RSS

Etiket arşivi: Ahmet Oktay

Heinrich Von Kleist

Tomurcukların daha duyulur duyulmaz
bahçenin kuytusunda çıtırdayan sesi,
puhununki yükseliyor; herkes
bir yurtsama içinde. Kesiliyor söyleşi,
tıkırtısı çay fincanlarının.

Orada
anlıyorsun, eğildiğinde pencereden
göz göze gelebilmek için kuşla: Gecenin
Oğlusun. Bu sana sunulan andaç:
Çocukluğunu değil yalnızca Gölün
üstünde yanıp sönen ateş böcekleriyle
konuşurdun saatlere; ormanın içinden
yükselince de iniltiler, kanatırdın elini
duyabilmek için acısını kapana tutulanın
Gençliğini de taçlandıran Hep uçurumlar
çekip durdu yolculuklarında: Öte’nin
sorusunu kuruyordu tanın kızıllığında
tütüp duran her büyü boşluk

O zamandan
edindin ağu süzme hünerini Kovulmuş’un
yaralı bedeninden. Seninkiler de
puhunun gözleriydi çünkü, puhunun;
ancak yüreğin içindeyken görebilen.

Çekildin oraya: Öteki yüzünü
bulabilmek için yaşamın.

Hiç kimse
“ada” değil ama; Kırgın Yürek de
arıyor benzerini: Terkedilmiş, kar altındaki
çocuğun korkudan sapsarı yüzüyle;
ve rastlıyor yoksullarevi’nin önünde, gözleri
geleceğin yıkıntılarıyla körelmiş
bir dilenciye.
Ürkünçtür
bir çan sesinin geceye
düşüp parçalanması kadar, Yoksulluğun
çırıl çıplak buluşması caddede.

Saltığın
büyülenmişi doğar bir çığlıkla o ürkünç
buluşmadan. Kardeşdir çünkü
inancını yitiren ya da horlanan
ve kentinden kovulan inancından ötürü.

Konuşur o zaman, usulca alarak
bir kuyu dibinin rengini.
Belirsizdir ama Yargılanmış’ın
gününe mi geleceğe mi söylediği;
yeniden adlandırır çünkü Tarih
ölümün “bu-olmayan yaşam” isteğini.

Yüreğindeydin
Sende birikti akıntısı günlerin ve hüznü
gömütlüklerin. Vurulmuş kurdun
kanını yalaya yalaya geldiği akşam
çekip kopardın dilindeki mührü:
Yıkımın özdeyişleri döküldü ağzından.
Bir Bilici’ydin ve kardeşindi
40 yıl “deli” yaşayan ve “Neye yarar
şairler?” diye soran.

Çağının
tarihe sürgünüdür ‘Buradan ötedeki’
diye çınlayan her söz. Ve solgun suretidir
aynada yitip gidenin.

Kurşun sonu değil yalnızca
Başlangıcı da zamanın.

Ahmet Oktaygunesim.JPG

Reklamlar
 
Heinrich Von Kleist için yorumlar kapalı

Yazan: 03 Şubat 2017 in Türk Şiiri, Yol Üstündeki Semender'ler, Şiir

 

Etiketler:

Beşir Fuad

Enis Batur’a

Gün doldu: Kendime bir aksisedayım.

Ürktüm hep hayalâttan. Aklım
bana açıkla: Yırtılan
zaman mı gülün yaprağı mı? Elinde
buruşturuyordu validem. Kapatılmış
ve leylî bakışlı mecnune. Ömrüm
şimdiden “bir devr-i hüzün”
ve kapkara matem: Diz dizeyim
dalgın hayaletinle. Ufku
sen misin seyreyleyen
Darüşşifa’nın o tozlu
penceresinden, ben mi? Vehimler
ve cinnet korkusu
bana mirasın. Ölü oğul da
küçük, çıplak ayaklarıyla
geziniyor sofada, çatının
içindeki rüzgâr gibi.

Ey hafıza! Kanıyor
Ne varsa süzdüğün. Siyah zambak:
Koridorlarında usulca açan
o Civzit mektebinin. “Gecede
yazmayı mutad edindim”
daha o zamandan. Sırdır
çünkü yazı: Candan doğar
ve âyân ettikten sonra
sır olur.

Nemsin benim
öteki zamanlardaki çocuk? Bir hasım
gibi mi büyüttüm seni kalbimde?
sözüm sana yine de: Kimi gerçek
daha derin düşten. Düşler de
geleceğe gönderir ve Yitik söz
dirilir okurun dilinde.
Yaşamım! Doğrusun
yanlış olduğun kadar. Bir diken
gibisin içimde.

Ah! Gülün yok.
Doğ karanlığın devasa
rahminden de
okurum hisset beni:

İntiharımı da fenne tatbik edeceğim:
Şiryanlardan birinin geçtiği mahalde
cildin altına klorit kokain şırınga
edip buranın hissini iptal ettikten
sonra orasını yarıp şiryanı keserek
seyelân-i dem tevlidiyle terk-i hayat
edeceğim”

Zevcem! Kim kimin uçurumu?
Her ağuş, ne yapsak
bir serzeniş aslında. Metresim!
Kucaklaştık ama daha bir kez
buluşamadık. Tecilin
dolmasını bekledim ben.

Suret-i Varaka
“Ameliyatımı icra ettim. hiç
bir ağrı duymadım. Kan aksın
diye hiddeyle kolumu kaldırdım.”

ki “kağıt dahi kanla mülemma”

TEBLİĞ
“Matbuat idare-i behiyyesinden Ceridet ül  Hakayık
nam gazetenin bir nüshasında intihara dair münderiç
olan varakanın diyanet-i islâmiyeye mübayin fıkaratı
mutazammın olmasına ve merkez-i hilafet-i islâmiyede
tab ve neşrolunan evrak ve havadisten bazılarının akaid-i
islâmiyeyi mazallah-ı teala inkâr ve istihfaf yolundaki
neşriyatı, diyaneten ve siyaseten rehih-i cevaz ve
müsamaha olamayacağına”¹

Beşir Fuad! Kardeşim benim.

1) “İntihar hareketini böylesine etkin bir toplumsal silah haline getiren şey, intihar hareketlerinin düşünsel (refleksiv) boyutudur. Sanırım şudur kastedilen şey: ‘Hiç kimse yaşamında bir yanlışlık olmadığı sürece intihar etmez’. Bu gewrçek o kadar açıktır ki, çoğu zaman göz ardı edilmiştir. Böylece hareketin önemli bir ögesi gözden kaçırılmıştır:İntihar, geride kalanlara işlerin ne kadar kötü gittiğini göstermeyi amaçlar“. (A.Alvarez, The Savage God, A Study of Suicide, s.116, Penguin Books 1983).

Ahmet Oktayintihar

 
Beşir Fuad için yorumlar kapalı

Yazan: 18 Aralık 2015 in Türk Şiiri, Yol Üstündeki Semender'ler, Şiir

 

Etiketler:

Yol Üstündeki Semender

Intiharla bir söyleşi
bu kitap.

Edemediğim
ve edebileceğim
intiharlarla.

Her insan
aklında en az bir kez
öldürür kendini.
Çünkü biliniyor artık;
tek içgüdü değil
yaşam içgüdüsü.

Sözcükleri seçen kişi,
zamanı sorgular durmadan
ve bu güncel zorunluluk,
isteyelim istemeyelim;
tarihsel bir an’da
ontolojik bir sorun olarak da
belirir.

Galiba şu
intiharın kökenindeki soru:

Onaylıyor muyum?
Buradan bakıldığında,
bir “öteye geçiş“
sorunu değildir intihar.
Tam tersine:
bir “burada oluş“sorunudur.
Sartre’ı anımsayalım:“İntihar
bir başka yoludur
dünyada varolmanın.“

Camus’den yüzyıl önce
Novalis yazmıştı:
“İntihardır
tek felsefe sorunu.“

Bu yüzden
yaşamın da
sorunudur.

Yaklaşık olarak
“her yerdedir yaşam“
diyor Seneca.
Ama bu yaklaşım,
dünyasının “aydınlık”tan
görünüşünü yansıtıyor;
gelgelelim
bir de “karanlık” yan var
tarihin içinde işleyen.

Bu ikilemi
şöyle dillendiriyor
Sergei Moscovici:
“Ölüme hayır demek yetmez
yaşama evet demek gerekir.“

“Evet“i söylerken
kekeleyen,
adayıdır ölümün.

Ve insan
en beklenmedik anda
en umulmadık anda
kekeleyebilir.

Yesenin’i onaylamayan,
“bu hayatta ölmek
kolay iş,
yeni bir hayata başlamak
güç olan“
diye yazan Mayakovski,
yine de öldürdü kendini.

Benzer bir yazgıyı
Paylaştılar gencecik Can İren’le
60’ını geçen Rasih Güran.

Yanlış’la doğru’nun
sallantılı olduğu bir zemin bu.

Kesin olan şu:
Kur’an’ın da İncil’in de
kovulmuşu’dur müntehir.
Büyük Yetke’nin amansız
muhalifi’dir de ondan.
Bir de şu:
umut besleme olanağı
kalmamışsa, yaşamın
anlamı da kalmaz. Eğer
verdiğimizin dışında
verebildiğimizin dışında
bir anlamı varsa.

Bu kitabın adını andığı,
ölümlerini bir bir
denemeye çalıştığı 12 insan,
korkak oldukları kadar cesur
umutsuz oldukları kadar
umutluydular.
Yaşamlarından da
ölümlerinden de çıkaracağımız
dersler, unutulur gibi değil.
Yapıtları ise içlerinde
kendi suretlerimizin yansıdığı
kristal aynalardır

Edemediğimiz
ve edebileceğimiz
tüm intiharlar
ateşten gözleriyle bakıyorlar
yolun üstündeki
bir semender gibi

21 Ocak 1933, Ankara

Ahmet Oktayyol-ustundeki-semender

 
Yol Üstündeki Semender için yorumlar kapalı

Yazan: 31 Mayıs 2015 in Türk Şiiri, Yol Üstündeki Semender'ler, Şiir

 

Etiketler:

Virginia Wolf

Üşümesinden belli içimin: bitiyor yaz.
Ufuk kör bir gözün ardı kadar boş. Geçiyor son
kuş sürüleri mumların titrediği bir katedralde
dinlediğim orgun sönüp giden yankısı gibi dinli-
yorum kanatlarının sesini

Ey üzünç diyorum: Yaşamımın toplamı, koyakların
ıssızlığından damıtılmış bana kalan tek bilgelik.

Üzünç: kolsuz bir askerin sakallı yüzü yansıyıp vitrinin
camında ‘kendini öldür’ diye iç geçirince; tezgahda
sızıp kalınca çocukluğunu ele veren göçebe
yüreğin sözü, kucaklanmayınca artık sevgili beden
ve gözyaşlarında parlayınca terkedilmiş baba ocağı

Dupduru gözlerle baktın bana ey yitik çocuk:
derede seyrederken kendimi ve öptün, ülkeler
vadeden bir öpüşle

Bu işte üzünç,
bu işte onulmazlık.

Yaz bitiyor:
gece iniltisini emziriyor büzülüp toprağa doğru çekilen
ağaçların, zaten yaralı belleğime daha bu sabah
bir uçurum kıyısıymış gibi dalıp gitmiştim saksının
çatlağına,bahçede yürürkende ayaklarım yapraklara
gömülü, bir kez daha Rhoda’nın sesiydi:
“Ah yaşam, nasıl da korktum senden.”

Bitiyor yaz: Ürperdim demin, biçimler dönüşebilir diye
düşünürken tek değişmeyen yüreğim ama yüreğim:
Paslı bir kapı işte, açılınca da inildeyerek ardında
hiçbir şey yok büyük karanlıktan başka.
Yine de konuşuyor biri:

Melek değil hükümlü kendini dünyaya doğru fırlatan:
“Siz lekelediniz beni ve çürüttünüz.”

Çöldeki su damlası gibi Söz: Emiyor onu demir,
beton ve cam, savaş ve tecim;
Yitiktir ve kovalanmıştır açıklamak isteyen
Söz

Ah bilemiyorum henüz yaşamımın tümünü, dok
işçilerinin suda yüzen sapları kesilmiş çiçeklere
benzeyen yüzlerine bakıyorum, şalına sımsıkı sarılmış
ihtiyar kadının çay bardağına değince bir kemik sesi
çıkaran eline bakıyorum, çilli bir oğlanın otobüsün camında
yassılmış burnuna bakıyorum: Bir giz mi bunlar belirginlik mi?
Üstelik hem göreniyim düşlerimin hem görüleni:

Üç başlı bir köpekle söyleşiyorum sık sık, elimde
bir gül; yağmalarken bir kitabın paha biçilmez gömüsünü.
Yine de yazgım o sözcükler, biricik ödevim.

Ve herşey bana sesleniyor: binlerce parçaya bölünüyor,
dağılıp gitmeden önce dokunuyorum herbirine:
Su bardaklarına, sarı, kırmızı, mor kurdelelere;
pencerenin nice yağmurlar, nice karlarla boyası
gitmiş pervazına; bir albümün gün boyu birbirleriyle
fısıldaşan sararmış fotoğraflarına, ıssız kar ovaları gibi
yalnızca rüzgarın sesiyle uğuldayan bomboş sayfaları gibi

Ah yazıma kimi zaman da, ateşe tutulmuş bir elin
acısıyla karalanmış yazılarıma:

Kanı çekilmiş ve dudakları hummanın koruyla kavrulmuş
bir yüz bu. Nedir aradığı ve nedir yitirdiği?
İnsan çiçeklenmelerinin ve insan yıkımlarının arasında.
Kişisel tarihler mi kurdum yaşamın sabuklamasıyla
yoksa varolan tarihlerin kurgusu muyum?
Ah yazı(m) taşıllaşan yazı(m): Aradığını ve yitirdiğini
biliyorum sonunda:

Yanmış bir kelebeğin külü.

Yaz bitiyor işte. Ayaküstü bir söyleşiydi zaten pespembe
ibrişim ağaçlarının altında. Kışa taşıyorum dünyanın
tortusunu: şarkılar, ağlayışlar, vedalar, buluşmalar,
karartma geceleri, sirenler, yaşamı saran sis:
İç içe giren, sarmaşan. Son bir gözgöze geliş zamanla:
Yanmış bir kelebeğin külü: Mavi-beyaz bir kelebeğin
külü…

Buluştuk Septimus, Clarissa, Rhoda. Mrs. Ramsay
dupduru bir ırmağın kıyısında, su yankılıyor dağılan ve
birleşen doğaya tek bir cümleyi:

“Şu küçücük varolma sorunu bitti”

Akıyor ırmak

Ahmet Oktayvirginia-wolf

 
Virginia Wolf için yorumlar kapalı

Yazan: 31 Mayıs 2015 in Türk Şiiri, Yol Üstündeki Semender'ler, Şiir

 

Etiketler:

Ölümün Bıyıklı Bir Resmi

Bilmiyor Rembrandt daha,

yalnız peynirden 
ve akarsulardan konuşuyor 
değirmenci Felemenk;
nice acılar süzdü paletinden 
Paris yollarına düştü ama 
henüz Van Gogh da çırak.
Cesaretin bebeklikten başladı, 
boya dediğin zaten 
tüfek gibi kullanılır 
haylazlığa, şuna buna karşı.
İki tur danstan sonra 
alnın alnından öperdi ustan Picasso 
masmaviye kesince 
birazdan bu kırk yıllık kavak.
Boş ver ılımanlığa falan 
nasılsa vaktin var coğrafyaya 
kışın da gitmesin leykekler 
oturt bakalım bacanın üstüne, 
kar da yandan çarklı yağsın: 
bir muştu gibi dinleyelim 
damlara, koyaklara inen sesini.
İmzanı at, portakalını ye, 
böyle yapılır sevinç resmi.

-Sevinç nedir baba?

Çarşıdan döndüm nar ayıklıyorum sana 

parmaklarım uçtu uçacak, 
diyelim günlerden Pazar 
ütünün kordonunu onardım 
boyadım mutfaktaki dolabı, 
ellerimin sevinci de bunlar.
Dişlerinin sevinci bitmez saymakla, 
kavun-karpuz toprakçıldır 
su içerken omzuna dayar testiyi 
mendil bağlar başına; 
canerik mayhoşluğun birimi 
fındık eşkiya gibi bastırır da 
Haziran vermez geçit.
Vermez hüznünden kimselere 
gün sayar, yol izler 
arkadaşım Balaban Cerit.
Öyle sevinecek ki 
dönünce babası mapustan 
bir mimoza olup fışkıracak 
duvarlardan, bahçelerden, parklardan 
sana anlattığı ölü martı.

− Ölüm nedir baba?

Durmuştuk bir çeşme başında 

inerken Mut’a doğru

− Ölüm nedir baba? 

ölüm nedir peki?

Ah! 

Bıyıkları yeni terlemiş bir ağbi.
Ahmet Oktay
 
Ölümün Bıyıklı Bir Resmi için yorumlar kapalı

Yazan: 13 Kasım 2013 in Türk Şiiri, Şiir, Şiirdir Baba

 

Etiketler:

Borçlu Öleceğim Herkese

Nerde okumuştum, bilmiyorum
kim söylemişti: ‘kimseye borcum
kimseden alacağım yok’ diye.
Tumturaklı bir cümleydi; tuhaftı da,
ekonomik terimlerle
dillendiriliyordu özgüven.
Gerçekten hayaletlerinden
kurtulmuş biri miydi bu?
Ne teşekkür, ne şükran;
alçakgönüllülük ve bağışlama;
yoksanmıştı hepsi. Sadece ürkütücü
bir kendini beğenmişlik.

Birebir alırsak sözcükleri
bilge Lao-Tzu’nun deyişi
uygun düşüyor bu övünmeye:
‘Önemli olan duvarları değil
odanın. Kapladığı boşluk.’
Yaşadım ve gördüm: aynasıyla
konuşanlar, yitip
gittiler aynalarıyla.

Kulüp 12’nin Amerikan-bar’ında
‘caz müziği dinliyorum’. Keşke
yanımda olsaydı Kâmuran Yüce de
diye geçirirken gözlerimi kapatıyor
biri. Usulca dönüyorum: Çirkin Kral;
kravatsız, beyaz ceketli. Kaç yılındayız
ne zaman geldik Ar Sineması’nın fuayesine?
Özlemle sarılırken, kolumda
hissediyorum kabzayı.

‘Sana’ diyorum ‘on lira borcum var,
Pasaj’da almıştım. Karlı
bir geceydi hiç unutmam’.
‘Boş ver’ diyor, yağmurun dindiği
göğe benzeyen bir gülümsemeyle.
Şaşmışımdır hep, niye öyle az
güldüğüne filmlerinde.
Seçtiği sürgünde öldü Yılmaz
hâlâ bir onluk borçluyum ona.

Sevgiyi iki kez ziyaret edebildim
Mamak Askeri Cezaevi’nde.
Bahardı ikincisinde, bahçedeydik;
görüşmeciler ürkek ve kederli,
ortalıkta yığınla inzibat.
‘Göğsüm acıyor ara sıra’
demişti. ‘Şuramda bir çiçek
büyüyor sanki.’ Hiç yazmadım
sürgündeyken Adana’ya.

Sığındım Ellilerin, Altmışların
kansız anılarına. Özdemir’le evliydi;
Sıhhiye’deki evde hazırlıyorduk
yeni sayısını Mavi’nin;
yazmaya başlamamıştı daha.
Ya da Kızılay’da Büyük Sinema’nın
önündeki kalabalığın arasındaydık.
Yayılıyordu sesi Aybar’ın
dalga dalga bulvara. Sanki birazdan
Kışlık Saray’a yürüyecektik.
Nasıl borçlanmamış olurum
O’nun erken açan kanserine?

Çok şükür borçlu öleceğim herkese.
Sürülecekse bu yüzden sürülecek
izim. Birkaç alacağım da
-bir fikir, bir dize, bir imge-
kalacak elbet birilerinde
ve belki onların peşine düşecek
başka birileri de.

Ahmet Oktay

 
Borçlu Öleceğim Herkese için yorumlar kapalı

Yazan: 07 Eylül 2013 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Geç Saat

Yorgundu. Düş görürken
-ölmüş müydü ölüyor muydu?
fidana dokunduğu an açıvermişti gonca-
elinden düştü kitap
kalem de

şuydu altını çizdiği cümle:
Kierkegaard’tan,
“Üzüntüm, kâl’amdır benim”

Ahmet Oktay
 
Geç Saat için yorumlar kapalı

Yazan: 25 Haziran 2013 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

 
%d blogcu bunu beğendi: