, bilinçli olarak aldıkları anlaşılan bir kararla intihar ediyorlar.

İntiharların çoğunun aslında derin toplumsal nedenleri vardır ama ilk bakışta psikiyatrik bir vakaymış gibi görülürler. Fakat bu olayda böyle bir durum da yok. Dört kardeşin dördü de aynı anda “delirmiş” olamaz. Demek ki oturmuşlar düşünmüşler, artık bu toplumda yaşayamayacaklarına dair ortak bir karar almışlar ve uygulamışlar.

Bu tür intiharlar son derece sert protesto eylemleridir.

Olayı duyar duymaz aklıma, 1982 yılında Diyarbakır Cezaevi’ndeki işkenceleri protesto etmek için aynı anda kendini yakan dört PKK militanı geldi (bu olaydan birkaç ay önce kendini yakan Mazlum Doğan da eklenirse beş oluyor). Bu eylemin nasıl bir süreci tetiklediğini bugün herkes biliyor. “Tetikleme” derken, var olan derin bir çelişkinin volkan patlaması gibi gündeme girişini kastediyorum. Eğer böyle bir çelişki olmasaydı, münferit bir olay olarak kalırdı ve bir şeyi tetikleyemezdi.

Fatih’teki dört kardeşin intiharı benzer bir süreci tetikler mi? Hem evet hem hayır.

Hayır, çünkü örgütlü bir politik yapının eylemi değil.

Evet, hem de on kere evet; çünkü örgütlü bir politik yapının eylemi değil!

Akıl oyunu oynamıyorum, demek istediğim şu: Çok daha derin bir toplumsal çelişkiden kaynaklanan, kapsam alanı çok daha geniş ve çok daha yıkıcı olabilecek bir sürecin örgütsüz bir biçimde ortayı çıkışıdır Fatih’teki dört kardeşin intiharı…

Örgütsüz bir biçimde ortaya çıkmaktadır, dolayısıyla münferit bir olaymış gibi gözükmektedir ama -bu kimseyi rahatlatmasın- son derece derin bir çelişkinin dışavurumudur. Örgütsüz olması yıkıcılık potansiyelini daha da artırmaktadır aslında…

***

Türkiye’nin başında kurucu ve yapıcı hiçbir niteliği kalmamış (böyle bir derdi de kalmamış) yıkıcı bir iktidar var. Kendi dar çıkarları uğruna Türkiye’yi her alanda tahrip ediyor ve kendisiyle birlikte çöküşe sürüklüyor. Toplum bu uru söküp atamadı. Atamadıkça yıkıcılık daha da artıyor ve çöküş daha da derinleşiyor.

Bunlar iktidarlarını sürdürmek için her türlü yalanı söylüyor, her türlü kışkırtmayı/kumpası yapıyor ve her türlü talanı göz göre göre uyguluyorlar. Halkı resmen iliklerine kadar soyuyorlar. Ülkenin bütün zenginliklerini resmen satıyorlar.

Bunlar iktidarlarını sürdürmek için dört yıl önce kısmi bir iç savaş çıkardılar.

Bunlar iktidarlarını sürdürmek için ülkeyi bir dış savaşın bataklığına soktular.

Daha da önemlisi, ciddi bir kitleyi, alın teri dökerek ve topluma bir değer katarak yaşamak yerine kendilerine muhtaç olarak yaşayan bir güruha dönüştürdüler. Yalakalık ve yandaşlık yaparak, biraz ağır kaçacak ama “köpekleşerek” hayatını devam ettiren bir kitle yarattılar. 21. yüzyılın “ümmeti” ancak böyle bir şey olabilirdi zaten. Bu, şimdiye kadar görülmemiş çapta bir “insan kirliliği” olgusudur.

Bütün bu uygulamalara karşı muazzam bir toplumsal tepki biriktiğini görelim. Bu tepki örgütlü bir biçimde gelirse ne âlâ… Ama örgütsüz bir biçimde gelirse (ki şu andaki durum bu) yıkıcılığın dozu ve kapsamı hayal ufkumuzu aşabilir.

İşte Fatih’teki dört kardeşin toplu intiharı böyle bir toplumsal sürecin sert bir biçimde uç verişidir. Ve o dört kardeşle aynı durumda olan, aynı tepkileri paylaşan milyonlar var bugün Türkiye’de. Tespitim bu; belki de yanılıyorumdur.

***

Konuyla ilgisiz gibi görünebilir ama bence yukarıda anlattıklarıma eklemlenebilecek bir noktayı daha vurgulayalım: Olası İstanbul depremi. Şöyle söyleyelim de daha iyi anlaşılsın: 20 milyonluk bir kent intihar ediyor! Bütün uzmanlar, İstanbul ve çevresini etkileyecek yıkıcı bir depremin eşiğinde bulunduğumuzu ve bu güçlü olasılığa karşı tamamen savunmasız olduğumuzu söylüyorlar, uyarılarını yapıyorlar. Lütfen Bilim ve Gelecek dergisinin Kasım sayısında yer alan deprem dosyasını okuyun ve durumun vahametini kavrayın.

Açık söyleyelim: M=7.5 şiddetindeki (ciddi bir olasılıktır) bir İstanbul depremi, Türkiye’nin bütün çelişkilerinin ani bir biçimde ve tüm çıplaklığıyla ortaya çıkışı, kısacası sistemin çöküşü anlamına gelir. Bu da yazıda belirttiğimiz toplumsal çelişkilerin doğa kaynaklı ek bir tetikleyicisi demektir.

***

Bu yazıda felaket tellallığı yaptığımız söylenebilir. Hiç de değil… Sadece bir fotoğraf çekmeye çalıştık. Durum budur demek istedik. Ülkenin geleceğinde iddia sahibi olmak isteyen politik odaklar, bu çelişkileri dikkate alan ve onların niteliklerine uygun tarzları içeren bir strateji belirlemek zorundalar. Yoksa stratejilerinin altüst olmasına bir intihar veya 45 saniyelik bir sarsıntı yetecektir.

Fatih intiharlarına ve İstanbul depremine hazırlıklı olan bir odak gelecekte iktidar olacaktır. Veya şöyle söyleyelim: Geleceğin iktidarını Fatih intiharları ve İstanbul depremi yaratacaktır.

Bu çağda, böyle bir ülkede başka türlü iktidar olunmuyor.

Ender Helvacıoğlu

Haneke’nin “Yedinci Kıta’sı” ve Fatih’teki 4 kardeşin “gerçek” intiharı

Avusturyalı ünlü yönetmeni Michael Haneke sineması, birçok sinema izleyicisi ve eleştirmen tarafından “rahatsız edici” bulunur. Haneke’nin sinema için 1989 yılında yaptığı ilk filmi ”Yedinci Kıta”, sinema kariyerinde sonradan yaptığı filmlerin de işaretini verecek düzeyde “rahatsız edici” özellikler taşır. Haneke, bu ilk filminde, sonrakilerde olduğu gibi, toplumsal yaşamın yapıtaşı sayılan aile ve bireysel yaşamlardan yola çıkarak hepimizin önüne bir boy aynası koyar. Öyle ki, bu aynaya yansıyanlar hiçbirimizi hoşnut edecek türden şeyler değildir.

Yedinci Kıta filmi, yaşanmış bir olaydan, yani “gerçek” bir gazete haberinden yola çıkarak yapılır. Filmde anne baba ve çocuktan oluşan modern, çekirdek bir ailenin, bıktırıcı tekrarlardan oluşan gündelik hayatı uzun uzun tekrarlanan fragmanlarla anlatılır. Hayat, her sabah çalan alarm, duygusuzca hazırlanıp oturulan kahvaltı masası, alışveriş bantları, hesap makinaları, yazar kasalar, benzin pompaları, arabanın camından akan köpüklü sulardan ibarettir adeta. Yönetmen bu sıkıcılığı simsiyah aralıklarla, parça parça tekrarlayan görüntülerle getirir karşımıza. Yaşanan bu hayata alternatif olabilecek başka bir hayat, filme adını veren ama gerçekte olmayan bir başka yer, “yedinci kıta”dır. İçinde bulunulan sistem, çekirdek aileyle simgeleştirilen bireysel yaşamları tam anlamıyla kuşatmıştır ve hiçbir çıkış umudu yoktur. Aile için filmde verilen sıradışı kaçış, “ölüm”le (hatta bana kalırsa durum ölümden çok bir tür “yok etme, yok olma” görünümündedir) mümkün olur ancak. Anne baba ve çocuktan oluşan aile kendileri için ölüm kararını alırlar ve geriye hiçbir iz bırakmamacasına, sistemin onlara sunduğu bütün maddi ve manevi unsurları yok edip, (bütün mal varlıklarını paraya çevirip klozete gömerler, kalan eşyaları da bir bir parçalayarak) siyanür içerek intihar ederler.

İzlediğimde beni de dehşete düşüren ve üzerinde epeyce düşünmeme neden olan film, İstanbul Fatih’te bir apartman dairesinde kendilerini siyanürle zehirleyen dört kardeşin haberini okuyunca yeniden aklıma düştü. Haneke’nin filmi çekmesine yol açan da gerçek bir haberdi ve filmle Fatih’te yaşanan gerçeklik birçok bakımdan örtüşüyordu.

Haberi sanırım okumayan, görmeyen kalmamıştır. Ekonomik ve siyasi gündemin sıkıcı tekrarlarının oluşturduğu haberler arasında hemen herkesi bir yerlerden yakalayan, düşündüren bir haber olarak önümüze geldi, Fatih’teki dört kardeşin etkileyici intihar haberi. 48, 54, 56 ve 60 yaşlarında, aynı evde yaşayan kardeşler, kapılarına üzerinde “Dikkat siyanür var, polisi arayın, içeri girmeyin” yazan bir not yazarak intihar etmişlerdi. Apartmana ihbar üzerine gelen polisler içerde dört kardeşin ölü bedenlerini buldular. Elde edilen verilere bakılırsa görünen ve en çok dillendirilen neden, kardeşlerin yaşadıkları ekonomik sıkıntıların onlar için dayanılmaz bir noktaya geldiği şeklinde. Nitekim cesetlerin bulunmasından dakikalar sonra iki aydır ödenmemiş borçları yüzünden dairenin elektriği kesilmiş, komşuları olan bakkal ise kardeşlerden düzenli bir geliri olan tek kişi Oya Yetişkin’in iki gün önce, maaşına haciz koyulduğundan yakındığını söylemişti. Ekonomik sıkıntıların tetiklediği birbirini zincirleme etkilemiş olabileceğini düşünebileceğimiz başka nedenler de olabilir tabi kardeşlerin bu geri dönüşsüz kararlarında. Büyük olasılıkla aynı evde doğup büyüyen, yaşları birbirine yakın dört kardeşin hayatlarını da birlikte sonlandırma kararları, bu dört yetişkin insanın belki de hayatın onları savurduğu farklı yerlerden yeniden hayata tutunmak için bir araya geldiklerini, birbirlerine tutunarak hayatta kalmaya çalıştıklarını fakat bunda da başarılı olamadıklarını gösteriyor. Bu kararı nasıl verdiler, aralarında hangi konuşmalar geçti bilmiyoruz.

Sonuçta, olay sonrası siyasetçilerden, ekonomik zorlukların insanları ne hallere düşürdüğü yolunda açıklamalar dinledik. Haksız da değiller. Fakat 4 kardeşin böyle bir mesaj verme kaygısı taşıyıp taşımadıklarını bilmiyoruz, çünkü sonradan edinilen bilgiler, kardeşlerin ekonomik sıkıntılarını çok da dillendirme tercihleri olmadığı yönünde. Onlarınki daha çok sessiz bir ölüm gibi görünüyor, bu dünyayı, hayatı, içinde bulunmaktan dolayı yaşadıkları sıkıntılar nedeniyle bırakıp gitme hali… Yedinci Kıta filminden biraz farklı olarak sistem, çarkları arasına aldığı kardeşleri daha çok onlara yaşattığı ekonomik zorluklarla öğütmüştü. Kardeşler de “biz ancak bu kadar dayanabildik” noktasında sessizce çekip gitmeyi tercih etmiş görünüyorlar, çünkü ses çıkarma, bir mesaj verme kaygıları yok gibi. Eğer bu türden bir kaygıları olsaydı bunu başka, daha etkili bir şekilde yapabileceklerini de düşünebiliriz. Onların filmdeki aileden farklı olarak geriye bırakacakları ne banka hesapları, ne satıp paraya çevirebilecekleri bir otomobilleri, ne de değerli eşyaları yok zaten.

Yeniden Haneke’nin filmine dönersek, film sanatsal açıdan önemli bir tartışmayı da içinde barındırıyor. Yaşanan ya da yaşanmakta olan gerçeklik sanatsal bir ürün olarak önümüze konulup, yüzümüze vurulduğunda neden rahatsız edici olabiliyor? Bu soruyu, sanat aracılığıyla ortaya konan gerçekliğin, sanatsal gerçeklik diyelim buna, asıl gerçeklikten çok daha etkili olduğu şeklinde yanıtlamak mümkün. Rahatsızlığın geri planında yatan “yaşanan gerçekliğin zaten yeterince rahatsız edici olduğu, sanattan beklenenin bunu yeniden önümüze getirmesi olmadığı” düşüncesi de olabilir. Bunlar uzun uzun tartışılabilecek konular ama açık olan bir şey var ki, sanatın gerçekliği olduğu gibi yansıtmak yerine kendine özgü sanatsal ifade yollarını kullanarak yeniden ortaya koyduğu ve bunun Haneke gibi usta bir yönetmen tarafından yapıldığında, gerçeğin kendisinden çok daha etkileyici olabileceği.

Hem Fatih’te yaşanan “gerçeklik” hem de Haneke’nin sanatıyla ortaya koyduğu “sanatsal gerçeklik” bize ortak olarak şunu söylüyor: İçinde bulunduğumuz sistem hepimizi “duygusal bir buzlanma” yaratarak birer makinaya çevirmiş durumda; yaşadığımız zaman, dakikalara, saniyelere bölünüp parçalanmış olarak adına “hayat” denen dişlilerinin arasında öğütülüp duruyor. Ekonomik sıkıntılar, işsizlik, yalnızlık, sevgisizlik, yurtsuzluk, gelecek kaygısıyla insanların büyük bölümü için dünya yaşanır bir yer olmaktan çoktan çıkmış durumda. Görece bu sıkıntıları yaşamayan insanlar için de daha çok tüketerek sahte bir “mutluluk” peşinde koşup durma dışında bir seçenek görünmüyor.   Üstelik kimse için gidilebilecek bir “yedinci kıta” da yok.

Yılmaz Murat Bilican

Fatih’te 4 kardeşin intiharı hakkında 33 yıllık arkadaşları konuştu: “Ben ölürsem onlar da ölmeli”

Fatih’te apartmanın birinci katında oturan Cüneyt (48), Oya (54), Yaşar (56) ve Kamuran Yetişkin (60) kardeşlerin evinin kapısında ‘Dikkat siyanür var’ yazılı notu gören komşuları durumu polise bildirmiş ardından olay yerine polis ve sağlık ekibi sevk edilmişti. Kilitli olan kapı çilingir yardımıyla açıldığında 4 kardeş de ölü bulunmuştu.

Fatih’te 4 kardeşin intiharı hakkında 33 yıllık arkadaşları konuştu: “Ben ölürsem onlar da ölmeli”Yapılan incelemelerde siyanür içerek öldükleri belirlenen kardeşlerden Oya Yetişkin’in 33 yıllık arkadaşı ve sırdaşı Serpil Alkan, Hürriyet’ten Fırat Alkaç’a konuştu. Serpil Alkan, Hürriyet’e, birlikte ölüme giden kardeşlerin tek tek özelliklerini anlattı…

OYA YETİŞKİN – “KARDEŞLERİNE BAKIYORDU”

“Oya benden 5 yaş küçüktü. 1986 yılında tanıdım, 18 yaşına yeni girmişti. Aynı yıl birlikte yaşadıkları anneannesi pencereden atlayıp intihar etmişti. Annesi kolundan tutup Cengiz Özer’in yanına getirdi. Kızımı dansçı yapın diye. Birlikte Cengiz Özer’in ekibinde şarkılar söyleyip dans ediyorduk. Alışveriş yapmayı çok severdi, hiç para biriktirmezdi. Annesi elindeki parayı hep alırdı. Kızına kötü davranırdı. Diğer kardeşlerine ve eve bakıyordu. İlk tanıdığım yaşlardan itibaren psikolojik tedavi görüyordu, ilaçlar kullanıyordu. Ek para kazanmak için modellik yapıyordu. Asabi biriydi, çabuk sinirlenirdi. Modellik dışında sporla da uğraşıyordu. Karate ve aerobik dersleri veriyordu.”

KAMURAN YETİŞKİN – “ÇOK GÜZEL SESİ VARDI”

“Gençliğinde şarkıcılık yapıyordu. Diğer kardeşlerine göre daha olgundu. Bana ‘abla’ derdi. Evlerine çok giderdim, birlikte kalırdık. Neşe dolu bir insandı, ancak geçim sıkıntıları nedeniyle üzülüyordu. Yaşı ilerleyince ve annesi ölünce ağır depresyon geçirdi. Evden dışarı çıkmıyordu. Kilosundan dolayı sahne onu kaldırmıyordu. Bana ‘İş bul birlikte sahneye çıkalım’ diyordu. Çok güzel bir sesi vardı. En son geçen hafta konuştum. Erkek kardeşlerinin çalışmamasından şikâyetçiydi.”

CÜNEYT YETİŞKİN – “ANNESİ EN ÇOK ONU SEVERDİ”

“Anne Safiye hanım en çok Cüneyt’i severdi. Onu sakınırdı, dışarı bile göndermezdi. Bu nedenle evden dışarı çıkmayan, asosyal bir kişi oldu. Ben dışarı çık, gez, gör derdim. Ama sürekli evde bilgisayar başında dururdu. Saçları çok erken beyazladı. Çok bakımsızdı. Annesi onu askere göndermemiş. Bu nedenle asker kaçağıydı. Korkusundan bir yere gitmezdi. Yakalanırım diye abisi Yaşar’ın kimliğini kullanırdı bir yere gittiğinde. Korkak bir çocuktu, hayatında hiç çalışmadı. Hiç arkadaşı yoktu. Seni askeriyeye şikâyet edeceğim diye takılırdım. Bir odaya kapanır, konuşmazdı bile.”

YAŞAR YETİŞKİN – “BİR MOTORU VARDI SATTI”

“Cüneyt’e göre biraz daha sosyaldi. Anneleri kız çocuklarını erkek gibi, erkek çocuklarını da kız gibi yetiştirdi. Yaşar sessiz, sakin, kimseyi incitmeyen bir kişiydi. Bir motoru vardı. Çiğköftecide kuryelik yaptı. Motorla ufak işlerle uğraşıyordu. Son yıllarda borçları nedeniyle motorunu sattı. Annesi öldükten sonra bunalıma girdi. Eve kapandı. Ablası Oya’nın kendi gibi modellik yapan Dora adında yabancı uyruklu bir arkadaşı vardı. Onunla bir süre arkadaşlık yaptı. Son günlerde iş bulmak için çabalıyordu. Keyfi yoktu.”

SIR EVİN SIRDAŞI ANLATTI

“Fatih’teki evlerinde ölümü birlikte kucaklayan dört kardeşin 33 yıllık sırdaşı Serpil Alkan, o gecenin sinyallerinin aslında çok önceden geldiğini söyledi: “Geçen yaz Oya ile Silivri’de tatil yaptık. ‘Hepsi benim elime bakıyor. Bana bir şey olsa onlar ölür. Ben ölürsem onlar da ölmeli. Yoksa perişan olurlar’ dedi. Kamuran ile de olaydan 5 gün önce konuşmuştuk. ‘Bize bir şey olursa bizimle ilgilen’ dedi. Anlamamıştım o cümlesini o zaman.”
“Kapısında “Dikkat siyanür var, polisi arayın, içeri girmeyin” notu, içeride etrafa saçılmış çok sayıda antidepresan bulunan evlerinde ölen Yetişkin kardeşlerin bilinmeyen öyküsünü, hayattaki tek yakınları Serpil Alkan anlattı.

Fatih’te şüpheli ölüm: “Dikkat siyanür var”Soruşturma kapsamındaki ilk incelemeler de Serpil Alkan’ın anlattıklarını destekler nitelikte: Kardeşlerden Oya Yetişkin’in diğerlerinden daha sonra öldüğü belirlendi. Siyanürlü meyve suyunu önce kardeşlerine içirdiği sonra da kendisinin içtiği ihtimali üzerinde duruluyor. İstanbul Valiliği, Adli Tıp’tan gelen ön otopsi raporunda ölümcül miktarda siyanür tespit edildiğini, ölüme yol açacak başka bir bulgu olmadığını açıkladı. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan yapılan açıklamada ise 4 kardeşin ölüm saatinin ardışık olup olmadığının Adli Tıp Kurumu’nca hazırlanacak rapor sonucunda belli olacağı ifade edildi. Ayrıca siyanür notunun dış kapıda değil, salonun kapısında asılı olduğu belirtildi. Polisin, evde biri kadın, biri erkek iki kardeşi yan yana sırtüstü yatar vaziyette bir odada, diğer kardeşleri de ayrı odalarda biri sırtüstü, biri yüzüstü yatar vaziyette bulduğu belirtildi.

“KARDEŞLERİNE KIZIYORDU”

“Son dönemlerini yokluk içinde geçirdiler. Babaları Mersin’de yaşıyordu. Vefat ettiğinde bir miras kalmış bunlara. O sıralar ev sahibi de Oya ve Kamuran’dan borç para istemiş. Bunlar o parayı vermiş. Bankadan da kredi çekmişlerdi. Oya’nın maaşına haciz geldi. İstanbul’da modellik yaptığı işten iyi para kazanamıyordu. Bursa’da modellik işi bulmuştu. Son üç dört yıldır Bursa’ya gidip geliyordu. Orada kalıyordu bazen. Eve para yolluyordu. Kardeşleri de çalışmadığı için durumları kötüydü. Geçen yaz birlikte Silivri’de Oya ile tatil yaptık. Yol parasını gönderdim. Bunalımdaydı. Kardeşleri çalışmadığı için kızıyordu. Bana ‘Kardeşlerimin hepsi benim elime bakıyor. Bana bir şey olsa onlar ölür. Ben de yaşamak istemiyorum. Ben ölürsem onlar da ölmeli. Yoksa perişan olurlar’ dedi. Ben çok şaşırdım bu cümle karşısında. ‘Yok öyle şey olur mu’ dedim. Parasızlık moralini bozuyordu. Her yere borçları varmış, bana hepsini anlatmazdı. Sonradan öğrendim.”

“Ben Oya’ya para yardımı yapıyordum. Ama kimseden yardım almak istemiyordu. Ramazanlarda evlerine erzak gönderiyordum. Kabul etmiyordu. Zorla veriyordum. Geçen yıl haciz gelmişti evine. Gittiğimde eşyaların yarısını topladıklarını gördüm. Devletten yardım alması için ikna etmeye çalıştım. Kamuran bana ‘Bizden daha kötü durumda insanlar var’ diyerek istemiyordu. Gururlu insanlardı. Bir defasında zorla Yaşar’a alışveriş kartı verdim. Aynı zamanda kardeşlere iş bakıyordum.”

“Kamuran ile en son, olaydan beş gün önce konuşmuştuk. Parasızlık olaylarından dolayı morali bozuktu. ‘Bize bir şey olursa, bizimle ilgilen’ dedi. Anlamamıştım o cümlesini o zaman. Ama ben siyanür içme olayının Oya’dan kaynaklandığını düşünüyorum. Siyanürü nasıl buldu, nasıl aldı bilmiyorum. Oya biraz asabi, çok laf dinlemeyen bir insandı. Duyduğuma göre Oya kapıya not bırakıp son olarak o canına kıymış. Parasızlık ve muhtaçlık duygusu onu perişan ediyordu. Hiç keyfi yoktu. Sürekli ek işler bulmaya çalışıyordu.”

“CENAZELER SAHİPSİZ KALDI”

Cüneyt Yetişkin (48), Oya Yetişkin (54), Kamuran Yetişkin (60) ve Yaşar Yetişkin’in (56) cenazeleri hiçbir akrabaları olmadığı için Adli Tıp Kurumu’nda bekletiliyor. Prosedüre göre cenazeleri yalnızca kan bağı olanlar teslim alabiliyor. Cenazeler 21 gün içinde teslim alınmazsa kimsesizler mezarlığında toprağa veriliyor. Yetişkin kardeşlerin tek yakını olan Serpil Alkan, cenazeleri teslim alabilmek için soruşturmayı yürüten İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvurdu.
Fatih’te 4 kardeşin intiharı hakkında 33 yıllık arkadaşları konuştu: “Ben ölürsem onlar da ölmeli”Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde model olarak çalışan Oya Yetişkin’in ölümünün ardından büstü okulda sergilenmeye başlandı. Öğrenciler tarafından yapılan büstün yanına çiçekler konuldu.

(Basından)

“Bize ne başkasının ölümünden demeyiz”

Yine de en tuhafı, o dört ölümün ardından, “Bir tarikatın kurtarılmış bölgesi olarak bilinen bir İstanbul semtinde, 48-62 yaş aralığında dört kardeş girdikleri maddi krizden çıkamayarak intihar ediyor. Ve Allah, din deyince mangalda kül bırakmayanları bir daha iddiasından vuruyor” yazan Mustafa İslamoğlu’nun sahibi olduğu Akabe Vakfı’nın ölümlerin olduğu eve uzaklığının 1,5 kilometre olması değildi galiba. Hatta bu, tuhaf bile değildi. Ölümü, o en büyük şarkıyı kendi çıkarı, anlayışı, kadüklüğü için kullanmak niçin tuhaf olsun ki hem? Hatta İslamoğlu’nun “iddiasından vurulmak” dediği an iddiasından vurulduğunu fark etmemesi bile tuhaf değil.

Şimdi sorum şu: Ölen dört kardeşin ardından konuşan herkes niçin dünyanın en duyarlı, en hassas, en zarif insanı olarak konuşuyor? Mesela oturdukları apartmanın yöneticisini duydum radyoda. “Takmayın yahu kafanıza, ödersiniz aidatları” demiş her seferinde. Bilmem, belki de demiştir. Veresiye aldıkları bakkalı da dinledim. Her seferinde, “Üzmeyin kendinizi, paranız olunca ödersiniz” demiş kardeşlere borçları hakkında. Bilmem, belki de demiştir.

Demişler midir sahi? Der miyiz, diyor muyuz? Öyle insanlar mıyız? Bilmem, belki de öyle insanlarızdır. Ya da her seferinde kendimizi kandırmanın bir yolunu buluyoruzdur belki de.

Daha geçen gün çok sevdiğim bir arkadaşım yanıma geldi. Epeydir işsiz. Niteliklerinin çok altında bir işe de razı. Yaşadığı ilde oturan dört-beş tanıdığımı aradım. I-ıh. Bekçilik, güvenlik görevliliği, depo sorumluluğu falan gibi işlere razı üniversite mezunu arkadaşımın durumunu ilgi alanlarına sokamadım, bir sonuç alamadım.

Başka tarafından devam edeyim.

Dört kişi eğer bir külte üye değillerse, Jim Jones’un, Fetoş’un falan elinden içmedilerse siyanürü, topluca intihar etmeye karar veremezler. Eşyanın tabiatına aykırıdır bu.

Bu büyük ihtimalle bir kaygı cinayeti… “Benden sonra bunlara ne olacak?” diye düşünen bir kardeş önce diğer kardeşleri öldürüp ardından kendisi intihar etti büyük ihtimalle. Bu kaygıyı biz en çok özürlü evladı olan ailelerde, anne-babalarda görürüz. “Benden sonra bu çocuğa ne olacak?” sorusu bir süre sonra keskin bir kaygıya dönüşür. O kaygı gereğinden çok büyürse bir takım acılı sonuçlar meydana getirebilir. Sakat, hastalıklı bir kaygıdır çünkü o.

Şu, “Ailenin maddi sıkıntı çektiğine dair bir veri yok elimizde” açıklaması çok ama çok ayıp bir açıklamadır. Ailenin maddi sıkıntı çektiği ortada… Daha doğrusu hayatın bu aileyi dört bir yandan daralttığı ortada… Hayatları boyunca evlenmemiş, hep bir arada yaşamış olmaları falan da cabası. Dolayısıyla şöyle düşünmeye meyyalim: Sadece maddi sıkıntıdan değil ama maddi sıkıntının tetiklemesiyle ortaya çıkan bir kaygı cinayeti bu. Bana belki kızacaksınız ama “birazcık duyarlılıkla engellenebilecek” bir vaka değilmiş gibi geliyor bana bu ölümler. Son derece patolojik bir manzara var ortada çünkü.

Kendimizden pay biçelim. Diyelim ki evimizin elektriğini kestiler, apartmana aidat ödeyemedik, bakkala veresiye yazdırıyoruz. Bütün bunlara rağmen intihar eder miyiz? “Bu dört kardeşin tek sıkıntısı maddi idi” diyerek bu ölümlerden “politik bir çıkar” elde etmeye çalışanların tezi berbat bir tez bana kalırsa. Çok daha karmaşık, çok daha kompleks bir süreç var ortada.

Hadi birazcık iddialı bir laf edeyim. Para pul yüzünden, salt ekonomik nedenlerle intihar etme öykülerini biz daha ziyade hayatının bir döneminde çok zenginken sonradan muhtaç duruma düşmüş insanlarda görürüz. Bu dört ölümde başka, bambaşka bir öykü var.

Başa döneyim. Bu dört insanın ölümünde toplumsal bir sorumluluğumuz var mı? Bu soruya “evet” cevabı vermemek için vicdansız olmamız gerekir. Elbette büyük bir toplumsal sorumluluğumuz var. Ancak buradan ele geçen fırsatla bile dindarlara, tarikat mensuplarına “çakmaya” çalışmak kelimenin gerçek manasıyla “terbiyesizliktir.”

Böylesine trajik bir ölüm hadisesini kendi politik çıkarlarına hizmet amacıyla kullanmak için vicdansız, insafsız olmak gerekir. Tarık Tufan’dan ödünç alarak söyleyeyim “kendi yarattığımız ideolojilerin yaralı kurbanları” değilsek yapmayız bunu.

İsmail Kılıçarslan

fatihte-4-kardei-anma

 
Sadece Fatih’te değil, tüm ülkenin üzerinde “yoksul bir gramofon çalıyor” için yorumlar kapalı

Yazan: 09 Kasım 2019 in Altı Çizili Satırlar

 

Etiketler: ,

Yanıbaşındakine dahi derdini anlatamayan insanın kadim hikayesi

Filmi ilk izlediğimde Kim Ki Duk’un İlkbahar-Kış-Sonbahar-Yaz filmi geldi aklıma. Mevsimsel bir devinim var ve sonunda ümitle bitiyor. Kalandar Soğuğu’nu da izledikten sonra aynı hissiyat oluştu.

Yolun başındaysan her şeyi bilinçle ve akılla yapmıyorsun zaten. Bir içgüdü ve hevesle yapıp sonra ona bir anlam yüklüyorsunuz. Filmde mevsimin olmasının bir kaç sebebi var. Bu sebeplerden bir tanesi en düz anlamıyla Karadeniz’in doğasını çok sinematografik buluyorum. Karadeniz olmamdan dolayı da bunu söylemiyorum. Rus sinemasına olan yakınlığımdan dolayı iklimin ve atmosferin insanda bir his bıraktığını düşünüyorum. Mevsim meselesiyle ilgili de şöyledir. Sonbaharda bütün yapraklar dökülür o ağaçlarla olan doğa adeta ölüme yaklaşan bir kanser hastası gibidir. Ağaçlar ayakta zor duruyor ve ufacık bir rüzgarda kırılacak gibidir ve sanki bir ölüm duygusu yaratır insanda. Bu durum bir sonraki mevsimin olabilmesi için de mecburidir. Hayatın kendi döngüsü gibi. Her şey güzellikle başlıyor ve sona yaklaşıyor. Her sona yaklaşmak bir sonrakinin başlangıcı gibi. Ölüme yaklaşmazsak bir sonraki hayatın başlangıcına geçiş yapamayacağımız gibi. Bu döngünün hayatın içerisinde neler ifade ettiğini, mevsimlerin de insanların hayatı ile benzeştiğini filme yerleştirerek hissettirebilir miyiz gibi bir gerekçeyle filmde var. Bir taraftan da öykünün kronolojik bir hikayesi var. Başlayan ve devam eden tek bir dönemde geçmiyor. Zaman dilimini kronolojik olarak ilerletirken nedir o kronoloji; bir adam bir iş yapıyor. İşinde başarısız oluyor, devam ettirebilmesinin önündeki engel mevsim. Yeni bir umudun peşinde koşuyor ve yeni umudun peşinde koşarken eşini, ailesini ve hanımını ikna ettikten sonra bir bahar açıyor adamın dünyasında. Filmde, “Kuymak yapayım yer misin” diyen Mehmet ama ikna ettikten sonra çökmüş ve yalvaran Mehmet… Hanımının peki olur dedikten sonra ayağa kalkıp güçlenen Mehmet başka bir Mehmet… Bütün o ölümden sonra Mehmet yeni bir bahar gibi yeni bir başlangıca başlıyor.

Yazarken mevsimi, insanın bu döngüsüyle birleştirme fikri var mıydı?

İlk yönetmen görüşünde de bu iddia vardır. Bu mevsimin, doğanın, insanın kendi serüveniyle eş zamanlı ilerlediği, buna etki ettiğine dair bu öngörüyü filme de katmaya çalıştık. Bu durumun bir sürü handikabı da var. Geçişi doğru sağlayamayabilir, filmi öyküyle doğru örtüştüremeyebilirsiniz. Sadece doğanın güzelliği adına bir mevsimi filme sokmaya çalışırsanız o power pointe dönüşür. Bunu ne kadar başarıp başaramadığımızı bilmiyorum ama bu yolda uğraştık.

Başka bir şey de çıkabiliyor değil mi karşınıza?

Sinema kağıt kalemle değil görüntüyle yapılan bir sanat. Lakin salt görüntüyle oluşan bir sanat değil. Görüntü ve içerik doğru biçimde örtüşmezse yarardan çok zarar da verebilir. İkisi birbirinden ayrı ilerlememeli. Bir filmde sadece iyi görüntüyü bulmaya çalışmıyor, iyi görüntüden vazgeçmeye de çalışıyorsun.

Onca güzelliğin için de çekilenlerden vazgeçmeyi bazı yönetmenler başaramıyor ve gereksiz uzun sahneler ortaya çıkıyor. Sahnelerin ayıklamasını nasıl yaptınız?

Akılla ve mantıkla yapıyorsun, aynı zamanda içgüdüyle yapıyorsun. Her şey bilgi ile yapılmıyor. İç güdüyle, biriktirdiklerinizle, ruh dünyanızın size söyledikleriyle yapıyorsunuz. Bir sahneyi canlandırırken burada neyin üzerinde durmam lazım diye düşünüyorum. Asıl üzerinde durman gereken şeyi belirleyip ona destek amaçlı yapmaya çalışıyorsunuz.

Sanat filmleri, popüler yapımlara göre halen istenilen oranda izleyicisini oluşturmuş değil. Bağımsız sinemanın halkla olan bağındaki kopukluğun sebebi nedir sizce?

Toplumun bağımsız sinema dediğimiz sinemayı izleyememesinin bir çok nedeni var. Bunların başında; alışageldiğimiz film algımız bulunuyor. Holwood’un ve Yeşilçam’ın bize dayattığı bir sinema algımız var. Siz bu algının dışında bir şey sunduğunuzda ya reddediyorlar ya da onunla bir bağ kuramıyor. Dünyanın hiçbir yerinde kolay anlaşılanın dışındaki meselelerle ilgilenen filmlere kitlelerin ilgisi çok yüksek oranda olmuyor. Sadece bizim gibi ülkelerde piramit bu kadar açık değil.

Sanatçıların halka sunduklarıyla da ilgili değil mi?

Bir sürü ayağı var bunun. Sadece sinemacılarla ilgili değil. İnsan her şeyle bağ kuramayabilir ama insanın kadim hikayesi ve zaafları aynı. Taşradakinin de aynı şehirdekinin de aynı… Biri içerisinde bulunan durumu iyi tarif ediyor diğeri edemiyor. Bu filmin çıkış noktası da bundan mütevellit. Yaşadığımız sıkıntılar ve kaygılar sadece bugüne dair değil. Binlerce yıl önceki insanın kaygıları da aynıydı. İnsanlar değişiyor ama yaşadığımız şey aynı. Her seyirci anlamaz dediğimiz filmlerle de bağ kurabilir. Sadece bu tecrübeyle daha önce karşılaşmamasıyla ilgilidir. Bir meselesi varmış gibi zorla okumalar yapan, zorla anlamlar yükleyerek seyreden seyircinin de anlamadığında haşa kendini cahil hissetmesini sağlayan filmler de sinemacılarla bağın kopmasına da sebep olmuştur. Topluma üstten bakış yaratılmıştır. Herkes her filmle doğrudan bağ kurmak zorunda değildir.

Ortaya konulan eserin de biraz anlaşılabilir olması gerekmez mi?

Bir sanat eseri yapılırken ilk kendini anlatmak ve anlaşılmak üzere yapılır. Yönetmenler de kendi sıkıntısını anlatmak için film yapar ama anlaşılacağı insanların nasıl anlayacakları sorusu üzerinden giderse o zaman da tehlikeli. Anlamak meselesi sadece anlatanla değil anlamaya çalışanla da ilintili. Sizin hayatla kurduğunuz bağla da önemli.

Seyirci anlamak adına kendini zorlamıyor mu?

Seyircinin de artık zorlaması lazım kendini. Ben seyircinin zorladığını düşünmüyorum. Dünyada da çok farklı diyemem. Bizdeki seyirciyi konuşuyorsak hazıra talip olmaktan dolayı tembeliz. Tv’de ve sinemada verilenden başka bir şey talep etmeli seyirci. Anlamadığında bende de bir sorun var mı diye zorlamak gibi. İnsan kendini zorlamadığında hayat da bu vasatlığa dönüşüyor ve tüm çevresini anlamamaya başlıyor.

Kalandar Soğuğu’nu çekmeye başlamadan önceyönetmen olarakfikri anlamda nasıl bir beslenme süreci yaşadınız?

Ben yolun başında bir sinemacıyım. Uzun yıllar sektörde çalıştım. Hayatla ilgili gelişmeye çalışıyorsunuz. Bunu formülüze edemiyorsunuz ama tecrübe sizi bir yere getiriyor. İlk filmimi sevmem, beğenmem yolculuğu ve macerası başkadır. Bu yolculuk içinde sorular soruyorsunuz sürekli kendinize. Öğrenme süreci film çekimi esnasında devam etti ve hala devam ediyor. Sizin hayatla kurmuş olduğunuz yaralarınız ve derdinizin ilgisi var. Çok kaygınız varsa bir şekilde yolunuzu buluyorsunuz. Neyi, nasıl çekmeliyim sorusunu sordukça bir yolunu buluyorsunuz.

Karadeniz’de film çekmek zor olmadı mı?

Kalandar Soğuğu zor, bizim ülke şartlarımız içerisinde kolay değil. Dört mevsim tekrar bir set kuruyorsun. Senaryoya doğayı ve hayvanları dahil etmeye çalışıyorsun. Filmde kameranın önündeki 5 kişi oynamıyor. Filmde hayvanlar oynuyor. Her mizanseni katmayı çalışıyorsun. Doğa bizim için bir oyuncu ama ona hükmedemezsiniz onun kurallarına göre oynuyorsunuz.

Filmde kamera yok gibi, çok hakiki ve doğal.

Hiç kamera koyulmayacak yerlere kamera koydum. Doğallığı aynı zamanda içerisindeki oyuncularında onu canlandırmasıyla da ilgili. Hayat da böyle bir şey. Senaryo aşamasından beri hayatın içerisindekileri benzetmeye çalıştım.

Rüya sahneleri çok etkileyiciydi. Bu sahnelerin kurgusu nasıl oldu ve bu kadar gerçekçi nasıl olabildi?

Nihayetinde senaryo ve film yaşayan bir şey. En azından ben öyle düşünüyorum. Mehmet karakteri boğa güreşlerine yaklaştığı süreçte korkularının ve kabuslarının arttığını düşünüyordum. Buna farklı sahneler arıyordum. Bu senaryoda yazılmış bir sahne değildir mesela. Biz evin içinde başka bir sahne çekmeye çalışıyorduk. Evin kapısında duran boğayı tutamadılar ve herkes kaçışmaya başladı. Görüntü yönetmeni de tam kaçacaktı ki onu tuttum ve çok değerli bir şey gördüğümü söyledim. Mehmet’in baraka evinin içerisine boğası düşüvermişti. Bu sahneyi devam ettirdim ve Mehmet’in kabusuna ait bir şey bulduğumu o an orada idrak ettim.

Siz kendinizi dışardan değerlendirecek olursanız yönetmen Mustafa Kara, yapım ve kurgu aşamasında müdahalelere imkan tanıdı mı?

Herkesin kendine göre bir yoğurt yemesi var. Nasıl ürettiğinizle ilgili. Ben kendimi dışarıya mümkün olduğunca açıyorum. İyinin ve güzelin nereden geleceğini bilemeyebiliyorsunuz. Setteki oyunculardan filmin bir çok yönüne kadar dışarıya açık oldum. Karakterim gereği evet demediğim hiç bir şeyi de dahil etmedim. Filmin kuyudaki finalinde, Mehmet kuyu kenarına getiriyor Musti’yi kuyunun kenarında görüp şaşkın ifadeyle alıp kuyuya indiriyordum. Kardeşim sinemayla ilgisi olmayan biri. Bir gün dedi ki: “Sinemada her şeyi biliyormuşuz gibi davranıyorsunuz ama kusura bakma bu sahne Kara Murat çekiyor gibi. Öyle bir baba kuyu kenarına gelip çocuğunu kenara almaz mı?” dedi. Doğru bir şey düşündüğünü düşündüm ve mizanseni değiştirdim. Ortaya bir şey atılıyor ve değerlendiriyorsunuz. Bazı şeyleri hissetmelisiniz. Film yapma süreci bir yönetmenin en yalnız olduğu süreç. Etrafınızda kalabalıklar olsa da kendinizi çaresiz hissediyor, güzel oluyor duygusu arıyorsunuz. Son aşamada yönetmen olarak karar veriyorsunuz. Eğer öyle olmazsa kendi ruhunuzdan çıkan bir şeyi anlatmış olmazsınız. Size ait olmaz.

Bağımsız sinemada bunalımla, ümitsizlikle biten yapımlarla dolu. Lakin Kalandar Soğuğu, tam bitti dediğimiz noktada bir ümit ışığı veriyor…

Filmin üzerinde en çok durduğumuz yeridir finali. Bu final mi olmalı ya da başka türlü bir final mi olmalı, fazla mı iyimser diye çok düşündük. Filmin finalinde mutlak bir mutluluktan bahsedilemez. Başında da Mehmet buluyor madeni yine öyle olabilir. Mehmet’in filmde maden bulması bir zaman dilimi tanıyabilmesini sağlıyor. Orada müthiş bir lütuf ve zenginleşme yok aslında. Bu filmle birlikte bizim bütün çabalarımızın sonucunun olması, insanın kendi kısır döngüsü içerisinde kendi karanlığına dönmeyeceği ve ne kadar umutsuz olursa olsun bir umut kapısının olduğuna dair bir söz söylemeye çalıştık. Bu söz için çok tereddütlerde bulunduk. Yalandan ve sahte bir umuttan bahsetmek bir yanlışsa, salt bir karanlıktan bahsetmek de haksızlık olacaktı. Kime ne söylediğimden önce kendime dürüst olabilmek adına bu kararı verdik. Bu kadar karamsar olmanın haksızlık olacağını da belirtmek istedim. Kendi hassasiyetlerim, durduğum, kendi bakışım üzerinden bu finali söyledik.

Filmin bütünü, Mustafa Kara’nın bütünü gibi aslında…

Her yönetmen kendi sözünü söylüyor en nihayetinde. Benim durduğum ve söylediğim şey filmin toplamı.

Annenizin canlandırdığı nene karakteri, filmde torunuyla Rumlara ait bir manastır üzerine sohbet ediyor. Bu sahnelerle ilgili eleştirildiniz…

Eleştirilere son derece açığım. Bir arkadaş bir yerlere selam çakmak için yapıldığını yazdı. Hiçbir zaman öyle bir derdim ve kaygım olmadı. Ne olduğunun anlaşılamamasının ve belirsizliğin sebebi o bölgede o belirsizlikle yaşanıyor olmasıdır. Çocukluğumda yaşanan bir olayı anneme anlat dedim, diyaloğunu bire bir yazmadım. Olayın eksiği ve fazlası yoktur. O manastır Rumlara ait bir manastırdır, birlikte yaşanırken bir kopuş oluyor. Manastırın korumasını da dedem yaparmış. Haksızlık etmeden filme dahil etmeye çalıştım.

Her gittiği festivalde güzel ödüllerle döndü film, pek yakında Oscar yolcusu. Ne hissettiriyor bu gelişmeler ve takdirler size?

Kalandar Soğuğu bizi ulusal ve uluslararası alanda bizleri utandırmadı. Takdir görmek ve beğenilmek insanı mutlu ediyor ve yeni bir film yapmak için insanın şevkini artırıyor. Ulusal ve uluslararası alanda yolculuğu devam ediyor. TV hakları TRT’de, TRT’de gösterimini yapacak.

Böyle yoğun bir süreçten sonrası nasıl devam edecek? Yeni bir film yapımına yakın zaman da geçme ihtimali var mıdır?

Şuan iki öykü üzerinde çalışıyoruz senaryo çalışması devam ediyor. Sadece senaryo da yetmiyor. Öğrenmek ve yapmak gerçekleştikçe zorlaşıyor. Nasıl anlatırım ve ne anlatırım sorusu da devam ediyor.

Röportaj: Ayşe Şahinboy Doğanmustafa-kara-yanibasindakine-derdini-anlatamayan-insanin-hikayesi

 
Yanıbaşındakine dahi derdini anlatamayan insanın kadim hikayesi için yorumlar kapalı

Yazan: 31 Mayıs 2019 in Şiir Gibi

 

Etiketler: ,

“Ülkemde herkes uyurken bir girip çıksam yeter bana.”

“O İran’ın Bob Dylan’ıdır, Müziği ise Acem-Blues’dur.” (Newyork Times)

Bir gün New York’ta davetli olduğum bir konserdeydim. Adını hatırlamıyorum ama Suriyeli başarılı bir sanatçının konseriydi. Bu çok üzücü bir hikaye. Bu tarz bir fikrin parçası olmaktan, birbirini kıran insanların bir parçası olmaktan nasıl nefret ettiğimi size anlatamam. Bu fikir beni üzüyor, kardeşini öldürdüğün birini sahnede izlemek… Bunu çok üzücü buluyorum. Bütün ülkeler bunun bir parçası. Bazısı masa altından silahlar, palalar satıyor. Sokaklarda ölü insanlar, kaçabilen dışarı kaçıyor. Bazı ülkeler de kurumlar kurup para toplamak istiyor. İşte hikayenin üzücü kısmı, o adamı oraya çağırma amaçları ‘hadi gel festivalimizde çal, biz de senin için üzülelim’ idi. Böyle bir sistem, bu bir oyun.

İran’ı terk ettim, Amerika’da yaşıyorum ama Türkiye artık benim ikinci evim. Gerçekten benim ikinci evim olacak, çünkü burada yaşayacağım. İki, üç Türkçe kelime biliyorum ama burada kendimi İran’daki birçok yerden daha rahat hissediyorum.

İranlı şairler arasında son zamanlarda Nima Yuşic favorim ama roman konusunda favorim bir İranlı değil, Japon yazar Kazou Ishiguro‘yu okuyorum. Geçen aylarda onun romanlarına ve kısa öykülerine çok sarmıştım.

*

Sami Kısaoğlu: İran’da doğdunuz ve ilk gençlik yıllarınızı orada geçirdiniz. Kısa bir Avrupa döneminin ardından ise Amerika yıllarınız geldi. Farklı coğrafyalarda bulunmak bir müzisyen olarak sizi nasıl etkiledi?

Mohsen Namjoo: Yaklaşık altı yıldır İran`dan uzakta yaşamaktayım. İlk yıl Viyana`da Almanca öğrenmek ve müzikoloji çalışmak için bulunmaktayken bu fikrimden vazgeçip ABD`de altı şehirde ve birkaç ay sonra Kanada`da solo konserler verdim. Bu konserler esnasında Kuzey Amerika’ya yerleşmeye karar verdim ve California’daki Stanford Üniversitesi’nden araştırmacı olarak bir burs kazandım. 2012 yılının yaz ayında eşimle birlikte New York’a taşındık. 2 yıldan fazla bir süredir yaşamakta olduğum New York’u ve ABD’nin doğu sahilini evim olarak görüyorum. İran ile ilgili olarak içimde taşıdığım ya da üzerinde çalıştığım tek şey İran müziği ya da daha genel olarak Ortadoğu müziğidir. Bundan bir rahatsızlık duymuyorum, yani müzikal olarak bir İranlı, bir yurttaş olarak İranlı olmayan. Şu anda dürüstçe söyleyebilirim ki duygusal olarak İran’la ilgili birçok şeyi unutmuş durumdayım.

Sami Kısaoğlu: Amerika müzikal anlamda oldukça zor ve karmaşık bir pazar. Sizin bu yapı içindeki varoluş serüveninizi dinleyebilir miyiz?

Mohsen Namjoo: Amerika gerçekten coğrafi olarak çok geniş bir ülke, bir kıta. Amerika’daki müzik ile ilgili olarak aklımda şöyle bir benzetme var, ülke Pasifik Okyanusu gibi, içinde balinalardan küçük balıklara kadar pek çok canlı beraber yaşıyor fakat su her yerde ve her canlı için aynı. Amerika’daki müzikten bahsederken aslında küresel olarak tanınan çok popüler müzisyenlerle beraber daha az tanınan çok özel müzisyenlerden de bahsetmek zorundayız. Örneğin, Amerika’da 25,000 kişinin bir pop şarkıcısını dinlemek için bir araya geldiği konserlere gidebilirsiniz aynı zamanda New York’ta beş dolar giriş ücreti ödeyerek küçük bir kafede sadece on kişi ile birlikte bir caz piyanistini dinleyebilirsiniz. Bu piyanist hakkında biraz araştırma yaptığınızda belki de alanında dünyadaki en iyilerden biri olduğunu duyarsınız, mütevazı bir kariyeri olan bir müzisyen. Ben kendimi de en büyük ve en küçük balıkların arasında bir yerde bulunan bir balık gibi düşünüyorum. Finansal olarak Amerika’da hayatımı kazanmam çoğunlukla buradaki İranlılar sayesinde mümkün oluyor, müzikal olarak ise çok rahat bir durumdayım, çünkü müzisyen arkadaşlarınızla bir düşüncenizi paylaşmanızın bile çok zor olduğu İran gibi bir ülkeye kıyasla müzikal anlamda hem özgür hem başarılı bir şekilde yaşayabiliyorsunuz. 

Sami Kısaoğlu: Edebiyat ve şiir müziğinizin önemli hayat damarlarından ikisi. Özellikle İran şiiri. Dünya edebiyatı ve şiiri ile aranız nasıl?

Mohsen Namjoo: Edebiyat ve şiir oldukça ilgimi çekiyor. Eğer müzisyen olmasaydım bir yazar ya da şair olmayı isterdim. Şairlerden Allen Ginsberg, Charles Bukowski, T.S Elliot, Ezra Pound, William Butler Yates, Çin ve Japon geleneksel şiiri, yazarlardan ise Gabriel Marques, James Joyce, Raymond Carver ve Orhan Pamuk okuduklarım arasında. Onların ürettikleri üzerine bir şeyler yapmaktan çok ilham kaynağı olarak alırım. Şu an İngilizce de başlangıç düzeyinde sayılırım, en büyük isteklerimden biri İngiliz Edebiyatı konusundaki bilgimi artırmak. İngilizce dışındaki dilleri öğrenmeyi de o dillerde yazılmış eserleri orijinal metinlerinden okuyup bir duygu yakalayabilmek için isterim. Örneğin Pablo Neruda’yı anlamak için İspanyolca’yı, Arthur Rimbaud ve Mallarme’yi anlamak için Fransızcayı, Nazım Hikmet’i anlamak için Türkçe’yi. 

Sami Kısaoğlu: Geçtiğimiz sonbahar Brown Üniversite’sinde “Devrim ve Şairler: İran Şiirinde İçerik ve Form” başlıklı bir ders vermiştiniz. Bu dersin içeriğinden biraz bahseder misiniz?

Mohsen Namjoo: Tartıştığımız şeyler politik konular olmaktan çok modern Pers şiirinin almakta olduğu yol ile ilgiliydi. Pers şiirinde formalist bir yaklaşımları olan Nima Yushij ve Rıza Baraheni en sevdiklerimdendir. 4-5 tane parçamı onların şiirleri temel alarak bestelemişimdir. Dersin başlığı olan Devrim ve Şiir sadece devrimin öncesi ve sonrası arasındaki geçişi açıklaması anlamında kullanıldı. Devrimden sonraki en popüler ve en iyi bilinen akım dilbilimsel şiirdi.

Sami Kısaoğlu: İranda olduğunuz dönemde film müziği alanında da çalışıyordunuz. Bu dönem üzerine konuşabilir miyiz?

Mohsen Namjoo: İran’da yaptığım esas iş buydu. Albümlerimden hiçbirini İran’da çıkarmam mümkün değildi. Tiyatrocu arkadaşlarım sayesinde müzik üzerine çalışmaya başlamadan önce bu tür birçok iş bulabildim. İran’dan ayrıldıktan sonra bu tarzda en fazla iki ya da üç iş yapmışımdır. Sonuncusu Mayıs ya da Haziran ayında çıkacak bir film müziği olacak.

Sami Kısaoğlu: İlk gençlik yıllarınızda İran’da dinlediğiniz müzikler nelerdi? Şimdilerde neler dinliyorsunuz?

Mohsen Namjoo: Gençlik yıllarımda içinde yetiştiğim ailemin etkisi ile sadece geleneksel İran müziği dinlerdim, çoğunlukla Muhammed Rıza Şeceryan, Shahram Nazeri ve bestecilerden Hossein Alizadeh, birkaç yıl önce aramızdan ayrılan Parviz Meshkatian ve Muhammad Rıza Lotfi. İran kaynaklı olmayan müzikle 18 yaşımdan sonra tanıştım, ilk başlarda alternatif Doğu müzikleri ilgimi çekti, fusion türü Buddha Bar ve Amerika’da müzik yapan çeşitli İranlı gruplar. 24 yaşımda Tahran Üniversitesi’nden rock ve blues türü müzik yapan yeni arkadaşlar edindim ve diyebilirim ki ilhamımı onlardan ve müziklerinden aldım, onlara çok şey borçluyum. Şu anda Afrika müziği ve çeşitli dünya müzikleri dinliyorum, dinlediğim özel bir tür ya da bir grup yok.

Sami Kısaoğlu: Türk müziğine özel bir ilginiz olduğunu biliyorum. Türk müzisyenler ile unutamadığınız bir anınız var mı?

Mohsen Namjoo: Manhattan East Village bölgesinde Drom adında çok iyi bir müzik mekanı var. Yakın arkadaşlarım olan Serdar ve Mehmet adında iki Türkün sahibi olduğu bu mekan sunduğu müziğin çeşitliliği ile oldukça dikkat çekici. İlk olarak 2012 yılının Ağustos ayında orada İranlı bir perküsyoncu dostum ile bir konser verdim. Ama orada en iyi konserimi 2014 yılında Türkiye’den gelen kanun ve klarnet çalan iki müzisyenle birlikte gerçekleştirdim. İnanılmaz yetenekli müzisyenlerdi, provasız benim müziğime ayak uydurabildiler ve enstrümanlarını çalış tarzlarıyla beni büyülediler klarnetçi olanın adı İsmail, kanunimiz de Tamer’di. İstanbul’a İsmail ile birlikte gelmeyi düşünüyordum fakat vize problemleri dolayısıyla gelemeyecek. Türkiye’deki müzikten en çok etkilenmemi sağlayan çalışma Fatih Akın’ın “İstanbul-Köprüyü Geçmek” isimli belgeseli, bu belgeseli beşten fazla kez izledim ve çok şey öğrendim. Ne yazık ki İran müziğiyle ilgili bizde böyle bir belgesel mevcut değil. Fatih Akın’ın belgeselinden Candan Erçetin’in “İstanbul Hatırası” parçası üzerine çok çalıştım belki sonraki solo performanslarımda bu parçayı yorumlayabilirim.

Sami Kısaoğlu: Birazda gelecek günlerde sizi hangi projelerin beklediğinden bahseder misiniz?

Mohsen Namjoo: Bu uzun sürecek turdan sonra planım en son iki albümümden ve albümde çalan sanatçılarla birlikte San Francisco ve New York’ta birer konser vermek. Sonrasında ise benim için bir abla gibi olan tanınmış İranlı sanatçı Sirin Nesad`ın bir ses enstalasyonu projesinde onunla birlikte çalışacağım. Büyük ihtimalle Milan`da sergilenecek. Ondan sonrası için iki ya da üç adet yeni albüm fikrim var fakat Brown Üniversitesi`ndeki İran müziği üzerine dersler vereceğim için bir süre bu projeleri bekleteceğim.

Cazkolik.com / 26 Ocak 2015
Sami Kısaoğlu Müzikolog

*

“Mohsen Namjoo (29.04.2019 tarihinde)konserden sadece 2 saat önce annesinin vefat ettiği haberini alıyor. İran’a dönmesi yasak, sürgün. “Bugünlerde dünya benim için evimden bile daha küçük” diye bir bölüm var şarkıda. Ağlamaya başlıyor, “Toranj” şarkısını da ayakta ağlayarak söylüyor.

2015 yılında İstanbul konserinde de şöyle demişti; ülkemde herkes uyurken bir girip çıksam yeter bana.

 
“Ülkemde herkes uyurken bir girip çıksam yeter bana.” için yorumlar kapalı

Yazan: 30 Nisan 2019 in Müzik, Şiir Gibi

 

Etiketler: ,

Eeee, zaten aktör dediğin nedir ki? Oynarken varızdır. Yok olunca da sesimiz bu boş kubbede bir hoş seda olarak kalır.

Münir Özkul, aktör yani tepeden tırnağa, ilikten kana, hücresinden alyuvara aktör adam Münir Özkul. Hepimizde ondan bir parça var. Hepimizden bir parçayı da o çoktan almış, basmış bağrına. Sonra on yıllara yayarak gıdım gıdım geri vermiş bize. Sesiyle, duruşuyla, oyunuyla bize kendimizi “iyi hissettiren” bir adam oluşu işte bu nedenden olmalı. Sahi ne yapıyor bu büyük aktör bu bayramda? Gidip elini öpüp sevgi saygı sunalım mı? Şeker verir mi bize? Harçlık atar mı?.. Haydi buyrun “düş gibi güzel” söyleşiye.

Paşa torunu olarak doğdu. Sanatın apoletsiz ama kavuklu paşası oldu. 
Şimdi 82 yaşında bir aktör o. Evinde “kar topluyor”. Bir gün yeniden, göklerden boca olacak.
Münir Özkul’la ‘düş gibi’ güzel bir söyleşi yaptım. Duyduklarım da güzel bir ‘düştü’ sanki.

– Milliyet Sanat’a fotoğraflar çekerdim bazı bazı… Orada adınız geçtiğinde Zeynep Abla (Oral) “Çocuklukla bilgelik arasında bir büyük yetenek” derdi sizin için. Büyüdü mü o çocuk artık? 
– Nerdeee! O çocuk hep aynı yaşta, aynı afacanlık, ele avuca sığmazlık içinde. Gözü hep sokakta, topta, topaçta… 

– İnsanlar 65 yaşına gelince emekli oluyor. Sizin sadece sahne hayatınız 65 yıl Münir Abi.
– Eeee, zaten aktör dediğin nedir ki? Oynarken varızdır. Yok olunca da sesimiz bu boş kubbede bir hoş seda olarak kalır. 

– Ben eski bir Bakırköylü hem de Bakırköy Halkevi elemanıyım. Folklor de oynadım, amatör tiyatro da yaptım. Rahmetli Orhan Tuğsavul, Kadir Taymaz gibi ustalarımız söylerdi. “Halkevi’nin temellerinde Münir Özkul gibi sağlam direkler vardır” derdi.
– Doğru söylemişler. Çok emeğimiz var Halkevi’yle birbirimizin üzerinde.

– “Çok dirayetli, değerli, önemli bir paşanın torunudur” da derler. Şehir efsanesi mi bu, gerçek mi?
– Gerçektir. 1925, paşa torunu olarak doğdum. Askere yazılmamı isterlerdi ben Halkevi’ne yazıldım. Sonra Tiyatro Ses’te birkaç küçük rol, sonra Küçük Sahne’ye geçiş.

– Efsane kadro yani?
– Hem de ne efsane. Sadri Alışık, Cahit Irgat, Nevin Akaya, Şükran Güngör. Orada Muhsin Ertuğrul Bey’in yönettiği Steinbeck’in eserini, ‘Fareler ve İnsanlar’ı oynadık, yer de yerinden oynadı.

– Sinemaya da arkadaş hatırına ve tamamen tesadüf geçmişsiniz değil mi?

– Rejisör Sırrı Gültekin çocukluk arkadaşımdı. Hep setine davet ederdi. Bir gün çok ısrar edince gittim seyretmeye. Sırrı henüz 1.asistan. Ben de askerim. Vatan Yahut Namık Kemal’i çekiyorlar. Üstümde üniforma var ya, geldi, “Bak kıyafetin de hazır, gel ufak bir rolü sen oyna” dedi. Kıramadım. Güzel bir hatıramız olsun diye geçtim kameranın karşısına. (gülerek) Bir daha da hiç ayrılmadım zaten. 

– Rekor sayıda film varçektiniz?
– Rekor mudur bilmem. 400’e yakın olduğunu biliyorum ama.

– Başroller de oynamışsınız bir dönem…
– Öyle çok da ahım şahım şeyler değildi. Ben kompozisyon oyunculuğunu seviyorum daha çok.

– Kötü adam oynadığınızı biz mi hiç görmedik yoksa zaten yok mu?
– Bazen öyle roller geldiği oldu. Arzulamadım. Sitemler hatta aforoz etmeler bile oldu. Babamdan kalan tabloyu sattım yine direndim.

– Gidip iş isteseniz kim iş vermezdi ki size abi?
 Fıtratımda yok öyle bir şey. Daha önce de işsiz kaldığım olmuştu. Mesela hayatımın en güzel günlerini geçirdiğim Küçük Sahne 1957’de kapanmıştı. Muhsin Bey Devlet Tiyatroları’nın başına geçmişti. Kendime iş aramasını beceremedim. Mahcup bir yapım var. İşler baştan beri bana gelmişti. Şanslı bir adamım sanıyorum. (gülüyor) Kimbilir belki de yetenekliydim.

– Müsahipzade Celal’in bir romanı vardır hani.
– Hangisi?

– “Bir Kavuk Devrildi”
– Harika bir romandır. Sonradan filmi de harika çekildi. Necdet Mahfi Ayral senaryosunu yazdı, Muhsin Bey yönetti. Hazım Körmükçü, Vasfi Rıza Zobu, Muammer Karaca, Halide Pişkin, Sami Ayanoğlu, Muazzez Arçay oynadı.

– Sizin hikayenizde kavuk devrilmiyor, devrediliyor; rahmetli Dümbüllü İsmail’den.
– Onun hikayesi çok matraktır aslında.

– Nasıl abi?
– Duymadınsa anlatayım. Hoş hikayedir

– Keyifle dinlerim abim…

– Sadık Şendil’in Kanlı Nigar’ını oynuyoruz. Müthiş sükse yapmış temsil. Kapalı gişeyiz her gece. Bir defasında oyunun ortasında tırak geldi bana.

– !!!!!!.
– Tırak. Yani tiyatroculara olur bu. Bir an aklından repliğin gidiverir. Öyle kalır, hatırlayamazsın.

– Eyvah!
– İbiş rolünde repliği unuttum, donakaldım. Herkes bana bakıyor, ne yapacağım diye bekliyor.

– Ne yaptınız?
– Avazım çıktığı kadar bağırdım

– !!!!!
– Oynamıyorum diye haykırdım.

– Ne oldu sonra peki?
– Sonradan toparladık tabii. Meğer rahmetli Dümbüllü de oradaymış. Ertesi sabah “Başındaki o fesi bir daha giyme. Sana kavuğumu veriyorum” dedi. Gururlandırdı beni.

– Yaşarken devredilen bir miras gibi artık o kavuk değil mi. Siz de Ferhan abiye (Şensoy) devrettiniz sanırım.
– Öyle oldu, layığı oydu çünkü.

– Orhan Aksoy’un “Fakir Kızı Leyla” filminde evin kahyası rolündeydiniz, sonra uzun zaman o tipleme yaşadı.
– Evet cuk oturdu o rol çünkü. Defalarca oynadım ardından.

– Hep eve gelen fakir genç kızı bir hanımefendi olabilmesi için eğittiniz.
– (gülerek) “Fakir Kızı Leyla”da kıza yürüyüş dersi verebilmek için kadın kılığına bile girdim.

– Bilmez miyim. Kezban Paris’te filminde de genç kızı bir kuğu haline getirdiniz. Ayşecikli filmlerde huysuz dede oldunuz. Bastonla çocuk kovaladınız. Sonra Gülşah’ın da dedesi olup torununuza yeni bir anne bulmak için elinizden geleni yaptınız.
– İyi hatırlıyorsun bravo.

– Unutulur mu o filmler abi?

– Mafya bile oldum ben biliyor musun?

– Bilmem mi. Yanılmıyorsam Hülya Koçyiğit ve Ekrem Bora’nın, “Seni Seviyorum” filmiydi. Bir de Zeki Müren’li filmlerinizden “Gurbet”i severim.
– Evet balıkçıydım orada da.

– Ama Ertem Eğilmez’li, Kartal Tibet’li seriler baş yapıtlar değil mi?
– Onların yeri bambaşka elbette. Arzu Film yılları da ömrümün sinemadaki en mutlu zamanıdır.

– Gülen Gözler, Bizim Aile, Mavi Boncuk. Fakir ama onurlu bir baba, Yaşar Usta.
– Ey gidi günler, diyelim.

– Demeyelim daha Hababam Sınıfları var. Kel Mahmut var.
 Filmlerle birlikte hayat da film şeridi gibi geçiyor gözümün önünden. 

-90’lı yılların ikinci yarısından sonra televizyonlar ağır basmaya başladı ama siz serin durdunuz sanki.
– Önce öyle yaptım. Sonra Kandemir Konduk “Ana Kuzusu” diye bir dizi yazdı. Perihan Savaş ve Ayşen Gruda ile birlikte rol aldım orada.

– Jübile de yaptınız aynı yıl?
– Evet Atatürk Kültür Merkezi’nde jübilesini yaptım ve sahneye ‘elveda’ dedim.

– Abi bunca emeğe rağmen hiçbir zaman çok paranız olmadı değil mi? Evinizi bile o jübilenin geliriyle almışsınız. Gerçek sanatçılık böyle bir şey mi?
– (mağrurca) Boşver bunu.

– Sonra aynı yıl Veli Çelik “Ay Işığında Saklıdır” televizyon filmini çekti. Nasıl ikna etti sizi de oynadınız?
– Sevdim o projeyi. Aydan Şener ve Toprak Sergen’le oynadık. İyi çocuklardı. Zaten 2 yıl sonra da Hamdi Alkan’ın “Reyting Hamdi”sinde Yarmagül’ tiplemesinin dedesi rolünü aldım ama çok sürmedi o da.

– Son film hangisiydi peki?
– 2000 yılında Serdar Akar’ın çektiği “Dar Alanda Kısa Paslaşmalar” oldu son filmim. Güzel film yaptı oğlan.

– 26 Mart 2005’de İstanbul Beylikdüzü Academia Center içerisinde “Münir Özkul Sahnesi” açıldı. Gurur verici olmalı?
– Olmaz mı? Çok gururlandım elbette. Sen nasıl hatırlıyorsun bu tarihleri gününe kadar?

– Nasıl hatırlamam usta. 26 Mart benim doğum günüm. 27’si de Dünya Tiyatrolar Günü. (gülüşmeler)
– Az değilsin sen de ha!

– Abi bir de kitap var sizin için yazılan. “Zaten Aktör Dediğin Nedir ki” adlı…
– Evet. Kızım Güner çok ilgilendi, çok çabaladı o iş için. Eşin dostun da yazıları var hakkımızda.

Gazino hayatı
-Abi gazino meselesini ıskalamayalım.
– Bir de o dönem var haklısın.

– Nasıldı peki?
– Gazinolarda ‘one man show’ yapıyordum. Atlıyor, zıplıyordum. Millet bayılıyordu bunlara. Gülmekten kırılıyorlardı, ben de çok şaşırıyordum. 

– Kimdi assolistiniz?
– Zeki Müren’di. Benden sonra o alırdı sahneyi.

Evlenmekten korkmaz ama
– Abi siz 4 kez evlendiniz ve 3 çocuk babasısınız değil mi?
– (Gülerek) Doğrudur. Kızım Güner beni anlatırken; “Babam evlenmekten korkmaz. Boşanamamaktan korkar” der. 

– Özel hayata girmek anlamında değil de, biyografinizin ara başlıkları açısından kısaca bahsetsek…
– İlk evliliğimi Şadan Hanım’la yaptım.

– Kimdi acaba?
– Çok sürmedi. Anlatmasam da olur. Sonra Suna’yla. Suna Selen’le birleştirdim hayatımı. Kızım Güner, bu izdivacın meyvesidir işte. 8 yıl evli kaldık sonra, “Fazlası nasip değilmiş” dedik.

– Bir de Yaşar Hanım var değil mi?
– Yaşar Hanım var evet. Tophaneli Örümcek Yaşar…

– !!!!!!
– Şaşırmak da yok özel hayata fazla girmek de, söz verdin.

– (gülerek) Baş göz üzerine usta. Ama Umman Hanım’a da (şu anki eşi) uzun yer vermeliyim.
– 30 seneye yakın oldu. Muhteşem bir kadındır o.

– Ruh ikiziniz mi?
– Eşi benzeri yoktur ki, ikizi olsun…

 

EL ÖPMESİ YERİNE 
İşte sorularım işte yanıtlar. O yanıtların hepsi de gerçeği ifade ediyor. Tek nüans, Münir Özkul’a bizzat sorduklarım değil “sormak istediklerim”, verdiği değil, imkanı olsaydı vereceği muhtemel yanıtlar bunlar… Böyle bir bayram günü, hayatlarımızı bayram yerlerine çeviren gönül dostlarından birine, onların en yüce örneklerinden Münir abiye saygı olsun, vefa olsun, el öpmesi olsun istedim bunları yazarak. 

GÖZDEN IRAK OLAMAZ 
Bilsin ki unutulmazlar arasındadır. Şimdi sağlığı konuşmamıza, sormamıza, yanıt almamıza elverişli değil. Ama olsun. Dedim ya, bunlar da dünya çapında bir sanatçımızı “gözden ırak” tutmamıza sebep değil. Sen hepimizin Kel Mahmut’u, hocasısın hepimiz senin göz bebeğin Hababam Sınıfı’nın öğrencileriyiz. İyi Bayramlar hoca. İyi bayramlar büyük usta.

KIZININ GÖZÜNDEN MÜNİR BABA 
Büyük usta Münir Özkul’un başarılı oyuncu ve televizyoncu kızı Güner Özkul bambaşka bir portre getiriyor önümüze. Bakın nasıl bir Münir Özkul portresi o… – Babam ben doğduğumda, aktör olmasının doğası gereği bütün ilgiyi üzerimde toplamama, bununla da yetinmeyip, ağlayıp zırlamama pek içerlemiş. Zaten hep, “Bi’ çocuklarla, bi’ de hayvanlarla oynamayacaksın!” der durur. Bunun üzerine, babamı hep “Benim at suratlı damadım!” diye çağıran anneannem beni büyütme işini üstlenmiş.

ŞAHANE SERSERİ 
Anneannem ölünceye kadar, sürekli çalışan ve turnelerde sürünen annem ve babam, benim için evimize gelen en sevdiğim misafirler oldu. Yedi yaşımdayken anneannem öldü ve dedemle birlikte bizim misafirlerin yanına taşındık. Bu arada, babam çoktan içkiyi bırakmış, efendi efendi çalışan biri olmuştu. Derken, annem Güner ağabeye (Güner Sümer) aşık oldu ve dedemi de alıp gitti. Biz babamla baş başa kaldık ve böylece şahane serserilik günlerimiz başladı. 

İŞTE ÖRÜMCEK YAŞAR 
Tophaneli Örümcek Yaşar adlı kadınla evlenmesi annemce de uygun görüldü ve evlendiler. Yaşar Anne, babam ve ben, Kuzguncuk’ta, Nakkaştepe’te köprüye üstten bakan bir eve taşındık. Yürümedi; bir gün Yaşar Anne bizi terk etti ve giderken de, “Bana ‘Örümcek Yaşar’ diyorlar ama sen benden de kötüymüşsün, akrepsin sen! Akrep Münir!” dedi. Bana melek gibi davranan babama neden ‘kötü’ dediğini anlamadığım gibi, akreplerin kötü olduğundan da pek emin değildim. 

AĞLAYARAK GELDİ 
Bir gün, babam eve ağlayarak geldi: “15 yıldan sonra sinemada ilk kez başrol oynayacağım…” dedi. Çok mutlu ve heyecanlıydı, hemen ne oynayacağını, kaç para alacağını sordum çok bilmiş bir çocuk olarak. “Kel Mahmut diye bir rol… Öğretmen rolü… Para mı?.. Bilmem! Beş bin lira filan galiba…” İşte böyle bir adamdı Akrep Münir, hâlâ da öyledir, paraya pula asla aklı ermez, zaten ermesini de istemez. Para işlerinden anlasa saflığını yitireceğini düşünür. 

KAN VE GÜL 
Bir de Yıldız Abla var hayatımıza giren. Havalı bir kadındı. Babam da pek severdi böyle olanları. Kısa sürede babamdan pek hayır gelmeyeceğini anlayan Yıldız Abla, bizi kanlı güllü şarkılar söyleyen biri için terk etmişti. Üst katta oturan ev sahiplerimiz babamın serseriliklerinden bıkmış ve bu gidişe bir ‘dur’ demeye karar vermişlerdi. Yine kovulduk. Artık Beyoğlu’na dönmüştük ve 12 yıl süren, Ferhan Ağabeyin (Ferhan Şensoy) kitabına bile giren ‘Kazancı Yokuşu’ maceramız başlamıştı.

ZAMPARALIK DEVAM 
Babam zamparalıklarına devam ediyor ve her yeni sevgilisine “Valla son karım beni terk ettiğinden beri elim kadın eline değmedi, kızımla başbaşayız…” mavalını okuyordu. İşin tuhafı, hepsi de bunu yutuyordu. Fotoroman yıldızı Fabio Testi hayranı Banu, uzun boylu Kumarbaz Suna ve diğerleri… Babam kendi varken evin her yerinde Fabio Testi gibi bir kazmanın posterlerinin asılı olmasına tabii ki tahammül edemezdi. “Kusura bakma… Kızım benim için her şeyden önemli… Seni sevmedi işte, ne yapayım!” deyince pılımızı pırtımızı toplayıp Kazancı Yokuşu’na geri döndük.

AZ DAHA 
Babama yaranmak için beni el üstünde tutan kadının çocuk katili olmasına ramak kalmıştı. Suna’yı ise hem annem gibi adı Suna’ olduğu ve yine annem gibi uzun boylu olduğu için, hem de bana güzel kokulu sabunlar hediye ettiği için çok sevmiştim, ama paradan anlamayan babam, her nasılsa, kumarın kötü bir şey olduğunu bilirdi. “Kusura bakma… Kızım benim için…” diye başladı.

KODAMAN SOKAK 
Bu yalan kim bilir babamı kaç kez kurtardı… Ve manken Tülay!.. Çok ‘cool’du… İçlerinde en güzeli, en klası oydu. Dual pikabında saatlerce Pink Floyd dinlerdik ve cep foto okurduk. Onun kadar şık bir kadın görmemişimdir belki de. Bir gün Tülay pikabı babamın kafasına fırlattı, babam eğilince pikap camdan dışarı uçup Kodaman Sokak’ta patladı. Babamın canı pek tatlıdır, deli deliyi görünce sopasını saklarmış, biz de oradan tüydük, o iş de öyle bitti. 

GÖNLERDEN BİR GÜN 
Metin Üstündağ (Met Üst), bir söyleşiye gelmişti. Umman Abla bize çay yetiştirmek için döneniyor, ben de yeni kameramla babamı çekiyor ve düşünüyorum: “Nasıl da halim selim, tonton bir ihtiyarcık gibi oturuyorsun… Babacım, bu rolü çok mu benimsedin? Yoksa gerçekten böyle mi oldun? İçindeki şeytan nereye gitti? Hani o seni sen yapan… Hani ya akrep?..”

BABA AŞKI 
Kızlar babalarına aşık olurlarmış, çocuktum, o kadınların neden o kadar üzüldüğünü anlamadım. Ama erkeklerin hep at suratlı, elleri güzel ve akıcı olanlarını, oyuncu değilse de oyunbaz ve kötü olanlarını sevdim, farklı şekillerde de olsa beni üzmelerine izin verdim. Belki de hep o kadınların acılarını anlamaya çalıştım, armut dibine düşermiş ya, ben de kötüymüşüm meğer….

Savaş Ay / 2007

 

Çok zampara olduğu kesin. Hiçbir zaman çok alçakgönüllü, çok mazbut değildi. Züppe bir adamdı benim babam. Oynadığı halk adamıyla alakası yok. O oyunculuk yeteneği. İstanbullu. Ukala tarafları çok vardır. Cemaat dönemleri var. Tasavvuf ve sufizme çok merak saldı, o gruplarla çok görüştü. Herkesin kendinden sandığı babamın çok ilginç bir karakteri vardı. Bağımsızdı. Bakırköy’de, ablalarının göz bebeği bir genç. O yüzden hep çocuk ve şımarık kaldı.

* Umman Hanım’la kaç yıldır beraber?

32 yıldır. Umman Abla’ya her zaman çok şaşırmışımdır. Kendi 25 yaşındaki hallerimi düşününce, kavak yelleri esiyordu benim başımda o yaşta. 25 yaşında kendinden 28 yaş büyük birine bağlan ve bu zamana kadar gel. Babam 53 yaşındaydı o zaman. 

Umman Abla çok genç yaşta bir evlilik yapmış, çocuğu olmuş ve onu kaybetmiş. Ondan sonra da babamı o çocuğun yerine koymuş bence. Bir daha da çocuk doğurmak gibi bir talebi olmamış ve hayatını babama vakfetti. Bütün sevgisini ilgisini babama verdi, inanılmaz bir şey. Üstelik, babamın çapkınlıkları oldu, Umman Abla’yı da çok hırpaladı. Hiçbir zaman durmadı. Hiçbir kadının peşinden koşmadı. Çok hızlı geçerdi. Çok üzülen, kızan kadınlar gördüm babama. Neye üzüldüklerini anlamıyordum. Ben de erkeklerin hep at suratlı (anneannem babama derdi), güzel elli, oyuncu olmasa bile oyunbaz, kötü olanlarını sevdim. Beni farklı şekillerde de olsa üzmelerine izin verdim ve belki de o kadınları anlamaya çalıştım.

* Anneniz babanızdan sonra Güner Sümer’le evlenmiş. Ve sizin isminizle aynı isimli adamı sevdiği için de “Bu kaderin Münir’e cevabıdır” demiş. Buna bayıldım…

Annem de babam da kendi dönemlerinin serseri takılan, bohem, bildiği gibi yaşayan tipleri. Annemin ilk eşi de ressam Cem Kabaağaç. Cevat Şakir’in yeğeni.

O da gayet sivri biri. Annem sıradan birini hiç seçmemiş. Güner Sümer sonra da. İsim tamamen tesadüf. Ama annem onu der, çünkü benim adım Şadan Güner. Babam ilk eşinin adını koymuş bana bilerek. “Senin kalbini kırdım ama kızıma adını koyuyorum” diyerek. Sonradan annem Güner Abi’ye aşık olunca, “Kaderin Münir’e cevabı” dedi tabii.

 
Eeee, zaten aktör dediğin nedir ki? Oynarken varızdır. Yok olunca da sesimiz bu boş kubbede bir hoş seda olarak kalır. için yorumlar kapalı

Yazan: 07 Ocak 2018 in Şiir Gibi

 

Etiketler: ,

“Herkes bir gün 15 dakikalığına ünlü olacaktır” sözü var ya, biz de böyle bir meşhurluk yaşadık ve hamdolsun kötü bir şekilde doldurmadık hakkımızı.”

30 yıldır kitapçılık yapan Ahmet Koyutürk, dükkanına gelip camları silen ve karşılığında kitap alan biri sayesinde sosya medyanın ilgi odağı oldu. 15 dakikalık ünlü olma hakkını kullandığını belirten Şirinevler Kitabevi’nin sahibi Koyutürk, “İnsan sosyal medyaya kendini kaptırmamalı ve her zaman amatör kalabilmeli. Sanal dünyanın insanı hasta eden bir tarafı var” diyor.

Günümüzde kitaba ulaşmak çok kolay. Ancak insana ulaşmanın zor olduğu günlerden geçiyoruz. Hem kitabı hem de hoş sohbeti bulabileceğimiz bağımsız kitapçıların sayısı giderek azalıyor. İnternet ve AVM kitapçılarına karşı “365 gün fuar tadında” insanları kitapla buluşturan Şirinevler Kitabevi, ilginç bir tivitle gündeme geldi. Yüz yüze konuşmaların yanı sıra sosyal medyadan da muhabbet edebileceğiniz kitabevinin sahibi Ahmet Koyutürk, dükkâna gelip cam silme karşılığında kitap rica eden adam hakkında bir tivit atmıştı. Tivitleriyle farklı konulara değinen, yayınevleri ve okurla diyaloga giren, güncel olaylara yorum yapan Koyutürk, haberleri takip etmek için sosyal medya kullanmaya başlamış. Profesyonel kullanıcı olmaktan sakındığını söyleyen Koyutürk, ekliyor: “İnsan bu mecraya kendini kaptırmamalı ve her zaman amatör kalabilmeli. Sanal dünyanın insanı hasta eden bir tarafı var. Benim tek amacım gündemi takip etmek ve küçük bir hatırayı kaydetmekti. Bir nevi günlük olarak kullanıyorum.”

15 DAKİKALIK HAKKIMIZI DOLDURDUK

Yüz binlerce kişiye ulaşan şu anı sayesinde tanıdık Koyutürk’ü: “Yoğun akşamlardan birinde bir ses duydum: ‘10 lira karşılığında camınızı silmemi ister misiniz?’ Tebessüm edip tabi dedim ve diğer müşterilerle ilgilenmeye devam ettim. Sonra bitti dedi ve baktığımda camlar pırıl pırıldı. Camları hiç böyle temiz görmemiştim. Yaklaşık 10 yıldır İstanbul’un muhtelif yerlerinde cam silerek geçimini sağlayan bir arkadaş olduğunu öğrendim. Çıkışa doğru yöneldi, ‘Tesla’ isimli biyografi kitabını aldı. Bence cam silme ve emeğinin karşılığında kitap alması kadar, talep ettiği kitap da insanların ilgisini çok çekti. Rüya Tabirleri ya da macera türü kitabı değil, bir bilim adamının hayat öyküsünü aldı.”

Twitter’daki artan ilgi sonrası değişim hakkında şunları söylüyor: “O tivitimden sonra gördüm ki, evet reklam diye bir şey varmış. İnsanlar bu vesileyle burada bir kitabevi olduğunu farketmiş oldu. Yani Andy Warhol’un “Herkes bir gün 15 dakikalığına ünlü olacaktır” sözü var ya, biz de böyle bir meşhurluk yaşadık ve hamdolsun kötü bir şekilde doldurmadık hakkımızı.” Sosyal medyanın mantıksız bir yer olduğuna değinen Koyutürk, “İki kere iki dört dendiği zaman altında bunun dört olmadığına dair ciddi kavgalar dönüyor. Herkesin kendini oradan koruması lazım. Çok kalın bir deriniz olması lazım orada konuşabilmek için o yüzden konuşmaktan imtina ediyorum. Burada çok rahatlıkla konuşabilirim her türden her ideolojiden insanla. Görüşümün arkasında dururum doğru ya da yanlış. Oradaysa tedirgin oluyorum” ifadelerini kullanıyor.

ŞİRİNEVLER’DE KADIKÖY’DEN ÇOK KİTAP SATILIYOR

13 yıldır İstanbul’da olan 49 yaşındaki Ahmet Koyutürk, Cağaloğlu ve Kadıköy’ün ardından Şirinevler’de kitapçılık yapıyor. Kadıköy ve Şirinevler İstanbul’un iki farklı uç noktasıdır. İki semti de iyi bilen Koyutürk, şöyle bir karşılaştırma yapıyor: “İkisi çok farklı coğrafya. Orada satılan kitaplarla bura da satılan kitaplar birbiriyle örtüşmüyor. İnsanların yapısı da sosyo ekonomik, kültürel anlamda çok farklı. Kadıköy Anadolu Yakası’nda olmasına rağmen Avrupa’dır. Şirinevler ise Asya… Ancak beklenti tam tersi olsa da, adet olarak Kadıköy’den daha fazla Şirinevler’de kitap sattığımı düşünüyorum.”


KLASİKLERİN SATMASI BENİ MUTLU EDİYOR

Çoğu kitabevinde şiir kitapları köşelerde, alt raflarda olur. Şirinevler Kitabevi’nde ise dükkânın ortasında iki kitaplık şiire ayrılmış. Koyutürk, “Kitabevimizde şaire ve şiir kitaplarına pozitif ayrımcılık yapılır. Yani popüler değil, kemikleşmiş Fuzuli, Baki’den Ah Muhsin Ünlü’ye geniş bir skalada şairler her zaman benim baştacım burada. Bir Sohrab Sepehri sorduklarında var dediğimde şaşırıyorlar” diyor. Nihal Atsız ile Mehmet Uzun kitaplarının sırt sırta satılması da dikkat çekiyor. Klasik eserlere her zaman ilgi olduğuna değinen Ahmet Koyutürk, “Bizim burada özellikle biraz daha yoğun. Bunun da nedeni ince kalın farketmeksizin tüm klasikleri 5 TL’den satıyoruz. Klasiklerin satması beni mutlu ediyor. Bundan her zaman keyif duydum” şeklinde konuşuyor. Yakın dönem klasiklerine de dikkat çeken Koyutürk, “1984, Hayvan Çifliği çok satıyor ama bunların ne kadarını direkt okuyucu alıyor tartışılır. Öğretmenlerin, Bakanlığın belirlediği 100 temel eserden olması nedeniyle alan öğrenci sayısı çoğunlukta. Zorunlu olarak alınan kitaplar diyebiliriz. Onun haricinde farklı yaştaki okuyucular da rağbet gösteriyor” diyor.

Tesla’dan sonra tıp kitabı aldı

* Olayın asıl kahramanı Metin Ulusoy, 15 yıllık seyyar cam silici. 50 liralık sermayesiyle her gün ofis ve dükkanların camını silmek için evden çıkıyor. “İstanbul’a 2 yaşında, anamın kucağında gelmişim. İnsan her zaman gelişmeye açıktır. Ortaokuldan beri dünyayı merak edip okumaya başladım. Psikoloji, din ve bilim kitaplarını seviyorum” sözleriyle kendini anlatan Ulusoy, kitabevinden en son alternatif tıp üzerine bir çalışma olan Aidin Salih’in “Gerçek Tıp” adlı kitabını almış. İşi gereği kirli cam gördüğünde dayanamadığını belirten Ulusoy, “Muhasebe ve avukatlık bürolarına gidip cam siliyorum. Bazıları düzenli olarak tekrar çağırıyor. O gün de kitapçıya girdiğimde işimi yapmak için bir soru sordum ve kabul edilince kitabı almaya karar verdim. Olayın duyulması beni hiç etkilemedi, aynı hayatıma devam ediyorum. Emekliliğim yok. İlk fırsatta emekliliğimi devam ettirmek istiyorum” diyor.

Kitapçılık bir nevi şövalyelik

* Kitapçılıktan emekli olmuş nadir insanlardan biri olan Ahmet Koyutürk, “Yıllar önce bir yazı okumuştum ‘Kitabevleri biner biner kapanıyor’ demişlerdi. Evet kitabevleri biner biner kapandı gitti. Şu küçük kitabevine 10 bin lira kira veriyorum. Yani bir nevi şövalyelik bunu yapmak. Kırtasiye koymuyorum, fotokopi koymuyorum, başka hiçbir şeye yer vermeden ısrarla sadece kitap satmaya çalışıyorum. Kitaba bir mekan olsun. Ne kadar götürürüz, gidebildiği kadar. Okuyucu teveccüh gösterdiği sürece, geldiği sürece, alışveriş olduğu sürece götüreceğiz. Zaten başka da bildiğim bir iş yok” diyor.

Dükkânda kapı yok

* Dükkânlarında kapı bulundurmadığını belirten Ahmet Koyutürk, kitabevlerinin rahatça girip kitap bakılabilen bir yer olması gerektiğini söylüyor. Anadolu’daki kitabevlerinin birer kültür ocağı olduğuna değinen Koyutürk, “İstanbul’daysa böyle bir kültür yok. Öğrencilerin buluştuğu ortak mekanlardır. Gençliğimde ben daha bu mesleğe başlamadan, lisedeyken şehirde ne kadar kitapçı varsa hafta sonumu buraya ayırıp tüm kitabevlerini gezerdim. İstanbul’a geldiğimde yine kitapçıları gezer dolaşırdım, kitap alayım almayayım. Yani bir kitabevini gezmek benim için bir sosyal aktivite gibiydi. O aidiyet buralarda yok” ifadelerini kullanıyor.

İlker Nuri Öztürk

 
“Herkes bir gün 15 dakikalığına ünlü olacaktır” sözü var ya, biz de böyle bir meşhurluk yaşadık ve hamdolsun kötü bir şekilde doldurmadık hakkımızı.” için yorumlar kapalı

Yazan: 15 Kasım 2017 in Şiir

 

Etiketler: , ,

İnsanlar niçin o kadar uzun yaşamak ister ki; anlamıyorum…

Tıbbın tamamen başarısız olduğunu çok erken anladım. Modern tıptan bu sebeple ayrıldım ve biyoloji okudum. Zaten yaklaşık son 20 yıldır, kuantum fiziği buluşları ile bütün bilim adamları aynı sonuca vardı.

Yeryüzünde bir inanç ve bir dinle bağlantılı olmayan hiçbir şey yok. Özellikle de tıp. Neden tıp? Çünkü insanı en çok gıda ve tıp ilgilendiriyor. İnsan en çok hasta olmaktan, ölmekten ve aç kalmaktan korkar. O zaman bu iki konu insan için çok önemlidir ve insan hayatını şekillendirir. İnsan neye sığınırsa ona benzer.

Hiçbir tıp dine dayalı olamaz. Kuantum fizikçileri şöyle söylüyor; maddi dünyada fizik ve kimya kanunları geçerli ancak konu atoma gelince insanın aklı duruyor. Çünkü orada hiçbir kanun geçerli değil. Atom altı dünyada kanunlar geçerli değilse o zaman kanunların ne anlamı var? Dikkat edin, bu çok ince ve temelli bir anlayış. Atom altına kadar kanunlarımız geçerli, ancak atom altı dünyada geçerli değil.  Atom altı dünyada ne olduğunu biz insan aklımız ile anlayamayız. O zaman bir dine sarılmaktan başka bir çözüm kalmıyor. İster bilim adamı olsun, ister iş adamı olsun ya da normal bir vatandaş olsun… Ben insanın bir dine muhtaç olduğunu kuantum fiziği gelişmelerinden çok önce fark ettim.

Hastaların en sevdiği cümle; “Ben doktora kendimi teslim ettim”dir. Peki senin aklın nerede idi? Sen nasıl kendini başka bir insana teslim ediyorsun? Hiç olmazsa uygulayacağın bu yöntem nedir diye bir araştır. Ama hiç kimse araştırmıyor. Ben zamanımızda bütün insanların akıllarını kaybettiğini görüyorum. Çünkü araştırmayan insan akıl sahibi olamaz.

İnsanlar lisanlarındaki en önemli kelimeleri yitirdiler. Mesela bugün akıl kelimesi kullanılmıyor. Siz bunun farkında değilsiniz belki, söylediğimde fark edeceksiniz. Örneğin; herkes benim çocuğum üstün zekâlı diyor ama kimse benim çocuğum akıl sahibi demiyor. Neden? Çünkü akıl kalmadı. Sonra şifa kelimesini kimse kullanmıyor. Tedavi deniyor, nedir tedavi?  Anlaşılması mümkün olmayan bir terim. Tıp şifaya ters bir kuruluştur. O yolda şifa bulmak mümkün değil. Şifa vasıtası sadece hekim olabilir.

Peki hekim kimdir? Muhakkak Müslüman’dır. Bilgi sahibi olan kişi bilgisini muhakkak bir dine dayandırmaya mecburdur. Aslında buna bilgi değil ilim demek gerekir. Bilgi sadece maddi dünyada geçerli ama atom altı dünyada bu bilgilerin hiç bir anlamı yok az önce bahsettiğimiz gibi. İlimse hem bu dünyada hem atom altı dünyada geçerli. İlim sahibi sadece Kitaba inanabilir. Tek Kitap da Kur’andır. Çünkü biliyorsunuz diğer kitaplar bozuldu. Bu kitapların bozulduğunu Kur’an’ı bilmeyen Museviler, Hristiyanlar anlayamaz. Ben inancımı sorguladığımda araştırmalarıma Yahudilik’ten başladım, sonra Hristiyanlık, Budizm ve diğer bütün dinleri araştırdım. İslam son araştırdığım dindi. Ben her şeyi İslam ışığında anladım, diğer dinlerin hatalarını buldum. Ama Kur’an’ı tanımayıp İslam’a girmeseydim anlayamayacaktım. Ben ilk araştırırken bütün dinlere âşık oldum, Budizm’e dahi. Çünkü onlar çok güzel görünüyordu, İslam’ı bilmeyenler için gerçekten caziptiler. Ama İslam’a kavuştuktan sonra onların ne kadar ilkel dinler olduğunu anladım.

Gerçek hekim sadece bir şifa vasıtası olabilir. Ama hekimin muhakkak Müslüman olması gerekir, çünkü o zaman ilim sahibi olur. Bakın zeki değil, akıllı olması gerekir. Akıllı ve zeki çok farklı kavramlardır. Akıl sahibi, Allah’tan yani ilimin kaynağından ilim sahibidir. Zekâ aslında şeytanın sıfatıdır. Hekim akıllı ve erdem sahibi olmalıdır. Aksi halde hekim şifa veremez, zarar verir.

İlim ancak Allah’tan gelir. Allah bu dünyayı ve öbür dünyayı yarattı. Yaradan bilir, yaratmayan bilemez.

DDT üretildiğinde bütün dünya mutluluktan uçuyordu. Bütün meyve sebzelerin üzerindeki sinekler, böcekler ölecek ve biz çok ürün alacağız diye düşündüler. Peki öyle oldu mu? Tabi ki olmadı. DDT ile dünya, bütün canlılar, insanlar korkunç zarar gördü. Sonra DDT nasıl yok edilir diye düşünülmeye başlandı. Ama DDT’yi yok etmek imkânsız. DDT’yi denizlere, okyanuslara gömdüler ve bu sefer denizdeki hayvanlara zarar geldi. Toprağa da zarar geldi. Bu felaket bitmiyor, bitmez de. Ne zaman biter? DDT parçalanıp dioksine dönüştüğünde ancak yok olur. Ama şimdi DDT topraktan bitkilere, bitkilerden hayvanlara, hayvanlardan insanlara geçiyor.

Sonra antibiyotikler üretilmeye başlandı. Antibiyotik üretildikten sonra artık tüm mikropların öldürüleceği ve artık hastalık olmayacağı düşünüldü. Peki böyle oldu mu? Hayır, tam tersi antibiyotik bağışıklık sistemini yıktı ve daha çok hastalığa neden oldu. Antibiyotik seçici olarak göz sinirlerine zarar veriyor. Bağışıklık sistemi yetmezliği çok çoğaldı. Körlük, sağırlık, bağırsak problemleri, ağız problemleri çoğaldı. Çünkü antibiyotikler vücuttaki bütün mikropları öldürdü. Normal olarak ağızda ve bağırsaklarda yaşayan mikroplar öldürüldükten sonra bağışıklık sistemi yüzde 80 yok oluyor. Bunun yanı sıra hazım ağızdan başlayarak bozuluyor. Hazım bozulduktan sonra metabolik birikinti çoğalıyor ve sonuç olarak hastalıklar da çoğalıyor. Avrupa ve Amerika’da nadir durumlarda antibiyotik verilir ama Türkiye’de herkese veriliyor. Bütün ilaçlar çok faydalı deniyor ama sonra korkunç zararları ortaya çıkıyor. Keşiflerin hepsi önce methediliyor sonra zararları ortaya çıkıyor ve ilaçlar, ürünler piyasadan toplatılıyor. İnsanda akıl olsaydı bunun farkına varmaz mıydı? Bakıyorum bazen benim talebelerim bile “Aidin Hanım, bu nano teknolojik topu kullanabilir miyiz?” diye soruyorlar. Bunu soran demek ki akıl kazanamadı.

Ben bu bilgilerden yola çıkarak Kuran ve Hadislerde haram ve helali araştırmaya başladım. Haram, insanın vücuduna ve ruhuna zararlı şeylerdir, helal ise insanın sağlığına ve ruhuna faydalı şeylerdir. O zaman tabi ki haram ve helale çok önem vermek gerekir.

Modern tıp temelde bozuk. Hastalık sebepleri bilinmeden nasıl tedavi edilebilir? Tıp kitaplarında hemen hemen anlatılan her hastalığın altında ‘sebebi bilinmez’ yazar. Böyle bir şey olabilir mi? Bilmediğiniz bir şeyi nasıl tedavi edebilirsiniz? Buna tedavi denmez ki.  Sebebini bilmediğinizde hiçbir şey yapmamak en iyisidir.

Modern tıbbın temeli neden hatalı? Çünkü hastalıkların sebebi çok basit olmasına rağmen bugünkü tıp bunu bilmiyor. O zaman bu basit hususları bilemeyen bir kuruluş nasıl ciddi hastalıkları bilebilir? Sebepler bu kadar basitken, hastalık sebebini ortadan kaldırmak yerine karmaşık çözümler ile uğraşmayı tercih etmek akıl almaz bir hatadır. Halbuki o basit sebepleri ortadan kaldıracak olsanız bir çok insan hemen iyileşecek.

Hastalığın sebebi yaşam tarzıdır. Yaşam tarzını düzeltmeden hastalığı tedavi edemezsiniz. Yaşam tarzı dediğimiz husus da helal ve harama dikkat ederek yaşamaktır. “Haram yeme, helal ye” hepsi bu kadar. O zaman tabii olarak sağlıklı olursunuz. Başka hiçbir şeye gerek yok. Ama bunu yapmadan kesinlikle yola çıkılmaz ve insan şifa bulamaz. Haram çoğalıyor, bütün katkı maddeleri, aromalar gıdayı o kadar bozuyor ki, gıda gıda sıfatından çıkıyor. Gıda olmayan maddeleri insan kullanmaya devam ederse nasıl sağlıklı olabilir, olamaz. Bütün ilaçlar bağışıklık sistemi ile beyin ve organlar arasında kopukluk oluşturuyor. İnternette psikotropik maddeleri araştırın. Aspirin’den başlayarak, bütün antibiyotikler, hormonlar hepsi psikotropik madde içerir. Psikotropik madde, bağışıklık sistemi ve beyin ve organlar arasında kopukluk oluşturan bir maddedir. Nasıl onlardan şifa olabilir? Şifayı zaten konuşmayalım bile, onlarla nasıl tedavi olunabilir? Kesinlikle olmaz. Biz ilk önce ilaçları terk etmeyi tavsiye ediyoruz ve insanlar hemen daha iyi oluyor. Çünkü o zaman bağışıklık sistemi canlanmaya başlıyor. Bağışıklık sistemi canlandığında kimseye ihtiyaç kalmıyor, süreç kendi kendine işliyor.

Biz vücudun hastalık mekanizmalarını bugün hastalık olarak kabul ediyoruz. Mesela ateş. Çocuk ateşlenince, eyvah çocuk hastalandı diyoruz. Ateş hastalık değil, hastalıktan kurtulmadır. Neden? Çünkü çocuklar suni süt içiyor, suni gıdalar tüketiyor ve vücutlarında katkı birikintileri oluşmuş durumda. Bu birikintileri bağışıklık sistemini çıkartmaya çalışıyor. Ateş yükseliyor, o sıcak kan ile o birikintiler erimeye başlıyor ve ter yoluyla vücuttan atılıyor. Yani vücut atıkları ter, balgam, idrar yoluyla arındırmaya çalışıyor. Bu hastalık mıdır? Değildir elbette. Ama tıpta bu hastalık olarak görülüyor.

Akıl kazanmadan insan hiçbir şey anlamaz. İnsan ancak açlık ile akıl kazanabiliyor. Açlık ile vücuttan bütün zararlı maddeler, bütün katkı maddeleri, kötü yağlar ve birikintiler çıkartılıyor. Yani haramlar yakılıyor. Kan dolaşımı düzeliyor, kan dolaşımı düzelince beyin yeteri kadar gıda ve oksijen alıyor. Beyin çalışmaya başlıyor ve beyin çalışmaya başlayınca akıl geri geliyor. Akıl geri geldiyse bir problem yok. İlk önce kadınların ve annelerin akıllanması gerekiyor. Çünkü ilk önce onlar akıllarını kaybetti. O zaman onlar ateşin çocuk için Allah’ın bir rahmeti olduğunu anlayacaklar. Ben kitapta ılık banyo yaptırın, sirke kullanın diye yazdım ama mesela benim torunlarımda bunları da kullanmıyoruz, banyo da yaptırmıyoruz ya da sirke de kullanmıyoruz. Ne kadar yüksek ateş, o kadar iyidir ve o kadar Allah’a şükretmek gerek.

Peki ateşte risk noktası var mı? 41,5. Ateş 41,5’tan daha fazla olmaz. 41,5’tan daha fazla olursa o zaman ecel, ecele karşı hiçbir şey yapamazsınız. 41 dereceyi görene kadar yanlış müdahale edilmezse o zaman ateş çocuğa bir şey yapmayacak ve kendi kendini yok edecek demektir.

Ateşlenme bağışıklık sistemi tepkilerine yalnızca bir örnektir. Bu konu ne kadar detaylı anlatılsa da biraz inanç ve tevekkül ile ilgili bir konu olduğundan herkes tarafından tam anlamıyla anlaşılamayabileceğini düşünüyoruz. Arzu ederseniz bu şekliyle bırakalım, merak edenler, ilgilenenler detaylar için gerekli araştırmayı bireysel yürütsünler.

Bütün birikintiler, bütün zararlı mikroplar 41 derecede yok oluyorlar. Beyin, 41 derecede kendini temizler. Havaleden korkmamak gerekiyor. Düşük ateşte de havale olur. Düşük ateşte havale geçirmek bağışıklık sisteminin çökmeye başladığını gösteriyor, bağışıklık sistemi yetersizliği oluştuğunu gösterir. O zaman iki ağır sebep birleşiyor. Ben kitapta da bir örnek verdim. Diyelim ki nefes borunuza bir cisim kaçtı. O zaman ne yaparsınız? Öksürürsünüz değil mi? Öksürüğü durdurursanız ne olacak? Aslında önemli olan bu. Havalede de aynı prensip var. Demek ki beyinde katı tıkanıklıklar var. Yüksek ateş olduğu zaman beyin ısınıyor. Beyin ısındıkça, nasıl ki demir sıcakta genleşir, damarlar da açılır o zaman tıkanıklıklar hareket eder. Hareket ederken de kasılmalar olur çünkü beyin tüm organlar ve kaslar ile bağlıdır. Dolayısıyla kasılmayı durdurmak anlamsızdır.

Hasta olduğunuzda tıp size bir şeyler içiriyor, bir şeyler yediriyor ve siz iyileşiyorsunuz. Olur mu öyle bir sistem? Hz. Muhammed (sav) “Hastalıklarınız günahlarınızdır” buyuruyor. Hastalıklardan kurtulmanın da tövbede olduğunu söylüyor. Haramdan uzaklaşmak, helale yaklaşmak, yol bu. 

Hacamat ile ölmüş hücreler, genetik olarak değişmiş hücreler, kılcal damarda bulunan tıkanıklıklar ve toksinler mekanik olarak atılıyor. İnsanlar ben damardan kan aldırsam olmaz mı diyorlar. Kesinlikle aynı olmaz. Çünkü hacamatla kan aldırılmıyor. Toksinler, zararlı maddeler, tıkanıklıklar alınıyor.

Şifa bulmak için aklını kullanmak bu ikinci kademe. Birinci kademe akıl kazanmak. Akıl kazanmak şifa bulmakla paralel gidiyor. Bugün kadınların hepsi istisnasız akıllarını kaybetmiş durumda. Onlar hidrojenize yağlar kullanmaya başladı, hidrojenize yağlar aslında yağ değil, plastik madde ve bu plastik maddeler vücuda girdikten sonra kılcal damarlarda tıkanıklıklar yapıyor. Tıkanıklık olduğu zaman da organlara yeteri miktarda oksijen ve gıda gelmiyor ve hastalıklar başlıyor. Hidrojenize yağları tabaklardan çıkarmak mümkün değil. Çünkü yapış yapış kalıyor. Çamaşırı deterjansız yıkamak mümkün değil. Çünkü çamaşırlar da yapış yapış oluyor. Tuvaletler de temizlenmez çünkü oralar da yapış yapış oluyor. Hidrojenize yağlardan sonra deterjanları kullanmaya mecbur kaldık. Deterjanlarda da kuvvetli eriticiler var. Benzen, Toluene ve Xylene (BTX) adlı 3 madde var. Bunlar aslında uyuşturucu maddeler. Tiner de var deterjanlarda. Tiner nasıl bağımlılık yapıyorsa bu nedenle deterjanlar da bağımlılık yapıyor. Zaten bugün bakın kadınların hepsi deterjana bağımlı durumdalar. Çok korkunç aslında fakat deterjanlar birer uyuşturucu. Aynı zamanda deterjanlarda eritici kimyasallar bulunduğundan beyin dokularını eritiyor. Beyin ve burun kafesli kemik ile birbirinden ayrılıyor. Burun kafesi ince bir zarla kaplı. Deterjanlardaki kimyasallar o dokuları eritiyor ve direkt beyne gidiyor. Beyinde de damarlara hasar veriyor.

Kitap aslında herkese ulaşmadığı için çok etkili.
(Kitabı almak için emek vermek, insanlara biraz garip geliyor. Çünkü biz diğer kitapların parasını veriyoruz ve alıyoruz. Bizim istediğimiz insanların kitabı arayıp bulması ve bir adım dahi olsa kalkıp bu adımı atması... Biz zaten kitabı satmayı değil, kitabın içindekileri insanlara ulaştırma meselesini önemsiyoruz.)

Dünyada en hasta insanlar doktorlar ve öğretmenlerdir. Onlardan daha hasta insan görmedim. Ben de en hasta insanlardan biriydim. Bende olmayan hastalık yoktu. Ben yanlış bir şey yaptığımı anlıyordum ama neyi yanlış yaptığımı bilmiyordum. Dinleri araştırmaya başladım ve ilk önce Budizm’i araştırdım, Budizm’e âşık oldum. Sonra Yahudilik, sonra Hristiyanlık. Hristiyanlığa gelince tamam dedim bundan daha güzel bir din olamaz. O kadar güzel, o kadar yüksek bir din nasıl daha iyisi olacak dedim. İslam’a hiç yaklaşamıyordum. Sonra kızım bana, “Anne, biz öldükten sonra kitaplara göre toplanacağız. Biz babam ile Kur’an’da toplanacağız, siz İncil’de toplanacaksınız.” dedi. Bunu duyunca çok korktum, çünkü ben bunu hiç düşünmemiştim. Sonra Kur’an okumaya karar verdim. İlk önce tercümesinden okumaya başladım. Ben o kadar mutsuz oldum ki ama sonra ben umutsuzlukla ilgili ayet buldum Tövbe suresinde. Bir dünya değil, 18 bin alem üzerime geliyordu. Halbuki herkesin gıpta ettiği bir hayatım vardı. Mutsuzluğumu anlatmak mümkün değildi. 18 bin alem beni sıkıyordu ve hiçbir şey yapamıyordum. Uyuyamıyordum, yaşayamıyordum, adım atamıyordum, insanlarla konuşamıyordum. O zamanlar geceleri uykusuz geçirdiğimde “Ben ölmek istiyorum, ben ölmek istiyorum” diye yakarıyordum. Rüyamda “Ölürsen cehenneme gidersin” dendiğini duydum. Nasıl korktum, kalktım ve uyuyamadım. Sonra “Taş olmak istiyorum, taş olmak istiyorum, taş olmak istiyorum” demeye başladım. Hiçbir şeyi görmemek ve hissetmemek istiyorum diyordum. Sonra bir Kur’an meali geldi karşıma ve Kur’an’ı açınca karşıma çıkan ilk ayet şuydu; “Biz cehennemi insan ve taşlar için yarattık”. Eyvah dedim o zaman taş olsam da kurtulamam. O zaman geceler boyunca dua etmeye başladım ve “Allah’ım sen beni yarattın, Sen bana yol göster. Sen beni eziyet için yaratmadın. Sen beni bir şey için yarattın. Neden bana o kadar eziyet ediyorsun?” diye ağlayarak dua ettim, Duamın kabul olmasını canı gönülden murad ettim. Ve bir an geldi, duam kabul edildi.  O zaman her şey değişti.

Aidin Salih ile yapılan röportajlardan


Aidin Salih hakkında

Aidin Salih 2007`de basılan “Gerçek Tıp” adındaki kitabında, günümüz hayat tarzı, sade hayatın önemi ve sağlığı bozan alışkanlıklardan bahsederek bunlara çözüm önerileri getirdi.”

İçimize niçin bir kor düştüğüne gelince; bizzat tanışma ve kendisine danışma fırsatı bulduğumuz; yüzyüze tek bir defa görüşme imkânı bulmuş olsak da, İslâmî hassasiyetine, tasavvufî inceliğine ve tıbbî ehliyetine yakından şâhid olduğumuz muazzam bir şahsiyet olmasıydı bunun sebebi.

Dilerseniz, hikâyesini sizinle de paylaşalım kısaca:

Küçük oğlumuz aylardır iyileşmeyen bir orta kulak iltihabı geçiriyor, kullandığımız antibiyotikler işe yaramıyor, çocukta artık işitme kaybı başlıyordu. Son gittiğimiz “Batı tıbbı” doktoru, kesin tedavi olarak, çocuğun ameliyat edilmesi ve hem bademciğinin hem de geniz etinin alınması, bu arada kulağına da tüp takılması gerektiğini söyleyince, “artık yeter!” dedik ve hemen peşinden, Aidin Salih hanımefendinin, yıllar önce bir dostumuzun küçük çocuğunun geçirdiği çok ağır bir hastalığı “tabiî” ilaç ve usullerle tedavi ettiğini hatırladık.

O zamanlar Üsküdar Altunizade’de olan muayenehânesine gittik ve sekreterinden ailecek randevu aldık. Bu arada, randevu gününe kadar oğlumuz için ne yapabileceğimizi sorduk oradaki yardımcısına. Bize çocuğun kulağına soğan suyu damlatmamız tavsiye edildi. Peki ne oldu dersiniz? Antibiyotiklerin tedavi edemediği işitme kaybı, yalnızca bir gün sonra geçiverdi!..

Derken, randevu günü geldi ve ana baba olarak belli bir hastalığımız bulunmasa bile ailecek kendisine muayene olmaya gittik. Hepimizi muayene etti Aidin Salih hanımefendi ve tümü bitki esaslı, belli bir program dahilinde kullanılacak bir takım ilaçlarla birlikte, hepimize belli bir takvim zarfında tamamlanmak üzere açlık yâni oruç, hacamat ve sülük reçetesi yazdı. Aynı şekilde, kan grubumuza göre bir beslenme programı verdi, bu çerçevede artık “Batı tıbbı” kaynaklı tüm ilaçlarla beraber, kimyevî işlemden geçmiş veya paketlenmiş gıdaların hiçbirini kullanmamamızı tembih etti.

Muayenemiz şöyle gerçekleşti; önce yüzümüze, ağzımızın içine, ellerimizin içine ve dışına, çıplak ayaklarımıza baktı, sonra da tek tek herbirimize bazı sorular sordu, nihâyet herbirimiz için ayrı ayrı tavsiyelerini sıraladı. Daha doğrusu, yardımcısına reçetemizi yazdırdı.

Bu sırada bana söylediği bir şey şu oldu:

– “Karaciğeriniz kirli (ki, bunu ilk kez öğreniyordum ve ilk yapmam gereken iş de bir “karaciğer temizliği” olacaktı)… Uzun yaşayacaksınız… (Yardımcısına dönüp gülümseyerek) İnsanlar niçin o kadar uzun yaşamak ister ki; anlamıyorum…”

Ayrıca, içtiğim sigaraya o kadar takılmayarak, fakat oğlumuzun giydiği çoraptaki “Batı kaynaklı” desene ziyâdesiyle takılarak, şunu sordu:

– “Zihin kontrolü diye bir şeyin varolduğunu hiç duydunuz mu siz?”

Son derece şaşırmıştım. Güya bir süre kendi çapımda zihin kontrolü ve Telegram araştırması yapmış biri olarak, şöyle cevab verdim:

– “Elbette… Hattâ, uzaktan elektromanyetik dalgalarla yapılan bir çeşidi de var.”

Cevabladı:

– “Madem öyle; çocuğunuza niçin üzerinde böyle desenler olan çoraplar giydiriyorsunuz?.. Kitabımın “Zihin Kontrolü” başlıklı bölümünü iyi okuyun!..”

Utanmıştım hâliyle.

Birkaç gün sonra, hayatımın ilk hacamatını yaptırtmak üzere, tavsiye ettiği hacamatçıya gittim. Ancak orada da çok şaşıracaktım. Çünkü kafama hacamat yapmak üzere saçımın belli bir bölgesini tıraş eden hacamatçı, aynen Aidin Salih hanımefendinin teşhisini tekrarlayarak, şöyle diyecekti bana:

– “Karaciğerin çok kirli…”

Hiçbir “modern” tıbbî tahlil yaptırtmadığım hâlde, Aidin Salih hanımefendi ve hacamatçı beyefendi bunu nasıl anlamıştı, hâlâ bilmiyorum.

Sadece bir ay kadar bir süre sonunda, oğlumuz artık iyileşmeye başlamış, Aidin Salih hanımefendinin bilâhare tavsiye ettiği sülük tedavisinin peşinden ise hastalığı tamamen geçmişti. Diğer bir deyişle, ameliyatla bademciğini ve geniz etini aldırtmak, bir de kulağına tüp taktırtmak, demek ki hiç de “mutlaka gerekli” değildi.

Bana gelince; pek bir kilo problemi yaşamadığım hâlde, bir ay zarfında 9-10 kilo vermiş; “Batı tıbbı”nın müdavimleri zayıflamak için kendilerini telef ededursun, yaklaşık bir sene sonraki ramazan bayramına 74 kilodan 50 kiloya düşmüş olarak girmiştim.

Kendisine muayene olduğumuz o günün üzerinden 2.5 sene geçti ve bu süre boyunca hiçbir aile ferdimiz hastahâneye gitmedi, tek bir “Batı tıbbı” kaynaklı ilaç bile kullanmadı; bundan sonra da gitmeyi ve kullanmayı asla düşünmüyoruz. Şahsımız bakımından, bu süreçte, ciddi sayılabilecek iki rahatsızlık geçirdik ve her ikisini de bitki esaslı tabiî ilaçlar, hacamat, sülük ve masaj yoluyla atlatmayı başardık.

Aidin Salih hanımefendi vesilesiyle söylenmesi gereken çok şey, İbda külliyatından yapılması gereken çarpıcı bazı iktibaslar varsa da, şimdilik bu kadarıyla iktifâ edelim ve Allahtan bu büyük “İslâm hekimi” için rahmet dileyelim.

Kendisi, “insanlar niçin o kadar uzun yaşamak ister ki; anlamıyorum” demişti bize. Bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimizin Allaha sığındığı “ihtiyarlık düşkünlüğü”nü hiç arzulamıyordu besbelli.

“Batıcı hayat tarzı”na lâfta değil bilfiil ve kendi sahasındaki İslâmî alternatifi örnekleştirerek karşı olmuş bu hakiki müslüman, belki de şifâsına vesile olduğu hastalarının bazı hastalıklarını üzerine cezbederek, 71 yaşında ama dev bir İslâmî eser ve ekol bırakarak ayrıldı aramızdan.

Kaldı ki, vefatından bir süre önce, şöyle demişti hacamatçı bir dostumuz Aidin Salih hanımefendinin hastalığı hakkında:

“Aidin Salih hanımefendi gibi hekimler, başkalarının hastalıklarını da üzerlerine çektikleri için bu kadar hasta olurlar bazen.”

Diğer yandan; onun kurduğu tıb ekolünden, yazdığı eserden ve yaptığı konuşmalardan fikirler ve pasajlar çalarak kitab üstüne kitab yazmalarına, kanal kanal dolaşmalarına rağmen Aidin Salih hanımefendinin adını anmaktan kaçınan şöhretleri görünce, ibretle gülüyoruz.

Seni unutmayacağız ve unutturmayacağız sahici müslüman, sahici hekim; nur içinde yat.

Faruk Günindi

 
İnsanlar niçin o kadar uzun yaşamak ister ki; anlamıyorum… için yorumlar kapalı

Yazan: 15 Kasım 2017 in Şiir Gibi

 

Etiketler: , ,

Şiir insanları sevmeye yarar…

Metin Altıok, yeniden Ankaralı. Bingöl ve Karaman’da geçen 12 yılın ardından, eşi Nebahat Hanım’la Ankara’ya dönüp yerleşmişler.. Şu anda felsefe öğretmenliğinden emekli ve zamanının çoğunu şiire ayırıyor. Evlerine konuk olduğumda ona sormayı düşündüğüm soruları not etmiştim ama, içeriye adımımı atar atmaz ve Metin Altıok’u tanır tanımaz öylesi bir söyleşinin fazla kuralcı olacağını düşündüm. Sohbetimiz bizi nereye çekerse oralardan sorular sormak daha açımlayıcı olacaktı çünkü. Eşi Nebahat Hanım da benim gibi bir çay tiryakisi.. Çaylarımızı yudumlarken çoktan konuşmaya başlamıştık bile..

— Hep sorarlar ya, sizi şiire yönlendiren kimler oldu, çıkış noktanız neydi diye.. Aile içinde sizi de yönlendirenler var mıydı?

Hayır olmadı.. Beni yönlendiren “acı” oldu. Benim hayatımda hep bir acı vardı; hep acıdan yola çıktım. Çok fukara bir çocukluğum oldu benim.. Sevgisiz üstelik.. Bu yüzden kendimi hep garip bir leke gibi gördüm bu dünyada; ama tertemiz zamanlardan kalma bir leke..

— Peki öğrencilik yıllarınızda öğretmenlerinizin katkısı oldu mu? Aklıma Nusret Hızır’ın öğrencisi olduğunuz geliyor..

Oldu diyemem. Nusret Hoca ile çok güzel sarhoşluk serüvenlerimiz oldu ama. Mesela Nusret Hoca’yla Sirkeci Garı’na gider içerdik. Hoca bana, “herkes gelip gidiyor görüyorsun. Bizse oturup onları seyrediyoruz” derdi. Çok hoşumuza giden bir duyguydu bu..

— Nusret Hoca’nın şiirinize hayli katkısı olmuş o zaman.. Siz şiirlerinizde sık sık garlara düşen bir şairsiniz. Ve “o günden beri bakışlarınızda bir otobüs penceresinin hızla geçişi” var..

Haklısın.. O günlerden kalma, Nusret Hoca’yla birlikte geçirdiğimiz günlerin izi onlar.. Doğru.

— Bir de tabii “gezginliğiniz”..İlk kitabınızın adı da zaten “Gezgin”. Ve siz hep bir yerlere ait olmayan, hep yolculuğa hazır bir şair kimliği çiziyorsunuz bende.

Olamadım.. Olamıyorum işte.. Hiçbir yere ait olamıyorum..

— Son günlerde iki kitabınız birden yayınlandı. Dergilerde şiirleriniz yayınlanıyor.. Üretken bir döneminizdesiniz.. Son iki kitabınız “Gerçeğin Öteyakası” ve “Dörtlükler ve Desenler”de belirgin bir politiklik var. Hatta “İpek ve Kılabtan”da başlamıştı. Yani “Küçük Tragedyalar”dan sonra değişti şiiriniz.. Politik tavır anlamında söylüyorum tabii.

Doğru söylüyorsun. O kadar ilginç o kadar önemli şeyler yaşadım ki Bingöl’de.. Benim için ikinci üniversite oldu. Hayatı gördüm. Mesela bir şey anlatayım size.. Bir gün Bingöl’e iki ceset getirdiler. Bingöl bu ölülerle çalkalandı. Kahveler boşaldı. Herkes görmeye gidiyor. Ben de gittim. Morga götürüyorlardı cesetleri. Biri erkek, daha bıyıkları terlememiş, öbürü bir kız.. Erkeğin elbiseleri üstünde, kız çırılçıplak. Ama erkeğin yüzü dümdüz, burnu yok, baldırından da lop et koparılmış, parmakları mürekkepli. Parmak izi almışlar. Çok etkilendim bu olaydan ve tabii rakıya vurdum. Sonra bir de şiir yazdım. Bak şöyle: “Öyle ak öyle ak ki teni / ipekten biçilmiş sanki / duyulmamış bu yüzden üstünü örtmek gereği / Çırılçıplak incecik, sedyede bir kız cesedi / Onparmağı boyalı / Bulaşmış ıstampa mürekkebi / Bir kızım sağsa eğer, bir kızım morgta şimdi.”

— İçkiyi çok mu seviyorsunuz?

Evet.. İçmeden yapamıyorum. Bu bir sığınma ya da kaçış değil ama.. Şimdi ne yapacağım biliyor musun, kardeşime bir kaktüs deseni çizeceğim.

— Sizin resimle de ilgilendiğinizi biliyorum. Son kitabınızı da desenlerinizle birlikte yayınladınız. Bu ilgi nereden kaynaklanıyor?

Resim yapmayı, desen çizmeyi seviyorum. Bak sana ne göstereceğim. (Metin Altıok, sekiz on tane ana tanrıça heykelciği getiriyor içerden.. Kendi yontmuş.. Taşlar oldukça sert.. Tırnak törpüsü ve çakı kullanıyormuş bu heykelcikleri ortaya çıkarmak için.)

— Siz divan şiirinden biçim olarak yararlanıyorsunuz. Ama halk şiiriyle de ilişkiye giren bir şiiriniz var. Halk şiiri hangi bakımdan ilgi alanınıza giriyor?

Şimdi bakın halk şiiri kullanılması gereken büyük bir kaynaktır. Halk şiirindeki kimi şeyleri bugün değme şair yazamamıştır. Mesela diyor ki; “Ben de bu dünyaya geldim geleli / Emaneten bir don giymişe döndüm.” Büyük bir laf. Neden yararlanmayayım bu kaynaktan. Ayrıca, diyor ki; “Kırmızı gül sende kaldı tamahım.” Bu benim şiir serüvenime uygun düşüyorsa, hatta tırnak içinde alır kullanırım bunu. Niye kullanmayayım.

— Ama Divan şiirinden yalnızca biçim olarak yararlanıyorsunuz.

Özleri beni ilgilendirmiyor. Biçim olarak yararlandığım doğru; biliyorsun gazeller yazdım. Gazellerde bir ustalık meselesi vardır, o açıdan ilgilendiriyor beni.

— Siz eskilerin deyimiyle mısra-ı berceste’teye meraklısınız. Söz düşürmeyi sevdiğinizden belki de gazel yazmaya yöneldiniz.

Kolaydan kaçma meselesidir, belki.. İnsan kendini bazen zora koşar.. Şiirde zora koşar; belki de odur. Ahmet Oktay benim için bir yazı yazmıştı. “Duygu için formlarla şiir yazıyor Metin Altıok” diyor. Bu lafı çok tuttum. Form boyunduruk gibi bir şey. Korkunç bir coşku seli şair için, şiir için tehlikeli olabilir..

— Bundan sonra da böyle yazmayı mı düşünüyorsunuz?

Bilemiyorum.. Bingöl’deki 10 yıllık yaşantıdan sonra kendimi frenlemem gerekiyordu.

— O zaman Metin Altıok şiirini “Bingöl’den önce – Bingöl’den sonrası” diye iki döneme mi ayırmalıyız?

Bingöl bir dönemeçti. Büyük bir duygu seli yaşadım orda. Tabii insanın hayatında duygu seli her zaman vardır. Şimdi bir başka ruh halindeyim. Şunları yazıyorum mesela: “Bir anahtar verdindi bana, / Kabaran yüreğimi bilerek. / Kullanıp durdum onu gönlümce, / Aşkıma kenar süsü diyerek; / Aşındırdım dişlerini zamanla. / Geriye ben kaldım işte / Yalan olur sevmedim dersem; / Ama yolcu yolunda gerek. / Ey ömrümün uğuldayan durağı; / Yanlış bir hesaptan dönerek, / Benli günlerini sil istersen / Geriye sen kaldın işte.”

— Bir de son dönem şiirlerinizde “entel” tutumlara karşı öfkeli olduğunuz seziliyor.

Züppeliğe çok kızıyorum. O tavra karşıyım. Kimi dergiler şiir istedikleri halde göndermedim bu yüzden. Niye göndereyim. Bir yerde yaşantım var benim; yaşadığım şeyler var. Niye ihanet edeyim.

— Az önce şöyle birdeğindik ama, şu içki konusuna dönmek istiyorum. Örneğin alkol-şiir ilişkisi nedir, nasıl bir ilişkidir sizce?

Bir şiirin yaratımında mantık ve düşünce çizgisi önemli bir yer tutmaz. En önemli olan şairin yaratıcı imgelemidir. Sözü biraz daha açarsak, alkol, insanı olaylar ve eşyalar arasında, mantık ve düşünce sınırlarını aşan ilişkiler kurmaya yöneltir. Denilebilir ki alkol şair beynini bir imge kaleydoskopu durumuna getirir. Eğer şair seçiciliğini yitirmezse bu sasalama eylemiyle bu olaydan seçkin sonuçlar çıkarabilir. Bu kolay iş değildir elbette. İmgeyle saçma arasında seçiciliğini iyi kullanması gerekir şairin. Bir olay anlatmak istiyorum burada; alkollü bir dost meclisinde gözüm birden kapı arkasındaki askılıkta duran bastona ilişti. İşte o baston bir araç olmanın dışında, birdenbire aksayan yaşamımın bir imgesi oldu. Şöyle bir üçlük doğdu kafamda: “Kapı arkalarında, askılıklarda durdum / Ben, yıllarca aksak bir aşka / Boynu bükük baston oldum.” İnanın alkollü olmasam o bastonun bendeki karşılığını bu kadar net görüp yazamazdım.

— Zaten şiiri hayata karışmış, hayata bulaşmış imgelerle yazıyorsunuz. Masabaşında bulunmuş, kitap karıştırırken yakalnmış imgeler değil hiçbiri. Hep hayatla yüz yüze.

Şiirim yaşantımdan kaynaklandı hep. Bundan da çok memnunum. Şiirin hayata yapışık olmasını istiyorum. Başka türlüsü yapay geliyor bana. Cambazlık geliyor. (Yine yerinden kalkıyor Metin Altıok. Odasından bir dosya getiriyor. İlk kez ben görüyormuşum. Bir dosya dolusu şiir. Hepsinde de biçim denemeleri var. O kadar değişik şeyler denemiş ki, şaşırıyor insan. Bir tanesi şöyle -tabii aynı biçimiyle alamıyorum buraya- :”Bir pazarlamacı kılığında / Uçurum kırpışıp bulanık gözleri / Yalnızlık akşam vakitleri.”

— Şiirinizin yaşantınızdan kaynaklandığını söylüyorsunuz. Nesnel gerçekle şiirin gerçeği diye de bir şey var. Bu konuda neler söyleyebilirsiniz.

Şiir nesnel gerçekliği bozar, değiştirir. Hatta ona ters düşer. Bu doğal bir şeydir. Çünkü şiir bir anlamda nesnel gerçeklikle boy ölçüşen bir sanat dalıdır. Bu, şairin bir başka gerçekliğin eşiğinde olduğunu gösterir. Şairin evreni dildir. Şair dünyaya sözcüklerle bakar ve yeni bir dünya oluşturur. İşte bu yeni dünyadaki gerçeklik, nesnel gerçekliğin dışında, onunla gerçek olmak bakımından yarışan bir dil olmak gerçekliğidir. Bu bakımdan, şairin nesnel gerçekliği bozması, şiirin doğası gereğidir. Ne var ki şair bu bozuşun hesabını okura vermek zorundadır. Bu hesap ise bozulanın yerine konan şeyle verilir. Eğer şair bu hesabı veremezse ortaya şiir yerine saçmalık çıkar. Okur bir şiirde nesnel gerçekliğin dışında bir olguyla karşılaştığı zaman ‘olmaz böyle şey’ diyememelidir.

— İnandırmak zorundadır okuru, öyle değil mi?

Eğer şiir, okuru bir mantık çatışmasına düşürüyorsa suç şiirin ve şairindir. Çünkü bu durumda şair, sadece nesnel gerçekliği bozmakla kalmamış, onun yerine şiirsel bir gerçeklik getirmemiştir.

— O zaman şairin nesnel gerçekliği bozduğu da kuşkulu değil midir?

Evet. Aslında bu şairin nesnel gerçekliği de bozmadığını gösterir. Çünkü amaç, nesnel gerçekliği kağıt üzerinde değil; okurun kafasında, düşüncesinde bozmaktır. Okurun ‘olmaz öyle şey’ demesi, nesnel gerçekliğin onun kafasında bozulmadığını gösterir. İstersen şiir üzerinde somut olarak bakalım olaya.. Refik Durbaş’ın “Buse” adlı şiiri şöyle: “Kaç / yıldır / saklıyorum / Puslu / bir / ilkyaz / gecesi / üçüncü / sınıf / bir / sokak / aralığında / Avcumun / içinde / söndürdüğün / sigara / yanığının / izinde / ilk / öpüştüğümüz / anın / heyecanını”. Şair tek cümleyi her sözcüğünü alt alta yazarak, şiir şekline sokmuş. Bu şiirde bir ilk öpüşle, avuçta söndürülen sigaranın bıraktığı yanık izi arasında bağ kurmakta, ilk öpüşün heyecanını somut bir yanık izinde saklamakta. Bir genç kız sevgilisinin avcunda sigarasını neden söndürsün. Bu ancak patolojikbir duyguyla açıklanabilir ki, böyle duygular sanatın dışındadır. Görüldüğü gibi, şiir ister istemez insanın aklına sorular getiriyor; inandırıcılığını, sahiciliğini yitiriyor. Kaldı ki şiirde bir de Türkçe yanlışı var; avuçta söndürülenin sigara yanığı olduğu anlamı çıkıyor. Bir de Cemal Süreya’nın dizesine bakalım: “Babası ip yerine yılana çekilmiş / bir çocuğun çifte korkusu böyledir.” Süreya, asılma olayının dehşetini ipin yerine yılanı geçirerek şiddetlendirmiştir. Biz bu iki mısra karşısında bir insanın yılanla asılamayacağını hiç mi hiç düşünmeyiz. Sadece nesnel gerçekliğin yerine getirilen şiirsel gerçeklik karşısında müthiş bir duyguya kapılırız. Buradaki şiirsel gerçek, artık bize nesnel gerçekliği aratmaz. Bu durum bize şiirsel gerçekliğin kendine has bir sahiciliğe sahip olduğunu göstermektedir.

— Şiirimizde çokça tartışılan bir konu da biçim-içerik konusu.

Pavase “Yaşama Uğraşı” adlı kitabında 6 Ekim 1935 tarihli güncesine şunları yazmış: “Özünü yenilemek için biçim değiştirme düşüncesi, acınası bir özenti gibi geliyor bana.” Bunca yıllık şiir uğraşımda böyle bir özentiye kapılmamış bir şair olarak, bu sözün doğruluğu veh aklılığı benim için gerçektir. Değişik biçimlerdeki kapları suyla doldurursanız, su o kapların biçimini alır. Ne var ki değişik biçimlerdeki kapların içindeki aynı şeydir. Kuşkusuz bu basit benzetme, şiirde öz-biçim ilişkisini açıklamaktan uzaktır. Ama söz konusu biçimcilikse bu basit benzetmenin bile bir gerçekliği vurguladığını belirtmeden geçemeyeceğim: Şiire biçimsel olarak yaklaşmak ve oyalanmak boş bir çabadan başka bir şey değildir. Şiir, şairin usuna bir dize ya da imgeyle gelir. İşte şairin işi, o dize ya da imgedeki özü geliştirmek, açımlamak ve o özün olanaklarını bütünüyle ortaya koyup tüketmektir. Mesela benim öznel duygularım önemli değildir. Şiirsel duygu dışa vurulmuş duygudur. Yani seninle paylaşır hale gelmiş duygudur. Söyleyeceğim bu.

— Paylaşılmayan bir duygunun sizce anlamı yok o zaman..

Anlamı yok tabii. Şimdi mesela şu; birey olmak hiçbir zaman insan yetmemiştir. Bu çok önemli bir şey. İnsan daima diğer duyan ve düşünenlerle bütünleşmek istemiştir. Sanat, insanı insanla bağlayıcı, bütünleştiricidir. Cervantes, Shakespeare.. ne getiriyor bunlar bize. Yüzbinlerce yıllık geçmişten insanı. Türkiye’de normal insan hayatı 59 yıl. 59 yıl içinde insan
hiç aşık da olmayabilir, kin de duymayabilir, hiç kimseyi sevmeye de bilir. Nerden öğreniyoruz bu duyguları: Edebiyattan.. Kardeşim bilim havadır bana sorarsanız. Yeryüzünde edebiyattan daha önemli şey yoktur..

— Öyleyse bu konuyu biraz daha açalım: Peki şiir neye yarar?

İnsanların duygu dünyaları arasında bağ kurarak, bu öznel dünyaların ortak bir duygu acununda birleşmesine yarar. İnsanın hayatta olan tarihsel savaşımının ürünü olan duygu birikmine sahip çıkmasına yarar. İnsan soyunun evrensel tınısı olarak, kişinin her türlü yabancılaşmalardan kurtulmasına yarar. Kötülüklerden arınmaya yarar. Son olarak da şunu söyleyeyim: Şiir insanları sevmeye yarar…

Röportajı yapan: Enver Ercanmetin-altiok-siir-uzerine

 
Şiir insanları sevmeye yarar… için yorumlar kapalı

Yazan: 26 Ekim 2017 in Şiir Sanatı

 

Etiketler: , ,

Nuri Bilge Ceylan

-Oyunculuklardan başlarsak; Taner Birsel gibi önemli aktörler bir yana Yılmaz Erdoğan misali komedyen olarak çok tanınan, mimikleri çok oturmuş oyuncularla kendi üslubunuzla çalışmak nasıldı? Bu oturmuş mimikleri kendi paydanızda biraraya getirmek zor olmadı mı?

-Doğrusu oyuncuların hemen hepsi bu konuyu sete gelmeden zaten kendileri de düşünüp belli bir hazırlık yapıp gelmişlerdi. Ama gene de birbirinden çok farklı tarzlara ve alışkanlıklara sahip bir sürü oyuncuyu ortak bir paydada buluşturmak kolay oldu diyemem. Ama sonuç olarak hepsinin olağanüstü bir çaba gösterdiğini ve performanslarından son derece memnun olduğumu söyleyebilirim.

-Bu oyuncular baştan yani senaryo aşamasından bu yana kafanızda mıydı?

-Hayır. Senaryo aşamasında aklımda olan tek oyuncu zanlı Kenan rolündeki Fırat Tanış’dı. Diğerleri uzun süren bir kasting çalışması ile ve deneme çekimleri yapılarak seçildi.

-Filmin adından başlarsak ‘Bir Zamanlar Anadolu’da” çok masalsı bir şeyleri çağrıştırıyor değil mi?

-Sergio Leone’ye küçük bir selam olarak düşünelim, çok severim. Bana sinema sanatında çok şey öğretmiştir. Onun filmlerinden sonra “Bir zamanlar Çin’de” ya da “Bir zamanlar Meksika’da” gibi birbirine hiç benzemeyen çeşitli filmler çekildi. Zaten filmin içinde bir karakterin repliğinde “Bir Zamanlar Anadolu’da” sözü geçtiği için bunun filmin ismi olarak da düşünülebileceğini, sevdiğim bir yönetmenin başlattığı bu “geleneğin” içinde kendi topraklarımızın adıyla ve tabi kendi tarzımızla yer almanın hiç de fena olmayabileceğini düşündük.

-Film isminin çağrıştırdığı gibi geçmişte geçmiyor. Aslında bir zamansızlık hissiyatı alıyoruz, yanlış mı?

-Evet. Geçmişte geçmiyor. Ama deyim yerindeyse bir bakıma “geleceğin geçmişi”nde geçtiği söylenebilir. Zamansızlık hissiyatı dediğiniz şey belki ordan geliyor olabilir.

-Açılış bir Nuri Bilge Ceylan filmi imzası. Derken araba içindeki karakterlerin gayet mevzu dışı ‘yoğurt muhabbetine ‘ geçiyoruz. Sinemanızda sessizliğe alıştığımız için şaşırttı bizi açıkçası.

-Bu sahnede biraz önce rakı içerken gördüğümüz Kenan karakterinin, arabanın içindeki konuşmalardan kopuk, sessiz ve karanlık bir şekilde oturduğunu göstererek işe başlamak önemliydi bizim için. Kenan’ı kuşatan mavra, yani “manda yoğurdu” muhabbeti, bir öğleden sonra hemen “hallediverip döneceğiz” düşüncesiyle yola çıkmış ekipte cesedi bulamamanın yaratacağı endişenin henüz başlamadığını göstermesi açısından da gerekliydi.

-Film suçtan ziyade suçun onlar üzerindeki etkisini anlatıyor. Bıçak sırtı durumlarda insanlık hallerini göstermeyi önemsiyorsunuz değil mi?

Bıçak sırtı durumlar insan ruhunun birtakım saklı niteliklerini ortaya çıkarabilecek bir potansiyel içerdiği için manzarayı biraz zenginleştirebiliyor. Ama sıradan insanlık durumları da önemli benim için.

-Şöför Arap Ali’nin ‘bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete’ sözü de uzayan tekinsiz gecenin habercisi sanki. Kıyamet misali kendileriyle hesaplaşma yoluna düştüler değil mi?

-Filmin ilk bölümünde, bir bozkırın sonsuz karanlığı içinde devam eden ve sanki hiç bitmeyecekmiş gibi görünen, seyirciyi de bu duyguya ortak eden biraz boğucu bir atmosfer içinde devam eden bir yolculuk yaratmak istedik. Bu nedenle bu bölümü günümüzün film izleme alışkanlıkları ile kıyaslandığında seyirciyi epey zorlayabilecek bir uzunlukta tuttuk.

-Bu karanlık erkekler dünyasında aslında kadın yok ortalarda. Ve aniden bir ‘serap’ gibi beliriveriyor. Neden? O bölüm gayet gerçeküstü, mucize gibi bir etkisi var.

-Senarya yazım aşamasında, Anadolu’da görev yapmakta olan bazı komiser, savcı ve hakim gibi bürokratlara akıl danıştığımız oldu. Bir gün bir emniyet amiri bize şöyle birşey anlattı: “Bazen bir suçluya suçunu itiraf ettirmek için 3 gün dayak atarsın tek kelime söylemez ama sonra ordan mesela bi kadın görür ya da bir çocuk sesi duyar ve birden ağlayarak suçunu itiraf eder”. Hayat, çok daha küçük ayrıntıların büyük roller üstlenebileceği şaşırtıcı ayrıntılarla doludur. Karanlık, boğucu ve toz toprak içinde geçen karamsar bir yolculuğun ardından ortaya çıkan masum küçük bir kızın varlığı insanın ruhunda şaşırtıcı dönüşümlere neden olabilir.

-Çocuğun topa vurduğu sahne hayatın herşeye rağmen devam ettiğine dair önemli bir ipuçu değil mi? Ama doktorun yüzündeki ifade karamsardı yine.

-Doktorun yüzündeki ifade karamsardı diyemem. Ama herşeye rağmen hayatın devam ediyor olmasının da trajik bir boyutu var biraz.

-Ölüm ve morg filmde tekrarlanan temalar. Taşrada ölüm farklı mı algılanıyor sizce?
fotograf
-Tabii ki.

-Çok konuşkan bir film diyoruz ama dön dolaş aynı yönetmen olarak aynı tasaları görüyorum. Yine de farklı bir kulvarda zorlandınız mı?

-Hayır.

-Filmde hep bir tekinsiz hava var; sanki her köşeden kirli bir sır, bir kötülük çıkacakmış gibi.

-Karanlıkta öyle olur.

Kaynak: Esin Küçüktepepınar, Sabah Gazetesi, 23 Mayıs 2011

***

-Filmlerinizde insanın yalnızlığındaki olguya yoğunlukla yer verdiğinizi söylemek olası..

Bunlar beni zorlayan, ilk gençliğimden beri acısını çektiğim konular. Gençliğim yalnızlığın karanlık zindanlarında geçti sayılır. Ama insanın toplumdaki yalnızlığı kadar evrendeki yalnızlığı da beni ilgilendiriyor. Bu nedenle insanın varoluşunu kozmik bir boyutla da ilişkilendirebilmeyi isterim. Belki bu nedenle hayvanlarla insanların ortak bir kadere sahip olduğunu hissettirmeyi deneyen detaylar koymaya çalışıyorum biraz. Sosyal meseleler doğrudan ilgimi çekmiyor. Güncellik de öyle.. Zamanın acımasız geçiciliği karşısında hissedilen bir tür eziklik duygusu kendisini dayatıyor. Dünyaya uçaktan bakınca, bizi ezen, üzen bir sürü mesele ufalır da, insanı garip bir duygu kaplar ya, sanki herşey başka bir bütüne bağlıymış gibi birşey. Sanki tüm bunlardan, tüm yaşananlardan çok daha hayati, çok daha başat birşeyler varmış gibi. Sanırım, bende bu tür duyguların normalden fazla oluşu, beni ideolojik, güncel ya da zamana bağlı meselelerden biraz uzak tutuyor.

-Goethe’nin de dediği gibi “Güneşin altında yaşanmamış hiçbir şey yok” genellemesinin sanat noktasını yakaladınız. Tüm sanatlara olan ilginiz mi size bu özü sağladı.?

-Tüm sanatlara ilgili olduğumu sanmıyorum ama sanatların arasında çok da fark yok. Hepsini kullanarak size önemli geleni ifade edebilirsiniz. Ama bazı sanatların ifade potansiyelinin daha fazla olabileceğini de kabul etmek lazım. Bana göre edebiyat içlerinde en güçlü olanı. İnsan ruhunun derinliklerine en fazla nüfuz etme kabiliyetine sahip olanı. Sinemanın yarattığı en büyük eserlerle en büyük romanları karşılaştırdığımda sinemanın henüz o derinliğe ulaşamadığını düşünüyorum. Beni en çok etkileyen film ile en çok etkileyen romanın ruhumdaki etkilerini karşılaştırdığımda da aynı şeyi görüyorum. Sinema henüz bir Dostoyevski çıkarabilmiş değil. Belki yeni bir sanat olduğu için, belki de sinema sanatında bu potansiyel zaten yok, bilemiyorum. Edebiyat okurun hayalgücünü de devreye sokuyor. En büyük avantajı bu. Sinema edebiyata göre elbette yeni bir sanat olduğu için henüz keşfedilmemiş birtakım gizil güçler barındırıyor olabilir, bilemiyorum. Öte yandan, edebiyatın kudretinin zenginliğine karşın günümüz şartlarında ilişkiye girilmesi zor bir sanat haline geldiğini de söylemek lazım. Çünkü insanlar kolay şeyleri seviyor, kitap okumak ise görece yorucu ve vakit alıyor. Bir film ne kadar ağır olursa olsun iki saatte bitiyor sonuçta. Bir romanı okumak ise en az 3-5 gün gerektiriyor. Televizyon gibi eğlendirici ve hazmı kolay, internet gibi interaktif şeylerin yanında tercih edilmesi zorlaşıyor. Birçok insan zaman boşa geçiyor, birşeyleri kaçırıyorum duygusuna kapılıyor kitap okurken.

-Edebiyat daha zor, sinema daha mı kolay.

-İlişki kuran açısından öyle söylüyorum. Üretim şartları açısından bu durum kişiye göre değişir. Benim açımdan edebiyat zordur. Yapamayacağım birşey. Kimileri yazmaya yatkındır onlara sinema zor gelebilir.

-Mayıs Sıkıntısı’nda Anton Çehov’vari bir yalınlığı görmek olası. Yalınlığın sinemada yansıtılması çok güçtür.Yararlandığınız Çehov esintileri sanki özgün dünyanızın ilk basamaklarından biri.

-Çehov’u sinemada yansıtmak haddim değil. Ama Çehov bana hayata bakmayı öğretmiştir. Hayata bakışımızda bazı katalizörlerin etkisi büyüktür. Anne baba gibi. Çehov benim için bu katalizörlerden biri olmuştur.

-Kişileriniz yaşamın tekdüzeliğini çok güçlü duyumsuyorlar. Çehov’un karakterleri de böyledir. Çoğu yakınırlar fakat yine de gelecekte iyinin bir gün kazanacağının altını çizerler. 2004’te Çehov yaşasaydı ülkesini ve dünyayı nasıl değerlendirirdi.?

-Çok şey değişmezdi. Karakterleri umutlarını gelecek yüzyıllara bağlayarak yine 2100 yılında hayat daha güzel olacak diye sızlanırlardı. Buna inandığından değil, ama böyle düşünmek ona iyi geldiğinden dolayı. Yoksa Çehov’un karakterlerine sık sık söylettiği gibi geleceğe yönelik umut dolu sözlerine, insanlığı aydınlık bir geleceğin beklediğine inandığını kesinlikle sanmıyorum. Bana göre Çehov insanın doğasını tanıdıkça derin bir umutsuzluğa düşmüş son derece karamsar bir yazardır. Ama bu trajik hissedişi katlanılır kılmak adına eserlerine biraz mizah öğeleri katmış, alaycı bir bakış geliştirmiştir. Bugün yaşıyor olsa, yine o zaman olduğu gibi hiçbir ideolojiye bağlanmazdı diye düşünüyorum.

-Uzaktaki kahramanlarınız kendileri ve yaşadıkları dönem için umutlu görünmüyorlar…

-Karakterlerimin ya da filmlerimin umutlu mesajlar taşımaları gerektiğini düşünmüyorum. Sadece gerçekçi olmaya çalışıyorum. Ama söylemeliyim ki ben de insanlığın geleceği için çok aydınlık duygular taşıyan biri değilim. Bunu da dünyanın gidişatından önce kendi ruhumdan biliyorum. Bu da filmlerime ve karakterlerime yansıyabilir. Ayrıca çoğu filmde karşıma çıkan, ‘filmler bir umut mesajı taşımalı’ klişesi beni rahatsız eden birşey. Sanat dünyasının yarattığı bu tarz bir beklenti bir çok sanatçıyı gerçekçi düşünmekten uzaklaştırıyor ve belli şablonlara zorluyor.

-Türk aydınının şu çok tartışılan konumu yani kimlik sorunu, doğu ile batı arasında kalışından mı kaynaklanıyor? Aslında bu kesişme noktası düşünsel zenginliğinde bir kaynağı olamaz mı?

-Böyle de denebilir ama bu durum doğu ile batı arasında kalmaktan çok Türkiye’nin üçüncü dünya konumundan kaynaklanıyor. Arjantin ya da Meksika aydınının da bizden farklı durumda olduğunu sanmıyorum. Sonuçta az gelişmiş ülkeler, kültürünü yıllardır türlü yollarla dayatan Batı’ya öykünüyorlar. Emperyalizm, az gelişmiş ülkelerin, kendi kültür ve geleneklerini hafifçe utanılması gereken şeylermiş gibi hissettirmeyi başarmıştır. Üstelik bu etki öncelikle kendisiyle iletişim kurma olanakları daha gelişmiş olan üçüncü dünya aydınları ve entellektüelleri üzerinde etkili olur. Böyle olunca da ötekinin bakışını benimseyen üçüncü dünya entellektüelleri kendi geleneklerini ve törenlerini, cehaletin doğurduğu aşırılıklar olarak görmeye başlar. Türk insanının doğulu özellikler içerdiğine inanıyorum. Ama doğu ile batı arasında kalışın düşünsel zenginliğin kaynağı olabileceği fikri, bana her zaman biraz züğürt tesellisi duygusu vermiştir. Bilmiyorum. Belki yine de böyle bir zenginlikten söz edilebilir ama Türk insanının ait olduğu doğulu özellikleri ile batıya öykünmesi daha uyumsuz bir görüntü ortaya çıkarmıyor mu aynı zamanda?

-Filmlerinizi A’dan Z’ye küçük bir ekiple gerçekleştiriyorsunuz. Çalışmanızın tümü elinizden geçiyor. Yerleşik sistemin dışında durmak güçlüklerine karşın size özgürlük sağlıyor değil mi?

Tabiki filmlerim alışılmış sinemanın biraz dışında olduğu için sistemin dışında kalmaya da zorunluydum. Çünkü sistem de beni içine almazdı zaten. Bağımsızlık, seçimden çok zorunluluktu yani. Filmlerimi oturmuş sistemin içinden geçerek yapmak pek mümkün değildi. Akibeti belli olmayan, sonucu benim için bile kestirilemeyen projelerdi bunlar. Riskli projeler. Sistemin ise, doğal olarak, daha fazla kesinliğe ve garantiye ihtiyacı var.

-Özgün bir sinema diliniz oluştu. Yaklaşımınızın karşılığını da yetkinlikle aldınız. Bu nokta sonraki projelerinizde sizi zorlayacak mı? Ayrıca beklentiler, uluslararası bir platforma çıkmak.

-Hayır. Sonuçta belli bir alışkanlık kazandım. Hayal ettiklerimle ortaya çıkan film arasındaki uçurum da giderek azalıyor. Bu da korkularımı biraz azaltıyor. İlk filmimi çekerken sağlığım biraz bozulmuş, saçlarım birden ağarmıştı. Artık olaylara daha sakin bir bakış geliştirebiliyorum. Piyasanın beklentileri doğrusu üzerimde bir baskı oluşturmuyor. Uluslararası platforma çıkmaksa ancak işimi kolaylaştırır. Hem maddi açıdan yeni olanaklar belirir, ki bu benim için zaten hiçbir zaman fazla problem olmamıştır, hem de sinemada daha garip ya da ayrıksı sayılabilecek yaklaşımlarım ya da denemelerim için daha fazla hak hissederim. Ama en önemlisi, kaynağını tam olarak anlayamadığım o sinir bozucu endişenin yok olup gitmesine seviniyorum. Asıl bu beni özgür kılıyor. Yani eskiye göre sisteme belki daha yakın durmama rağmen duygusal olarak sistemden daha bağımsız hissettiğim söylenebilir.

-Sinemayla ilk tanışmanız nasıl oldu, nelerden etkilendiniz?

-Biz kuşak olarak, sinema açısından çok hassas bir dönemde yaşadık. Televizyon öncesi zamanları bilen bir kuşağız. Sinema, televizyon öncesinde bugün o zamanları bilmeyen kimsenin anlayamayacağı bir fenomendi. 150 sene önce tiyatro, opera insanlar üzerinde nasıl etki bırakıyorsa, sinema da öyle etkiliydi. Bir bilet alabilmek için kaç kere elbiselerimin parçalandığını bilirim. O yıllar nasıl yaşayacağımızı, nasıl yaşamamız gerektiğini bize sinema öğretirdi. Filmlerin etkisinden günlerce kurtulamazdık. Böyle bir çocukluktan geçtik. Hatırlıyorum, Yenice’deyken bir gün uçurtma uçuruyordum, ablamla kız arkadaşını gördüm, “Sinemaya gittik” dediler, beni niye çağırmadınız dedim. O anda o kadar büyük bir acı duydum ki o filme gidemediğim için. O duyguyu şimdi bile çok net hatırlıyorum. Yenice’de bir yazlık, bir kışlık sinema vardı. Yenice üçbin kadar nufusu olan küçük bir kasabaydı. Tam hatırlamıyorum ama ilk seyrettiğim film sanırım Poseydon Macerası’na benzeyen Siyah Beyaz bir macera filmiydi. Bir ahtopot bir gemiye saldırıyordu.. Filmin üzerimdeki etkisini anlatmama gerek bile yok. Sonra Cüneyt Arkın en büyük kahramanımız oldu. Geceleri yatağa yattığımda kendimi onun gibi bir kahraman olarak hayal etmeye çalıştığım kaç gecem olmuştur. Artık sinemanın o kudreti, o büyülü havası kalmadı tabi. Günümüzde etkiler çok kısa sürüyor…
nuri-bilge-ceylan-cocukluk

****

-Çok sık röportaj vermiyorsunuz; filmleriniz üzerine konuşmak hoşunuza gitmiyor mu?

Asıl tehlike hep aynı şeyleri söylemeye başlamak galiba, o zaman insan kendinden de sıkılıyor.

-Aynı şekilde ödül törenlerinden de hazzetmiyorsunuz galiba?

Yok, sahneler hiç benim ortamlarım değil. Ama tabii ödül, filminizin tanıtımıdır. Mesela Cannes Film Festivali’nde ödül alan biri, bir sonraki filmine çok kolay yapımcı bulabilir. Bir de para kısmı varki çok rahatlatıyor insanı bir sonraki proje için. Ödüller ilahi adalet de değildir diğer yandan, jürideki dört beş kişi değişse, sonuç da değişir. Çok abartmamak lazım yani…

-Sizin en büyük geliriniz kazandığınız ödüller mi?

-Gişeden de kazandığımız bir miktar var, ama asıl yurtdışı satışları önemli. Hem ticari satışlar var, hem de televizyon satışları. Diyebilirim ki şimdiye kadar hep bir sonraki filmime kalacak kadar para kazanabildim.

-Son olarak İstanbul Film Festivali’nde “En İyi Yönetmen” ve “En İyi Film” ödüllerinizi alırken, kazandığınız para ödülünün bir kısmını iki genç kısa filmciye armağan ettiğinizi söylediniz. Kimdir bu insanlar?

-Geçen sene İFSAK’ın düzenlediği kısa film yarışmasında tek seçiciydim ve bir süre kararsız kaldıktan sonra bu iki gencin çektikleri filme ödül vermemiştim. Birtakım teknik sorunları olduğunu düşünmüştüm. Belgesel dalında katılmışlardı ve kimsenin suçu olmadığı halde parçalanmak zorunda kalan bir aileden bahsediyorlardı. Zamanla bu film benim içime oturdu; çok dokunaklı gelmeye başladı, hatta bir yıl geçmesine rağmen aklımdan çıkmadı. Bir suçluluk duygusuyla İFSAK’tan filmi tekrar isteyip izledim ve çok beğendim. İşte bu yüzden de, bir sonraki projelerinde katkısı olsun diye ödülümü onlarla paylaşmak istedim. Onlar da gazetelerden öğrenip arayarak teşekkür ettiler. Şu anda da bir film yapmak üzerelermiş ve maddi sıkıntıları varmış. Yerine oturmuş gibi geldi bana.

-Filmlerinizde oyuncu kadrosunun büyük kısmını yakınlarınız, akrabalarınız, dostlarınız oluşturuyor. Bunun avantajları olduğu muhakkak, ama sette dezavantajları da var mı?

-Var tabii, bir kere profesyonel oyuncularla daha sistematik bir çalışma yürütebiliyorsunuz. Ama yakınlarınız, aradaki hukuku ve samimiyeti kullanarak bazen fazla naz yapabiliyor. Başkalarına müsaade etmeyeceğim şeylere izin vermek zornuda kalabiliyorum. Mesela tam oynama zamanı geldiğinde annem çıkıp “ben bu rolü oynamam şimdi” deyiveriyor.

-Profesyonel oyuncularla çalışmak sinema dilinize de uymuyor gibi. Sürekli etrafı kolaçan eder halde mi dolaşıyorsunuz kendinize oyuncu bulmak için yakın çevrenizden? Yakınlarınız bitince yeni birilerini mi “keşfedeceksiniz”?

-Doğrusu keşfetmek istiyorum. Etrafımda tavırlarını hareketlerini anlamlı bulduğum insanlara karşı duyarlıyımdır; bütün yönetmenler gibi herhalde. Mesela geçenlerde kızkardeşim evinde tadilat yaptırıyordu. Evinde çalışan ustadan bahsetti bana, hemen gidip görmek, tanışmak istedim. Tanışınca da gerçekten etkilendim.

-Filmlerinizde bu kadar kendi hayatınızdan gerçek kişileri ön plana çıkarırken, diyelim son filminiz “Uzak” ne kadar otobiyografik?

-İnanın ben de bilmiyorum. Oturup tek tek sahneleri düşünürsem belki çıkarabilirim, otobiyografik çok şey var, ama ayırmak zor. Arkadaşlarımın hayatları, benim geçmişim, gözlemler, duygular, hepsi bir araya giriyor ve unutuluyor kaynakları. Çehov da bunu yapıyordu, Sait Faik de. İkisi de etraflarındaki insanların hayatlarını yazdılar. İçlerinde çok çok enteresan şeyler hiç olmadı. Bakmayı bilirsek hayat çok renklidir, insan manzarası dünyanın en zengin manzarasıdır. Yan masaya bakın, orada mutlaka bir hikaye vardır.
babanin-olumu
-Tanımadığınız kişilerin sohbetlerine kulak misafirliği yapmayı sever misiniz?

-En sevdiğim şey! Hatta film izlemekten daha çok severim diyebilirim. Kendi hayatımın trajedileri beni hiçbir zaman ağlatmaz, bazen bir anne kızın yürüyüşüne bakarken gözlerim yaşarır. Daha dokunaklıdır. Bir de insanların arkadan görünüşleri daha etkileyici galiba. Geçenlerde sevmediğim ve hiçbir zaman sevemeyeceğimi düşündüğüm bir insanı gördüm; tesadüfen önümde yürüyordu bir akşam üzeri. O omuzlarının düşüklüğü, o kafasının hafif yamuk duruşu öyle içime dokundu ki, onu her şeyiyle bağışladım. İnsanlar arkadan daha savunmasız görünüyor kesinlikle. Siz de özgürce vicdanınızı çalıştırarak izleyebiliyorsunuz onları.

-1989’da Argos dergisinde “Çıplak ve Deniz” başlığında bir dizi fotoğrafınız yayınlanmıştı. Başına bir giriş yazmışsınız ve amacınızı “gerçekliğe yeni ve katlanılabilir bir form vermek ve kaosu düzenlemeye çalışmak” olarak tanımlıyordunuz. Bir yanda da “bunlara ilgisiz kalabilirsiniz, sizi ilgilendirmeyebilir de” gibi temkinli bir yaklaşımınız vardı. Bu sinema dilinize de yakışan bir giriş cümlesi mi?

-Belki de. Aslında biraz gençlik de kokuyor o cümleler, biraz abartılı da geldi şimdi bana. Biraz kendini koruma içgüdüsü de var sanki o temkinli duruşta. İddialı ve abartılı sözleri sevmem diyeyim.

-Annenizi, babanızı, çocukluğunuzun geçtiği yerleri hayatınıza dair bir sürü ayrıntıyı biliyoruz, hatta yaşamınızdan kesitleri canladırabiliyoruz gözümüzde, ama şahsen kendinize dair o kadar az cümle çıkıyor ki ağzınızdan, bir türlü Nuri Bilge Ceylan’a yaklaşamıyoruz bir yandan da…

Ama röportajlarda gerçekler çıkmaz ortaya. Röportaj veren insan muhakkak biraz korunaklı davranır. Şu teyp kapandığında çok daha dürüst bir konuşmanın başlayacağına ben eminim. Hadi şunu da söyleyeyim, olabildiğince de dürüst olmaya çalışırım. Çünkü ben röportaj okumayı severim; içinde dürüstlük oranı fazla olanları daha da çok severim. Elimden geldiğince yalan söylememeye çalışıyorum. Gerçekten yeri geldiğinde de zayıflıklarımı ortaya dökmeye hazırım.
bilge-ceylan-roportaj-Yönetmen koltuğunda otururken bir yalan yaratmak kolay mıdır?

-Sinemada yalan, zeki bir izleyici tarafından çok kolay görünür bence. Sinema sanatı samimiyetsizliklerini, hatalarını çok kolay ele veren bir sanat. İzleyici her şeyi yakalar diye düşünüp, sinemayı da en az kendiniz kadar zeki izleyici için yapmak gerekir.

-Bağımsız sinema bir zaruriyetten doğduğu kadar bir anlayıştan, bir gelenekten doğuyorsa, Türkiye’de neden çok ağır işledi bu süreç?

-Yapmaya uğraşan çok insan var, ben kimle konuşsam bir senaryosu var. Dijital teknoloji bir şeyler götürdüğü gibi, üretme eşitliği konusunda bir adalet sağlayacaktır. Daha fazla da insan çıkacaktır. Kendi hayatı algıladığı şekli sinemada göremeyen insan, kendi dünyasını yansıtma arzusunu duyacaktır. Çeşitlilik de bundan doğuyor. Belki bilmediğimiz öncesi de var. Yılmaz Güney mesela, varolan sinemanın hayalindeki sinemayı karşılamadığını hissetmiştir. İşin parayla ilgili olduğunu da sanmıyorum. O aşamaya gelen herkesin bir şekilde film çekmeyi başardığını gördüm ben. Niyetle ilgili daha çok. Sinema yapmak çok zormuş gibi bir mit var. Sinema yapanlar da, yaptıkları işin önemsenmesi adına bu miti körüklüyorlar ne yazık ki. İyi film çekmek ayrı bir şey, ama film çekmek atla deve değil. Gerçekten hiç çok zor değil.

-Işıkla, karanlıkla, filtrelerle oynuyorsunuz, ama bir de Çehov filtresinden bahsediyorsunuz. Çehov filtresi nasıl yapar görüntüyü?

-Oscar Wilde’ın bir lafı var: “Doğa sanat eserini taklit eder”, sonra da diyor ki: “Farkında mısınız, son günlerde doğa koronun peyzajlarına ne kadar da benzemeye başladı”. Hakikaten de sanatçı dünyanın yeni bir görünüşünü sunduğu zaman, başta izleyiciye aykırı görünür. Zamanla doğa bu sanat eserinin etkisinde biçim değiştirir ve ağaçlara, dış dünyaya, mahallemize öyle bakmaya başlarız. Çehov hikayelerini okuduktan sonra insanlara ve gerçek hayata da başka bakarsınız. Çehov, Sait Faik gibi şahsiyetler sayesinde son derece basit insan ilişkileri bana çok renkli görünmeye başladı. Çehov filtresi de öyle bir şey işte. Bazen insana bir arkadaşı da böyle bir gözlük verebilir.

-Rüyalarınızı da bu filtrelerle mi görürsünüz? Bulutlar filmlerinizdeki gibi kocaman ve her şeyden daha koyu mudur mesela?

-Çok üzülerek söylüyorum artık çok az rüya görüyorum. Görüyorum, ama unutuyorum galiba. Tabii o kasvetli havalar bana her zaman daha anlamlı gelmiştir. Fotoğrafçıyken de gökyüzünün beyaz çıkmasını istemezdik. Kasvetli havaları severim.

-“Uzak”ta altı en koyu kalemle çizilen şey “taşralılık”. Büyük şehirde taşralı olmanın ezikliği dokunuyor en fazla insana. Türkiye de bir anlamda dünyanın taşrasında mı sizce? “Büyük şehre” gittiğinde, Türk insanında, Türk filminde, Türk müziğinde de o eziklik, sakillik oluyor mu?

-Türkiye’nin dünyanın taşrasında olduğu kesinlikle doğru. Ben Avrupa’ya 17 yaşımda gitmeye başladım, oraların farklılığı insanı bir irkiltiyor… Türkiye’yi ne kadar taşra gibi gördüklerini de hissettiriyorlar size bir biçimde. Ürettiklerimize nasıl bakıyorlar bilmiyorum açıkçası, ama ben şahsen bir eziklik duymuyorum. Yurtdışına gidip, sahnelere çıkıp filmlerimle ilgili sorulara cevap verdiğimde garip oluyordum başta. Ne olduğunu bilmediğim bir eksiklik, bir tehlike duygusu vardı, ama artık o da geçti.

-Cannes Film Festivali jürisi neyini beğendi sizce “Uzak”ın?

-Orasını bilemem. Zaten Cannes seçici kurulu benim çalışmalarıma aşinaydı. “Mayıs Sıkıntısı”nı yarışmaya alıp almamakta kararsız kalmışlardı; ben bekleyemediğim için Berlin Film Festivali’ni tercih etmiştim o zaman. Yani sadece “Uzak” olmayabilir sebepleri, yine Berlin’e kaptırmak istememişlerdir.

-Heyecanlı mısınız?

-Yok alıştım. Sadece bu filmin satışı için iyi bir fırsat, hazırlanmak gerekiyor. Broşürler hazırlamak, cep telefonları kiralamak, altyazıları düşünmek…

-Röportajlarda sorulabilecek sorulara yanıt hazırlıyor musunuz?

-Yok, bir röportaja gittiğimde aklımın tamamen temiz olmasını isterim. Yoksa yeni bir şey çok zor çıkıyor.

-Bu röportajda yeni bir şey çıktı mı?

-Çıktı galiba, bazı şeyleri iyi kazdınız. Aynı sorunun cevabı da aynı olur.

Kaynak: Kamera Arkası

***

-İlk uzun metrajlı filminizle, “Kasaba”yla iki ödül aldınız. Üstelik çok kişisel ve bir hayli farklı bir filmle.

-Evet. O yüzden ödül almasını pek beklemiyordum.

-Çok iyi bildiğiniz bir dünyanın belgeselini yapmış gibisiniz.

-Zaten Antalya’da belgesel film eleştirisiyle yarışma dışı bırakılmaya çalışıldığını söylediler. Öyle bir yanı var, evet.

-Nereden biliyorsunuz bu dünyayı?

-Ben o kasabada büyüdüm. Aslında bir memur ailesinin çocuğu olarak İstanbul’da doğdum. Ailem Çanakkale’nin Yenice kasabasında, yani filmdeki kasabada doğmuş, büyümüş. Babam o yörenin okumuş tek kişisi. Son derece yokluklar içinde okumuş. O zaman Yenice’de ilkokul bile yokmuş. Babam İstanbul’da ziraat mühendisliği yapıyordu fakat ben iki yaşındayken öğrendiği bilgileri uygulamak için son derece idealist amaçlarla doğup büyüdüğü topraklara tayinini çıkarttı ve oraya yerleşmeye karar verdi. Dolayısıyla benim çocukluğum Yenice’de geçti.

-Nasıl bir çevreydi? Nasıl bir kasaba?

-Çok tipik bir kasabaydı. Değer yargıları, doğruları, yanlışları son derece keskin bir çevreydi. Bu çevre içinde babamın hayat görüşü etrafındakilerden oldukça farklıydı. Sekiz yıl o kasabada yaşadık. Ve zamanla, babamın idealizminin yavaş yavaş bir hayal kırıklığına dönüşmeye başladığına tanık olduk.
nuri-bilge-ceylan-in-babasi-Ve İstanbul’a dönmek istediniz.

-Dönmek istedik, zaten dönmek zorundaydık. Orada lise yoktu ve ablam lise çağına gelmişti. Ben ilkokul dördüncü sınıfı bitirince buraya geldik, babam yıllarca tayinini çıkartamadığı için uzun yıllar biz İstanbul’da onsuz yaşadık. İstanbul’da bir süre oldukça yoksul denebilecek bir yaşam sürdürdük Annemde faranjit bırakan o tüten sobayı hiç unutmam. Devamlı öksürür ve bugün hâlâ ne zaman öksürdüğünü duysam o günleri hatırlıyorum.

-Ailenize çok bağlı görünüyorsunuz. Filminizde bile başrollerde anne babanız oynuyor. Senaryo ablanızın.

-Tipik bir aile içinde büyüdüm ve aslında tipik bir aile içinde büyümek bir çocuk için kötü bir şey değil. Çünkü çocuk ruhu kendini çok farklı hissetmek istemiyor zaten. Diğer insanlara benzemek istiyor ve farklılıklarını suç olarak algılıyor çocukken insan. Çocukluğumda ben r’leri söyleyemezdim. O yüzden Nuri adımı söylemez, Bilge’yi söylerdim. Ama Bilge de kız ismiydi. Bir edebiyat öğretmeni vardı. Sözlüde adımı Bilge olarak söyledim. “Nasıl söylersin böyle kız ismini” dedi bana. Herkesin önünde alay etti. O gece ‘r’ çalışıp bu işi çözdüm. Hayatta en nefret ettiğim şey aşağılanmaktır.

-Farklı olmak suçluluk duygusu verir diyorsunuz. Siz biraz suçluluk duygusu çekmiş gibisiniz.

-Bilincim özellikle farklılıklarım üzerine yoğunlaşırdı. Suçluluk duygusu yarattığı için çocukluktan beri de böyleydi. Bilirsiniz çocuklukta bir alay mekanizması vardır. Alay edilmemek için alay etmek zorundasınızdır. İktidar ilişkisi çocukken okulda başlar.

‘Kasaba’dan İstanbul’a gelmek en çok neyi değiştirdi hayatınızda?

-İstanbul’da sanıyorum hayatımı etkileyen en önemli olay belki Boğaziçi Üniversitesi’nde okumuş olmam oldu. Elektrik Mühendisliği bölümünde. Aslında nasıl oluştuğunu tam bilemiyorum bir Batı hayranlığı başlamıştı bende ve Boğaziçi Üniversitesi bunu iyice körükledi. Boğaziçi’nin insanı batıya yönlendiren bir tarafı vardır, bilirsiniz. Bir şekilde okul bitecek, Batı’ya gidilecek, orada yaşanacak diye düşünülür. Sanki yazgım Batı gibi görünüyordu.

-Hiç gitmiş miydiniz?

Yaz tatillerinde otostopla ya da bisikletle tatile gidiyordum. İlk on yedi yaşında gittim, otostopla. Tabii bu ilişki Batı’yla çok egzotik bir ilişkiydi. Gerçek yüzünü göstermiyordu bize Batı. Kendi ruhumuzun ona uygun olup olmadığını da hissettirmeyen biri ilişkiydi. Daha ziyade dönünce anlatılacak maceralar zinciri gibiydi bu yolculuklar.

-Fotoğraf çekmeye başlamış mıydınız o yıllarda?

-Tabii. On altı yaşından beri fotoğraf çekiyorum. Daha sonra okul bitince hiç sorgulamaya bile gerek kalmadan yazgımı yaşamaya gittim.

-Nereye?

-Londra’ya gittim. Az bir parayla. Ama zaten macera yaşamak bir üst değer gibi göründüğü için çok da farketmiyordu. Londra’da bulaşıkçılık filan gibi herkesin başına gelen işleri yaptım. Market hırsızlığı filan yaptım. Hatta özel sefere çıktığım bile olurdu.

-Elektrik mühendisi bir market hırsızı gibi.

-Evet. Elektrik mühendisliği meselesiyle üçüncü sınıfa geldiğimde aram açılmaya başlamıştı. İlişkimin adamakıllı derinleşmeye başladığı fotoğrafla yeni bir yol izleyeceğimi düşünmeye başlamıştım.

-Hiç yakalanmadınız mı? Market hırsızlığı yaparken yani?

-İki defa yakalandım. İkincisinde on beş yaşında bir çocuk beni kolumdan tutup dışarı atmıştı. Sendeleyerek insanların arasına çıktım. Çok aşağılandığımı hissettim. İlk defa gururumun gerçekten incindiğini hissettim. Sokaklarda insanları görmeden yürüdüm uzun süre.

-Önemli olan çalmak değil yakalanmak galiba.

Yakalanacağını düşünmüyor ki insan. Yolda yürürken bir aynayla karşılaştığımı hatırlıyorum. Yüzümü o kadar maskesiz görmemiştim. Bu yakalanmayla gelen aşağılanma duygusu içimde bir şeyleri tetikledi. Zaten bir yandan içimde oluşan anlamsızlık duygusu giderek büyümeye başlamıştı. Batı’nın değerleri yavaş yavaş ruhuma uymayan değerler olarak görünmeye başladı. Bir gün, bir kitapçıda Himalayalar üzerine bir kitaba rastladım bu doğudan medet ummak gibi bir şeydi. Kitapta anlatılan şeyler çok ilgimi çekmişti.

-Çaldınız mı?

-Onu değil ama çok kitap çaldım. O yakalanmadan sonra ise hiçbir şey çalmadım.

-Kitapla birlikte Batı’yı terk etmeye karar verdiniz galiba.

Batı’yı bir daha dönmemecesine terk etmeye karar verdim. O zamanki duygum buydu. İçimdeki boşluk ve anlamsızlık duygusu iyice büyümüş durumdaydı. Çok yalnızdım. İnsan ilişkileri çok zor gelmeye başlamıştı. Batı’yla aramda çok büyük bir mesafe olduğunu hissetmeye başladım. Atina üzerinden Nepal’e uçtum. Himalayalar üzerinde 400 kilometre yürüyüş yaptım bir iki ay içinde. Fakat aradığım anlam bir türlü gelmiyordu.

-Yolların da bir yardımı olmadı yani.

-Hiç. Nereye baksam her yerde aynı ağaç, aynı bulut. O zamana kadar ‘seyahat denen bir şey var oldukça anlamsızlık sorunuyla yüz yüze gelmem’ diye düşündüğüm halde, ilk defa seyahat ya da maceranın içimdeki boşluğu dolduracak potansiyele sahip olmadığını düşündüm. Sonra bir Budist tapınağının üzerinde oturup dağları seyrederken, birdenbire Türkiye’yi çok özlediğimi düşündüm ve geri dönmeye karar verdim.

-Neticede Türkiye’ye döndünüz.

-Evet. Askere gittim. Askerlik, bu anarşist hayat içinde çok iyi geldi. Bir amaç, yapılması zorunlu olan bir şey. Ankara’da yaptım. Yeni bir şeyi keşfetmemi sağladı askerlik. Uzun süredir Boğaziçi Üniversitesi yüzünden kendimi yalıttığım, yalıtmak zorunda kaldığım Türk toplumunun her kesiminden insanlardan zengin bir mozaikle karşılaştım. Çocukluk ve gençliğimden hatırladığım, ama bir süredir unutmak durumunda olduğum bir mozaikti bu. Yeniden yurduma karşı bir sevgi oluşturdu içimde bu. Ait olduğum yeri bulmuşum gibi bir duygu yaşadım. Ankara günlerim de çok yalnız geçti ama, en çok düşündüğüm, düşünmek zorunda kaldığım, en çok film seyrettiğim ve kitap okuduğum dönemdi. Sinema yapmaya da kesin olarak bu dönemde karar verdim.

-Sinema, karar verince yapılabilecek bir şey mi?

-Gayret gösterdim tabii. Ankara’da Dost Kitabevi’ne gidip, bulduğum bütün sinema kitaplarını aldım. Ama kendime güvenebilmem için daha çok tekniği öğrenmek istiyordum. Amerikan ve İngiliz kültür derneklerinden eski kitaplar buldum ve okudum. Sinema daha sonsuz bir şey. Fotoğrafa göre, hayatın derinliğini daha içinde barındırabilecek, daha muktedir bir sanat olarak göründü gözüme. Bu kudretin kaynağı da bazı kişisel yönetmenlerin üzerimdeki etkisidir.

-Kimler bunlar?

-Bergman’nın 16 yaşımda seyrettiğim Sessizlik’i mesela, onun öbür filmleri. Sonra Antonioni girdi hayatıma. O zamanlar Tarkovski, Bresson tanınmıyordu daha.

-Sonra İstanbul.

-Evet. Sistemi daha iyi anlamam gerektiğini düşündüm. Karmaşık bir organizasyon, karmaşık insan ilişkileri gerektiren bir alan sinema üretimi. Kendimi daha yetkin hissedebilmek için sinema okumam gerektiğini düşündüm ve Mimar Sinan’a girdim ve okulun en yaşlı öğrencisi olarak iki yıl okudum. Okulun arşivinden yararlandım. Mimar Sinan kendime güvenimi artırdı.

-Otuz yaşına geldiniz artık.

-Evet. Fotoğrafı tümüyle bıraktım. Fakat yine de bir türlü film yapamıyordum. Korku, güvensizlik hali var. Sürekli erteleyecek sebepler de buluyorum gibi geldi. Ertelemek için uydurduğum bahaneler, yüzleşmekten korktuğum bir gerçeği sakladığım duygusu uyandırdı bende.

-Neydi onlar?

-Yeteneksizlik korkusu olabilir. Çünkü mesela bir türlü bir senaryo yazmayı beceremiyordum. Böylece yıllar geçti. Sonra bir şekilde 20 dakikalık kısa filmim Koza ortaya çıktı. Koza, artık film üretemeyişim konusunda kendime ettiğim işkenceleri sona erdirmek için giriştiğim bir deneme gibiydi. Çekimler bir yıl sürdü. Senaryo yoktu. El yordamıyla sezgilerimle, algılarımla yakalayabildiğim bir dünyayı elle tutulur hale getirmeye çalışıyordum. Diyalog yoktu. Kendimi fırlatır gibi başladım ilk filmimi çekmeye. Koza ortaya çıktı. Neye benzediği konusunda hiçbir fikrim yoktu. Çünkü seyrettiğim filmlere benzemiyordu. Fakat Cannes Film Festivali’ne kabul edilince biraz kendime güven geldi. Öğrenmeye çalıştığım sinema tekniğini en çok bu filmin çekimi sırasında öğrendim.
nuri-bilge-ceylan (2)
-Kaç kişi çalıştınız?

-İki kişi. Kasaba’da da öyle. Dosyotevski’nin bir sözünü hatırlıyorum: Bir işe başlamaktan daha hayırlı bir şey yoktur.

-Biraz zaman almış ama olsun.

– Evet, bir şekilde başlayınca gidiyor olay. Koza’nın verdiği güvenle Kasaba çok daha kolay ortaya çıktı. Yine iki kişi çektik. Asistanım Sadık İncesu. Bu filmde her şeyi yaptı, prodüksiyon, eşyaları beraber taşıdık.

-Kendiniz mi yaptınız masrafları?

-Ben sabırsız bir insanım var başlamayınca çok uzuyor her şey. Önce filme başladım ve sonra para aramaya başladım. Zaten küçük bütçeli bir film düşünüyordum ve bir miktar param vardı. Biraz götürebilecek kadar. Film elli bin dolara çıktı. Ben çok daha fazla paraya ihtiyacım olacağını düşünüyordum. Bu sinema için çok küçük bir bütçe. Bütçenin çoğu post prodüksiyona gitti tabii.

-Ekip çok küçük, oyunculara verdiniz herhalde. Senaryo?

-Senaryo vardı bu defa. Ablam Emine Ceylan’ın bir öyküsünden yola çıktım. Otobiyografik eklentiler ve Çehov’dan alıntılar var. En sevdiğim yazar. Bir senaryo vardı ama bütün fikirler çekim sırasında geliyor aklıma. Çekimin hemen öncesinde değil, kamerayı çalıştırdıktan sonra. O anda senaryoyu çok değiştirdiğim oldu. Oyuncular da şaşırıyorlardı, provalarda yapmadıkları şeyleri yapmak zorunda kalmaktan. Oyuncular o anda oynadıkları oyunun önünde ve arkasında ne olduğunu bilmiyorlardı. Nedenini anlamadıkları bir şeyler söylüyorlardı.

-Oyuncular dedikleriniz zaten anneniz babanız. Oynamayı istediler mi?

-Hayır. Hiç istemediler, ısrarlarıma dayanamayıp oynadılar.

-İzleyince beğendiler mi kendilerini?

-Seyretmediler filmi. Zaten sinemanın çok dışında insanlar. Ben babamı televizyonda bile hiç film seyrederken görmedim. Haberlere bakar.

-Gerçekten izlemediler mi?

Anneme bir bölümünü izlettim, “Aman oğlum kim izleyecek bunları?” dedi. Babama da biraz gösterdim, baktı ama izlemedi hepsini, güldü.

-Nasıl ikna ettiniz oynamaya?

Çeşitli acındıracak yöntemler buluyorum. Bir de şu kadar para vereceğim başkalarına diyorum, o da etkili oluyor galiba.

-Anlamsızlık derdinizi aştınız mı bu filmi yapınca peki?

Aslında anlamsızlık ve melankoli gibi durumlar, sadece aşkın bir değer içinde eritilebiliyor. Sanat da bu değerlerden biri. Nevrotik duygular diyebileceğimiz şeyleri, yani insan farklılıkları ancak böyle aşkın bir değer içinde eritilebiliyor. Zannediyorum sanat çok iyi geldi bu tarafıma, melankolik yapıma. Bir terapi etkisi gösterdi.

-Bir de yetenekli miyim kuşkunuz vardı.

-Daha onu bilmiyorum. Sadece biraz daha güvenim var kendime.

-Yeni bir film hazırlığı var mı?

-Evet. Spesifikleşmeyi severim. Yine aynı bölgede yeni bir film çekmeyi istiyorum. Ama daha az hata yaparak.

-Hatalarınız mı var bu filmde?

-Tabii, filmde bir sürü hata var. Bu yüzden filmi seyredemiyorum. Yeni filme konsantre olmuş durumdayım. Aynı yerlerde benzer oyuncularla, belki renkli.

-Yine iki kişiyle mi çekeceksiniz?

-Bu defa sesli çekmenin koşullarını zorlamak istiyorum. İdealimdeki ekip beş kişi.

-Filminizi sinemada izlediniz mi?

-Hayır. Ama tek başıma sinema salonunda Macaristan’da izledim.

-Kendinizi genç Türk yönetmenleri arasında hissediyor musunuz?

-Filmlerimiz benzemiyor ama onların da kendi aralarında filmleri benzemiyor. Onları tanıyorum. Aramızda sevgi ilişkisi olduğu bile söylenebilir. Dayanışma olduğu. Üretim koşullarını kendimiz yaratmamız açısından bir benzerlik var. Her şeyi feda ederek, kayıtsız şartsız sinema yapma arzusu yönünden benzerlik var. Tabii ki ruhlarımız, dünyalarımız ve filmlerimiz farklı.

Kaynak: Altyazı

-Çehov ya da etkilendiğinizi söylediğiniz bir başka yazar olan Sait Faik, karakterlerine yaklaşımlarında size göre daha şefkatliler aslında. Kış Uykusu’nda karakterlere yaklaşım keskinleştirilmiş gibi. Daha sert, acımasız bir bakış var.

-Dediğiniz doğru mu bilmiyorum ama karakterlerime sevgi ya da şefkat göstermem gerektiğini düşünmüyorum. İnsan kendinden zayıf, kendinden güçsüz gördüğü canlılara karşı sevgi ya da şefkat duyar daha çok. Çehov ya da Sait Faik’te de dediğiniz gibi olduğuna emin değilim. Eğer bir eser üretmek, gerçekten insan ruhunu anlamaya çalışan bir yolculuk olacaksa, tabii ki kendimize ve karakterlerimize karşı son derece acımasız olmak zorundayız diye düşünüyorum. Ama gerçek bir anlama çabası kolay hüküm vermemek gerekliliğini de beraberinde getiriyor. Yola çıktığımız Çehov hikâyesi daha çok iç sesler ve betimlemeler üzerinden ilerliyordu. İç sesler sinemada kullanılabilen bir şey olsa da kullanmak istemedik. Biraz kolaycılık olacak diye düşündük. Betimleme kullanma şansınız zaten yok. Bu durumda elinizde bir tek öykünün aslında pek de ilginç olmayan olayları ve tabii bir de bazı diyalogları kalıyor. Oysa edebiyatta o adama boyut katabilecek çok fazla yardımcı anlatım aracı var. Okuyucunun hayal gücünü işe katabilmesini söylemiyorum bile. İç düşünceden bir şey söylüyor karakter mesela, hemen akabinde tam tersini yaptığını görüyorsun. Bunu sinemada nasıl göstereceksin? Sinemanın kendine has zorlukları var. Tabii ki filmime sizin gözünüzle bakamam ama şu kadarını söyleyebilirim: Ben filmle ilgili çıkan yazılardaki kadar acımasız bakmıyorum Aydın karakterine, hatta onu anlıyorum. Kendimi dışta tutarak bakmıyorum ona. Biraz fazla ötekileştirmeye yönelik bir bakış görüyorum genellikle filmle ilgili yazılarda. Filmde Aydın’ı anlamayı zorlaştıran bir bakış geliştirdiğimizi de düşünmüyorum nedense. Aydın’ı tümüyle negatif görmüyorum, hepimizden izler taşıdığını düşünüyorum. Kendimden taşıdığı izleri de inkâr etmiyorum. İklimler’de de benzer bir şey olmuştu, İsa bence hak ettiğinden fazla ötekileştirilmişti. Herkesin yapabileceği şeyler bunlar ama insanlar kendi hayatlarında böyle şeyler yaptıkları zaman yeterince gerçekçi değerlendirmiyorlar olan biteni. Fazla korunaklı davranıyorlar. Aydın’la ilgili gerçekten kötü olan şey nedir, söylerseniz, ben o konuda muhtemelen Aydın’ı savunabilir, onun avukatlığını yapabilirim. Yaptığı çoğu şeyi, uygun şartlar oluştuğunda benim de, sizin de yapabileceğinizi savunabilir, hatta kanıtlayabilirim belki… Henüz hayatında öyle bir durumda kalmamış olman bunu yapmayacağın anlamına gelmez. Bir kere kız kardeşine karşı oldukça anlayışlı; bıçak kemiğe dayanana kadar çok sert tepkiler göstermediğini, ağır eleştirilere karşın onu idare etmeye çalıştığını görüyoruz. Ona mesafeli davranan, onu düzenlediği toplantıdan bile açıkça kovan karısına karşı, yine de anlayışlı, fazla sert değil; yine de mantıklı görünen çözümler üretmeye çalışıyor… Ya da sen sanki bir kiracın var da kirasını ödemeyince “durumun uygun değil, önemli değil, ne zaman istersen o zaman ödersin” deme fedakârlığını gösterdin de mi hemen Aydın’ın bu tavrını acımasızlığının ve bencilliğinin bir kanıtı gibi görüyorsun? İster bir karakteri değerlendirirken, ister yaratırken, kendi ruhumuzun gerçek potansiyellerini doğru değerlendirmeden, zayıflıklarımızla güçlü bir ilişki kurmadan yeterince adil olabileceğimizi sanmıyorum… Şefkatli, sevgi dolu ya da hoşgörülü olmak değildir gerekli olan burada. Samimi, dürüst, gerçekçi ve acımasız olmaktır. Nietzsche’den bir alıntı yaparsak, “kendini bilgiye adayan kişi için yalnızca düşmanını sevmek yetmez; dostuna da kin duyabilmelidir” icabında.

Aydın karakterine bir ‘aydın’ olarak da bakmak istemiyorum aslında. İsmini Aydın koyduğuma da pişman oldum biraz. O zaman ‘o karakter üzerinden aydın meselesine bakıyoruz’a indirgeniyor film. Öyle değil. O bir karakter; hepimiz gibi iyi ve kötü tarafları olan bir insan. Sonuçta aydınlar da bir kalıptan çıkmış, birbirine benzeyen homojen yaratıklar değiller. Birisine bir özelliği yüzünden sinir olursun, bir başka özelliği yüzünden de hayranlık duyarsın. Biz tüm karmaşıklığıyla bir insan yaratmak istedik. Ebru da ben de, hiçbir zaman, karakterin her söylediği ya da yapıp ettikleri, belli bir aydın tipolojisini desteklesin, bu şablona hizmet etsin gibi bir düşünce içinde olmadık. Hatta bu teoriyi desteklemeyecek bir özelliği aklıma geldiğinde, onu senaryoya katmaktan daha büyük bir haz duyarım. Peki bu durumda bir karakteri keyfîlikten ve rastgelelikten ne kurtaracak, denebilir. Yaratıcının sezgileri kurtaracak. Öyle olmak zorunda. Ama kesinlikle bilgi değil. Bilginin bir karakterin detaylarını oluşturmada çaresiz kalacağına, sezgilerine yeterince güvenmeyen bir yaratıcının çuvallayacağına ve biraz didaktizme kayabileceğine inanıyorum. Bir insanda belli bir edimi yapabilecek bir potansiyelin olup olmadığı konusunda, insan ruhunun gizil güçleri konusunda kendi ruhundan hissettiği önsezileri pusula olarak benimsemeyen birinin karakter yaratımında belli bir çizginin ötesinde derinleşebileceğini sanmıyorum. Çünkü insan ruhu söz konusu olunca hiçbir şey formüllere bağlı değil. Ben Aydın’ı temelde iyi bir insan olarak görüyorum ve öyle çektim. Ama yanlış anlaşılmasın. Bu bizim onu, sinir olduğumuz veya eleştirdiğimiz bir yığın özellikle donatmadığımız anlamına gelmiyor. Sadece bu negatif özelliklerden kendimizin muaf olduğunu düşünmemize neden olacak formülasyonlara bu kadar kolay girişmeyelim. Dediğim gibi ona sevgi göstermediğim gibi, onun için sevgi ya da şefkat de talep ediyor değilim. Artık bundan sonrası seyircinin elinde tabii. Herkes kendi ihtiyaçlarına ya da kendilerini koruma miktarlarına göre onu bir yere oturtacak. Bu konuda da bir şey yapamam.

Aslında bütün karakterlerin zaafları ve birbirlerine yaptıkları haksızlıklar ortaya çıkıyor filmde. Aydın kadar karısı ya da kız kardeşi için de geçerli bu. Aynı şekilde imamın da ikiyüzlülüğünü görüyoruz örneğin. Nihal’in parayı vermeye gittiğinde ağzının payını alması, Necla’nın Aydın’la tartışmasının sonunda durduğu yer… Film, karakterlerin zaaflarını yüzlerine çarparak bitiriyor öykülerini…
Bir film yaparken, bir roman yazarken karakterlerin zayıf tarafları sizin en büyük yardımcınız. Onları kimseyi kayırmadan göstermek zorundasınız. Onların zayıflıklarını gösterme fırsatı yakaladığımda kaçırmam. Ama tabii şu da var: Hayatta bir insanı birtakım nitelikleriyle değerlendirir, bir yere koyarsınız, ama sonra öyle bir durumla karşılaşırsınız ki utanırsınız. Biraz bu durumu da hissettirmeye çalıştık bazı yerlerde. Gururu, onuru, bu kavramların gerçek anlamlarını kurcalamak istedik. İsmail (çocukla beraber) filmin en gururlu insanı ama bu yüzden aynı zamanda en sorumsuz ve bencil insanı belki de. İmam belki gururunu en ayaklar altına alan insan ama öte yandan en sorumluluk sahibi olan. Bu kavramları başka şeylerle bir arada ele almak gerekiyor. “Ne gururlu adam, helal olsun!” diye bakabilecek bir insan değilim. Hangisine daha çok saygı duyarsın? Birinin paraları ateşe atabilme kahramanlığı göstermesine mi yoksa Hamdi’nin gururunu hiçe sayıp annesine, ailesine bakıyor olmasına mı? Gerçek fedakârlık hangisi? Gerçekten değerli olan hangisi? Hayat her ayrıntısıyla insanı şaşırtıyor, peşin hüküm vermek kolay değil. Peşin hüküm verebileceğimiz durumların içinde insanı şaşırtacak ayrıntılar olabileceği kuşkusunu sürekli taşımamız gerektiğini düşünüyorum. Hayat beni devamlı böyle durumlarla karşı karşıya bırakıyor. Taşradaki insanlar beni daha çok şaşırtıyor.Burada (İstanbul’da) çok yakın arkadaşlarım oldu, beş sene boyunca masada konuşuyorsun. Sonra bir gün beraber bir iş yapmaya kalkıyorsun, bir anda küsüyorsun. O kadar pratikten kopuk bir ilişki biçimi var ki. Oysa taşrada bütün düşünceler birtakım gerçek pratik olaylara bağlı. Hemen ortaya çıkıyor her şey, hızla. Burada çıkmıyor. Hakikaten bir sürü arkadaşımla –bunların içinde sinema dünyasından insanlar da var– bir tek ortak iş yapmaya kalktığımızda beceremedik. Ama yıllarca dünyanın en iyi anlaşan insanları gibi dolandık ortalıkta. Duyguların, fedakârlığın ortaya çıkması gereken ilk anda sözlerin başka, eylemlerin, edimlerin başka olduğunu anlıyorsun. Onun için belki taşra insanından bahsetme eğilimim daha fazla. Ya da onları katmadan buradakileri de bir yere oturtamıyorum. Benim taşrayla olan bağlarım güçlüdür. Orada büyüdüm. Devamlı gidip gelirim hâlâ. Akrabalarıma uğrarım, eski arkadaşlarıma… Ve oradaki insani değerlerin bu kadar çıplak bir biçimde görünür olması benim için inanılmaz bir besin kaynağı. İnsanın ne olduğunu orada anlıyorum, bu kadar zenginliği orada görüyorum.
returninghome
-Kış Uykusu insanlara güncel siyaseti en fazla çağrıştıran filminiz oldu. Bir Zamanlar Anadolu’da filminde de vardı belki ama oradaki daha genel anlamda “memleket meselesi”ydi. Buradaysa yorumlar çok daha somut bir hal aldı. Aydın’ı Kemalistlerle bağdaştıranlar ya da tersine ‘çapulcu’ kelimesini kullandığı için onda siyasi iktidarın otoriterliğini görenler oldu. Sizin niyetinizden bağımsız olarak, referansını reel siyasetten alan birçok farklı yorum yapıldı.

-Türkiye’de yaşayıp da, özellikle Cihangir’de, hele bir de taşra tarafınız varsa, bazı şeyleri görmemek imkânsız oluyor. Mesela, 1999 seçimleri miydi, sokağa bakan balkonda sigara içiyorum, gençler sokağa afiş falan asmaya geliyorlar. Beş altı tane ÖDP’li genç geldi, boyunlarında fularlar var filan, karşı duvara afiş asmaya çalışıyorlar. Hepsi birden uğraşıyorlar ama bir türlü olmuyor, afiş düşüyor, yeniden uğraşıyorlar bu sefer afiş kırışıyor, düzeltmeye çalışıyorlar, yırtılıyor. En sonunda yamuk yumuk olsa da asmayı başardılar. Arkadan bir MHP’li genç geldi, tek başına, ‘şrak’ diye asıp geçti elindeki afişi. Alakası yok tabii ama insan o an elinde olmadan bunlar iktidara gelse “koca ülkeyi nasıl yönetecekler” falan diye düşünmeden edemiyor. Bugün CHP’nin de halkın gözünde biraz böyle bir duygu uyandırıyor olabileceğini düşünüyorum. Ama ideolojiden çok bugünkü kadrolarla ilgili bir durum bu belki.

***

-Uyarlama konusuna geri dönelim. Çehov’un ‘Karım’ öyküsünde Aydın’ın muadili olan karakter halka yardım etmeyi görev bilen idealist bir figür. Hayata geçirmeye çalıştığı ilkeleri var. Aydın’ınsa böyle bir derdi olduğu tam olarak söylenemez.

-Ama öyküde de karakterin düşüncelerinde samimi olduğuna inanmak zorunda değiliz. Birinci tekilde bile karakterin kendini kandırdığını düşünebilmeliyiz. Sonradan ortaya çıkıyor zaten, karakterin düşüncelerinden kuşku duyduğunu görüyoruz. Öyküdeki karakteri hiçbir zaman idealist, yardımsever biri olarak görmedim ben. Kaldı ki, buğdayını çalan köylülerden şikayetçi olduğu için karısı onu eleştiriyor hatırlarsanız…

İlkeleri sözde var, zaten karısı bunu ifade ediyor. Zaten sözde ilkeyle gerçek duygu arasındaki farkla ilgileniyor öykü. Filmin de bununla biraz ilgilendiğini umuyorum. Birtakım ilkeler Aydın’da da var, herkeste olduğu gibi. Zaman zaman dile geldiğini de görüyoruz. Sadece Aydın’da değil diğer karakterlerde de var. Aslında ilke haline getirdiğimiz şeyler, genellikle birtakım erdemlerle süslenerek topluma gösterilebilecek hale getirilmiş, artık üzerinde düşünmesi ve tartışılması sona erdirilmiş birtakım risksiz ön fikirlerden oluşur. Yani kimse, risksiz ve kimsenin itiraz etmeyeceği genel doğrulardan kendine bir ilke oluşturmakta sakınca görmez. Ayrıca artık sorgulanmayan bu doğrular, dış dünyanın belli bir düzen içinde algılanmasına zemin hazırlar ki, bireysel bütünlük bu karmaşık gerçeklik karşısında korunabilsin.

-Öyküdeki karakter sadece hayır işine giren biri değil, aynı zamanda yardımın sahiden ihtiyacı olanlara ulaşması için bu işi daha organize bir şekilde yapmanın yolunu arayan biri. Tek amacı vicdanını temizlemek değil. Aydın ise genç bir kadından aldığı, gururunu okşayan bir mektupla bu işe niyetleniyor.

-Muhakkak ki öyküde bize inandırıcı gelmeyen ya da sinema için daha sağlam temellere dayandırmak gerektiğini düşündüğümüz yerler olmuştur. Ama zaten, yanlış hatırlamıyorsam, Çehov da okuyucuyu ters köşeye yatırabilmek için başta özellikle farklı bir izlenim yaratır, adamın idealist amaçlarla birtakım eylemler yaptığına inandırarak okuyucuyu kasten yanıltır. Karısı odaya geldikten sonra bu izlenimin giderek çatlamaya başladığını görüyoruz. Ama zaten öyküye bağlı kalmak diye bir düşüncemiz olmadı. Öyküde daha birçok şey tamamen farklı olabilir. Ama yine de iki başkarakterin çok farklı insanlar olduklarını sanmıyorum… Filmde o mektubu, daha kuşkulu nedenlerle Aydın’a okutmak zorunda hissettik. Nedenleri belirsiz bir ‘okula yardım etme’ motivasyonu tek başına yeterli görünmedi. Mektuptaki övgüleri duyurmak, belki karısının gözünde yitirdiği saygıyı geri kazanmak istiyor. Belki baştan aklına gelmedi karısını çağırmak, belki de planlıydı, tam bilemeyiz. Ama böyle bir genç kızın varlığı görüngüyü daha da karmaşıklaştırabilecek iyi bir parametre olarak göründü gözümüze. Hayatın bir son tren gibi de olsa hâlâ bir şeyler vaat etmesi, ama derinlerde hem bedenin hem zihnin artık birtakım çılgınlıklara girişecek o gücü ve enerjiyi hissedemeyeceğinin trajik algılanışı. Bundan üreyen melankoli. O yaştaki erkeklerin çok yaşadığı bir durum. Bir kabulleniş. O zaman bu mektup hiç olmazsa başka bir işe yarasın diye düşünülebilir. O mektupta ortaya çıkan genç kızın hayali, gerçekten bir olasılık olarak algılansaydı, karısına hiç okunmazdı diye düşünüyorum. Tersine itinayla gizlenirdi.
film-karesi
-Bir bakıma Nihal’e de “bak, bana hayran bir genç kadın var” demek istiyor Aydın.

-Tabii. Şimdi, o yaşta, genç karısıyla arası ister iyi olsun ister kötü, uzun bir evlilik sürecinden sonra her erkeğin, başlangıçta yakaladığı saygının giderek kaybolmasıyla duyduğu bir hayal kırıklığı vardır. Özellikle yaş farkının söz konusu olduğu öyle bir durumda, adamın pırıltılı mesleğini de düşünürsek, Nihal’in belirli bir hayranlıkla, gerçeği fazla görmeden onunla ilişkiye girdiği ve evlendiği öngörülebilir. Ama daha sonra gerçekler ortaya çıkıyor tabii, tanrı düzeyinden insan düzeyine pat diye düşüveriyorsun, o zaman bu saygının azalması ve kızın saygının yerine daha sağlam bir şey oturtmakta zorlanması normal; adam gerçekten iyi bir insan olsa bile. Kadın bir gün bakıyor, yanında bir tanrı değil, tüm zaaflarıyla yaşlı bir adam duruyor. Kızıyor ona bu defa, suçluymuş gibi. Aydın bu durumu bir diyaloğunda dile getiriyor zaten. Erkek de tanrı olarak kalmanın imkânsızlığının, zaten böyle bir konumu korumaya enerjisinin de yetmeyeceğinin bilincinde olarak farklı bir şey istiyor. İnsan olarak tüm zayıflıklarıyla benimseniversin istiyor. Ama temeller yanlış atılmış. Zor. Böyle bir adamın da kaybolan saygının yerine bir şeyler koymaya çalışmasını ben çok doğal karşılıyorum. İyi niyetli demeyeyim de, çok masum bir ihtiyaç. O kızın mektubunun adamın içinde birtakım duygular uyandırmasını ya da bu mektubu yitirilmiş birtakım saygıları geri kazanmak için kullanmaya çalışmasını son derece masum buluyorum.insan-manzarasi

-Filmin mizah tonu da önemli bu noktada. Ötekileştirme mekanizması biraz da öyle çalışıyor ya; küçümseyerek güldüğümüzde o özellikleri kendimizden atmış mı oluyoruz? O konuda nasıl bir denge gözettiniz?

-Bir denge gözettiğim falan yok. Sadece hayatın içinden şeyler olarak karşıma çıkarlarsa filme de giriyorlar. Hesap kitap yapıyor değilim bu konuda. Hepimizin düşebileceği durumlarla ilgiliyim daha çok. İnsanlar Cem Yılmaz’a gülerken, kendilerinin de aslında öyle olduklarını biliyorlar. İfşa etmeden, risk almadan tanık olduklarında buna, daha çok gülüyorlar. Güldüğün şeyin kendinde de olduğunu güvenli bir mesafeden hissettiğin zaman daha derinden gülüyorsun. Cem Yılmaz çoğu zaman hepimizin yaşadığı şeyleri dile getiriyor. Kendimizle alay etme özelliğimiz ne kadar gelişkinse, o kadar kendimizi ayrı tutmadan bakabiliyoruz.

-Önceki filmlerinize göre çok daha teatral olan bir anlatım biçiminde bu mizahı kurmak nasıl mümkün oldu?

-Bilmiyorum. Gerçekten bilmiyorum. Refleks bunlar. Kendiliğinden oluşan şeyler. Hayat böyle geliyor. Mizahi öğeler çoğu zaman çekimde aklıma geliyor. Ben de bir seyirciyim aslında; çekerken seyrediyorum sahneyi bir yandan. “Burada aslında şöyle bir şey olur” diye geliveriyor aklıma. Bir Zamanlar Anadolu’da filmindeki ikinci zanlının sofrada kola istemesi veya Clark Gable esprisi gibi sonradan seyircinin güldüğünü gördüğüm şeyler tamamen çekim anında gelmişti aklıma. Tutanak uzadıkça uzuyordu, bir anda “Clark Gable görünüşlü” deyiverdim çekimi durdurmadan. Taner (Birsel) de hemen hiç bozmadan adapte oldu, öyle söyledi, o cümleyi tutanağın içine yedirdi, “Clark Gable görünüşlü” diye araya girdi, sonra o repliği ekstra çekimlerle çeşitlendirdim, öyküsünü tamamladım ek çekimlerle. Üniversitede Clark Gable’a benzetildiği filan… Kurguda bir dener bakarım, çalışmazsa atarım, diye düşündüm. Bu fikir senaryoda aklıma gelse, belki de saçma bir şey der geçerim, kim bilir. Karşında cereyan eden sahnenin aklına getirdiği bir mizah türü var sanki. Ya da bende işlem böyle deviniyor, bilmiyorum. Bir Zamanlar Anadolu’da çekimde aklıma gelen bu tür yüzlerce ayrıntıyla dolu.

Kış Uykusu’nda da mizahi öğelerin çoğu böyle. Mesela tren garındaki kapıdan soğuk gelmesi meselesi. O da çekimde aklıma geliveren detaylardan bir tanesi. O adamın yüzü o ilhamı veriyor belki. Önce birkaç tane, adam yana kayıp Hidayet’in Aydın’ın yanına oturmasına izin verir şekilde çekmiştik. Aklıma bu gelince Hidayet’e söylemedim. Sadece oturan adama “yana kayma” dedim. “Ne yaparsa yapsın, ne söylerse söylesin yana kayma, soğuk geliyor de” falan dedim. Böylelikle Hidayet’in ne yapacağını da merak ettim. Hidayet şaşırdı, biraz uğraştı, ama sonunda kös kös öbür yana oturdu. Ama yüzündeki tuhaf şaşkınlık doğal oldu, sahneye yakıştı. Böyle şeyler dener dururum sette. Bir sahneyi çekerken zihnimde bir sürü başka film oynamaya başlıyor. Engel olamıyorum. Çekmeye değer görünenleri çekiyorum, kurguda bir şans tanımak için.
pigeonsinwinter
-Burada ayarlaması daha zor sanki; tüm karakterler kitabi konuşurlarken bir anda öyle gündelik bir diyalog giriyor araya.

-Belki öylesi daha iyi oluyor. Edebî dokunun arada bir kırılması. Ama hayat da öyle. Mizahi öğeler inadına en ciddi anlarda araya giriyor. Belki de böyle bir kontrast yüzünden o detaylar daha mizahi görünüyor.

-Filmin senaryosunda yer alıp da kurguda çıkarılan sahnelerde neler vardı?

-Hidayet ve Aydın arasında bazılarının filme girememesine üzüldüğüm çok sahne vardı. Hidayet ve Fatma’nın beş yaşında bir çocukları vardı. O gitti. Arada bir absürd bir şekilde ortaya çıkıp bir şeyler söylüyordu.

-Peki, kız kardeşiyle Aydın’ın arasında geçen bir şeyler var mıydı sonrasında? Kız kardeş bir noktada ortadan kayboluyor gibi oluyor çünkü.

-Vardı, vardı. Biraz öyle oluyor, evet. Biraz fazla sentimental geldi kurguda, çıkardım. Senaryo yayınlanırsa sonra görülecektir.

-Biraz Cannes’dan da bahsedelim… Ödülü bekliyor muydunuz, özellikle de filmin uzunluğunu göz önünde bulundurunca?
1401197375108
-Bırakın ödülü, ben filmin Cannes’a seçileceğini bile sanmıyordum. Çünkü Cannes hiç sevmez uzun filmleri, hele de benim çektiğim tarzda. Abdellatif Kechiche’in (2013’te Altın Palmiye kazanan) Mavi En Sıcak Renktir’i de uzundu, ama hızlıydı yine de. Bir de “yeter artık bu adam” derler diye düşünüyordum (gülüyor). Festival içinde programlamak bile kolay değildir uzun filmi. O nedenle zaten ayrı bir basın gösterimi bile yapılamadı filme… Ama festivale film seçen komite ayrı, jüri ayrı bir şey tabii. Bir kere seçildikten sonra film artık Fransız seçicilerle hiç alakası olmayan, tümüyle uluslararası niteliği olan bir jürinin eline kalır. Onlar için ise genelde filmin uzunluğunun artık hiçbir önemi yoktur. Ben de jürilik yaptım Cannes’da. O zaman da en uzun filme gitmişti ödül. Beyaz Bant’a vermiştik. Ama benim için festivalin en kısa filmiydi. Çünkü jüri için filmin gerçek süresi değil, duygusal süresi önemlidir. Bir filmi sevmezsen 90 dakika bile bir asır gibi gelebilir. Ama seversen zaten biraz daha sürsün istersin. Onun için bir kere seçildikten sonra, artık filmin süresiyle ilgili bir kaygım yoktu. Tabii jürinin filmi sevip sevmeyeceğini bilemezsin. O ayrı bir konu.

-Filmin uzunluğu ve diyalogların çokluğu da göz önüne alındığında, özellikle yurtdışına izleyenler için takip etmesi zor bir film olmalı…

-Evet, o yüzden altyazıyla özel olarak uğraştık. Çeviriyi burada yaptırdık, çok uzundu, önce ben biraz kısalttım İngilizcesini. Sonra Fransızlar bir çeviri yaptı. Onlar da biraz fazla kısaltmışlar rahat okunsun diye ama o zaman da özü değişmiş filmin. Oturduk, Fransızcaya çeviren kişiyle birlikte, İngilizcesini kısalttık, Fransızcasını uzattık, ikisini de kabul edebileceğim ortak bir uzunluğa getirdik. Cannes gösteriminde Fransızca ve İngilizce altyazıların tümüyle senkron olması gerekiyor. Sonuçta seyircilerin filmi aynı şekilde algıladıklarını hissettim yine de. Daha yorucu oluyordur muhakkak ama çok da uzak gelmedi verdikleri tepkiler. Bir kere kendi dilindeyse altyazı yine de rahat okunabiliyor. Woody Allen filmleri mesela, baştan sona konuşma var ama altyazı Türkçe olduğunda o kadar da yorulmuyoruz sanki.

-Peki yurtdışındaki izleyiciyle Türkiye’deki izleyici arasında bir algı farkı oldu mu sizce?

-Bunu o kadar da tartabilecek bir durumum olmadı henüz ama söyleşilerde sorulan sorulardan yola çıkacak olursam çok da fark ettiğini düşünmüyorum. Filmde sadece bu ülkede yaşayanların anlayabileceği yığınla detay var muhakkak ama bu her filmimde öyleydi zaten. Muhtemelen diğer filmler için de geçerlidir. Onun dışında şunu söyleyebilirim belki, eski filmlerimi sevmeyen, hepsine bir yıldız veren bir Fransız eleştirmen vardı, bu filme dört yıldız vermiş. Hatta sordu bir de söyleşi sırasında, “ben hiç beğenmezdim senin filmlerini, bu sefer çok beğendim acaba neden” diye. “Ben de sana soracaktım” dedim (gülüyor). Evet, eski filmlerimi sevmeyen bir grubun bu filme ısındıklarını fark ettim. Öte yandan eskilerini seven başka bir grup insan da bunu beğenmedi. Belki bu şundan olabilir: Bazı izleyici tipi diyalog aracılığıyla bağlantı kurmayı seviyor. Yani bir filmin anlamını diyaloglar yoluyla alıyor, ona alışmış durumda oluyor ya da onu seviyor. Bu tip izleyici için en korkunç şey sessizlik, konuşmasız bölümler. Tabii diyaloglar yoluyla bağlantı nispeten daha kolay, aktif olmanızı gerektirmeyebiliyor. Anlatılan bir hap gibi kulağınıza düşüyor. Bazıları da az diyalog seviyor, onu daha ‘sinema’ sayıyor, anlamı kendi çıkardığı, bulduğu ya da yarattığı bir sinemayı seviyor. İki türü de duruma göre sevebilenler de var öte yandan.

-Diyalog meselesi ‘yavaşlık’ algısını da çok etkileyen bir şey. Diyalog olunca film genel seyirciye daha akıcı geliyor belki.

-Tabii, benim filmlerim, doğrudan diyalog aracılığıyla filmle ilişki kurmaya alışmış seyirciye şöyle de bir zorluk getiriyor belki: Benim karakterlerim sürekli yalan söylüyor, yani doğru söylediklerinden emin olmamız kolay değil. Genellikle Hollywood sineması o karakterlerin kendilerini doğru ifade ettikleri varsayımıyla ilerler, ben bu durumdan da kaçınmaya çalışıyorum. Karakter yalan söylüyor olabilir, kendini kandırıyor olabilir… Bir de tabii bu filmin uzunluğunu daha az hissettirmesi, beklentiyle de ilgili olabilir, o kadar ağır bir film bekliyorlar ki benden, “aa o kadar da ağır değilmiş” diyorlar. Belki biraz da o yüzden ben, o kadar itiraza rağmen ‘Kış Uykusu’ isminde böylesine ısrar etmişimdir. Seyirciyi uyarmak, beklentiyi düşürmek gibi bir şey. Nuri Bilge Ceylan filmi, üç saatin üzerinde, uyku vaat ediyor filan derken beklentiler o kadar korkutmaya başlıyor ki, seyredilince “o kadar da değilmiş” rahatlaması yaşanıyor.

Fransız ortak Memento, çok karşı çıktı mesela filmin ismine. Hatta filmin Fransa’daki vizyonunda sırf bu yüzden adını Fransızca koymamaya karar verdi. ‘Winter Sleep’ diye girmeye karar verdiler vizyona, uyku kelimesi İngilizce kalınca, o kadar da algılanmaz Fransa’da diye düşünüyorlar… Tabii o bir dağıtımcı olarak her parametrenin henüz filme gitmemiş insan üzerindeki etkisini tartıyor. Filme gidip gitmeme kararları üzerinde etkili olmaya çalışıyor. Bense filmin yönetmeni olarak bir şekilde filme girmiş insanın üzerindeki etkisiyle ilgiliyim. Filme gidenler kendilerini kandırılmış hissetmesinler, olabilecekler konusunda onları baştan uyarayım gibi hissediyorum.

-Uzunluktan bahsetmişken, filmde çok uzun ‘sahne’ler var. Filmin ritmini, sahneleme mantığını nasıl tasarladığınızı konuşalım mı biraz da?

-Tasarım falan yok. İçten geldiği gibi yapılıyor çoğu şey. Ama senaryo üzerinde yedi sayfa oluşuna bakınca Aydın-Necla konuşmasının uzun bir konuşma sahnesi olacağı belliydi. Nasıl olacak bakalım, çalışacak mı falan diye tedirgin olduğumuz oluyordu. Sonuçta çekimiyle günlerce uğraştık ettik. Malzemeye kurguda baktım, yirmi dakikalık bir sahne çıktı ortaya. Oturdukları yerden konuşan iki kişiye odaklanan bir sahne için sinemada epey uzun bir süre tabii. Bazen evde küçük bir meseleden başlayan bir atışma bir bakıyorum 4-5 saat sürmüş gitmiş, nasıl olduğunu da anlamazsın, o konuşmanın ateşi diğer her şeyi yok eder çünkü. Hayatta bu kadar sık başımıza gelen ve sadece oturduğumuz yerde 4-5 saat süren bir konuşma seansı için bir yirmi dakika harcamışız çok mu diye düşünüyorum bazen, ama sinemada bu süreler çok uzun süreler tabii. Kurguda bu sahneyle epey uğraştım. Kısa versiyonlar da yaptım. Ama sonuçta bir süre sonra sanki bu sahne kimi özgün niteliklerine ancak belli bir uzunluk içinde kavuşabiliyor gibi gelmeye başladı. Sanki kısaltınca, ancak belli bir uzunluk içinde ortaya çıkabilen bir ruh hali yok oluyor ve sıradanlaşıyor, sahnenin aynı yerlerde dönüp duran helezonik yapısı kaybolunca biteviyeliğin yarattığı umutsuzluk duygusu yok oluyor gibi geldi. Bir iki küçük kısaltmayla uzun halini korumaya karar verdim. Yani filmin ritminin baştan tasarlanması kolay değil benim için. Ancak kurguda. Çünkü sinema, evdeki hesabın çarşıya uymayabileceği realitesinin en acımasız ölçülerde yaşandığı bir sanat. Bu nedenle, baştan tasarladığın şeylerin çalışmayabileceğinin acı tecrübelerle idrak edilmesi, insanı sürekli bu durumlara karşı uyanık olmaya zorluyor ve daha az ön tasarım, alternatifli senaryolar, varyasyonlu çekimler gibi seçenekleri öne çıkarmanıza neden oluyor.

-Ama yine de film, önceki filmlerinize göre biraz daha tempolu kurgulanmış gibi…

-Doğrudur. Filmle doğrudan ilgili olmayan her şeyi atmaya başladım bir süre sonra, filmde yürüme sahnesi kalmadı neredeyse. Bir odadan diğerine, bir sahneden diğerinin ortasına ‘tak’ diye geçiveriyoruz. Eskiden daha fazla zaman ayırdığım şeyleri bu kez daha ince kırpmak zorunda kaldım. Ama iyi de oldu bence; bu, yan yolların filmi değil pek. Öte yandan bu tip zorluklar insana kurguyu da öğretiyor. Yani kurguda, filmin uzunluğundan mütevellit yoruculuğunu azaltmak için epey çaba sarf ettiğim söylenebilir, kurguda ekonomi için elimden geleni yaptım. Bu yüzden diğer filmlerimde görülebilecek ‘espas’lar mı diyeyim, biraz azaldı bu filmde. Filmin stille ilgili kaygıları da geri plana kaydı biraz. Bu, çekimlerde de böyle oldu, kurguda da. Çünkü bu kadar uzun ve diyaloglu bir filmde konuşma sahneleri çalıştırılamazsa, diyaloglar bizi içine çekemezse, filmin hiçbir düzlemde çalışmayacağını düşünüyordum. Bu yüzden enerjimi stilden çok sahnenin çalışması mantığına harcadım. Mesela açı-karşı açı’yı fazla kullanmaktan çekinen bir yönetmenken bu konuda fazla kısıtlama getirmedim kendime.

-İlk kurgusu kaç saatti filmin?
suburbantrain
-Dört buçuk saatti ama onda bile ata ata gitmiştim.

-Kış Uykusu’nun sanat yönetiminin daha fazla öne çıktığı bir film olduğunu söyleyebilir miyiz? Nihal’in odası, Aydın’ın yazı yazdığı oda… Onların tasarım süreci nasıl oldu?

-Aslında başlangıçta gerçek mekânlarda çekmek istiyorduk filmi, bir sürü odalar aradık bulduk, bir sürü hesaplar kitaplar yaptık ama sonra o oda sahnelerinin çoğunu stüdyoda çekmeye karar verdik. Bir kere lojistik olarak çok zor oluyordu. Haluk oyunları ile çekimler arasında mekik dokuyordu. Oyuncuların bazılarının bir yandan dizileri vardı, gelip gitmeleri zor oluyordu. O uzun iç çekimleri, dikkatle ayarlanması gereken uzun diyalog çekimlerini düzensiz, karmaşık ve parça parça çekmek istemiyordum. O uzun sahneleri oralarda çekmek, sahnenin kendisinden epey fedakârlık etmek zorunda bırakacaktı beni. Yeteri kadar zaman harcayamayacağım, tam havaya girmişken birinin çekimi olacak gidecek falan diye düşündüm ve bazı iç mekânları stüdyoda çekmeye karar verdik. O odalar dışında kalan her şeyi çekip temizleyip İstanbul’a döndük. Rahat rahat odaları hazırladık, biraz dinlendik, güç topladık. Ve yeniden altı haftalık stüdyo çekimlerine girdik. Bu noktada sanat yönetmenimiz Gamze Kuş ve ekibinin harika bir iş çıkardığını söylemem gerekir. Daha önce stüdyoda çalışamamıştım ama çok sevdim. Anlamsız bir ısrarmış doğal mekân, doğal ışık arayışı. Kendi tarihim açısından biraz gençlik takıntıları olarak görüyorum şimdi bunları. Gerçekçilik gerçek mekân kullanmakla elde edilecek bir şey değil. Sen meseleni anlatırken, yani hayat hakkında söylediğin fikirlerinle, samimiyetinle, söyleme şeklinle yaratacaksın onu. Kaldı ki sinema en yapay ortamlarda en yapay enstrümanlarla üretilen sanatlardan biri, yani oyuncuların ‘-mış gibi’ yaptığı bir ortamda gerçek yağmur yağmasını beklesen ya da gerçek odada çeksen ne olur? Bunlar gerçekliği yanlış yerlerde aramak anlamına gelen toy takıntılar gibi geliyor artık bana. Stüdyo her şeyi çok iyi kontrol edebildiğin, ışıklandırmada istediğin bölgeleri gölgede bırakabildiğin, oyuncuyla çok uzun ve rahat zaman harcayabildiğin ve ses çalışmasında da oyuncuları daha alçak sesle konuşturabildiğin bir ortam. Bu sonuncusu da önemli, çünkü gürültü varsa oyuncu ister istemez daha yüksek konuşuyor. O gürültüyü siliyorsun sonra ama oyuncu yüksek kalıyor.

-Kapadokya seçiminden de bahsedelim mi?

Kapadokya olmasını istemiyordum. Fazla güzel, fazla ilginç olabilir diye düşünüyordum ama mecbur kaldık bir anlamda. Bir sürü yere gittim, bir otel olsun, biraz kasabanın dışında olsun ama turistlerin de gelebileceği bir mekân olsun diye düşünüyordum. Böyle olunca deniz kenarına mahkûm oluyorsun, o da en istemediğim şeydi, ‘deniz kenarında yalnız bir otel’ filan. Az da olsa kışın da turistlerin geldiği ve kasabanın biraz dışında izole bir otelin olduğu bir yer olarak Kapadokya’dan başka bir seçenek bulamadık.

-Kapadokya seçiminden sonra değiştirdiğiniz şeyler oldu mu senaryoda?

-Tabii, her zaman en ufak bir değişiklik her şeyi değiştirir. Domino taşları gibi. At konusu Kapadokya kararından sonra girdi senaryoya mesela.

-Müzik bu filminizde biraz daha baskın. Schubert’i yoğun olarak kullanıyorsunuz. Bu tercih de kurguda mı şekillendi?

-Müzik konusunu baştan hiç düşünmem, çekerken de, kurguda bile emin olmam. Yüzlerce şey deneniyor, sonuçta ikna eden bir şey olursa konuyor. Tabii uzunluğu, filmi biraz rahatlatma arzumu kamçıladı diyebilirim. Filmde müzik kullanımına karşı biri olmadığımı her zaman belirtmişimdir; çok sevmem ama karşı da değilim. Müzik kullanan, sevdiğim birçok film var. Sadece kullanma şeklime dikkat etmeye çalıştım, sahneden sahneye geçişlerde kullandım daha çok. Schubert hep aynı temayı kullanıyor gibi ama her tekrarlayışında bir farklılık getirmiş. Her tekrarda aynı müziği kullanıyorsunuz gibi ama aynı müzik değil gibi de… Bir çeşitlemesi var içinde.

Kaynak: Altyazı

***

-Final sahnesine gelelim. Müziğin kullanımı, iç sesle de birlikte filmin sonundaki duyguyu belirleyen bir şey. Eminiz o konuda birçok endişe de yaşamışsınızdır, müzik sahnenin duygusunu çok mu belirliyor diye…

-Bir kere zaten final konusu, o iç seslerin girip girmemesi konusu bizi senaryo aşamasından beri epey tartıştırdı. Sonra hadi yazalım ve çekelim de, kurguda karar veririz dedik. Kurguda hâlâ tartışmalı yapısını sürdürdü ve epey de uğraştırdı bizi. Ama ne olursa olsun muğlak yapısını koruması bizim için önemliydi. O iç düşüncelerin, gerçekten Nihal’e söylenip söylenmediği anlaşılmamalıydı. Onlar sadece iç düşünceler mi, niyetler mi, o anki duygular mı, yoksa Nihal’e bir şekilde söylendiler mi, yoksa söylenecekler mi? Yoksa telepatik bir sözsüz anlaşma mı söz konusu? Fakat söylenenlerin net olmasını ve duygusunu fazla belli etmiş olabileceği tehlikesini, Aydın son sözcüğü söylerken, “beni affet” derken, yüz ifadesinde sözlerinin samimiyetini sorgulatan bir belirsizlik koymuş olmakla dengelediğimi düşünüyorum. Bazen başka hiçbir çare kalmadığında, bükemediğin eli öpersin ya. Översin mesela karşındakini, çünkü kendini rahatlatmak için başka çare bulamazsın, sana utanç veren şeyi ancak bu şekilde yok edebilirsin. Son sözcüğü söylediğinde Aydın’ın yüzünde büyük bir rahatlama görmüş olmamız ve işe yönelme motivasyonunu da bulduğunu görmemiz, omuzlarındaki ağır yükten bir şekilde kurtulduğunu gösteriyor olabilir. Çünkü insanı bu tür bir itirafa getiren nokta, bazen gururunu artık iyice ayaklar altında hissettiği ve sanki artık kaybedecek bundan başka şeyinin kalmadığını sandığı nokta olabilir.
nuri-bilge-ceylan
Öte yandan Aydın gibi hayatı anlamlı bulmakta zorlanan karakterler, istedikleri kadar korunaklı yaşasınlar, başlarına aşağılık bir duruma düşecekleri bir olay geldiğinde ya da gururları ellerinde olmadan ayaklar altına alındığında bundan gizli bir zevk, tuhaf bir hoşnutluk duyduklarını görerek şaşırırlar. Çünkü bu, sebebi ve bedeli ne olursa olsun yine de belli bir anlamın doğuşu demektir. Bu anlam onlara enerji verir, yeniden hayata tutunma arzusu verir. Yazacağı kitaba başlama eylemi daha çok, bir süre için de olsa bu kitabın yazılmaya değer bir şey olduğu duygusunun yeniden doğmasıyla ilgili olabilir… Böyle bir itiraf karşı tarafı şaşırtmak, hatta bazen hayran bırakmak amacıyla da yapılabilir. “Beni aşağılıyorsun ha, ben şimdi kendimi daha da aşağılayayım da hayran ol bakayım” diyen ‘Delikanlı’ romanının kahramanı gibi… Tabii Aydın’ın orada söylenenleri sadece düşünmüş olması ya da gerçekten söylemiş olması o kadar da fark etmez; bir taktik ya da bir niyet olarak var olması yukarıdaki çıkarımları yapabilmek için yeterli. Biz Nihal’in, köpek sesleri eşliğinde, odasında omuzları çökük, yalnız kalakalmasından ve Aydın’ın bir yükü üzerinden boşaltıp özgüvenine yeniden kavuşmuş olmasından ve her şeyin ötesinde işe sarılabilme gücü bulmuş olmasından, Aydın’ın bu ağırlığı, bu yükü bir şekilde kadına yüklemeyi başardığını düşünebiliriz. Tüm bunlar bana göre sahnenin sentimental boyutunu azaltan şeyler olarak düşünülebilir.

-Biz kendi aramızda filmin sonunu çok tartıştık. Herkes farklı şekilde algılamış.

-Ebru ile ben de farklı şekillerde anladık çoğu zaman. Tabii benim bir avantajım var, ben montajda hâlâ farklı şekillerde yorumlayıp anlamını değiştirebiliyorum sahnenin, istediğim tarafa doğru dengeleyebiliyorum.

-Son sahnenin tamamen ironik olduğunu düşünenler de, hiç ironi içermediğini söyleyenler de oldu. Siz özellikle o iç sesi kullanırken sahnenin ironik bir tonu olmasını amaçladınız mı? Karakter kendi içerisinde samimi mi değil mi?

-Ben şöyle düşünüyorum: Böyle eylemler aslında hem samimi hem değil. Çünkü insan böyle eylemleri yaparken samimi hislerinden de faydalanıyor ama kendini korumaktan da vazgeçmiyor. İnsan böyle bir yaratık. Bence bunların hepsini birlikte düşünmek gerekir. Yani sevgilimizin dizine kapandığımızda samimi olmadığımızı düşünmüyorum ama bunun içinde aynı zamanda birtakım hesaplar da olabileceğini kabul ediyorum. Beyin tüm bunları aynı anda hesaba katabilecek kadar kıvrak bir organ. Yani hepsi iç içe diye düşünmek lazım. Bu da bana çok insani geliyor. Aydın’ın sözlerini de öyle değerlendirmek gerekir.

-Filmin sonuyla ilgili soru işaretimiz daha çok şöyle aslında: Diğer karakterlerin bir anlamda ‘hadlerini bildirerek’ geliniyor son sahneye. Ama o iç sesle film, diğer karakterlerden farklı muamele ediyor sanki Aydın’a. Diğerlerinin hiçbirine tanımadığı bir alan tanıyor. Müzikle birlikte duygunun yükselmesiyle de, o muğlaklığı kaybediyor sanki bu sekans.

-Ben hâlâ farklı okunabileceğini düşünüyorum. Özellikle arkasından gelen görüntülerle birlikte düşünüldüğünde. Şimdi bu adam geri dönüyor. Büyük bir utanç duyardım ben olsam, gururum zedelendirdi. Yani ben kararlı bir şekilde gidiyorum demişim, ama gidemeyip dönmüşüm kös kös. Burada adamı hiçbir eylem yapmadan, hiçbir risk almadan bırakmak bana kaçak güreşmek gibi geliyor. Geliyor, tamam gülümsemesinden hafif utancını gördük diyelim, girdi, çalışmaya başladı. Bana yetmez bu. Burada daha büyük bir eyleme ihtiyaç var. Sorar bir şekilde bakıyor kadın, hani gidiyordun diye. Daha büyük bir risk almak zorunda artık bu adam. Yani öyle kös kös gelip, geçip daktilosunun başına oturamaz, iç dünyasını dinginleştiremez. Bir risk almak, bir şeyler söylemek zorunda. O şekilde muğlak bıraktığımız zaman sinemanın gizemli bırakma numaralarına fazla yatarız gibi geliyor.

-Ama tam eylem de değil bir yandan; eylemin gerçekleşip gerçekleşmediğini de bilmiyoruz.

-Ama o daha iyi. Niyet yeterli, o söylenmiş olsun ya da olmasın, onun biz hesabını görelim, nasıl bir formülasyonla kendini ikna etti, onu anlayalım, yeter.

-Aslında İklimler’de de benzer bir diyalog vardı; İsa’nın Bahar’a “ben çok değiştim, geri döndüm” dediği sahnede. Orada adamın söylediklerine inanmamamız için belirli ipuçları vardı, buradaysa Aydın’dan şüphe duymamızı sağlayacak soru işaretleri daha az sanki.

-Seyirci olarak, kadının durumuyla, adamın “affet” derkenki ifadesiyle, sahnedeki diğer her şeyle başka türlü bir sentez yapmak gerektiği görüşündeyim. Sadece sözlerin içeriği, tavşan avı gibi belirgin tutamakları birbiriyle ilintilendirerek bir yorum yaparsak sahne bizi fazla belirgin bir noktaya götürebilir. Ama sezgilerimizi, kendi deneyimlerimizi, kendi itiraflarımızın içindeki aşağılık dürtüleri de hesaba katmayı başarabilirsek manzaranın yeterince bulanacağını düşünüyorum. Köpek sesleri ve Aydın’ın yazacağı şeyin başına oturup gönül rahatlığıyla şakır şakır yazmaya başlamasıyla bile sahnenin tonunun tamamen değişebileceğini zannediyorum. Küçücük başka bir formülasyonun ya da parametrenin hesaba katılmasıyla sahnenin bambaşka anlamlara bürünebileceğini umuyorum.

-Aydın’ın eve elinde tuttuğu tavşanla gelmesi ve oradaki çocuksu bakışı, bu konudaki en belirgin işaret belki de…

-Evet ama tavşan, yakalaması ve yorumlaması daha kolay bir ayrıntı. Filmleri daha çok ruhlarımızla izlemeliyiz. Tavşan yazılara tercüme edebileceğin, tarihte örneklerini bulabileceğin kolay bir tutamak. Eleştirmenin de tutamağa ihtiyacı var, bunu yadsımıyorum. Yazı “böyle hissettim” diye yazamayacağın bir şey olduğu için onu anlıyorum. Ama yine de “böyle hissettim” parametresinin sinema yazısına daha çok girmesini isterdim. Hayatta bir insanı değerlendirirken basit, küçük, ifade edilmesi mümkün olmayan veriler değerlendirmemizde nasıl daha çok güvendiğimiz ölçütler olabiliyorsa, filmleri de böyle seyredebilsek… Bunun için bu şekilde seyretmeye olanak veren filmler de olmalı ortalıkta tabii. Ama var böyle filmler, yok değil. Antonioni mesela…

Aydın’ı böyle sözler söyleme noktasına getiren şey nedir? Televizyonda birkaç sene önce bir tartışma programı vardı. Tanıdığımız, kimliği olan karakterler, bir forum gibi bir şey var, tartışıyorlar. Belli egolar var, ağır laflar ediliyor. Fakat bir tanesi çok kötü duruma düştü. Ama o kadar kötü bir duruma düştü ki kaybedecek bir şeyi kalmadı artık. Kalmadığı zaman aslında o kadar özgürleşti ki birdenbire. Koyverdi kendini. Esprilere gülüyor artık, özgür konuşuyor, rahatladı. Zihni de daha iyi çalışmaya başladı… Aydın da geri dönmekle aslında çok kötü duruma düştü kendi gözünde. Gururunu ayaklar altında hissettiği için hem daha samimi olabilecek, hem de daha büyük riskler alabilecek ya da daha cüretkâr taktiklere girişebilecek potansiyeli hissetmesi olası.

-Para yakma sahnesine geçelim. O sahnede sanki film Nihal karakterini fazlaca harcıyor. İsmail’in bir gururu olduğunu, parayı yakacağını tahmin ediyor olması lazım. O kadar da saf bir karakter değil gibi Nihal. Hem sadaka verir gibi oraya gelecek…

-Ama İsmail’in odaya gireceği belli değildi ki, imama vermeyi planlamıştı parayı…

-Para yakıldığında o kadar şaşırması onu çok saf gösteriyor. Oysa önceden çizilen Nihal, birçok şeyin farkında gibiydi.

-Ama şunu unutmamak lazım: Hepimizin birtakım kör noktaları vardır. Etrafımızdaki insanlara da baktığımızda, bir sürü konuda inanılmaz zeki, becerikli, külyutmaz olan bir insanın bazı noktalarda ne kadar budala ve saf olduğunu şaşkınlıkla görebiliyoruz. Hepimiz için geçerli bu. Pekâlâ hepimiz bazı konularda son derece akıllı ve kıvrak olabilirken, diğerlerinde şaşırtıcı miktarda saf olabiliyoruz. Bir kere bu durumda Nihal’in hiç bilmediği parametreler var. Etrafında hiç öyle insanlar olmamış. Ayrıca bir kere para yakmak denen şeyi, hayatta hiç kimsenin tahmin edebileceğini düşünmüyorum. Filmlerde tahmin ederiz, o başka, orada sinema realitesi denebilecek başka bir yerden bakarız, “bu adam bu parayı atar” deriz. Ama hayatta başına gelse kimse öyle düşünmez. Bu da onun saf olduğunu falan göstermez. Hangimiz hayatta para yakma olayına tanık olduğunu söyleyebilir? Ama Nihal’in gösterdiği tepki konusunda doğrusu ben de emin değildim. Birtakım sebeplerle, aklımdaki her şeyi deneyebilecek kadar çekim yapma fırsatım da olmadı. Çektiklerim arasında en uygun düşeni de bu oldu. Öte yandan, sahnenin zaten genel olarak biraz ütopik, biraz masalsı bir boyutu olsun istiyorduk. Film baştan böyle sahnelere ve karakterlere hazır bir şekilde yola çıkmıştı. Yani karakterler hayattan daha edebî konuşacaklar, böyle durumlar oluşabilecek… Çehov’da, Dostoyevski’de ve genel olarak Rus edebiyatında, bundan çok daha fantastik sahneler vardır. Para yakma ‘Budala’da vardır. Nastasya Filipovna, Rogojin’in getirdiği parayı ateşe atar. Bir de aslında daha fazla esinlendiğim bir Çehov öyküsünde rastladığımı hatırlıyorum. Fakat o öyküyü bulamadım sonra. Nerede diye bakındım durdum. Talan ettim evimdeki Çehov’ları, ama bulamadım. Belki de başka bir yazardı. Bir handa, İsmail karakterine benzeyen asabi bir genç birden paraları sobaya atıyordu. Niye atıyordu, hangi parayı atıyordu tam hatırlamıyorum ama sahne görsel olarak gözümün önünde. Önünü arkasını unutmuşum, ama orası aklımda kalmış. Çehov olması lazım, belki bir gün karşıma çıkar.

-Filmin sınıfsal boyutuyla ilgili çok farklı yaklaşımlar oldu. Bir taraftan en sınıf temelli hikâyeniz olduğu söylendi. Ama mesela Fatih Özgüven alt sınıftan karakterleri inandırıcı bulmadığını yazdı. Tam tersine, alt sınıftan karakterleri iyi çizdiğinizi ama kendinize yakın olan karakterlerin o kadar güçlü olmadığını söyleyenler de oldu…

-Olabilir. Ama zaten bu filmde otantik bir doğruluk peşinde koşmak birincil amaçlarımızdan değildi. Ama bu konuyu tümüyle boşladığımızı da söyleyemem. Zaten ben istemesem de bu konuda sezgilerim devreye girer ve asgari bir seviye tutturur diye düşünüyorum. Kendi kişisel tarihim nedeniyle iki tarafı da az çok bilen biri olduğum söylenebilir. Bu insanların hemen hepsi, kişilik olarak demeyeyim ama sosyal konum itibarıyla iyi tanıdığım insanlar. Sadece reflekslerimle bile belli bir doğruluk sağlayabileceğimi düşünüyorum. Ama dediğim gibi biz bu filmde başka bir amaçla yola çıktık. Otantik bir doğruluk önceliğimiz değildi. Gerekirse Shakespeare’in mezarcısı ya da Dostoyevski’nin Fedka’sı gibi biraz ütopik karakterlere, gerektiğinde hafif fantastik, masalsı ya da gerçeküstü sahnelere yer vermeyi planladık. İsmail karakterinin, zaman zaman Hamdi’nin ya da öğretmenin böyle bir özelliği olsun istedik. İsmail’in evindeki sahnenin biraz sürreal bir boyutu olabilir diye hayal ettik. İmamın evi sanki bu dünyadan bir yer değilmiş gibi, onun Nihal’in gözüne görünebileceği şekilde algılanmasını hedefledik. Aradaki mesafeyi biraz da böyle hissettirmeyi denedik.

-Kış Uykusu yedinci uzun metrajınız ve bir bütün olarak baktığımızda filmografinizi bir arada tutan mesele, çevre-merkez, taşra-şehir arasındaki ilişki olarak görünüyor. İlk başlarda daha kişisel hikâyeler üzerinden çevreyle merkez arasında gidip gelme teması ağır basarken Üç Maymun’la beraber bu daha geniş bir düzlemde devam ediyor…

-Cannes’da röportaj yaptığım bazı sinema yazarları, Kış Uykusu’nun aslında bütün filmlerimin bir çeşit özeti olduğunu, hepsini bir şekilde içinde barındırdığını söylediler. Belki de öyledir. Hayat hakkında hepimizin soruları var, bu soruları daha özgürce tartışabildiğimiz bir film oldu Kış Uykusu. Diyalog da çok yardımcı tabii bu konuda. Daha kısa sürede, hızla bir şeylere değinme şansı veriyor.

Kaynak: Altyazınuri-bilge-ceylan-roportajları

 
Nuri Bilge Ceylan için yorumlar kapalı

Yazan: 10 Eylül 2017 in Şiir

 

Etiketler: ,

Kitaplar arasında hayatı geçirmek yalnızlıksa ben yalnızlığa razıyım

Bu yıl ölümün kıyılarına yaptığım üçüncü yolculuk. 

Ve bir geri dönüş daha.

Ve yine tuhaf bir güven duygusu: “Bu hikâye daha bitmedi…” 

Cankurtaranın sirenleri gecenin karanlığını yırtarken bile gücünü yitirmeyen bir duygu: “Bu hikâye daha bitmedi…”

Başlangıçta, iç dünyamda hafiften nabız gibi atarken, henüz soyut adımlarla ilerleyen bir kıpırdanış. İleriye yönelik, sanki yeterince şekillenmemiş bir köprüde el yordamıyla ilerlemeye çabalayan bir duygu: “Daha söyleyeceklerim, söylemem gerekenler var…” 

Adı Federico Garcia Lorca olan bir köprü…
Evet, köprünün adı Federico Garcia Lorca.
Tam adıyla: “ne garip federico adında olmak…”

Lorca’nın kimliği için kitabın arka kapak yazısının son cümlesine bakmak yeterli : “…Ölümün gölgesi, Lorca’nın şiirlerinden de, oyunlarından da hiç eksik olmadı. Şiddet, acı ve ölüm sanki onun yazgısında vardı. İç Savaş’ın başlarında bir gece Granada’da General Franco’ya bağlı faşistler tarafından yargılanmadan kurşuna dizildiğinde otuz sekiz yaşındaydı.”

General Franco, Lorca’nın ve İç Savaş’ın ardından daha uzun yıllar yaşadı. Şimdi Madrid yakınlarında, harcı uygar insanlığın sonrasız lanetleriyle yoğrulmuş bir anıtmezarda yatıyor. Yeryüzü yolculuğu otuz sekizinci yılında Franco’nun gözlerini kan bürümüş faşistlerinin kurşunları ile noktalanan Lorca’nın mezarı ise belli değil; çünkü insanlık mimarlıktaki onca ilerlemelerine rağmen, tüm dizelerini insanı her defasında daha da insan kılan sözcükler bestelemek için avuçlarından evrene üfleyen şairlere layık gömütler inşa etmeyi henüz başaramadı.

Gömütleri bağlamında Lorca’yı da, Nâzım’ı da saran umarsız bir hüznün ve toprak özleminin köklerini bu başarısızlıkta aramak, hiç de bir abartı olmaz!

Bir ressamın uzattığı köprüden Lorca’nın ölümsüzlüğüne geçmek…

Hayatımın yaklaşık son on yılında karşılaştığım her trajik dönemeci yeni bir başlangıcın ışıkları ile aydınlatan, dostlarımın dostu ressam Hale Işık, bu kez de “yapacağını yapıyor”. Hastaneden çıkmama üç gün kala, elinde Lorca’nın “ne garip federico adında olmak” başlıklı şiir seçkisinin yeni basımı ile (Can Yayınları) yatağımın yanında bitiyor. Erdal Alova’nın hazırladığı ve İspanyolca’dan çevirdiği bu şiirleri yalnızca ‘çeviri’ diye nitelendirmek, her çeviri başyapıtı için geçerli olduğu üzere, çok zor. Alova’nın yaptığı, aslında Lorca gibi bir ölümsüzlüğü Türkçenin o neredeyse eşsiz şiirselliği ile bir kez daha gözler önüne sermekten başka bir şey değil.

Benim yapmam gerekene gelince, Hale Işık’ın sessiz fırçası ile gösterdiği yol, çok açık: “Bak dostum, sana bir şans daha verildi! Birileri sana, elbet istersen, bunca öldürmek peşinde olanlarla dolu bir dünyada ölümsüzlük üzerine söylenebilecek daha nice şarkılar besteleyebileceğini anlatmak peşinde!” 

Peki. Öyle olsun!

Ahmet Cemal

ahmet-cemal

Aydınlara yönelik ciddi eleştirileriniz var. Düzmece aydın, ağır aydın ve alıntı aydınlar diye sınıflandırıyor ve yukarıdan bakışlarını eleştiriyorsunuz..?

Bizde genelde batılı olmak isteyen bir aydın kesimi var. Fakat bu batılı olmanın anlamı çok önemli. Aydın sınıfı Sabahattin Eyüboğlu’nun deyişi ile şöyle bir hata işledi, aydınların genel söylemi “halka inmek”tir. Eyüboğlu bir denemesinde diyor ki, “Neden hep halka inmekten bahsediyoruz da halka çıkmaktan bahsetmiyoruz.” Burada, ‘onlar aşağıda ben yukarıdayım’ diye bir varsayım var. Gerçek aydın tavrı bu değildir. Bizde aydın kesimi batıya oranla çok geç oluştu. Batıda en geç Rönesans’tan sonra aydın kesimi belirginleşmiş, aydın nitelikleri belirginleşmişti. Biz, Tanzimat’la ama asıl Cumhuriyet’ten sonra aydınla tanıştık. Gerçek aydın kesimi hiçbir zaman baskın bir pozisyon elde edemedi. “Gibi aydınlar” tarafından bastırıldılar hep. Bizde aydın tipi şöyle; Ne söylediği anlaşılan değil, ne söylediği anlaşılmayan birisi. Etrafında da onu anlamamakla övünen bir müritler çevresi. Ama gerçek aydının kafası çok aydınlık olduğu için söylediği de çok nettir. Hiçbir bulanıklık yoktur ve halk kesimiyle de çok iyi ilişki kurar. Bizde bu tutum bugün de var.

Türk yayıncılığının ağır bir çevirmen sorunu olduğunu söylüyorsunuz.

Çeviriyi hep teknik bir konu olarak düşünüyoruz. Çeviri teknik bir iş değil. Hele edebiyat çevirisi hiç değil. Ayrıca, iyi bir çeviri yapabilmek için anadilini çok iyi bilmek gerekiyor. Çünkü yabancı eseri kendi anadilinde var edecek. Dolayısı ile bu, doğrudan doğruya bir nakil, bir aktarım değil. Bunlara dikkat edilmediği taktirde, o yapılan bir çeviri olmuyor. Herşeyden evvel, Türkçeye yazarın üslubu gelmiyor ya da yanlış geliyor. Geçmişte bazı çevirmenler her yazarı aynı üslupla çevirirlerdi. Bence çeviri sorunumuz bilgi sorunumuz. Çevirinin ne olduğunu bilmemekten kaynaklanıyor.

Yine çeviriyle ilgili sizin yayınevlerine yönlendirdiğiniz soruyu ben size sormak istiyorum: Sizce yayınevine gelen çevirilerin temel sorunu yabancı dil bilmemekten mi, Türkçe bilmemekten mi kaynaklanıyor?

Ben bu konuyu geçtiğimiz yıl güvendiğim yayınevlerine sorarak özel bir soruşturma yaptım. Aldığım cevap aynıydı: Türkçe bilmemekten kaynaklanıyor. Ve şu da vahim bir hata, yabancı dili iyi öğrenenler zaten çeviri yapabileceklerine inanıyorlar. Bir yabancı dili en iyi kendi anadilinizi bildiğiniz kadar bilebilirsiniz. Daha fazla bilemezsiniz çünkü düşünmeyi biz anadilimizde öğreniriz. Bazen birisi için, “Çok iyi Almanca, İngilizce biliyor, hatta anadilinden daha iyi” deriz. Bu çok saçma bir şeydir.

Bir eleştiriniz de eleştirmenlere. Eleştiri yetersizliğinden yakınıyor ve yazarın kişiliğine yönelik dedektiflik yapıldığını söylüyorsunuz…

Bu tür eleştirmenlere eleştirim şu;  gerçek bir dedektiflik işine giriyorlar. ‘Bak falanca karakter aslında o yazarın kendisi’. Okuru bu yönden yönlendiriyorlar. Bunun okura hiçbir yararı yoktur. Çünkü onun kim olduğu önemli değildir. Romana göre, öyküye göre nasıl anlatıldığıdır. Yaşayan biriyle özdeşleştiğini bilmek hiçbir bilgi getirmeyecektir okura. Ama bunu yapanlar hala var.

Bizde biraz kitap tanıtımı gibi oluyor herhalde?

Evet o da ayrı bir sorun. Eleştiri sözcüğünü biraz cömertçe kullanıyoruz. Kitap tanıtım yazısında eleştiri yapılmaz, yapılmamalıdır. Eğer kitap tanıtma yazısının içine siz biraz da eleştiri katarsanız büyük hatadır.

Sizi tanıyanlar ve okuyanlar dil kullanımı konusundaki hassasiyetinizi ve eleştirilerini iyi bilirler. Türkçeyi hakkıyla kullanabiliyor muyuz?

Yapılan bir araştırmada ortaya çıktı ki, 75 bin dev sözcük dağarcığından Türk insanı günde 200 – 300 sözcükle idare ediyor. Ludwing, “Dilimin sınırları, dünyamın da sınırlarıdır” demiştir. Bu şu demektir, siz ne kadar tanımlayabilirseniz o kadar tanırsınız dünyayı. 250 kelime kullanmak, dünyayı 250 – 300 kelimeyle tanımak demektir. Bugün Türkiye’de “En az bilinen dil hangisidir?” diye ciddi bir bilimsel araştırma yapılsa Türkçe çıkacaktır diye düşünüyorum. Bunun da nedeni şu, biz kendi dilimizi bildiğimiz varsayımındayız. Bizim dışımızda hiçbir toplumda böyle bir şey yoktur. Dile devamlı özen göstermeliyiz. Dile özen şudur;  eğer kapıcınıza yazdığınız bir not ile çok yüksek bir makama yazdığınız not arasında özen bakımından fark gözetmiyorsanız, siz dile özen gösteriyorsunuz demektir. Konfüçyüs, “Bir kültürde çöküş önce dilde çöküşle başlar” diyordu. Bugün dilimiz çok vahim bir durumda. Bunu televizyonda da, basında da görüyoruz.

Gerçek roman okurunun önemine vurgu yapıyor ve “Ülkemizde 10 bin gerçek anlamda roman okuru olsaydı bugün epey farklı yerlerde olabilirdik” diyorsunuz.

İyi bir edebiyat okuru demek okuduğu üzerine kafa yoran, onu içselleştiren, dolayısı ile bilgiye dönüştüren kimse demektir. Okuyup geçen değil. Bizde insanlar kitap okumuyor, bakıyorlar. Eski Yunanca da “görmek” kelimesi bir şeyi fiilen ele geçirmek demektir. “Bakmak” deyince sadece bakmak demektir. Bu, böyle bir şey. İyi okur, edebiyat eserini kendi içinde tartışandır. Bizde bu eğitim eksik çünkü alışılagelmiş şey bir edebiyat eseri okunur, sonra ana fikri bulmaları istenir. Sanki her edebiyat eserinin bir ana fikri varmış gibi. Halbuki edebiyat eserlerinin önemi, çok fazla ana fikre gebe olmalarıdır. Üniversite’de de Hamlet’in ana fikri nedir diye soruluyor. Hamlet’in ana fikri aynı olsaydı, 400 yıldır oynanmazdı. Eskirdi. Öğrenciler de yüzeysel okumayla yetiniyorlar. Onun için iyi okur sayımız çok az.

Yazılı dostlar ihanet nedir bilmezler ve cömertlikleri hiçbir insanda olmadığı kadardır?

Onları ne zaman açsanız size vermiyorum demez. Kendini açar. O bakımdan çok sadık dostlardır. Yeni bakış açıları verir, ihanetlerine uğramazsınız, sizi yalnız bırakıp gitmezler.

Yalnızlık hissetmiyor musunuz hele hele çeviri insanı yalnızlığa iten bir iş olsa gerek?

Bu soruyu bana “Tarabya Çeviri Ödülü” kazandığımda bir Alman radyosu da sormuştu. Aynı yanıtı veriyorum; Kitaplar arasında hayatı geçirmek yalnızlıksa ben yalnızlığa razıyım. Çevirmenlik yalnız çalışılan bir meslek evet ama zenginleşiyorsunuz.

Bir denemenizde bugünün insanı kendini robotlaştırma peşinde diyorsunuz.

Genç kuşak düşünerek hayatını var etme yerine olanlardan birine katılmayı tercih ediyor. Hayatını kendi kurgulamak yerine, modellenmiş olana katılmayı tercih ediyor. Üniversite öğrencilerinde de çok sık gözlemliyorum. Biz tembel bir toplumuz. Ve ben diyorum ki, biz yatay bir toplumuz, dikey bir toplumuz. Çok ağırcanlıyız. Çabalar bizi korkutup yıldırıyor.

Bir eleştiriniz de modern sanata ve edebiyata yönelik

Modern sanat ve edebiyat çok fazla biçime, içerikten uzaklaştı. Yani, doğa, insan ve sanat birbirinden kopamaz. Bugün bize sanat diye sunulanlar, edebiyat diye sunulanların kaçta kaçı insanca artık çok ciddi tartışmak gerektiği kanısındayım. Yapay buluyorum…

Röportaj

 
Kitaplar arasında hayatı geçirmek yalnızlıksa ben yalnızlığa razıyım için yorumlar kapalı

Yazan: 02 Ağustos 2017 in Şiir Gibi

 

Etiketler: ,

 
%d blogcu bunu beğendi: