RSS

Etiket arşivi: Gökhan Akçiçek

Ölüm Yıllar Önce

Eski bir fotoğraf hatırlattı bana
Ölüm yıllar önce omzuma
Dokunmuş
Sana saklıyordum
Oysa omzumu anne
Başını yaslayacağın
Günler için.

Suda çırpınan kelebeklerin
Kanatları batıyor yüreğime.

Ey ölüm
Bekliyorum seni
Bir çocuk gibi bekliyorum
Dayanıp alnımı
Dizlerime…

Gökhan Akçiçek

 
Ölüm Yıllar Önce için yorumlar kapalı

Yazan: 28 Ekim 2012 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Unutulan Gömlek

Bir giysi mağazasının
En üst rafında bekleyen
Modası geçmiş bir gömleğim.

Tezgâhtar kızın dokunuşunu
Ne çok özledi düğmelerim.

Geç de olsa anladım
İpliğimle uyumsuz
Seçilmiş desenim…

Gökhan Akçiçek

 
Unutulan Gömlek için yorumlar kapalı

Yazan: 28 Ekim 2012 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Sana Bakmanın Tarihi

Sana bakmalarımı
Nişanlısına ördüğü kazağı
Yetiştirme telaşı ile doğum gününe
Gece nöbetinde uyuya kalmış
Şebinkarahisar’lı bir hemşirenin
Üstüne
Yorgan diye bıraktım.

Sana bakmalarımı
Çocuklarını okula uğurlayan
Bir anne gönenciyle
Mola yerlerinde içtiğim çayların
Buğusuna katıp
Bozuk bir para üstü gibi
Uykusuz garsonların
Soğuyan avuçlarına bıraktım.

Sana bakmalarımı
Emekli kahvehanelerinde
Namaz saatini bekleyen
İhtiyarların sessizliğiyle
Kaçırılmış bir seferin
Kullanılmayan bileti niyetine
Yırtıp yırtıp attım…

Sana bakmalarımı
Bir tek sana bırakamadım…

(Adressiz Mektuplar)
Gökhan Akçiçek

 
Sana Bakmanın Tarihi için yorumlar kapalı

Yazan: 28 Ekim 2012 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

İpine Küsen Mandal

Balkon ipinde unutulan mandal
Bütün kış orada
Ne yapar
Benden söylemesi
Küçük bir mendil asın ona
Kabahati ipinde sanır sonra…

Gökhan Akçiçek

 
İpine Küsen Mandal için yorumlar kapalı

Yazan: 28 Ekim 2012 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Bir Kipriğin Bile Değmedi Tenime

Oysa ne çok gezdirmiştim gövdemi
Dolaşmanız muhtemel semtlerde
Söz vermiştim, rastlarsam
Uzaktan bakacaktım tereddütsüz
İncinmeyesiniz diye profilinize.

Sizi bekledim çaktırmadan vitrinlerde
Aynı gömleği ben de sordum
Gülünç bir çekinceyle
Boşuna ummuşum buluşur diye sesimiz
Tezgâhtar kızın gülümseyen yüzünde.

Hatırlar mısınız bilmem?
Bir gün karşılaşmıştık bu yarım kürede
O şaşkınlıkla ceketimin düğmesini
İliklemişim etime.
Yazık, aynı şehirdeydik hâlbuki
Bir kirpiğiniz bile değmedi tenime.

Gökhan Akçiçek

 
Bir Kipriğin Bile Değmedi Tenime için yorumlar kapalı

Yazan: 28 Ekim 2012 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Çırpınıp içinde döndüğüm deniz

Hikâye malum: Sivas’ın bir köyü, ihtiyarın kendinden genç sayılacak eşi son günlerde hep tedirgin. Gözü ve gönlü yokmuş gibi duruyor evinde. İğreti bir dal, her an gölgesini toplayıp gidecek, sadece gününü bekliyor.

Sezdirmiyor ama gözlerini küçüklüğünde kaybetmiş elli yaşını sürmekte olan beyi, ayan beyan her şeyin farkında. Susuyor, içine gömdüğü karşılıksız sevginin bir mühlet daha sıcaklığıyla avunmaya gönüllü. Görmeden sevmenin burukluğunu, dokunarak, koklayarak, umarak ve sazının tellerinden akıttığı ezgilerle sığınarak gidermeye çalışıyor. Okuma yazması yok ama sevmenin, sahiplenmemek olduğunu da biliyor.

Genç eş, aşığıyla gizli gizli buluşuyor, eşine fark ettirmeden haberleşmeyi biraz pervasızca, biraz da kaderiymiş gibi sürdürüyor. Göz görmeyince gönül katlanırmış. Kanarmış ama yine de katlanırmış.

“Çırpınıp içinde döndüğüm deniz” demişti ya şair o hesap. Sivas neresi deniz neresi… Denizi görmeden ummana dalmanın bir felsefesi olmalı. Bazı kelimeleri hatta imgeleri duyup, görüp, hissetmeden de kâğıda dökebilirsiniz. Ancak, sezmenin, sanat üretenlere bağışladığı bir öncelikle açıklanabilecek bir durum bu. Binlerce sayfa kitap devirsen, sergilerden, sanatsal faaliyetlerden başına kaldırmasan dahi, asla semtine uğramayacak dizeleri, başkasından duymaya ve okumaya da mahkûm olabiliyor insan.

Neyse, sözü çok uzatıp, öykünün akışını yavaşlatmayayım. Veda, bekletilmeyecek bir konuktur. Vakti gelmişse, kimse uzatamaz ve erteleyemez bu sözleşmeyi. Yaz ayı. Temmuz ya da Ağustos… Yer gök sarı. Gece, sadece yıldızlara kalmış gibi. Âşıklar, kaderlerine yürümenin hazzını tadacaklar, birazdan. Hele hane halkı bir uyusun, el ayak çekilsin, ortalık sütliman olsun…

Yaşlı koca uyumamakta. Zaten gözlerini açsa da kapasa da aynı karanlık, yıllardır göz çukurlarında oturmakta. Koltuğunun altında bohçası ile parmak uçlarına basarak holü geçen genç eş, aceleyle lastik ayakkabılarını ayağına geçirip, karanlıkta sıkı sıkıya tuttuğu eli, artık hiç bırakmayacaktır. Geriye bir kez olsun dönüp bakmaz, istese de bakamaz. Gitmenin raconudur, dönüp bakmamak. Perdenin arkasından onları sessizce uğurlayan yaşlı koca, alnına yazılan bu yazının kıvrımını, yüksünmeden taşıyacaktır hep, ta ki toprak olana kadar.

Firariler, köyden hayli uzaklaşmış, tan ağarmaya başlamıştır. Genç kadının inip kalkan göğsü, seherin buğusuyla soğumakta… O sırada fark eder lastik ayakkabısının ucundaki kabalığı. Ayak parmakları, aceleyle tükettikleri mesafeler boyunca pek de hissetmemiştir o şişkinliği. Parmaklarını biraz rahatlatmak için ayakkabılarını çıkaran geç kadının eline, düğümlenmiş bir mendil ilişir. Mendili açıp baktıklarında, onlara birkaç ay yetecek kadar para tomarı çıkar içinden. Yaşlı koca koymuştur bu armağanı. Sevdiği kadının gittiği yerde darda kalmasına rızası yoktur çünkü.

“Çırpınıp içinde döndüğüm deniz” bu dizeyi ilk kez duyduğumda kesin şair Sedat Umran’a aittir demiştim. Çünkü Umran, daha önce de “Gittin taş atarak denizlerime” demiş ve ruh momentlerini şiirin aynasından yansıtmıştı. Yanılmışım, aşkın en güzel hallerini dile getiren Sedat Umran, bu kez yüz vermemişti bana.

Behçet Necatigil boşuna söylememiştir: “Çünkü bazı şiirler, bekler bazı yaşları…” Bazı şiirler de, şairleri kendileri seçer, arar bulurlar onları. İçinde geniş çağrışımların barındığı bu dize, nasıl oluyor da bir halk şairinin ağzından dökülüyor ve dillendiriliyor. Hâlâ anlamış değilim. Buna, bilgeliğinin aşkla olan hesaplaşması deyip, çıkalım işin içinden. Çünkü başka makul bir açıklaması görünmüyor şimdilik.

Gelelim sözün yetersiz kaldığı bölüme: O yaşlı ve kör âşık, tahmin ettiğiniz gibi Veysel Şatıroğlu idi.
“Çırpınıp içinde döndüğüm deniz”i geçenlerde televizyon kanallarının birinde dinledim Veysel’in sesi ve sazından. Unutmuşum bu türkünün ezgilerini, hatırladım sonra. Kırk, kırk beş yıl öncesine gittim, çocukluğuma; çocukluğumun Bülbül Deresine, Elmalık mahallesine… Radyonun başında uyuduğum günlere döndüm tekrar. İlk o yıllarda duymuştum bu türküyü.
Geçenlerde Sivaslı şair arkadaşım Hüseyin Kaya’nın ilk deneme kitabı çıkageldi, ismi: “Çırpınıp İçinde Döndüğüm Deniz”. Sanırım, Veysel’e bir armağandı. Bu kadarı pes dedim ve bu yazı boynuma borç oldu adeta.
Sözü artık Veysel’e bırakalım:

Çırpınıp içinde döndüğüm deniz
Dalgalanır coşar ürüzgârından
Mevce gelir coşar inleyen aşkım
Ah çektikçe kaynar gelir derinden

Derya coşar inci saçar kenara
Aşk ehli dayanır ateşe kara
Bülbüller gül için giyinler kara
Seherler uyanır gülizarından

Dert ile mihnete dalmayan aşık
Ne yemiş ne doymuş eli bulaşık
Kınama Veysel’i fikri dolaşık
Ayrılmış yarinden yar diyarından

Gökhan Akçiçek

 
Çırpınıp içinde döndüğüm deniz için yorumlar kapalı

Yazan: 28 Ekim 2012 in Şiir Gibi

 

Etiketler:

 
%d blogcu bunu beğendi: