RSS

Etiket arşivi: Meral Okay

Bir şey oldu bu memlekete. Kimse kimseyi sevmez oldu

Meral için…

Yazmam böyle şeyleri. Özel meseleler bunlar. Ama sanırım bu kez kayda geçmeli. Niye? Anlatacağım.

Sabah sekizdi galiba, belki daha erken. Uyuyorum. Telefon çalıyor, telefonda bir kadın hüngür hüngür ağlıyor:

“Yazını okuyorum şimdi onun mezarı başında. Bugün Yaman’ın ölüm yıldönümü.”

Susuyorum.

Ağlarken şaşkınlığıma gülüyor:

“Meral Okay ben.”

Yıl 2002’ydi. Irak’a savaş açacaklardı, Meclis’te harıl harıl fezleke çalışması. Mehmet Ali Alabora ile birlikte Savaş Karşıtları sözcüsü yaptılar ikimizi. Kafası kesik tavuk gibi koşturuyoruz, bir Ege Üniversitesi’ndeyiz, bir ODTÜ’de, hatta bir gece Ankara’da Roman mahallerinde davulcu zurnacı örgütlemekte. Geceleri sokaklarda binlerce insan beraber zıpladığımızı hatırlıyorum şimdi:

“Öldürmiycez ölmiycez! Kimsenin askeri olmıycaz!” Arjantin’den dönmüşüm. Kafam bir gönül meselesine bozuk, fena bozuk. O sebeple zaar, Arjantin eylemleri ile Irak işgali arasında, o hengamede yani, bir aşk yazısı yazmışım demek. Hatırlamıyorum şimdi hangi yazı. Bilmem numaramı nasıl buldu, telefonda Meral Okay o yazıya ağlıyor sarsılarak. Ben böyle tanıştım Meral’le. Aşk, o zaman, Yaman’a bir zamanlar yazdığı mektubunda söylediği gibi, “Her şeyin üzerinden atlayabiliyordu”. Aşk yüksek atlayabildiği için belki, savaş Türkiye’yi geçip uzun atlayabiliyordu…

Aynı yıl. Sezen konserler veriyor. Ermenice, Yunanca ve Kürtçe şarkılar söylüyor, çocuklarla beraber sahnede. Yer yerinden oynuyor. Paşalar çıldırmış, vatandaş (!) ayakta. İzmir’de konser verilmiş, İstanbul’da verilecek. Fakat Sezen tedirgin. Bir yazı yazıyorum o zaman. Yazıyı sevmiş, Meral’den almış numaramı, Sezen arıyor bu sefer. Konsere davet ediyor. O günlerde de ne varsa, tansiyonum inip çıkıyor. Konser muhteşem. Meral kulise götürürken beni “Meral ben iyi değilim, tansiyonum yükseliyor galiba” dememle küüt! Kulisten içeri yuvarlanıyorum. Gözümü açtığımda sağ kolumda Sezen tansiyonumu ölçüyor, sol yanımda Cemil İpekçi nabzımı alıyor. Ayakucumda Mehmet Ali Birand, Zeynep Oral ve Güler Sabancı! Bir ölümlü bu ebatta bir absürdlüklükle sınanmamalı.

Ertesi sabah yine çok erken bir saatte -erken aramak bu ekibin huyu, böylece anlıyorum bunu- telefonda tanıdık bir ses:

“Bak ben sordum, keçiboynuzu yiyecekmişsin tansiyon için. Göndereyim mi keçiboynuzu!”

Duraklayınca ben:

“Sezen ben, Sezen!”

Çok güldüydük o telefonda ve sonra Meral’le. “Bana bunu yapmayın” dedim, “Gözümü açıyorum Sezen tansiyon alıyor, gözümü kapıyorum bir sabah sen arayıp ağlıyorsun! Sarsmayın beni arkadaş!”

Meral’in bütün gövdesini sarsan bir gülüşü vardı, dipten gelen. Yüzünün tamamıyla gülerdi…

O günler iyi günlermiş. Şimdi bakınca… Sonra Türkiye’ye ağır ağır bir şey olmaya başladı. Sinsi bir tür nefret başını çıkardı bütün duyguların arasından. Alaycılık bütün üslupların arasında belirginleşmeye başladı. “Başka şeyler söylemek lazım” diyenleri askerler değil, hayaletler kovalamaya başladı. Bizans entelejansiyası bir kalyon gibi gıcırdayarak yön değiştiriyordu. Meral, Yaman’ı anlattığı mektubunda söylemiş: “Herkes kendi bacağından asılan koyunlar tarifinde”! Sanki o gün yağan yağmurlar -bugünden bakınca bir kez daha- bu çamurları getirdi. Bu dönemi sonra anlayacağız. Şimdi anlamaya çalışanların başına iş geliyor, malum.

Yıl 2005. Beyoğlu’nda bir kahvede kırık Türkçeli bir adam yaklaştı. Gömlekli, kumaş pantolonlu ve gayetten özgüvenli. Beyefendinin sadece bir yıl sonra beni “Beynelminel” adlı filminde gazeteci rolüne çıkaracağını kim bilebilirdi? Sırrı, o filmde beni “artiz” yapıp, Meral’i de konsomatris rolüne çıkararak bir dönemi anlattı. Şimdi bakıyorum Meral’in yarım yamalak yazılmış biyografisine. Aceleyle hazırlandığı öyle belli ki. “12 Eylül döneminde yaşadıklarını Beynelminel filmine yansıttı” diyor biyografiler, kesip kesip yapıştırmış bütün siteler. TİP’in işyeri temsilciliğini yapmış, sonuna kadar her röportajında muhalif olduğunu hissettirmiş bir kadının, aşkını ve isyanını memleketiyle birlikte yaşadığı on yıllar öyle bir cümle ile… Neyse.

Sonra davalar başladı. Sonra Türkiye biraz daha değişti. Taşları bağladılar azizim, taşları sıkı sıkı bağladılar. O yüzden Meral ciğerinin derdine düşmüşken, o güzelim kadını, tehditler yüzünden ev taşımak zorunda bıraktılar. Muhteşem Yüzyıl’da Kanuni, Hürrem’i öptü diye ve bilmem hangi kutsallar zedelendi diye, kanser tedavisi sırasında Meral’i polis korumasına mahkum ettiler. Sübhaneke, dinimiz, amin. Taşları bağladılar azizim, geri kalan herkesi susturdular. Sadece ezberlettikleri şarkıları söyleyebilenleri ekranlara oturttular. Öpüşmeden aşık olanlar, kavga etmeden yenenler, cin olmadan adam çarpanlar ülkenin yeni kurallarını koydular.

“Bana bak! Söz ver bana. Konuşacaksın. Susmayacaksın”

dedi Meral. Şubat ayında, o delirmiş gibi kar yağan günlerden birinde, yine bir sabah telefonunda:

“Derhal buraya geliyorsun!”

“Kayda Geçsin” çıkmış, malum saldırılar başlamış. İşsiz kaldığımda da aramış, ama Meral o günlerde kesinlikle daha yakın temas gerektiğine karar vermiş.

Eve girdim, elinde televizyon kumandası, ekranda iki soytarı “Türkiye’de demokrasi ne güzel! Ah ne güzel!” makamından analiz manaliz bir şey yapıyorlar. Meral küfrediyor:

“Kardeşim sen kendini daha beter mi hasta edeceksin!” dedim.

“Yok yok” dedi, “Bana iyi geliyor. Küfrediyorum bol bol.”

“Anlat bakayım, ne oluyor?” dedi. Anlattım. “Delirtecekler beni Meral” dedim, o zaman işte “Bak ben kibarlıktan kanser oldum. Sus sus sus… Sonra böyle oldum. Bana bak! Söz ver bana…” Sonra 12 Eylül’ü anlattı. Biraz Yaman’ı. Ölüm tehditlerini anlattı. Cüppeli cüppesiz tehditleri… “Bir şey oldu bu memlekete. Kimse kimseyi sevmez oldu” dedi.

Sonra Meral gitti…

İnsanın en çok asaletini hırpalıyor memleketim. Ne ümidini, ne inadını ama en çok yasının asaletini… Eti parça parça koparan alıcı kuşlar gibi. Yaşarken onu kanser edenler, daha son nefesini verir vermez yağlı yağlı sırıtmaya başladılar internet sitelerinden. Bir araba irin. Ayıptı eskiden böyle şeyler. Ama Meral’in dediği gibi, “Bir şey oldu memlekete.”

Onu ilk tanıdığım günlerde yüzbin insan yürüyorduk Ankara’da. “Savaşa hayır!” diyorduk. Gazetelerde harıl harıl savaşa karşı yazıyordu yazarlar. Yazmayanı çok ayıplıyorduk. Şimdi bakıyorum, ayıplayacak pek insan bırakmadılar. Şimdi bakıyorum da Meral’in kanseri, ayıplanacaklar karşısında kibarlık gösterip susmaktan olan kanseri yani, bu memleketle ilgiliydi. Meral’i uğurladığımız gün Suriye ile savaşın çıkmasından yakın bir ihtimal olarak bahsedildiği bir gün. Kimse yürümüyor sokaklarda. Yürüyenler ekseriyetle voltada. Sonra “Aşk niye yok?” diye sorarsanız diye Meral söylemişti mektubunda:

“Bir de aşık olunacak mecra kalmadı. Artık ortak alanları paylaşmıyoruz. Bizim agoramız yok artık. Herkes kendi bacağından asılmak isteyen koyun tarifinde.

Bu hem maddi hem manevi bir şeydir. Gelir, böyle adamı aşkta da emniyet arayan birine dönüştürüverir. Herkes kendi kişisel başarı öyküsünün peşinde. Belki de biz herkes için daha adil, daha vicdanlı daha temiz bir dünyanın düşünü paylaştığımız için başkalarıyla da bir arada durmanın ne kadar zenginleştirici bir şey olduğunu biliyorduk.

Şimdi bu duyguların esamesi okunmuyor. Yoksullaşmamız sadece ekonomik anlamda olmadı. Duygusal anlamda, dayanışma anlamında birbirimizin yaralarına bakma konusunda da yoksullaştık. Şimdi empati denen modern kavram var ya, biz onun ağababasını tanıyan ve buna içerilmiş bir dünyadan geldik buralara.”

Yazmam böyle şeyleri, özel meseleler bunlar. Ama bu kanserin bu memleketle ilgisi var. Bu aşkın olduğu kadar…

Kederim sana nur olsun Meral.

Ece Temelkuran

 
Bir şey oldu bu memlekete. Kimse kimseyi sevmez oldu için yorumlar kapalı

Yazan: 28 Nisan 2014 in Şiir Gibi

 

Etiketler: ,

Meral Okay’ın Şarkıları Kalbimizde Kaldı

Bazen bir sözden yola çıktı, bazen bir hikayeden. Ama asıl kaybettiği erkeğe özlemle yazdı bütün o sözleri… Geçen hafta vefat eden Meral Okay, Masum Değiliz, Adı Bende Saklı gibi şarkılar dinlendikçe hatırlanacak.

Bu yaz güneş biraz daha eksik, el ele verin azaldık…” diye başlıyordu, Sezen Aksu’nun çok yakın dostu Yaman Okay için yazdığı şarkı. ‘Adamların adamı’ Yaman Okay’ın gidişinin arkasından yazılmış bu şarkı, şimdi onun 19 yıl önce arkasında bıraktığı hayat arkadaşı, aşkı Meral Okay için çalıyor. Gidişiyle ilgili “Vefat etti,” ya da “Bir süredir savaştığı hastalığına yenik düştü,” tarzı cümleler kurmak, onun varlığına da yokluğuna da yakışmıyor. Gittiği gün evinin önüne konmuş bir çift ayakkabasının fotoğrafı anlatıyor sanki her şeyi… Söyleyecek daha çok sözü olsa da; canlandırdığı karakterler, yazdığı hikayeler, şarkılar hepimize bir ömür yetecek şüphesiz. Ve Meral Okay yazdığı şarkılarla, hayatın öbür kıyısından elimizi tutmaya devam edecek. İşte o şarkılardan bazıları…

Masum Değiliz: Şarkı sözü yazarı olarak Meral Okay’ın ismiyle karşılaştığımız ilk şarkı. Sezen Aksu, Meral Okay’a çok sevdiği eşi Yaman Okay’ın ardından hayata tutunması için bu şarkının yer aldığı Deli Kızın Türküsü albümünde birlikte çalışmayı teklif eder. Böylece Meral Okay’ın şarkı sözü yazma macerası başlar. Birlikte yazdıkları Masum Değiliz, kalbini bir mektup gibi buruşturup fırlatılmış hissedenlere içindeki çocuğa sarılmalarını söylerken, çığlık çığlığa hiç kimsenin masum olmadığını da dile getirdi. Şarkının bestecilerinden Uzay Heparı da, bu şarkının yazılmasından bir süre sonra aramızdan ayrıldı ne yazık ki.
Masal: Meral Okay’ın Sezen Aksu ile birlikte yazdığı Masal, Sertab Erener’in sesinden L’âl albümünde hayat buldu. Bu şarkı “Bir varmış bir yokmuş, dünya masalmış...” diye hayatı özetler kısaca. Bütün hırslarımıza, öfkelerimize, çabalarımıza karşılık, hayatta herkesin payına düşen elmayı almaktan öteye gidemediğini ve her yolcudan geriye sadece hoş bir seda kaldığını hatırlatır usulca.
Adı Menekşe: Levent Yüksel’in seslendirdiği Adı Menekşe, Meral Okay ve Sezen Aksu’nun birlikte ürettiği en özel şarkılardan biri. Aksu bu şarkıyı kendi albümünde de okuyarak, dostuna bir sürpriz yapmıştı. “Bu şehrin meydanlarında, garında, rıhtımında sensizlik bir türlü yakamı bırakmıyor…” sözleriyle büyük bir yalnızlığı anlatan şarkı, Meral Okay’ın, yokluğuna bir türlü alışamadığı eşine seslenişi gibi.
Valiz: Sezen Aksu’nun yıllar önce keşfettiği Yeşim’in aynı adlı albümünün çıkış şarkısı olan Valiz, Sezen Aksu-Meral Okay imzalı çok özel şarkılardan biri. İzmir’den İstanbul’a göç edişi anlatır. Valizini toplayıp, kaderinin koluna girenlerin şarkısıdır.
Son İstanbul’da: Levent Yüksel’in bazı kişilerin başucu olmuş şarkısıdır. Meral Okay, “Bu ev, bu avlu, terk edilmiş bu bahçe neydi, ne hale geldi?” derken, Yaman Okay’ın ardından uzun bir süre gidemediği Türkbükü’ndeki evlerini anlatır belki… Minik Serçe ise o sırada, Kanlıca camlarından batan günü seyreder. Hasrete alışmış bu iki kadın, “Dokunma, 40’lı yaşlarımdayım son İstanbul’da…” diyerek, yalnızlıklarıyla baş başa kalmayı tercih ederler.
Ruhun Duymaz: Hayat sadece acıdan ibaret değildir elbette. Sezen Aksu ve Meral Okay’ın gözyaşları kadar, kahkaları da vardır; hayatı ciddiye aldıkları kadar, ti ye almasını da bilirler. Dolap çevirenleri, hiçbir şey yapmadan komşuda pişenin kendilerine düşmesini bekleyenleri anlattıkları Ruhun Duymaz, keyifli bir Emel Müftüoğlu şarkısı olarak yerini alır.
Var Git Turnam: Sezen Aksu’nun Işık Doğudan Yükselir albümünde yer alan bu şarkı, Meral Okay’ın dediği gibi aşk ve mutluluk yerine, ayrılık ve acının kutsandığı toprakların türküsüdür. Okay ve Aksu yerinden, yurdundan ayrı olanları selamlamış, gidişlere anlam veremedikleri için “Bu ayrılık kanun mudur?” sorusunu hayatın yüzüne fırlatmışlardır.
Gül: Meral Okay ve Sezen Aksu, Goran Bregoviç’in müziği üzerine yazdılar Gül‘ü. Bir kadın sevdiği erkeği, başka bir kadın yüzünden kaybettiğinde, zamansız koparılmış bir gül gibi solar.
Adı Bende Saklı: Türk Pop Müziği’nin en sevilen şarkılarından biri olduğu kadar, uykuları geçmişle bölünenlerin içini en çok acıtan şarkı sözlerindendir. Meral Okay ve Sezen Aksu’nun 15 dakikada yazdığı bu şarkı, aradan 15 yıla yakın bir süre geçmesine rağmen hâlâ dinleyenleri ağlatabilecek kadar etkilidir. Özellikle “Uzak diyarlarda evli barklı, mutluluk en çok onun hakkı...” kısmıyla derinden sarsan şarkının kırık dökük hikayesi de, Okay ve Aksu’da saklı…
Şimal Yıldızı: Önce Yaman Okay’ı, ardından Onno Tunç’u uğurladılar birlikte. Yol arkadaşını kaybetmiş bu iki kadının, yürek yüreğe verip yaralarını sardıkları şarkılardan biridir Şimal Yıldızı. Kalplerinin zarif efendilerine “Şimal yıldızım neredesin?” diye sorarlar. Onlar hasar almadan havalanırken bu tufandan, kendilerinin nasıl yaralandıklarını anlatırlar.
Yine Mi Çiçek?: Meral Okay, Çiçek Bar’ın işletmecisi Arif Keskiner’in Yine Mi Çiçek? sözünden yola çıkarak yazar bu şarkıyı. Müzeyyen Abla’nın eşliğinde, dostlarla geçirilecek güzel bir gece için Madam Despina’dan masayı kurmasını ister. Ne biten topik dert edilir bu sofrada, ne de başka bir şey. Yeter ki canlar sağolsun, yeter ki çiçek gibi güzel olunsun. Ara Dinkjian’ın insanın içini titreten müziği, Cihan Okan’ın yürek burkan yorumu ve Sezen Aksu’nun eşsiz vokaliyle çoğumuzun sofrasına konuk olan bu şarkı, Fatih Okan’ın ödüllü filmi Duvara Karşı’nın da unutulmaz sahnelerinden birine imzasını attı.
Çağlar Yerlikaya

 
Meral Okay’ın Şarkıları Kalbimizde Kaldı için yorumlar kapalı

Yazan: 28 Nisan 2014 in Şiir Gibi

 

Etiketler:

Hayat hafif ve kısa bir şeydir

Hayatımıza önce İkinci Bahar’ın Kasap Nebahat’i; Yeditepe İstanbul’un Havva Ana’sı olarak girdi. Arkasından senaryosunu yazdığı; yayınlandığı dönemde reytingleri alt üst eden ve bir Kapadokya efsanesi yaratan Asmalı Konak ile… sonrasında Bir Bulut Olsam ve Mardin Günleri… ve nihayet Muhteşem Yüzyıl…

Elbette sadece bu kadar değil, reklamcılıktan yayıncılığa, söz yazarlığından senaristliğe, yapımcılıktan, oyunculuğa… Elini attığı her işten yüzünün akıyla çıktı.

Şöyle bizim de mahallemizde bir Kasap Melahat’imiz olsa sırtımız yere gelmezdi, satırı tezgâha sapladığı anda kendimizi hiç de yalnız hissetmezdik, diye düşündürdü bana hep.

Kırk bir yaşında kanserden kaybetiiği eşi Yaman Okay için “En zoru bir ölüye aşık kalmak…” demişti bir keresinde. Yaman’ı ile hiç bir zaman sahip olamadıkları çocuklarına Asmalı Konak ile ‘Hayat’ verdi. Hepimize ‘hayat dolu’ gelirdi ama hayatı ömrümüzü doldurmaya yetmedi.

Yaşarken onun çok yakınında; hastalandığında başucunda; gittikten sonra da ardında bıraktığı büyük boşluğun içindeki o umarsızlık anlarında hüzün ve tebessümle içini çeken ve yoluna Meral’siz devam etmek zorunda kalan çok yakın bir kaç dostu vardı ve bunlardan biri de sevgili Melek Taylan Ulagay’dı.

Ölümünün birinci yılında Meral Okay’ı konuşabilmek, kahkaha ve gözyaşlarıyla bir arada anabilmek için -başka türlüsü mümkün olmadığından- sevgili Melek Taylan Ulagay’ın Tünel’deki ofisinde buluştuk.

Buyrun:


Nasıl tanışmıştınız Meral Okay ile? Bu kadim dostluk nerede ve nasıl başlamıştı?

Ben onu tanıdığımda daha yirmi beş yaşındaydı. Benden on beş yaş filan küçük. Biz Yaman ve Meral ile Bodrum Türkbükü’nde o meşhur Eda Pansiyon’da tanıştık. Seksenli yılların başı. Zaten 12 Eylül sonrası hepimizin kafası bir ters yüz olmuş. Orhan (Taylan) cezaevindeydi hatta. O zamanlar Türkbükü hâlâ köy, sadece pansiyonlar var. Meral ile Yaman küçük bir ev de tumuşlardı sonradan. O yıllarda hepimiz dağınığız, kırık dökük bir durum aslında işte… Ama bizim kuşak öyle kırık döküklüğe filan kulak asmadığı için… İşte öyle tanışmış olduk. Meral ile hayatı kavrayışımız, mizah anlayışımız o kadar aynıydı ki… O kadar çok anımız var ki…


O yıllarda ne yapıyordu Meral Okay?

O zaman daha ziyade basın yayın sektöründeydi, yayıncılık yapıyordu, bir ara Birikim’de de çalıştı sanıyorum. Yaman’la evlendikten sonra önce tiyatro sonra da film işine girdi. Çok da iyi oldu. Çok yetenekli bir kızdı Meral, elini atıp da altından kalkamayacağı bir iş yoktu. Sonra da işte Yaman ile Almanya’ya gittiler… 

Dönüşte de burada devam ettiler işte. Yaman vesilesi ile tiyatro ve sinema çevrelerine daha yakın oldu. Meral çok yetenekli bir insandı ama hep söylediğim gibi en önemli özelikleri müthiş zekası ve çalışkanlığıydı. Yaman da öyleydi, kısacık bir ömre öyle çok şey sığdırdılar ki. Ama işte Yaman’ı da çok erken kaybettik…


Yaman Okay’ın ölümünden sonra, depresyona girdi mi Meral Okay, nasıl toparladı?

Ya kadının depresyona girecek durumu yoktu ki. Yoksul ve çalışmak zorunda olan insanlar nasıl depresyona girsin, depresyon varsıllar için geçerli olan bir şey. Bizim geçmişte yaşadığımız şeyleri düşününce… depresyondan hepimiz giderdik ama öyle bir lüks yoktu bizler için, hayat hep devam etti, aslolan hayattır. Ne yapabilirsiniz ki?

Yaman vefat ettiğinde Meral çok gençti. Onu kaybedince, daha da çok işe verdi kendini. Ve hayatına hiç kimse girmedi. Ben “kendini bu kadar kapatma” dedim ama Meral Yaman’ın vefatından sonra üç katı çalışmaya başladı, hayatındaki boşlukları çalışarak dolduruyordu. Keşke öyle olmasaydı diye düşünüyorum şimdi. O kadar yaratıcı, zeki ve hoş bir insandı ki.

Ama Yaman’la da acayip bir dayanışma içindeydiler. Bizim ilişkilerimiz de farklıdır sonuçta. Bizde evlilikler, karı kocalıklar da her şeyden önce derin dostluklara dayanır. Dolayısıyle kolay olmuyor tabii, ordan hop diye başka bir yere geçeyim, başka bir hayat kurayım. Bizim için zor şeylerdi…


Meral Okay bir söyleşisinde şöyle demişti: “Yaman’ın kaybıyla birlikte hayatın çok kısa ve hafif bir şey olduğunu fark ettim… Ölüme koşan birine eşlik edince pek çok şey öğreniyorsun. O gidecek, engel olamıyorsun, durduramıyorsun. Ne tıpla, ne aşkla ne duayla. Bir anlaşma var sanki. Ve sen tanıksın… Saniye saniye. An an… O gidişin süratine, onu yaşayan insanın paniğine, korkularına, acısına, öfkesine, hepsine tanıklık ediyorsun… Elin değiyor ölüme…” Sen de aynı tanıklığı Meral ile yaşadığın için soruyorum; nasıl başladı bu süreç?

Ankara’da, Uçan Süpürge’de festivaldeydik. Otelde otururken bana dedi ki “Melek sen anlarsın böyle şeylerden, şuramda bir şey çıktı bunu bir göstersek mi? Şurasında -sol göğsünün üstünde- bir cilt altı lezyonu vardı. Ben de baktım ve elime bir sertlik geldi, gerçekten de beğenmedim, 2011’in Mayıs ayıydı sanıyorum. Ben de buna taktım kafayı, Meral’in sağlığı konusunda ihmalci olduğunu bildiğim için. İstanbul’a dönünce aradım ve “yürü doktora gidiyoruz!” dedim. Birlikte gittik işte.

Operatör Mehmet Bey çok esaslı bir doktordu, sonuçta onun söylediği gibi gelişti her şey. Önce lezyona baktı ve şöyle dedi; “Ne olursa olsun ben bunu bugün almak istiyorum Meral Hanım…” Meral şöyle bir duraksadı ama ben dedim ki “tamam Meral hemen gidiyoruz…” Hiç unutmuyorum bir Pazartesi günüydü. Bizi Fulya’daki Acıbadem’e yolladı doktor. Bize bir oda açtılar. O arada da Bejan (Matur) aradı. Ona da söyledik hastanedeyiz diye, o da atlayıp geldi. Doktor da akşamüstü geldi.

“Ne kadar sürer?” diye sorduğumda, doktor dedi ki “küçük bir şey, yarım saat kırk dakika en fazla…” Ama anestezi veriyorlardı tabii. Sonra Timur (Savcı) da geldi. Sonra da operasyona aldılar ama bekle bekle gelmez, işte o iş uzayınca ben huylandım açık söylemek gerekirse… İki saat sonra Meral’i getirdiler, daha ayılmamıştı. Doktor beni çağırdı, daha adamın suratına bakınca anladım durumun tatsız olduğunu. “Açtığım zaman gördüklerimi beğenmedim ve yayılmıştı onu da temizledim, hemen patalojiye yolladım…” türünden şeyler söyledi. Orada öyle bir bakıştık doktorla biz ama pataloji sonucu gelmeden net bir şey söylemek mümkün değildi tabii…

Sonra Meral’in yanına girdim, Meral gerçekten olağanüstü zeki bir kadındı, hisleri de inanılmaz güçlüydü. Şöyle benim suratıma bir bakınca anladı bir şeyler olduğunu ama gene de üzerinde durmadık tabii. Akşam eve döndük. Perşembe günü patoloji raporu geldi, raporun geldiği gün, tabii Sezen (Aksu) filan da duydular o arada, aynı doktor yine beni çağırdı ve kaşlarını kaldırıp bana “Durum iyi değil, Melek Hanım…” dedi. “Ben size diyeyim altı ay, siz bana diyin sekiz ay…” Bu netlikte söyledi yani, işte böyle başladı…


Meral, kanser olduğunu öğrenince nasıl tepki gösterdi?

Meral’in kanser ile hayatı boyunca hep bir yakınlığı oldu. Önce annesi kansere yakalandı, sonra da Yaman. Yaman’ın hastalığı süresince de hep birlikteydik, o da pankreas kanseri olduğu için ağır yaşanan bir süreç oldu.

Dolayısıyla Meral hep kanserle tanışık bir insan oldu malesef. Ve kendisinde kanser olacağını her zaman çok düşünürdü… Yani patoloji raporunun geldiği gün adeta şaşırmamış gibiydi, kendini bu kanser olayına çok hazırlamıştı, o da iyi bir şey mi kötü bir şey mi bilmiyorum gerçi… Ama bana sonradan çok ağır gelen bir şey söylemişti “ya, nasılsa günün birinde beni de yakalayacaktı biliyorum ama hiç değilse, yetmişi bulurum diye düşünüyordum ama bulamadım…”


Sonra tedavi süreci mi başladı, hemen?

Sonrasında hemen tabii araştırmalar başladı, asıl odak noktası nerede, nereden metastaz yaptı diye. Akciğer kanseri deri altında bir takım lezyonlar yaparmış. Ağır ve agresif bir tür işte. İşin kötü tarafı Meral’de daha önce de böyle deri altında lezyonlar oluşmuş ve o bunu gidip aldırmış. Sonra da iki tane antibiyotik alıp tedavi olmuş! O hastanenin bunu araştırmamış olmasına ben mesela akıl erdiremedim, ilk alındığında patalojiye yollamış olsalardı sonuç değişir miydi bilmiyorum ama en azından erken teşhis şansı olurdu çünkü bana gösterdiği beşinci imiş, kasıkta filan da çıkmış daha önce ve almışlar.

Sonra bu iş netleşince ve tedavi programı başladığında Meral çok enteresen bir şey yaptı -tam Meral’lik- böyle çok yakın beş altı arkadaşını bir araya topladı; bunlardan biri benim, biri Sezen Aksu, biri kameraman Aziz Akyavaş ki çok yakınıdır, Emel diye yine çok yakın bir çocukluk arkadaşı ve bir de Mustafa… işte bizi topladı ve dedi ki “Çocuklar ben bu süreci bir tek sizinle yaşamak istiyorum, ne ailemden ne çevremden fazla insanla paylaşmak istemiyorum, hastaneye de fazla kimse gelsin istemiyorum… Hakikaten de sonuna kadar öyle yaptı.

Böylece kemoterapi, tedavi v.s. başladı.


2011 sonunda Fransa’ya da gittiniz birlikte diye hatırlıyorum?

2011 Kasım sonuydu. Orada da çok iyi bir kanser uzmanı var. Türkiye’den gitmiş bir Yahudi doktor. Bir de ona danışmaya karar verdik. Arkadaşımız Emine’de (Uşaklıgil) bizimle geldi. Onun Fransızcası da çok iyi. İşte yani orada da ilk gün doktora gittik, doktor çok şeker bir adamdı; uzun uzun inceledi ve Meral’e değil ama Emine ile bana “Arkadaşınızın durumu çok ağır, ne yapılabilir bilmiyorum ama ben bir kaç tahlili burada tekrarlamak istiyorum,” dedi. “Ama kanser çok ilginç bir hastalıktır, çok beklenmedik gelişmeler olabilir…” diye de ekledi. Ve tekrar bir araştırma süreci başlamış oldu her gün hastaneye gittik geldik.

Benim oğlum Ferhat (Taylan) Fransa’da yaşadığı için orada da evimiz var. Hep birlikte o evde kalıyorduk. Bu ev-hastane hattında bizi taşıyan çok şeker bir Portekizli taksi şöförümüz vardı. Her sabah, aç karnına saat yedi gibi hastaneye gidiyoruz, hastane çıkışı Meral çok bitkin oluyordu -zaten Türkiye’de ağır bir kemoterapi ve radyoterapiden geçmişti- işte seans çıkışı o bitkin ve aç bir halde taksinin ön koltuğuna oturuyordu. Taksi şöförü söylediğim gibi çok hoş bir adam, onun durumunu hemen kavradığı için diyor ki “Madam sizi bugün Paris’in en iyi kahvaltı veren kahvesine götürüyorum…” Bizi her gün böyle bir başka kahveye götürdü, muhteşem yerlere, inanılmazdı! Bir gün yine çıktık ve ben “ya bugün çok yorgun Meral Hanım, belki eve gidip dinlenmek ister…” diyecek oldum. “Yooo!” dedi adam, “hiç öyle eve filan gitmek istemez o şimdi… ben onu biliyorum,” dedi ve bizi yine müthiş bir kahveye götürdü.

O arada Sezen de gelmişti ve biz dört-beş kadın -Sezen’in asistanı Canan da vardı- öyle ilginç ve güzel zaman geçirdik, öyle şeyler yaşadık ki orada kaldığımız o üç haftada. Sezen de zaten çok özel, hayat gücü çok yüksek bir kadın olduğu için çok inanılmazdı; gelir gelmez benim Paris’teki evin şekli değişti, yeniden dekore edildi. Sonra hızlarını alamadılar Paris’te bit pazarına gittiler ve eve çeşitli eşyalar alındı, ev zaten beş kadın ile kızlar yatakhanesi gibiydi.

Tabii Meral de birlikte olduğunda sürekli kahkahalarla güldüğün, dünyanın en esprili insanı olduğu için, biz yaşadığımız her şeye rağmen hastanede, evde, yolda her yerde yine hep birlikte güldük, gülerken ağladık…

Üçüncü haftanın sonunda dönmeye karar verdik çünkü artık yapılacak farklı bir şey kalmamıştı ve durum açıktı.


Peki morali hep böyle yüksek miydi? Bu kadar ağır bir tedavide modunun düştüğü zamanlar olmuyor muydu?

Çok zeki ve metanetli bir kadın olduğu için bütünüyle anlayamazsın tabii morali nasıldı. Arada kendisini çok kötü hissettiği, ya da bıraktığı bir iki gün olmuştur ama ertesi gün hemen toparlardı.

Bir gece çok ağrısı vardı, kemoterapiden dolayı müthiş kas ağrıları çekiyordu, mesela bacakları çok ağrıyordu. Uykusuz geçirdiği geceler oluyordu. O zaman modu düşüyordu. Ama biz ekip olarak komik insanlar olduğumuz için, hep birilkte şamata yapıp bertaraf ediyorduk.

Mesela Paris’te ben bir küçük odada yatıyorum, sabah uyandığımda kedi sesi çıkarıyorum, odadan miyavlıyorum, Meral’de beni “gel pisi, pisi” diye çağırıyor, çocuklar gibi işte böyle…

Kemoterapiden sonra çok ağır sıkıntılı günlerimiz oldu, tedavi sürecinde de iki kere ciddi atak geçirdi; birinde ben yanındaydım hastanede ama işte ertesi gün hiç bir şey olmamış gibi davranabiliyordu. Bütünüyle kötü hiç olmadı.


Senin için de çok zor olduğunu biliyorum çünkü burada da Büşra (Ersanlı) cezavindeydi ve sen Büşra ile Meral arasında sürekli gidip geliyordun. Hastane ile cezaevi arasında geçti o dönem… Senin moralin nasıldı peki?
Evet tabii zordu.. ama benim hayatımda böyle bir şey var zaten, hep üst üste gelir bende hapishane ve hastane, ikisi birden! Daha önce de kocam hapishanedeyken, babam hastanedeydi ve ben yine ikisi arasında sürekli gidip geliyordum. Hani iki ‘H’lar diyorum bu duruma ben ve hep bir arada geliyorlar. Bu konularda deneyimim ve direncim çok yüksek ama umarım hayat bundan sonra daha fazlasını göstermez.

Ben Büşra’yı her ziyaret ettiğimde bir de gelip Meral’e rapor veriyordum, o da her şeyi takip ediyordu ve bilmek istiyordu.

Hiç bir şeyi kaçırmak diye bir şey yoktu. Sezen, ben… ekip komik olduğu için hiç bir olay ağır ve hüzünlü bir olay haline gelmiyordu. Biz hep öyleydik, en başından beri…

Yani herkes işte öyle… ama hastanede bazen, ben yanında kitap okurken o da kemoterapiden çıkmış yorgun yatarken uzun ve sessiz geçen saatler olurdu. Ben onu uyuyor zannederdim ama saatler sonra birdenbirde, öyle olmadık şeyler söyleyerek başlardı ki lafa, o anda ben dehşete kapılırdım. Sanki garip bir ruh hali içinde, garip şeyler anlatırdı. İlaçların filan etkisiyle belki…


Meral’in hastalığı süresince de yoğun olarak çalıştığını söylemiştin?

O zaten yirmi dört saat çalışırdı, öyle tuhaf bir insandı. Hastayken de bırakmadı tabii. O son ana kadar yazdı, çizdi…

Hayatı boyunca ailesine de destek olabilmek için para kazanma derdinde oldu, annesi hastalandı, kardeşi işsiz kaldı ve o, ben para kazanıp onlara destek olmalıyım diyordu hep.

Sonra da bu dizi furyası başladı. Tabii sektör o zamanlar böyle değildi, Asmalı Konak, Meral için de, sektör için de mihenk taşlarından biridir tabii…

Meral sektörün başından beri gelişimini bilen, izleyen bir insandı. Çok mücadele etti, şimdi sektör çok büyüdü ve belki daha da vahşileşti ama o zaman da içinde büyük paralar dönen, zor bir sektördü. Şirket sahiplerinin, prodüktörlerin, tv kanallarının, herkesin dahil olduğu bir sektör sonuçta… Meral de orada yaratıcılığını ortaya koyan, fikri bulan, yazan çizen…


Hatta oynayan…

Evet, hatta oynayan! Çok yetenekli bir kadındı, “her şeyi yapabilirim” inancında bir insandı ve yapabilirdi gerçekten de; bu iyi bir şey mi kötü bir şey mi bilemem hayatta ama.. neticede şu; Meral’in para ile ilişkisi çok ilginçti. Ne ailesinden ne de Yaman’dan hayatı boyunca hiç bir şekilde maddi destek almamıştır. Herşeyi kendisi kazandı. Çok ama çok ağır bir işçi olarak çalıştı ve bunun parasal karşılığını Muhteşem Yüzyıl’a kadar da alamadı. İnsanların zannetiği gibi önceki projeler Meral’e büyük paralar şeklinde dönmedi.

Bu piyasada onun gibi bakan kimse var mı? Bütün projelerinde herkese para kazandırdı. Esas prodüktörlere çok kazandırdı. İnanılmaz, paralar. Asmalı Konak’ta da mesela çok para kazandırdı.

İşte Muhteşem Yüzyıl’da para kazanacağını anlayınca bir gün beni çağırdı -daha hastalık teşhisi konmamıştı- ve dedi ki “tamam para kazanacağız da ne yapacağız bu paraları? Ama yeriz… “ Aynen böyle söyledi.

Şimdi şu çok ilginç, parayı bu kadar zor kazanan, bu kadar çok çalışan biri için olağanüstü eli açık ve paylaşmayı seven biriydi. Yani bir yerden eline para geçtiğinde hepimizi toplar, o para paylaşılır, hepimize bir şeyler alınır ve işte bütün para dağıtılır filan.

Son yıllarda Bodrum’da bir küçük ev almıştı, bir tek o. Onun dışında hep kira evlerinde geçti ömrü.


Ama benim gördüğüm, bildiğim kadarıyla hepinizin parayla ilişkisi öyle… Sen, Meral Okay, Sezen Aksu… sizin çevrenizde tanıdığım, bildiğim bir kaç kişi daha hepiniz bu söylediğin gibisiniz… Bu da çok ilginç geliyor bana?

Evet, aslında bizim kuşağın parayla ilişkisi böyleydi. Biz o geleneği sürdürdük, parayı paylaşma meselesi de bizim için hep öncelik oldu.

İşte bu Muhteşem Yüzyıl başladığında daha ilk ayda, hastalık filan ortaya çıkmamışken ve dizinin gidişatı, dış satımlar, talepler filan belli olmuştu. Ayrıca bence dizi hakikaten de teknik ve prodüksiyon olarak yapılmış en iyi dizilerden biridir bana göre, Türkiye için konuşuyorum, profesyonel olarak söylüyorum tekniği çekimi ve her şeyiyle…

İşte böyle belli olunca Meral yine bana geldi, ben de sonuçta burjuva aileden geliyorum eninde sonunda paranın içine doğmuş biriyim, iyi kötü hep bir parasal ilişkiler olmuş hayatımda… bana geldi ve dedi ki “Kızım ben bu para işlerinden anlamam, yani şimdi para gelecek de ben bu parayı ne yapacağım?” Ben ona dedim ki “koy bir bankaya dursun, bakarız sonrasında.”

Onun üzerine dedi ki “Tabii bakarız, hatta yeriz değil mi?” Daha para ortada yokken bile o paranın hep birlikte nasıl yeneceği konusunda çılgın projelere başladı hemen, müthiş şeyler… tabii bütün bunlara hep birlikte gülüyoruz. Ben de o sırada Oya (Baydar) ile şu meşhur kitabımızı yazma sürecine girmişim -Bir Dönem İki Kadın/Birbirimizin Aynasında- şimdi Meral hem soruyor hem gülüyor; “Ne yazıyorsunuz, ne anlatıyorsunuz?” diyor. Ben de diyorum ki “Ne var işte her şeyi anlatıyoruz olduğu gibi!” O da “Tabii anlatın anlatın da sonra ben size gelen paralarla Maldivler’de bir klübe alayım,” diyor. Orada gider oturursunuz. Sonra bu “Maldivler’de klübe” meselesi aramızda bir gırgır oldu. İçimizden gelen şeyleri yazıp çizmek ama sonrasında da başımıza gelebilecekleri düşünmek konusunda… Meral’e sık sık “Maldivler’deki klübeyi ayarladın mı?” diye sormaya başladık…


Peki alınabildi mi o klübe? Var mı Maldivler’de öyle bir klübe gerçekten? Hani varsa bilelim diye…

Yok malesef, alınamadı.

Bugün de çok tuhaf bir şey tabii… seninle bu konuşmayı yaparken, bugün Hasan Cemal’in yaşadıkları… çok ironik…

Hasan Cemal, Meral ile ikimizin de çok yakın arkadaşı; benim çok eski, Meral’in de sonradan tanıdığı ama yakın olduğu bir arkadaşımız.

Biz Hasan ve Meral ile birlikte olduğumuzda çok gırgır yapar, çok gülerdik. Tabii Hasan böyle eskiden de -yakın tanıyanlar bilir- bir gazeteci olarak değil ama böyle konuştuğu vakit, ağır ağır konuşan, ağır ağır hareket eden bir insandır; biz de tabii aşırı tez canlı ve sabırsız tipler olduğumuz için Hasan konuşmaya başlayınca, o daha lafını bitirmeden biz sonunu getirirdik. Hasan da bize “ya bir durun, nereden biliyorsunuz ne anlatacağımı?” diye takılırdı.

İşte Meral hastalığının son dönemlerinde her nedense Hasan Cemal ile ilgili müthiş kaygı duymaya başlamıştı. Çok enteresan bir şey, yattığı yerden bana bakarak “ya Melek şu Hasan’ı arasana ben onu çok dşünüyorum bu ara, Hasan için çok kaygılanıyorum…” Ben de ona dedim ki bir kaç kere “ya Meral ne yapalım, Maldivler’de klübe yok mu, Hasan’ı da göndeririz orada oturur!” Yani o kadar bunları düşündüm ki bugün buraya söyleşi için gelirken. Yani Maldivler’deki klübe meselesi çok fena…

Ama ben hâlâ ihtiyacımız olabileceğini düşünüyorum aslında da… neyse geçelim bu konuları istersen…


Tamam geçelim… Muhteşem Yüzyıl’a dönelim…

Evet, yani… Muhteşem Yüzyıl… Muhteşem Yüzyıl için çok yoğun bir araştırma yaptı. Nasıl yazıldığını hatırlıyorum. Yani bir çok insan daha sonra diziyle ilgili tartışmalar olduğunda “burası böyle olmuş, şurası olmanış” dediklerinde, tabii birincisi tarih üzerine bir söz söylemek ya da bir dizi yapmak kendi başına hiç kolay bir şey değil. Ama Meral bunların çok farkındaydı ve her aşamada araştırdı, okudu, danıştı, hiç bir zaman ben bunu böyle yorumladım ve bu böyledir demedi. Çok destek aldı. Ama bu tür işler biliyorsun yani, hiç bir zaman düşündüğün gibi olmaz…


2011 Ocak ayında NTV’de ‘Banu Güven’in konuğu olmuş ve ‘tarihten ilham alan bir kurgu drama’ dediği Muhteşem Yüzyıl ile ilgili soruları yanıtlamıştı. Çok değerli iki tarih danışmanıyla çalıştığını ve dizinin tarihsel arka planında onların getirdiği müthiş belgeler ve raporlardan yararlandığını belirtmişti. Biri 16. yy. tarih uzmanı Doç Dr Erhan Afyoncu, diğeri sanat tarihçisi Dr Deniz Esemenli. “Onlarla birlikte çalışarak yaptığımız ve diğer tarihçilerin de hemfikir oldukları kronolojik çalışmalar içerinden bir arka plan çıkarıyoruz ve oradan da bir kurgu başlıyor…” demişti. 

Sonra işte oyuncular aranırken ve seçimi sırasında da çok titiz davrandı, hatırlıyorum. Hürrem Sultan aranırken, “ya sonunda Hürrem’i buldum!” demişti Meryem Uzerli için. Onu çok beğenmişti, kafasına çok oturmuştu.

Ama sonra… sonrası Meral için iyi gelişmedi. Yani dizi başladı, sonra diziye saldırılar başladı, malum bildiğimiz şeyler. Bir takım çevrelerden Meral’e çok açık tehditler gelmeye başladı.


Daha ilk bölümden sonra tehdit edildiğini hatırlıyorum. Dönemin Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Aliye Kavaf,’ın “Seyretmedim ama…” diye başlayan bir eleştirisi olmuştu ilk bölüm için yorum istendiğinde “Osmanlıyı o şekilde anlatmak doğru değil,” diye devam eden. Fragmandan yola çıkarak sanırım… Biraz ön yargılı bir tutum muydu acaba? Gerçi Başbakanımız da geçen aylarda epey bir eleştiride bulundu diziyle ilgili…

Bu tür iddialar ve yorumlar iktidara yakın çevreler tarafından yapıldığında her iktidar bu tür bir eylemin sonuçlarından sorumludur. Sokaktaki meczup da saldırabilir sonuçta onun için bu tür şeylerde, “biz ne yapalım, bunu yapanlar meczuptu” denmez. İktidar her zaman halkı manüpüle etmeye ve yönlendirmeye mutktedir.

Muhteşem Yüzyıl’da 16. yüzyılı anlatırken, diğer coğrafyalarla benzerlikler yok muydu? Fransa’nın ya da Rusya’nın tarihi çok mu farklı? İktidarlar tarihlerinde bu tür olayları hep yaşamışlardır.

Biz, başka ülkelerin tarihleri söz konusu olduğunda güle oynaya seyredeceğiz, bizim tarihimiz söz konusu olduğunda “biz yapmadık” diye işin içinden çıkacağız. Yani abes bir tartışmaydı bu.


Meral Okay bu tür eleştiri ve tepkileri beklemiyor muydu?

Bu kadarını beklemiyordu. Bu ciddiydi. O mailler filan. Çok ağırdı. Eleştirilebilirlerdi elbette, eyvallah, o da onlara bir yanıt verebilirdi. O dönemde sarayda böyle giyinilmiyor, ya da şurada bir maddi hata var, denebilirdi ama bunlar öyle şeyler değildi. O tehditleri o zaman ben de okumuştum, binlerce mail, onların bunlarla ilişkisi yok doğrudan doğruya “yüce Türk milletinin ecdadıyla alay ediyorsun” ile başlayıp… Neyse işte artık o noktada öyle tehditlerle ya o dizi devam etmez -orasını burasını değiştirmekle olacak bir şey değil- ya tamamen kaldırmak lazım ya da işte mücadele edeceksin!

Bunun üzerine Meral “Ben bütün bunlara sessiz kalmayacağım,” dedi ve avukatlarıyla savcılığa giderek suç duyurusunda bulundu ve dava açıldı. Sonra da kendisine koruma verildi ve hiç alışık olmadığı bir hayata mahkûm edildi…

Meral son derece bağımsız ve mücadeleci bir kadın olduğu için bu durum ona çok ağırdı. Kendi ülkesinde sokağa çıktığında, başıma bir şey gelir korkusu ile yaşayabilecek bir insan değildi, bu ona çok ağır geldi.

Meral de açıkçası çok üzüldü, yıprandı ve hastalık da işte bütün bunlardan sonra geldi.


Taraf Gazetesi’nde, “20 Soru” köşesinde “Nerede yaşamak isterdiniz?” sorusuna “Türkiye’de, onun için uğraşıyoruz zaten!” diye bir yanıt vermişti. Öyle hatırlıyorum.

Evet işte siz yaşanılacak bir ülke için mücadele ederken bunlara maruz kalmak… çok tatsız… O dönemde -yani hastalığın öncesinde- yaşananlara çok canı sıkıldı ve bu durum bir tek Meral’i değil, herkesi etkiledi. Projenin içinde olan herkesi. Baskı mekanizmaları nasıl işliyor bilirsin, ona yöneltilen tehdit ve hakaretler daha geniş bir çevre üzerinde baskıya dönüştü, kanal, dizi ekibi, hepsi…

Ama Timur (Savcı) da sağlam çocuk, o da Meral’in arkasında durdu, hiç vazgeçmeyi düşünmediler; Meral’e de “şöyle yazma, böyle yaz” diye bir telkinde bulunmadılar, zaten öyle olsa devam etmezdi, ama sonuçta hep birlikte etkilendiler işte…


Başbakanın son eleştirilerinden ve ‘mahalle baskısından’ sonra içerik olarak değişmedi mi sence hiç proje?

Timur daha en başından beri projenin içindeydi, Meral’in kafasındaki hikâyeyi biliyordu ve Meral ona sonuna kadar anlattı, senaryoda ana metne sadık kaldığını düşünüyorum, anlamlı bir değişiklik olduğunu sanmıyorum.


Mutluluk rüyanız nedir sorusuna “yargıya güvenebilmek” demişti aynı sorulara verdiği yanıtlarından birinde. Ve “demokrasi mücadelesi yapan herkes” benim kahramanım diye de eklemişti.

Muhteşem Yüzyıl ile ilgili olarak uğradığı saldırılar onu çok hırpalamıştı. Kendisine saldıranlara dava açmıştı, haksızlığa gelemeyen bir yapısı vardı Meral’in.Türkiye’de yargının, hukukun bağımsızlığına ve üstünlüğüne olan inancımı yitirmişti, pek çoğumuz gibi… Haksızlığa çok öfkelenirdi ve çok öfkeliydi son zamanlarında da… Ben de ona öfkenin kendisine zarar vereceğini söylerdim. O da bana “Ben senin gibi uhrevi alemlerde yaşamıyorum, dünyalıyım!” derdi…


Muhteşem Yüzyıl mesleki tatmin açısından doyurucu ama çok yıpratıcı bir ‘iş’ olmuş Meral Okay için. Peki en çok hangi projeden keyif aldı acaba? “Bir bulut olsam” mesela, o da iyi bir çalışmaydı.

Mardin, Midyat… Oraları çok seviyordu, oralarda bulunmaktan keyif alıyordu. Ama onu yaparken de artık o kadar yorgundu ki. Kalbiyle ilgili artimi problemi vardı, iki kere ağır taşikardi atağı geçirdi. Biri İstanbul’da, biri Mardin’de. Ben o zaman da ona “Meral artık bir ara ver, çok yoruldun!” dediğimi hatırlıyorum. Bunlar gerçekten de çok yorucu işler. Yazmak çok güç bir iştir. Biri biter bitmez diğerini yazmaya başlarsın ve hiç ara veremezsin. Hem stres, hem yorgunluk; bütün o insanların sorumluluğunu taşıyorsun, Meral kendisi ne kadar kara kazandı bilmem ama bütün o insanlara iş imkanı sağlıyordu. Meral sürekli o insanları düşünürdü.

Asmalı Konak’ı çok severdi… Oyuncular içinde çok sevdikleri olurdu. Ama sonuçta hepsiyle iyi anlaşırdı. Profesyoneldi tabii.

Muhteşem Yüzyılın son bölümlerini hastanede yazıyordu. O son ana kadar da devam etti. Biz inanamıyorduk, kemoterapiden çıkıp yazıyordu.


Mirasını gerçekten de ‘Matematik Köyü’ne mi bırakmayı istiyordu?

Matematik Köyü’ne bırakmayı düşünüyordu evet, matematik hoşuna giderdi, önemserdi. Belki o yüzden. Bir yığın kız öğrenci de okuttuğu vardı. Ama olmadı işte, ailesi başka türlü insiyatif kullandı. Sonuçra onların kararına da saygı duymaktan başka yapacak bir şeyimiz yok…


Meral Okay’ın hastalanması ile yarım kalan ama yapmayı çok istediği bir projesi var mıydı?

Evet Kılıç Yarası; Ahmet Altan’ın Kılıç Yarası’nı yapmayı çok istiyordu. O dönemi. Projenin haklarını satın almışlardı. Ona hazırlanıyordu. Son dönemde onu düşünmeye başlamıştı zaten.

Tarihe çok meraklıydı. Çok enteresandı. Ben onunla beraberken ve onu izlerken çok etkilenmiştim. Diziyi önce kafasında tahayyül ediyordu. Muhteşem Yüzyıl’da mesela nasıl geliyor aklına onca enteresan sahne? Ama onun aklına geliyordu işte., Anlatmanın bir yolunu buluyordu o, sonsuz bir tahayyül becerisi vardı.


Peki “öldüğümde, toprağın altına girmek istemiyorum, mümkünse yakılmak istiyorum, küllerimi suya savursunlar, su bana topraktan daha yakın…” demişti bu da bir tür vasiyet miydi gerçekten?

Suyu çok sevdiği doğru, akrep burcuydu -su burcu-ben ve Sezen de yengeç burcuyuz. Rumelihisarı’ndaki evi de denize yakın olmak için tutmuştu, “Gemide gibi hissediyorum…” demişti. Hastaneden çıktığında yatağını salona taşımıştık, denizi görsün diye. Son gece, Emine (Uşaklıgil), ben ve Emel -yakın bir cocukluk arkadaşı- Boğaza bakarak yalılardan, yalıdaki yaşamlarından söz ettik… Ferzan Özpetek bir motorla önümüzden geçti, ona el salladı yatağından. hiç veda etmedik, “ben artık uyumak istiyorum,” dedi… Aslında ondan ayrılmadık, telefonumda ismi duruyor, silmedim…

Böyle Meral’i hüzünle anmak da, anlatmak çok tuhaf. Bizler hep gülmek ve ağlamak arasında gidip gelen insanlar olduk çünkü…

Sezen de öyle mesela. Bu en son konserde iki bin kişi var; Meral ile birlikte yazdıkları bir şarkıyı okuyacak Sezen, şöyle bir daldı tabii Meral’e gitti kafası ben anlıyorum… Ama müthiş bir konserdi, Sezen de aynı şekilde işte Meral gibi; bir başlıyor şarkıya iki bin kişi oynuyor bir de bakıyorsun sonraki şarkıda hepsi ağlıyor. “Bir ağladılar, bir güldüler, aptal oldu insanlar,” dedim Sezen’e o gece, bana cevabı şu oldu “Yani ne yapayım Melek burası Türkiye, burada insanlar düğün ve cenaze arasında sıkışıp kaldılar zaten, bir gülüp bir ağlayacaklar tabii.”


Siz hep çok yakın, birbirinizi çok besleyen bir ekip oldunuz. Şimdi Meral’siz olmak nasıl bir şey?

Evet birlikte olduğumuz zaman hep üretken, birlikteyken hep çok şey çıkmıştır zaten. Ama Meral’in gidişi bu anlamda telafisi mümkün olmayan bir kayıp. O, leb demeden leblebiyi anlardı, bizden on safha önden gittiği için onu takip etmek de kolay değildi.

Bu ülke insanları yıpratıyor. Meral gibi bir insanı daha da fazla yıpratıyor, sonuçta Meral öldüğünde elli üç yaşındaydı.

Benimle ve Sezen’le dalga geçerdi bunlar zaten ruhlar aleminde geziyorlar diye. Onda da vardı tabii bizim sayemizde biraz mistik hal. Ben mesela tasavvufçular gibi düşünüyorum, ölüme inanmayan bir insanım Ölüm insanın bedenine olan bir şey.

Meral… dediğim gibi çok zeki ve müthiş bir insan olduğu için onsuz olmak bir kere o zekâdan mahrum bırakıyor seni. Meral’le bir saat geçirdiğinde on ayrı şey öğrenirdin, benim yaratıcılığa ve zekâya sonsuz bir saygım var. Özlüyorum tabii. Ama daha da önemlisi çok iyibir dosttu. Dostluğunu çok özlüyorum…

Sibel Yerdeniz

 
Hayat hafif ve kısa bir şeydir için yorumlar kapalı

Yazan: 28 Nisan 2014 in Şiir Gibi

 

Etiketler: ,

Tutkulu Kadın Meral Okay

Çoğumuz “Kasap Melahat” olarak tanıdık onu… Hatta Kasap Melahat’in isminin Meral Okay olduğunu sonradan öğrendik dersek abartmış sayılmayız bile. Tanıdıkça ikisini de çok sevdik. 
O hem senarist, hem yazar, hem oyuncu, hem yayıncı… Ama beni en çok etkileyen yanı tutkusu… Yaşamındaki her şeye tutkuyla sarılan bir kadın Meral Okay. Tutkuyla okuyan, tutkuyla müzik dinleyen, tutkuyla çalışan ve tutkuyla seven bir kadın…
Yaman Okay’la yaşadığı aşk da öyle, tutkulu… Biz de o tutkuyla başladık konuşmaya…

Biz Yaman’la önce arkadaştık. AST (Ankara Sanat Tiyatrosu) döneminden tanışıyorduk. Ama o zaman onun da hayatında başka insanlar vardı herhalde benim de… Bambaşka yolculuklarımız vardı. O İstanbul’a, sinema sektörüne Yeşilçam’a geldi, sonra Genco’yla (Genco Erkal) Dostlar Tiyatro’sunda çalışmaya başladı. Ben İstanbul’a ondan iki- üç yıl sonra geldim. Geldiğimde de doğal olarak Ankara tanışıklığımdan dolayı “aa geldin mi, ne yapıyorsun, ne ediyorsun, ev buldun mu?” diye karşıladı beni. Yani ilk görüşte aşk yaşayan bir çift değildik. Önce arkadaştık, sonra flört etmeye başladık. Ve sonra birbirimize aşık olduk.

Demlene demlene gelişti…


Evet, öyle bir süreç o. O sürecin içerisinde de tabi bin türlü halini bilerek birbirini sever hale geliyorsun. Yani kısa zamana sıkıştırılmış bir şok değil. Ortak geçmiş var, ortak arkadaşlar var, ortak bir dil, ortak bir geleceğe dair inanç var. Bir gelecek umudu var, kendinle ilgili, ülkenle ilgili, Dünya’ya, hayata bakışınla ilgili, ortak bir geçmişten geliyorsun. Bir ortak tarihi paylaşmışsın beraber. Sonra özel anlara evrildi o süreç.

Nasıl evrildi?


Hiç farkında değilim onun. Bir gün fark ettim ki, onun eşyası benim eşyamdan fazla evde. Hani vardır ya, kışlıkları kaldırırsın yazlıkları çıkarırsın. Bir baktım ki dolapta benden fazla eşyası var. Bir kazak, bir gömlek, bir bilmem ne derken, küçük küçük sızmış meğer o evin içine.
 Kendisine de söyledim “a, sen bu eve sızmışsın!” diye (Gülüşmeler). O hınzır ve haylaz gülümsemesiyle, yakalanmış bir edayla “Öyle oldu. Biraz geç uyandın ama iyi oldu.”dedi… Yani çok kendiliğinden bir şey, yakınlık, dostluk sonrası sevgililik.

Öyle olmadığı belli ama yine de soracağım, klasik bir evlilik miydi sizinki? 


Klasik bildiğimiz tanımda bir aile, ev hayatımız yoktu bizim. Yani, onun mesleği, benim işim gücüm gereği, klasik tanımda dip dibe yaşayan bir çift olmadığımız için herkesin kendine ait özgürlük alanları, kendine ayıracağı zamanları vardı. Türkbükü’nde, daralınca kaçıp gidebilecek küçük bir köy evimiz vardı. Yani sıkışan kitaplarını, müziklerini alıp oraya bir hava değişimine giderdi. Dolayısıyla birbirimizden sıkılacak vaktimiz olmuyordu. Hep bir işin gücün içerisinde, hep bir şeye koşarken, hep bir şeye yetişirken… Onun meğer hep acelesi varmış. O hep bir şeye yetişirdi çünkü, hep koşardı. Ben de onunla birlikte koşuyordum… Aynı zamanda işim gereği tabi… Hem yapımcılık yapıyordum hem reklam sektöründe çalışıyordum o dönemde, aynı anda üç iş filan yaptığım oluyordu… O harala gürelenin içerisinde, gençliğin de getirdiği enerjiyle yorulmak bilmeden, çalışıp, sabahlara kadar yeri gelip gezip, iki saatlik uykuyla işe giderdim. Tabi o gençlik ve enerjiyle bütün bunlar tolere ediliyor. Bu gün yap desen, iki gün yapsam dördüncü gün hastanede serumla bulursun beni. Gençliğin, aşkın, birlikte bir şey yaşamanın ve üretmenin, geleceğe dair hayaller kurmanın enerjisiyle gidiyordu.

“Aşk biraz da kendinden vazgeçme halidir…” diyorsunuz beraberliğinizi tarif ederken?


Bir başkası için kendinden vazgeçme hali.

Vazgeçtiniz mi siz kendinizden?


E başka türlü aşk olmaz ki. Yani kendi önceliklerini geriye atıp, yeri geldiğinde onun öncelikleri için sabır göstermek, onun öncelikleri için metanet göstermek, onun öncelikleri için onun yanında olduğunu göstermek, ona güç vermek, ona inanmak, inandığını hissettirebilmek. Bu anlamda. Yoksa tabi ki hepimizin egoları var. Nereye kadar bunu parçalayabiliyoruz ki? Ama o egodan ne kadar kendini uzak tutarsan, orası gerçek aşkın, tırmandığı yerler.

Yokluğu nasıl bir boşluk bıraktı sizde?


Sonsuz bir boşluk, göktaşı gibi, göktaşı düşmüş gibi… Meteor diyelim hatta!

En çok neyi özlüyorsunuz?


En çok anlatmayı özlüyorum. Hani bir şey seyredersin ve heyecanlanırsın, paylaşmak istersin ya!
 Dönüp bazen anlatmadığında bile, göz göze geldiğinde anlar o. Aynı sahneden etkilenmişsindir, aynı filmin karesinden, yoldaki çocuğa bakıp heyecan duymuşsundur… En çok onu arıyorum. Hani heyecanlandığında, bir şey seyretmekten çok mutlu olduğunda kafanı şöyle yan çevirip, “gördün mü bak, ne şahane” deme duygusu var ya… O eksik.
Paylaşma duygusu eksik… Hüzün anlamında söylemiyorum “ah başımda olsaydı da, ilacımı verseydi, çorbamı içirseydi…“ o anlamda değil. Aksine hayatın lezzetli taraflarından keşke birlikte tadabilseydik. Keşke o batan güneşi, o da görseydi diyorsun, keşke o denizden çıkan kıvırcık saçlı küçük kız çocuğunun poposunu mıncıklarken o da yanımda olsaydı diyorsun.
Çok zor, biliyorum ama yine de umarım aynı duyguları yaşayabileceğiniz biri çıkar tekrar karşınıza. 

Çok zor, aynısını aramayacaksın, o bir kere ve ona özgü, ona dair bir şey. Başka bir şey olursa başkasına dair bir şeydir o. Aynısını aramak hiç aklımın ucundan bile geçmedi. Ama tabi ki baktığın ve birlikte olmaya niyet ettiğin şeyde o boşluğu görüyorsun. Öbür tarafta bir on yıllık ilişki ve onun evvelinde dört yıllık bir tanışıklık. Yani birbirimizden sıkılmaya, birbirimizden vazgeçmeye vaktimiz olmadan hızlı biten bir şey bu. Kendi sürecinde bitmemiş bir şey olduğu için, o bitmemeyi sürdürüyor.

Geldi geldi, zirvedeyken yarım kaldı…

Yarım kaldı… Yani ne dibini görmüş bir ilişki, ne tüketilmiş ve bitmiş! Tam yani işte “touch and go”. Ve tabi en önemlisi ilham perisi gibidir Yaman bende.

Hala mı?


Hala… Mesela bazen çok zor bir sahne yazarken Yaman’ı düşünürüm. Şimdi ona bunu okuyor olsam diye düşünür ve içimden de okurum. Gözümün önüne gelir onun tepkisi.

Yönlendirir mi o tepki sizi?


Evet. Bir kere daha onun temiz kabinden geçmesini isterim.

Biz sizi geç mi tanıdık biraz? İlk karşılaşmamız İkinci Bahar’la oldu. Elinizde bıçak ‘Kasap Melahat’ olarak çıktınız izleyici karşısına. Kasap Melahat olmaya nasıl karar verdiniz?


Ben vermedim, verdiler. Ama yıllarca zaten kamera arkasındaydım. Kameranın önüne atılınca herkes bu o muymuş dedi. Sektör beni oradan zaten tanıyordu. Hiç de merakım olmadı, kamera önüne geçmek gibi bir arzum olmadı Yoksa kırk yaşında yapacağıma otuz yaşımda da geçerdim kameranın önüne.

Kolayca kabul ettiniz mi?


Yani, ben direndim, Yavuz Turgul, Mustafa Uğurlu ve Şener Şen “sen bunu yapacaksın, yaparsın.” dediler. Zorla attılar beni kameranın önüne. Ben oldu mu, olmadı mı şüpheleri içindeyken, “oldu oldu, şahane oldu, haydi yürü” deyip sürdüler kameranın önüne. Esas olarak Yavuz Turgul’dur süren. Yavuz “bunu yaparsın, sen bunu oynarsın.” dedi. Ben de ne alakası var ben oyuncu muyum derken, onlar çok memnun kaldılar. Sonra da devam etti ama çok uzun süreli sürdürmedim. Şimdi ise tat aldığım bir iş olarak ucundan kenarından tutmak hoşuma gidiyor. Fakat tutkuyla bağlı olduğum bir iş değil.

Tutkuyla bağlı olduğunuz iş ne?


Yazmak…Yazmak ve yazdırmak… Ben editörlüğü de çok severim çünkü… Televizyon bir ömür boyu sürecek bir iş değil. Zaten buna katlanmak insanın ömrüne aykırı. Sağlığa aykırı. Bu şartlar ve bu adrenaline, sağlığım da çok fazla müsaade etmiyor. İleride yapacağım iş, sadece yazmak. Yazmasam da editörlük. Çünkü okumayı seviyorum, üretim sürecine dahil olmayı seviyorum. Ekipler kurmak, o ekiplerle çalışmak, birlikte üretmek. Bu tabi yoğun ve aynı zamanda disiplin gerektiren bir şey. Şu aralar hayatımı o anlamda daralttım. Daha yazıya yönelik çalışma derdindeyim. Sadece senaryo yazıyorum. Hayalim de o zaten.

“Hayatı yazan kadın” diye tanımlıyorlar sizi. Hayatı yazmak için şüphesiz çok iyi tanıyor olmak gerekli. Siz hangi kaygılarla yazıyorsunuz?


O belli olmuyor ki. Bir hesapla oturup bir şey kurmaya başlamıyoruz. O ilk kalbine düştüğü ham halidir aslında. Sizi etkileyen, onu yapmaya iten ilk duygudur kılavuzunuz. Bazen gördüğün bir resimdir, bir sürü görüntünün içinden bir şey kalır aklında. Ve onun üzerine bir şey kurmaya başlarsın. O, sonra biçim değiştirir, kendi yolculuğuna çıkar. Beni sevindiren, beni üzen ya da bana dokunan, beni yakan şeyi yazmayı seviyorum. Ha, dramatik şeyler kadar gırgır yazmayı da severim. Bazen insan o hüzünden sıkılır, hop diye başka bir ruh haline geçer ya! Yazı bütün bunlara cevaz veren bir alan. Hem tek başınasın hem çok kalabalıksın aslında. Bütün o karakterler, kimlikler, cümleler, resimler, anlar uçuşuyor. Ve o metnin içerisinde kayboluyorsun. Ben onun içinde hesapsız bir şekilde kaybolmayı seviyorum. Ama tabi ortaya çıkanı bir tekniğe oturtuyorsun. Dizi anlamında söylüyorum. Elbette bir matematiği var senaryo yazmanın.

Karakterlerinizi yaratıp, sonra da onların dünyasında elinizi kolunuzu sallayarak dolaşıyor musunuz?


Evet, ama ben o karakterlerle çok uzun yaşarım. Bazen altı ay, bazen iki yıl. Elimden tutarlar, onlarla gider gelirim. Yazım aşamasında yolda onunla yürürüm, seyahate onunla çıkarım, bazı karakterler hep benim yanımdadır. Sonra onlar kendi yolunu buluyor zaten. Bir süre sonra karakter kendini yazdırmaya başlar. Bazen o karakterin ilgisine, şefkatine bazen onun yergisine ihtiyaç duyarsın. Yani karakterin de seni sarsmasını istersin. Sen bir yere doğru uçarken “Hop! Akıllı ol!” diyebilir sana karakter. İşte onlara kulağını kabartmak, onlara açık olmak gerekir. Bir de kendimi çok hızlı aptal ilan ederim ben.

Karakter karşısında mı? 


Her şey karşısında. Yani sürprizlere çok açık tutarım kendimi. Mesela yazan insanlarda kendilerine göre bir ego gelişir. Yaratmak hikâyesi yarı tanrısal bir şeymiş gibi gelir, onu ben yarattım ben öldüreceğim gibi. Yani öyle hallenir yazar. Hemen çok sıkılırım ben ve hemen o hayranlıktan uzaklaşıp aksine tuzaklar kurarım kendime. Yarattığım karakter oralardan atlıyorsa doğru yoldayımdır. Değilsem hemen vazgeçebilirim, kendime “Evet Meral çok geri zekalısın, bu böyle mi düşünülür?” derim.

Ekiple mi çalışırsınız?


Hayır. Senaryoyu mümkün olduğu kadar tek başıma yazarım. O ilk karakterlerin dilini, tavırlarını oturtana kadar kendim yazmak istiyorum. Ama oturduktan sonra tabi ki yanına -şahane gencecik insanlar var- yardımcı alabilirsin.

Şu aralar “Muhteşem Yüzyıl”ın hazırlıkları var. Yeni bir proje. Çalışmalar ne aşamada?


Bir ay sonra, inşallah dekorlar bitince çekimlerine başlayacağız. On altıncı yüzyıl, Osmanlı’nın muhteşem yüzyılını anlatan bir dizi olacak. 1520’de başlıyor hikâye, Yavuz Sultan Selim’in ölüp, beklenmeyen bir anda Kanuni’nin tahta çıkışıyla başlıyor. Kanuni tahta çıkarken, paralelinde Hürrem’in Kırım’dan bir tekne ile gelişini de görüyoruz. İkisi aynı gün giriyorlar saraya. Biri köle, öbürü imparator olarak.

Ne kadar sürdü hazırlık çalışması?


İki yıl sürdü, hala da devam ediyor. Çünkü oku oku bitmiyor ki. Bir doktora öğrencisi gibi ders çalışıyorum ve dersimi çalışıp tarih danışmanlarımın karşısına geçiyorum. Onlarla konuşuyorum. Yeri geliyor beni dövüyorlar “o öyle olmaz” diye. Dersimi alıyorum, sopamı yiyorum sonra gelip bir daha çalışıyorum.

O dönemin bilinmeyen yüzünü de izleyecek miyiz?

Harem gibi bir alan var ve bilinmiyor. Çünkü tarihi erkekler yazıyor, erkeklerin hareme girmesi yasak. Sadece oryantalistlerin bir harem tahayyülü var. Tablolarından da göreceğiniz gibi. Ama gerçek tarih okumaya başladığınızda, harem bambaşka bir okul. Büyük bir disiplin, büyük bir gerilim, hiyerarşi ve iktidar alanı. Yani sadece güzel havuzlarda yıkanan, tüller içerisinde cariyeler yok orada. Ve ölüm korkusu var. Çünkü hayatın birilerinin iki dudağının arasında. Ona bağlı. Tabi güçlü ve dramatik bir dönem. Muhteşem Süleyman işte, Kanuni Sultan Süleyman. Dünyayı yöneten en büyük dört adamdan biri. Okudukça müthiş hayran kaldım. Uçsuz bucaksız bir şey.

Nerede yayınlanacak?


Show TV’de. Çekimlere en geç bir ay sonra başlıyoruz. Şu an bin beşyüz metrekare alana dekor yapılıyor. Saray’ın içini kuruyoruz. İki plato kapatıldı, harem, oradaki Valide Sultan Dairesi, haremdeki gözdelerin daireleri, has oda, padişah odaları, arz odası sarayda ne varsa kuruluyor. Çarşıları, medreseleri filan inşa ediyoruz. Avluları, dış mekanları Topkapı Sarayı’nda çekeceğiz. Belirli günlerde izinlerimiz var. Büyük hazırlık!

Çok büyük bir prodüksiyon. Kim oynayacak Kanuni’yi?


Kanuni’yi Halit Ergenç, annesi Valide Sultan’ı Nebahat Çehre, Kanuni’nin sağ kolu ve sonradan damadı ve vezir-i azam olacak olan İbrahim’i, Okan Yalabık oynuyor. Hürrem’i şu gün itibariyle hala netleştirmiş değiliz. Görüşmeler sürüyor. Yurt dışından da aramaya devam ediyoruz. Devlet tiyatrolarından yani tiyatro camiasından çok değerli oyuncular var. Kalabalık kadrolu bir iş. Yağmur ve Durul Taylan çekiyor, müziklerini Aytekin Ataş ve Fahir Atakoğlu yapıyor.

Ne zaman yayınlanacak?


Dekor ve çekimler yetişirse Aralık ayında.

Peki, bu kadar yoğun tempo içinde, Meral Okay kendisine ait bir zaman yaratabiliyor mu?


Bütün bu yaptıklarım işler aslında benim kendime ait zamanlar. Kitap okumak hem işimin bir parçası hem de çok tat alarak yaptığım bir iş. Ben tatile gitsem de zaten yine kitaplarımla, müziğimle gidiyorum. Gene bu kafayı götürüyorum oraya. Gene o kahramanlar benim o bavulumun içinde hayatımın içinde geliyor. Bende öyle “çok çalışıyorum ah çok yoruldum” duygusu yok. Dolayısıyla ben tatile de gitsem onlar benimle. Şizofrenik bir şey aslında. Şalter inmiyor bende yani.

Hiç ‘Yeter! beynimi boşaltayım’ demiyor musunuz?


Oluyor ama beyin boşalmıyor. Ne yapacağım şimdi? Ay niye boşalmıyor diye bir de onun mu gerilimini yaşayayım?Gitmiyor, o orada duruyor. Sinsi. Uykuya yatıyor tekrar kafasını kaldırıyor yine.

Bir arkadaşım sizinle iki kere karşılaşmış ikisinde de öfkeliymişsiniz. Birinde hava alanından çıkıyormuşsunuz…


Her havaalanından çıkışım öyledir. Siz gülerek mi çıkıyorsunuz? Uçak kırk beş dakika bagajın gelmesi yetmiş dakika. Dolayısıyla delirmiş oluyorum. Birisi canım dese, ‘canın çıksın’ diyecek kafada çıkıyorsun.

Diğerinde de trafikteymişsiniz…


Trafikte hangimiz güler yüz ile dolaşıyoruz? Ben taksi müşterisiyimdir, özel araba şoför v.s. Araba kullanamam, araba kullansam beni her dakika karakoldan toplarlar (gülüşme). Çünkü İstanbul trafiğinde akıl sağlığını koruyabilmen mümkün değil. Herkes birbirinin üstüne çıkmak istiyor. Herkes ille bir kafa uzatmak istiyor, belki geçiş bulurum diye, yahu dur!
Şöyle çıkıp sokaklarda hiçbir amaç olmadan dolaştığınız oluyor mu? Öylesine?

Onu sokakta yapmam da ben denizde yaparım. Suda olmak beni çok mutlu eder. Bir teknenin kıçında uyuyup uyanmak, kulağımda sevdiğim müziği dinleyerek gökyüzüne bakarak, yıldızların kayışını takip ederek uykuya dalmak, gözünü yarı açarak kendini suya atmak.
Aykırı yanlarınız var, öldüğünüzde yakılmak istemeniz gibi mesela…

E çünkü suya karışmak istiyorum da ondan.

Suyu o kadar çok seviyorsunuz?


Çok. Yani küllerimi üç parti halinde nereye savuracaklarını da yakınlarımdan bir iki kişi biliyor. Bir kısmı şu koya, bir kısmı da şuraya gibi…

Vasiyet gibi bir şey mi?


Evet.. Üstelik yasal olarak hakkınız da var Türkiye’de fakat o yasa kullandırılmıyor. 1946’da çıkmış bu yasa. İstediğinde yakılma hakkın var. Ankara’da fırını bile var.

Bu ülkede yaşamaktan mutlu musunuz?


Çok. Hiçbir zaman küsmedim.
Küsmedim lafı, “aslında küsülecek bir şeyler var”ı da barındırıyor içinde.
Yani işte 78 kuşağıyız. 12 Eylül’ü de yaşadık hep beraber. Sonra 28 Şubat’ı da yaşadık. Yani, bu ülkede seni caydıracak, vazgeçirecek bir sürü olumsuzluk var. Ama diğer taraftan da çağının tanığısın ve değişimi de görüyorsun. Bu bir demokrasi mücadelesidir, hayatta kalma mücadelesidir. Hakların genişletilme mücadelesi. Ve tabi ki sancılar ve problemler olacak. Arada anlık umutsuzluğa kapılsan da. Ben hayata genelde ‘Sindrella’ bakarım.

12 Eylül referandumunda ‘evet’çi midiniz, ‘hayır’cı mı?


Oy kullanamadım, kullanabilseydim ‘Evet’ diyecektim. Çünkü bir 78 kuşağı insanı olarak sadece o 15. madde için bile ‘evet’ veririm.

Yani 12 Eylül’e yargı yolu açılsın diye ‘evet’ diyorsunuz… Ama 13 Eylül’de 30 yıl doldu ve zaman aşımına uğradı.


Zaman aşımına uğrayamaz. İnsanlık suçları zaman aşımına uğramaz. İnsanlık suçudur çünkü. Adi suç değil bu. Adam yaralama bilmem ne, ıvır zıvır değil.

Hiç endişeniz yok mu?


Benim endişelerim bunların kesintiye uğratılması hamleleri, sivilleştikçe bu da olmayacak. Sivilleşiyor bu ülke. Ve onun sancıları bunlar. Herkes kadar bende de “acaba bizi de mi dinliyorlar?” duygusu var. Ama bu bugünün meselesi değil. Daha evvelki koalisyon döneminde de bu ülkede hep dinlenildik. Bu sefer tiraj yükseldi. Ülkenin nüfusu arttıkça, demokrasinin yükselmesi için ses çıkaranların sayısı arttıkça tiraj da yükseliyor. Teknoloji ucuzladı, daha kolay dinleniyor.
Göksel Göksu Röportajı

 
Tutkulu Kadın Meral Okay için yorumlar kapalı

Yazan: 28 Nisan 2014 in Şiir Gibi

 

Etiketler:

Aşk Bazen de Bir Kıyamama Hâlidir

– Biz, başımıza aşkın taşının düştüğünü bir mevsim geçtikten sonra fark ettik… Bir gün evi düzenlerken fark ettim. Bir de baktım ki, benden çok Yaman’ın eşyaları var… Küçük küçük poşetlerle sızmıştı… Aşk bir sızma halidir.

– Bizim Yaman’la tarihe kayıt olarak düşeceğim hiçbir kavgamız olmadı… O, kalbini insanlara açarken de, onlara güvenirken de çok hızlıydı ve kırılması da doğal olarak aynı hızla olabiliyordu. Aktörlerin kalbi camdandır…

Aşk kendinden vazgeçme halidir, kendi benliğini ezmeden ‘biz’ olabilme halidir… İnsan egosu denetlenmesi en güç olan şeydir. Bunu ancak aşk becerebilir, sadece aşk ile üstünden atlayabilirsiniz…
– Ee bazen de sıkılırdık, hele üç beş aydır bir aradaysak birbirimizin gözüne bakardık, önce kim gidecek diye, böyle nefes molaları da verirdik… döndüğümüzde yepyeni bir enerji ve hasret bekliyor olurdu bizi… aşk bazen de bir kıyamama hâlidir…
– Böyle, bir şölen gibi, bir lunapark gibi sevdalık yaşayınca bu görkemi taşımayan her şey bir çadır tiyatrosu gibi geliyor insana… Bu ateşle yanma hâli, o kadar derinden, için için yanıyor ki, dönüp bir başka ölümlüyü yakmaya içi elvermiyor insanın…
– Yaman’la her günümüz Sevgililer Günü’ydü… Eşine bu kadar çok çiçek getiren bir adamı daha analar doğurmamıştır… Biz birçok defa sabah uyanıp birlikte gün doğumunu seyreder, ne bileyim çingene vapuruna binip sabah erken Boğaz’ı turlardık…
– Bugün eksik olan ne? Bu topraklarda aşk ve mutluluk kutsanmaz, ayrılık ve acı kutsanmıştır… Birlikteliklerdeki tutku kutsanmaz da, ayrılıktaki tutku kutsanır hep… Yaralarıyla mutlu olmaya daha yatkın bir kültüre aitiz biz..
– Öyle kadınlar ve erkekler tanıyorum… Risk almıyorlar… Aşk emniyetli bir şey değildir… Emniyetli olan sevgidir… Aşk ehlileşmez… Sakinleşemez… Öyle olursa akraba olursunuz…

Meral Okay
 
Aşk Bazen de Bir Kıyamama Hâlidir için yorumlar kapalı

Yazan: 02 Şubat 2013 in Şiir Gibi

 

Etiketler:

En zoru, bir ölüye aşık kalmak.

Eksiklik Değil Göçük

Peki bütün bu gürültü patırtı içinde özlediğiniz ve eksikliğini duyduğunuz bir şey… Var mı?

– Olmaz mı? ‘‘Bugün kendimi iyi hissediyorum, şahane bir şey yaşadım!’’ ya da ‘‘Kafam karışık, canım da sıkkın!’’ diyebileceğim nefes yok hayatımda… Bazen bir filme gidersin ya, paylaşmak istersin ya da yolda bir şey gözüne çarpar, o anı daha da abartarak seni çok iyi tanıyan, bir zamanlar senin ‘‘müşterin’’ olmuş birine anlatmak istersin. İnsanların ‘‘sadık müşterileri’’ vardır ya evde, herkes vazgeçse de satın almaya devam edecek birileri. Kocan, karın, sevgilin… Bazen uzun uzadıya anlatmadan, göz göze geldiğinde bile ne hissettiğini anlayacak… Bende o yok. Eksiklikten öte bir göçük bu… Toprak kaybı gibi bir şey yaşadım. Yaman’ı kaybettim 10 yıl önce. O zamandan beri de aşağıya doğru inen bir boşluk var içimde…

Zamanla dolmuyor mu o toprak?

– Hayır, o göçükle yaşamayı öğreniyorsun…

Nasıl öğreniyorsun?

– Bazen tevekküle sığınıyorsun. ‘‘Hayat, böyle bir şeydi zaten’’ diyorsun. 93’te bütün hayata bakışım değişti. Hayat ritmim, şeklim… Ve tabii önceliklerim… 10 yıl evvel beni sinirlendiren, öfkelendiren veya coşkulara sevk eden şeylerin yerini başka şeyler aldı… Daha az öfke duyuyorum, küçük şeylere daha çok seviniyorum. Yaman’ın kaybıyla birlikte hayatın çok kısa ve hafif bir şey olduğunu fark ettim… Ölüme koşan birine eşlik edince pek çok şey öğreniyorsun. O gidecek, engel olamıyorsun, durduramıyorsun. Ne tıpla, ne aşkla ne duayla. Bir anlaşma var sanki. Ve sen tanıksın…

Ne kadar sürdü bu tanıklık?

– İki ay. Saniye saniye. An an… O gidişin süratine, onu yaşayan insanın paniğine, korkularına, acısına, öfkesine, hepsine tanıklık ediyorsun… Elin değiyor ölüme. Bunları yaşadıktan sonra da korku diye bir şey kalmıyor. Gereksiz ciddiyetler gülünç oluyor. Evet, durmaksızın çalışıyorsun, o boşluğu başka şeylerle doldurmaya, işini iyi yapmaya uğraşıyorsun ama… Genel geçer şeylere çok da prim vermiyorsun.

Saysanıza bir şu işleri…

– İşte Asmalı Konak. Ucundan kıyısından oyunculuk. Şimdi ANS’deki dramaların sorumluluğu. Sonra yayınevi: Om. Tabii hiçbir zaman hayatımdan eksilmeyecek olan Sezen Aksu… Her hal ve şartta devam eden bir birliktelik. Sadece birlikte şarkı sözü yazmak değil, beraber bir şeylerin üretiminde olmak; bazen şarkı sözü, bazen bir konser akışı, bazen de konsept çalışması. Zamana bağlı olmadan, iki arada bir derede yan yana gelip bir şeyler çatabiliyoruz. Hem iş hem duygusal anlamda… Mesela geçen hafta Yaman’ı kaybedişimin 10. yılıydı. Sabah mezarlığa gitmek üzere evde bir başıma hazırlanıyorum. Gazetede bir yazı okudum dağıldım.. En zoru bir ölüye aşık kalmak. Sanırım ağlamaya da başladım. O ara galiba Sezen’le konuştum. ‘‘Yola çıksana artık sen’’ dedi. 4 dakika sonra Etiler’de buldu beni. Mezarlığa gittik, Yaman’la sohbet ettik… Sonra hop birden değiştik: ‘‘Hadi yeter! Nişantaşı’na gidelim.’’ Sadece birer salata diye başlarsın ya, aynen öyle, Zanzibar’da her şey yenildi, 2 şişe de şarap içildi. Kesmedi! Bir sonraki kare: Reasürans’taki ayakkabıcılar talan ediliyor. Ben 2 çift, Sezen 4 çift pabuçla eve döndük!

Yaman Okay size uzaklarda bir yerde yaşıyor gibi mi geliyor?

– Hayır. Ama toprağın altındaymış gibi de gelmiyor. Daha rasyonel bir yerde. Herhalde bir yerlerde karşılaşırız diye umut ediyorum. Karşılaşmazsak büyük haksızlık!

Yeniden buluşma fanteziniz var mı?

– Belli bir şey yok. Mahşer hayallerim filan! Ama Yaman’ı kaybettikten sonra ara ara sürprizler yaşadım…

Nasıl yani?

– Türkbükü’nde evimiz vardı. Yaman’dan sonra o evde olmak canımı yaktı, evi bıraktım. Oysa ne anılarımız vardı… Shipahoy’un iskelesi mesela, sıcaktan bunalıp pikeyi yastığı kapıp, uyuduğumuz yerdi… Yıllar sonra arkadaşlarımla yeniden gittim Türkbükü’ne, tekneyi de o iskeleye bağlamışlar. ‘‘Ne ömürler geçti burada, şu oldu, bu oldu’’ diye düşünmeye başladım kendi kendime. Güneş batmış, ay da var hafif, şahane bir akşamüstü. Birden Yaman’la benim en sevdiğimiz şarkı çalmaya başlamasın mı? Şaka gibi. Berlin sokaklarında kulağımızda wallkman’lerle dinlediğimiz şarkı. Öyle her an radyoda çalan bir şey de değil. Eleni Krayaundru’dan bir vals. Böyle küçük selamlaşmalarımız oluyor. Ara ara hissederim onun elektriğini. Buradan Yaman geçti derim. Kendimi çok sıkışmış, bunalmış hissettiğim anlarda bir rüzgar eser ve ben bilirim.

En çok neyi özlüyorsunuz? Yaman Okay’dan kalan kareler yani…

– Bir sürü kare var. Ara ara onlar geliyor hard diskten. İnsan çağırıyor. Gerçi çağırmayınca da geliyor! Çok heyecanlandıran bir şey gördüğümde, dinlediğimde, izlediğimde ‘‘Keşke burada olsaydı ve bunu paylaşsaydık’’ diyorum. ‘‘O bundan mahrum kaldı!’’ İlk zamanlar güzel bir gün batımı bile sinirime dokunuyordu: ‘‘O bunu kaçırıyor!’’ Sonra tabii normalleşiyorsun, zaman içinde kendi ritmini ve yolunu buluyorsun. Yalnızlığınla baş etmeyi ve onun etrafına kenar süsleri koymayı öğreniyorsun. En önemlisi zaman içinde kendini hafifletmeyi öğreniyorsun. Temel anahtar bu: Kendini hafifletmek! O zaman kendi yolculuğunda daha hızlı yol alır hale geliyorsun… 

‘‘Komik kadın maskesi’’nin ardındaki kadının, duyarlığının sınırı nereye kadar gidiyor?

– Bilmiyorum ki. İnsan kendi sınırlarını bilebilir mi? Ayağına bir gün bir olay, bir felaket, bir acı yuvarlanıyor ve sen ayakta durmaya çalışıyorsun. Çok mu hüzünlü konuştum! Ben hüzünden sıkılırım aslında, en çok da kendi hüznümden…

Bunu nasıl beceriyorsunuz. Küt diye başka bir ruh haline geçebilmek…

– Çok sıkıcısın Meral diyerek! Patetik pozisyonlar fenadır. Ne ben böyle bir şey yaşamak isterim ne de etrafımdaki insanlara yaşatmak. Başkaları için de ağır yükler bunlar.

MESELE HAFİFLEYEBİLMEK

Peki şu an yaptığınız nedir? Boşluğu doldurmak için oyalanmak mı yoksa hayatı biraz daha anlamlı kılabilmek için eğlenmek mi?

– Çok çalışarak tabii ki bir boşluluğu doldurabiliyorsun. Üstelik yaptığın işle birlikte sen de zenginleşiyorsun. O anlamda şanslı hissederim kendimi. Tamam bir sürü iş yapıyormuşum gibi dururum ama o işler sayesinde bir sürü yeni arkadaşım, dostum olur benim.

Sanatçı birinin aynı zamanda organizasyon ve yöneticilik yapması ne kadar ıstırap verici?

– Önce kendini sanatçı olarak görmeyerek hafifletiyorsun meseleyi! Ben sanatçı filan değilim. Bir öykü yazdım o kadar. O öykünün de kendi içinde bir matematiği var. Kurgu yani, belgesel değil. Peki öykünün içine kendi hayatımdan kaçaklar olmuyor mu? Oluyor. Ama sadece beni iyi tanıyanların yakalayabileceği kaçaklar onlar. Bazı isimler, bazı espriler. Zaten bu işi yapmanın benim için en lezzetli tarafı bu: Yaşarken canımı acıtan bir şeyi yazarak çok hafif bir hale çevirebiliyorum. Onunla dalga geçebiliyorum. Beş yıl evvel canımı sıkan bir şey, bugün yazarken fark ediyorum ki, bir sızıntı halinde gelmiş oraya. Benim dahlimle değil. Kendiliğinden. Yarattığım kahraman öyle bir laf söylüyor ki, o yaşanan şeyin üzerine geçiyorum. Zaman geçmiş, duyarlılıkların dereceleri değişmiş, ısı düşmüş, şimdi artık o, benim cebimde tuttuğum bir bilye. Çıkarıp oynayabilir hale geliyorum. O yüzden kendimi şanslı hissediyorum. Bütün bunları yapamayan, yaralarını delik deşik halde içinde taşıyan, ha babam dönüp dönüp göğsünü açıp yarasına bakan bir sürü insan tanıyorum ben. Çoğunlukla kadınlar. Allah’tan böyle bir işim var diyorum. Akıl sağlığımı koruyor. Rehabilite edici bir tarafı da var… 

Allahaşkına sizin ne kompleksiniz var? Altından kalkamadığınız, kıvıramadığınız, baş edemediğiniz…

– Yaşamak! Hayat denilen şeye sahip çıktığımızı sanarak, fena halde yanılarak, bizim dışımızda gelişen pek çok faktörle baş etmeye çalışarak yaşamak… Baş ettiğimi söyleyemem!

Ama bunu pekala beceriyorsunuz.

– Mu acaba? 

Hayat, Yaman’la benim yapamadığımız çocuğun adıydı

Bir öykü yazarken tabii ki insanın kendi hayatından sızıntılar oluyor. Seymen’le Bahar’ın çocuğu oldu mesela. Adı Hayat. Hayat, Yaman’la benim çok istediğimiz halde yapamadığımız bebeğin adı. Biz o çocuğu yapamadık ama Seymen’le Bahar yaptı. Yani öykü yazmanın rehabilite edici bir tarafı var, ‘Bari bu çocuğun adı Hayat olsun’’ diyorum. Yaram biraz daha kapanıyor…

Ayşe Arman Meral Okay röpartajından

 
En zoru, bir ölüye aşık kalmak. için yorumlar kapalı

Yazan: 23 Ocak 2013 in Şiir Gibi

 

Etiketler:

 
%d blogcu bunu beğendi: