RSS

“Herkes bir gün 15 dakikalığına ünlü olacaktır” sözü var ya, biz de böyle bir meşhurluk yaşadık ve hamdolsun kötü bir şekilde doldurmadık hakkımızı.”

30 yıldır kitapçılık yapan Ahmet Koyutürk, dükkanına gelip camları silen ve karşılığında kitap alan biri sayesinde sosya medyanın ilgi odağı oldu. 15 dakikalık ünlü olma hakkını kullandığını belirten Şirinevler Kitabevi’nin sahibi Koyutürk, “İnsan sosyal medyaya kendini kaptırmamalı ve her zaman amatör kalabilmeli. Sanal dünyanın insanı hasta eden bir tarafı var” diyor.

Günümüzde kitaba ulaşmak çok kolay. Ancak insana ulaşmanın zor olduğu günlerden geçiyoruz. Hem kitabı hem de hoş sohbeti bulabileceğimiz bağımsız kitapçıların sayısı giderek azalıyor. İnternet ve AVM kitapçılarına karşı “365 gün fuar tadında” insanları kitapla buluşturan Şirinevler Kitabevi, ilginç bir tivitle gündeme geldi. Yüz yüze konuşmaların yanı sıra sosyal medyadan da muhabbet edebileceğiniz kitabevinin sahibi Ahmet Koyutürk, dükkâna gelip cam silme karşılığında kitap rica eden adam hakkında bir tivit atmıştı. Tivitleriyle farklı konulara değinen, yayınevleri ve okurla diyaloga giren, güncel olaylara yorum yapan Koyutürk, haberleri takip etmek için sosyal medya kullanmaya başlamış. Profesyonel kullanıcı olmaktan sakındığını söyleyen Koyutürk, ekliyor: “İnsan bu mecraya kendini kaptırmamalı ve her zaman amatör kalabilmeli. Sanal dünyanın insanı hasta eden bir tarafı var. Benim tek amacım gündemi takip etmek ve küçük bir hatırayı kaydetmekti. Bir nevi günlük olarak kullanıyorum.”

15 DAKİKALIK HAKKIMIZI DOLDURDUK

Yüz binlerce kişiye ulaşan şu anı sayesinde tanıdık Koyutürk’ü: “Yoğun akşamlardan birinde bir ses duydum: ‘10 lira karşılığında camınızı silmemi ister misiniz?’ Tebessüm edip tabi dedim ve diğer müşterilerle ilgilenmeye devam ettim. Sonra bitti dedi ve baktığımda camlar pırıl pırıldı. Camları hiç böyle temiz görmemiştim. Yaklaşık 10 yıldır İstanbul’un muhtelif yerlerinde cam silerek geçimini sağlayan bir arkadaş olduğunu öğrendim. Çıkışa doğru yöneldi, ‘Tesla’ isimli biyografi kitabını aldı. Bence cam silme ve emeğinin karşılığında kitap alması kadar, talep ettiği kitap da insanların ilgisini çok çekti. Rüya Tabirleri ya da macera türü kitabı değil, bir bilim adamının hayat öyküsünü aldı.”

Twitter’daki artan ilgi sonrası değişim hakkında şunları söylüyor: “O tivitimden sonra gördüm ki, evet reklam diye bir şey varmış. İnsanlar bu vesileyle burada bir kitabevi olduğunu farketmiş oldu. Yani Andy Warhol’un “Herkes bir gün 15 dakikalığına ünlü olacaktır” sözü var ya, biz de böyle bir meşhurluk yaşadık ve hamdolsun kötü bir şekilde doldurmadık hakkımızı.” Sosyal medyanın mantıksız bir yer olduğuna değinen Koyutürk, “İki kere iki dört dendiği zaman altında bunun dört olmadığına dair ciddi kavgalar dönüyor. Herkesin kendini oradan koruması lazım. Çok kalın bir deriniz olması lazım orada konuşabilmek için o yüzden konuşmaktan imtina ediyorum. Burada çok rahatlıkla konuşabilirim her türden her ideolojiden insanla. Görüşümün arkasında dururum doğru ya da yanlış. Oradaysa tedirgin oluyorum” ifadelerini kullanıyor.

ŞİRİNEVLER’DE KADIKÖY’DEN ÇOK KİTAP SATILIYOR

13 yıldır İstanbul’da olan 49 yaşındaki Ahmet Koyutürk, Cağaloğlu ve Kadıköy’ün ardından Şirinevler’de kitapçılık yapıyor. Kadıköy ve Şirinevler İstanbul’un iki farklı uç noktasıdır. İki semti de iyi bilen Koyutürk, şöyle bir karşılaştırma yapıyor: “İkisi çok farklı coğrafya. Orada satılan kitaplarla bura da satılan kitaplar birbiriyle örtüşmüyor. İnsanların yapısı da sosyo ekonomik, kültürel anlamda çok farklı. Kadıköy Anadolu Yakası’nda olmasına rağmen Avrupa’dır. Şirinevler ise Asya… Ancak beklenti tam tersi olsa da, adet olarak Kadıköy’den daha fazla Şirinevler’de kitap sattığımı düşünüyorum.”


KLASİKLERİN SATMASI BENİ MUTLU EDİYOR

Çoğu kitabevinde şiir kitapları köşelerde, alt raflarda olur. Şirinevler Kitabevi’nde ise dükkânın ortasında iki kitaplık şiire ayrılmış. Koyutürk, “Kitabevimizde şaire ve şiir kitaplarına pozitif ayrımcılık yapılır. Yani popüler değil, kemikleşmiş Fuzuli, Baki’den Ah Muhsin Ünlü’ye geniş bir skalada şairler her zaman benim baştacım burada. Bir Sohrab Sepehri sorduklarında var dediğimde şaşırıyorlar” diyor. Nihal Atsız ile Mehmet Uzun kitaplarının sırt sırta satılması da dikkat çekiyor. Klasik eserlere her zaman ilgi olduğuna değinen Ahmet Koyutürk, “Bizim burada özellikle biraz daha yoğun. Bunun da nedeni ince kalın farketmeksizin tüm klasikleri 5 TL’den satıyoruz. Klasiklerin satması beni mutlu ediyor. Bundan her zaman keyif duydum” şeklinde konuşuyor. Yakın dönem klasiklerine de dikkat çeken Koyutürk, “1984, Hayvan Çifliği çok satıyor ama bunların ne kadarını direkt okuyucu alıyor tartışılır. Öğretmenlerin, Bakanlığın belirlediği 100 temel eserden olması nedeniyle alan öğrenci sayısı çoğunlukta. Zorunlu olarak alınan kitaplar diyebiliriz. Onun haricinde farklı yaştaki okuyucular da rağbet gösteriyor” diyor.

Tesla’dan sonra tıp kitabı aldı

* Olayın asıl kahramanı Metin Ulusoy, 15 yıllık seyyar cam silici. 50 liralık sermayesiyle her gün ofis ve dükkanların camını silmek için evden çıkıyor. “İstanbul’a 2 yaşında, anamın kucağında gelmişim. İnsan her zaman gelişmeye açıktır. Ortaokuldan beri dünyayı merak edip okumaya başladım. Psikoloji, din ve bilim kitaplarını seviyorum” sözleriyle kendini anlatan Ulusoy, kitabevinden en son alternatif tıp üzerine bir çalışma olan Aidin Salih’in “Gerçek Tıp” adlı kitabını almış. İşi gereği kirli cam gördüğünde dayanamadığını belirten Ulusoy, “Muhasebe ve avukatlık bürolarına gidip cam siliyorum. Bazıları düzenli olarak tekrar çağırıyor. O gün de kitapçıya girdiğimde işimi yapmak için bir soru sordum ve kabul edilince kitabı almaya karar verdim. Olayın duyulması beni hiç etkilemedi, aynı hayatıma devam ediyorum. Emekliliğim yok. İlk fırsatta emekliliğimi devam ettirmek istiyorum” diyor.

Kitapçılık bir nevi şövalyelik

* Kitapçılıktan emekli olmuş nadir insanlardan biri olan Ahmet Koyutürk, “Yıllar önce bir yazı okumuştum ‘Kitabevleri biner biner kapanıyor’ demişlerdi. Evet kitabevleri biner biner kapandı gitti. Şu küçük kitabevine 10 bin lira kira veriyorum. Yani bir nevi şövalyelik bunu yapmak. Kırtasiye koymuyorum, fotokopi koymuyorum, başka hiçbir şeye yer vermeden ısrarla sadece kitap satmaya çalışıyorum. Kitaba bir mekan olsun. Ne kadar götürürüz, gidebildiği kadar. Okuyucu teveccüh gösterdiği sürece, geldiği sürece, alışveriş olduğu sürece götüreceğiz. Zaten başka da bildiğim bir iş yok” diyor.

Dükkânda kapı yok

* Dükkânlarında kapı bulundurmadığını belirten Ahmet Koyutürk, kitabevlerinin rahatça girip kitap bakılabilen bir yer olması gerektiğini söylüyor. Anadolu’daki kitabevlerinin birer kültür ocağı olduğuna değinen Koyutürk, “İstanbul’daysa böyle bir kültür yok. Öğrencilerin buluştuğu ortak mekanlardır. Gençliğimde ben daha bu mesleğe başlamadan, lisedeyken şehirde ne kadar kitapçı varsa hafta sonumu buraya ayırıp tüm kitabevlerini gezerdim. İstanbul’a geldiğimde yine kitapçıları gezer dolaşırdım, kitap alayım almayayım. Yani bir kitabevini gezmek benim için bir sosyal aktivite gibiydi. O aidiyet buralarda yok” ifadelerini kullanıyor.

İlker Nuri Öztürk

Reklamlar
 
“Herkes bir gün 15 dakikalığına ünlü olacaktır” sözü var ya, biz de böyle bir meşhurluk yaşadık ve hamdolsun kötü bir şekilde doldurmadık hakkımızı.” için yorumlar kapalı

Yazan: 15 Kasım 2017 in Şiir

 

Etiketler: , ,

İnsanlar niçin o kadar uzun yaşamak ister ki; anlamıyorum…

Tıbbın tamamen başarısız olduğunu çok erken anladım. Modern tıptan bu sebeple ayrıldım ve biyoloji okudum. Zaten yaklaşık son 20 yıldır, kuantum fiziği buluşları ile bütün bilim adamları aynı sonuca vardı.

Yeryüzünde bir inanç ve bir dinle bağlantılı olmayan hiçbir şey yok. Özellikle de tıp. Neden tıp? Çünkü insanı en çok gıda ve tıp ilgilendiriyor. İnsan en çok hasta olmaktan, ölmekten ve aç kalmaktan korkar. O zaman bu iki konu insan için çok önemlidir ve insan hayatını şekillendirir. İnsan neye sığınırsa ona benzer.

Hiçbir tıp dine dayalı olamaz. Kuantum fizikçileri şöyle söylüyor; maddi dünyada fizik ve kimya kanunları geçerli ancak konu atoma gelince insanın aklı duruyor. Çünkü orada hiçbir kanun geçerli değil. Atom altı dünyada kanunlar geçerli değilse o zaman kanunların ne anlamı var? Dikkat edin, bu çok ince ve temelli bir anlayış. Atom altına kadar kanunlarımız geçerli, ancak atom altı dünyada geçerli değil.  Atom altı dünyada ne olduğunu biz insan aklımız ile anlayamayız. O zaman bir dine sarılmaktan başka bir çözüm kalmıyor. İster bilim adamı olsun, ister iş adamı olsun ya da normal bir vatandaş olsun… Ben insanın bir dine muhtaç olduğunu kuantum fiziği gelişmelerinden çok önce fark ettim.

Hastaların en sevdiği cümle; “Ben doktora kendimi teslim ettim”dir. Peki senin aklın nerede idi? Sen nasıl kendini başka bir insana teslim ediyorsun? Hiç olmazsa uygulayacağın bu yöntem nedir diye bir araştır. Ama hiç kimse araştırmıyor. Ben zamanımızda bütün insanların akıllarını kaybettiğini görüyorum. Çünkü araştırmayan insan akıl sahibi olamaz.

İnsanlar lisanlarındaki en önemli kelimeleri yitirdiler. Mesela bugün akıl kelimesi kullanılmıyor. Siz bunun farkında değilsiniz belki, söylediğimde fark edeceksiniz. Örneğin; herkes benim çocuğum üstün zekâlı diyor ama kimse benim çocuğum akıl sahibi demiyor. Neden? Çünkü akıl kalmadı. Sonra şifa kelimesini kimse kullanmıyor. Tedavi deniyor, nedir tedavi?  Anlaşılması mümkün olmayan bir terim. Tıp şifaya ters bir kuruluştur. O yolda şifa bulmak mümkün değil. Şifa vasıtası sadece hekim olabilir.

Peki hekim kimdir? Muhakkak Müslüman’dır. Bilgi sahibi olan kişi bilgisini muhakkak bir dine dayandırmaya mecburdur. Aslında buna bilgi değil ilim demek gerekir. Bilgi sadece maddi dünyada geçerli ama atom altı dünyada bu bilgilerin hiç bir anlamı yok az önce bahsettiğimiz gibi. İlimse hem bu dünyada hem atom altı dünyada geçerli. İlim sahibi sadece Kitaba inanabilir. Tek Kitap da Kur’andır. Çünkü biliyorsunuz diğer kitaplar bozuldu. Bu kitapların bozulduğunu Kur’an’ı bilmeyen Museviler, Hristiyanlar anlayamaz. Ben inancımı sorguladığımda araştırmalarıma Yahudilik’ten başladım, sonra Hristiyanlık, Budizm ve diğer bütün dinleri araştırdım. İslam son araştırdığım dindi. Ben her şeyi İslam ışığında anladım, diğer dinlerin hatalarını buldum. Ama Kur’an’ı tanımayıp İslam’a girmeseydim anlayamayacaktım. Ben ilk araştırırken bütün dinlere âşık oldum, Budizm’e dahi. Çünkü onlar çok güzel görünüyordu, İslam’ı bilmeyenler için gerçekten caziptiler. Ama İslam’a kavuştuktan sonra onların ne kadar ilkel dinler olduğunu anladım.

Gerçek hekim sadece bir şifa vasıtası olabilir. Ama hekimin muhakkak Müslüman olması gerekir, çünkü o zaman ilim sahibi olur. Bakın zeki değil, akıllı olması gerekir. Akıllı ve zeki çok farklı kavramlardır. Akıl sahibi, Allah’tan yani ilimin kaynağından ilim sahibidir. Zekâ aslında şeytanın sıfatıdır. Hekim akıllı ve erdem sahibi olmalıdır. Aksi halde hekim şifa veremez, zarar verir.

İlim ancak Allah’tan gelir. Allah bu dünyayı ve öbür dünyayı yarattı. Yaradan bilir, yaratmayan bilemez.

DDT üretildiğinde bütün dünya mutluluktan uçuyordu. Bütün meyve sebzelerin üzerindeki sinekler, böcekler ölecek ve biz çok ürün alacağız diye düşündüler. Peki öyle oldu mu? Tabi ki olmadı. DDT ile dünya, bütün canlılar, insanlar korkunç zarar gördü. Sonra DDT nasıl yok edilir diye düşünülmeye başlandı. Ama DDT’yi yok etmek imkânsız. DDT’yi denizlere, okyanuslara gömdüler ve bu sefer denizdeki hayvanlara zarar geldi. Toprağa da zarar geldi. Bu felaket bitmiyor, bitmez de. Ne zaman biter? DDT parçalanıp dioksine dönüştüğünde ancak yok olur. Ama şimdi DDT topraktan bitkilere, bitkilerden hayvanlara, hayvanlardan insanlara geçiyor.

Sonra antibiyotikler üretilmeye başlandı. Antibiyotik üretildikten sonra artık tüm mikropların öldürüleceği ve artık hastalık olmayacağı düşünüldü. Peki böyle oldu mu? Hayır, tam tersi antibiyotik bağışıklık sistemini yıktı ve daha çok hastalığa neden oldu. Antibiyotik seçici olarak göz sinirlerine zarar veriyor. Bağışıklık sistemi yetmezliği çok çoğaldı. Körlük, sağırlık, bağırsak problemleri, ağız problemleri çoğaldı. Çünkü antibiyotikler vücuttaki bütün mikropları öldürdü. Normal olarak ağızda ve bağırsaklarda yaşayan mikroplar öldürüldükten sonra bağışıklık sistemi yüzde 80 yok oluyor. Bunun yanı sıra hazım ağızdan başlayarak bozuluyor. Hazım bozulduktan sonra metabolik birikinti çoğalıyor ve sonuç olarak hastalıklar da çoğalıyor. Avrupa ve Amerika’da nadir durumlarda antibiyotik verilir ama Türkiye’de herkese veriliyor. Bütün ilaçlar çok faydalı deniyor ama sonra korkunç zararları ortaya çıkıyor. Keşiflerin hepsi önce methediliyor sonra zararları ortaya çıkıyor ve ilaçlar, ürünler piyasadan toplatılıyor. İnsanda akıl olsaydı bunun farkına varmaz mıydı? Bakıyorum bazen benim talebelerim bile “Aidin Hanım, bu nano teknolojik topu kullanabilir miyiz?” diye soruyorlar. Bunu soran demek ki akıl kazanamadı.

Ben bu bilgilerden yola çıkarak Kuran ve Hadislerde haram ve helali araştırmaya başladım. Haram, insanın vücuduna ve ruhuna zararlı şeylerdir, helal ise insanın sağlığına ve ruhuna faydalı şeylerdir. O zaman tabi ki haram ve helale çok önem vermek gerekir.

Modern tıp temelde bozuk. Hastalık sebepleri bilinmeden nasıl tedavi edilebilir? Tıp kitaplarında hemen hemen anlatılan her hastalığın altında ‘sebebi bilinmez’ yazar. Böyle bir şey olabilir mi? Bilmediğiniz bir şeyi nasıl tedavi edebilirsiniz? Buna tedavi denmez ki.  Sebebini bilmediğinizde hiçbir şey yapmamak en iyisidir.

Modern tıbbın temeli neden hatalı? Çünkü hastalıkların sebebi çok basit olmasına rağmen bugünkü tıp bunu bilmiyor. O zaman bu basit hususları bilemeyen bir kuruluş nasıl ciddi hastalıkları bilebilir? Sebepler bu kadar basitken, hastalık sebebini ortadan kaldırmak yerine karmaşık çözümler ile uğraşmayı tercih etmek akıl almaz bir hatadır. Halbuki o basit sebepleri ortadan kaldıracak olsanız bir çok insan hemen iyileşecek.

Hastalığın sebebi yaşam tarzıdır. Yaşam tarzını düzeltmeden hastalığı tedavi edemezsiniz. Yaşam tarzı dediğimiz husus da helal ve harama dikkat ederek yaşamaktır. “Haram yeme, helal ye” hepsi bu kadar. O zaman tabii olarak sağlıklı olursunuz. Başka hiçbir şeye gerek yok. Ama bunu yapmadan kesinlikle yola çıkılmaz ve insan şifa bulamaz. Haram çoğalıyor, bütün katkı maddeleri, aromalar gıdayı o kadar bozuyor ki, gıda gıda sıfatından çıkıyor. Gıda olmayan maddeleri insan kullanmaya devam ederse nasıl sağlıklı olabilir, olamaz. Bütün ilaçlar bağışıklık sistemi ile beyin ve organlar arasında kopukluk oluşturuyor. İnternette psikotropik maddeleri araştırın. Aspirin’den başlayarak, bütün antibiyotikler, hormonlar hepsi psikotropik madde içerir. Psikotropik madde, bağışıklık sistemi ve beyin ve organlar arasında kopukluk oluşturan bir maddedir. Nasıl onlardan şifa olabilir? Şifayı zaten konuşmayalım bile, onlarla nasıl tedavi olunabilir? Kesinlikle olmaz. Biz ilk önce ilaçları terk etmeyi tavsiye ediyoruz ve insanlar hemen daha iyi oluyor. Çünkü o zaman bağışıklık sistemi canlanmaya başlıyor. Bağışıklık sistemi canlandığında kimseye ihtiyaç kalmıyor, süreç kendi kendine işliyor.

Biz vücudun hastalık mekanizmalarını bugün hastalık olarak kabul ediyoruz. Mesela ateş. Çocuk ateşlenince, eyvah çocuk hastalandı diyoruz. Ateş hastalık değil, hastalıktan kurtulmadır. Neden? Çünkü çocuklar suni süt içiyor, suni gıdalar tüketiyor ve vücutlarında katkı birikintileri oluşmuş durumda. Bu birikintileri bağışıklık sistemini çıkartmaya çalışıyor. Ateş yükseliyor, o sıcak kan ile o birikintiler erimeye başlıyor ve ter yoluyla vücuttan atılıyor. Yani vücut atıkları ter, balgam, idrar yoluyla arındırmaya çalışıyor. Bu hastalık mıdır? Değildir elbette. Ama tıpta bu hastalık olarak görülüyor.

Akıl kazanmadan insan hiçbir şey anlamaz. İnsan ancak açlık ile akıl kazanabiliyor. Açlık ile vücuttan bütün zararlı maddeler, bütün katkı maddeleri, kötü yağlar ve birikintiler çıkartılıyor. Yani haramlar yakılıyor. Kan dolaşımı düzeliyor, kan dolaşımı düzelince beyin yeteri kadar gıda ve oksijen alıyor. Beyin çalışmaya başlıyor ve beyin çalışmaya başlayınca akıl geri geliyor. Akıl geri geldiyse bir problem yok. İlk önce kadınların ve annelerin akıllanması gerekiyor. Çünkü ilk önce onlar akıllarını kaybetti. O zaman onlar ateşin çocuk için Allah’ın bir rahmeti olduğunu anlayacaklar. Ben kitapta ılık banyo yaptırın, sirke kullanın diye yazdım ama mesela benim torunlarımda bunları da kullanmıyoruz, banyo da yaptırmıyoruz ya da sirke de kullanmıyoruz. Ne kadar yüksek ateş, o kadar iyidir ve o kadar Allah’a şükretmek gerek.

Peki ateşte risk noktası var mı? 41,5. Ateş 41,5’tan daha fazla olmaz. 41,5’tan daha fazla olursa o zaman ecel, ecele karşı hiçbir şey yapamazsınız. 41 dereceyi görene kadar yanlış müdahale edilmezse o zaman ateş çocuğa bir şey yapmayacak ve kendi kendini yok edecek demektir.

Ateşlenme bağışıklık sistemi tepkilerine yalnızca bir örnektir. Bu konu ne kadar detaylı anlatılsa da biraz inanç ve tevekkül ile ilgili bir konu olduğundan herkes tarafından tam anlamıyla anlaşılamayabileceğini düşünüyoruz. Arzu ederseniz bu şekliyle bırakalım, merak edenler, ilgilenenler detaylar için gerekli araştırmayı bireysel yürütsünler.

Bütün birikintiler, bütün zararlı mikroplar 41 derecede yok oluyorlar. Beyin, 41 derecede kendini temizler. Havaleden korkmamak gerekiyor. Düşük ateşte de havale olur. Düşük ateşte havale geçirmek bağışıklık sisteminin çökmeye başladığını gösteriyor, bağışıklık sistemi yetersizliği oluştuğunu gösterir. O zaman iki ağır sebep birleşiyor. Ben kitapta da bir örnek verdim. Diyelim ki nefes borunuza bir cisim kaçtı. O zaman ne yaparsınız? Öksürürsünüz değil mi? Öksürüğü durdurursanız ne olacak? Aslında önemli olan bu. Havalede de aynı prensip var. Demek ki beyinde katı tıkanıklıklar var. Yüksek ateş olduğu zaman beyin ısınıyor. Beyin ısındıkça, nasıl ki demir sıcakta genleşir, damarlar da açılır o zaman tıkanıklıklar hareket eder. Hareket ederken de kasılmalar olur çünkü beyin tüm organlar ve kaslar ile bağlıdır. Dolayısıyla kasılmayı durdurmak anlamsızdır.

Hasta olduğunuzda tıp size bir şeyler içiriyor, bir şeyler yediriyor ve siz iyileşiyorsunuz. Olur mu öyle bir sistem? Hz. Muhammed (sav) “Hastalıklarınız günahlarınızdır” buyuruyor. Hastalıklardan kurtulmanın da tövbede olduğunu söylüyor. Haramdan uzaklaşmak, helale yaklaşmak, yol bu. 

Hacamat ile ölmüş hücreler, genetik olarak değişmiş hücreler, kılcal damarda bulunan tıkanıklıklar ve toksinler mekanik olarak atılıyor. İnsanlar ben damardan kan aldırsam olmaz mı diyorlar. Kesinlikle aynı olmaz. Çünkü hacamatla kan aldırılmıyor. Toksinler, zararlı maddeler, tıkanıklıklar alınıyor.

Şifa bulmak için aklını kullanmak bu ikinci kademe. Birinci kademe akıl kazanmak. Akıl kazanmak şifa bulmakla paralel gidiyor. Bugün kadınların hepsi istisnasız akıllarını kaybetmiş durumda. Onlar hidrojenize yağlar kullanmaya başladı, hidrojenize yağlar aslında yağ değil, plastik madde ve bu plastik maddeler vücuda girdikten sonra kılcal damarlarda tıkanıklıklar yapıyor. Tıkanıklık olduğu zaman da organlara yeteri miktarda oksijen ve gıda gelmiyor ve hastalıklar başlıyor. Hidrojenize yağları tabaklardan çıkarmak mümkün değil. Çünkü yapış yapış kalıyor. Çamaşırı deterjansız yıkamak mümkün değil. Çünkü çamaşırlar da yapış yapış oluyor. Tuvaletler de temizlenmez çünkü oralar da yapış yapış oluyor. Hidrojenize yağlardan sonra deterjanları kullanmaya mecbur kaldık. Deterjanlarda da kuvvetli eriticiler var. Benzen, Toluene ve Xylene (BTX) adlı 3 madde var. Bunlar aslında uyuşturucu maddeler. Tiner de var deterjanlarda. Tiner nasıl bağımlılık yapıyorsa bu nedenle deterjanlar da bağımlılık yapıyor. Zaten bugün bakın kadınların hepsi deterjana bağımlı durumdalar. Çok korkunç aslında fakat deterjanlar birer uyuşturucu. Aynı zamanda deterjanlarda eritici kimyasallar bulunduğundan beyin dokularını eritiyor. Beyin ve burun kafesli kemik ile birbirinden ayrılıyor. Burun kafesi ince bir zarla kaplı. Deterjanlardaki kimyasallar o dokuları eritiyor ve direkt beyne gidiyor. Beyinde de damarlara hasar veriyor.

Kitap aslında herkese ulaşmadığı için çok etkili.
(Kitabı almak için emek vermek, insanlara biraz garip geliyor. Çünkü biz diğer kitapların parasını veriyoruz ve alıyoruz. Bizim istediğimiz insanların kitabı arayıp bulması ve bir adım dahi olsa kalkıp bu adımı atması... Biz zaten kitabı satmayı değil, kitabın içindekileri insanlara ulaştırma meselesini önemsiyoruz.)

Dünyada en hasta insanlar doktorlar ve öğretmenlerdir. Onlardan daha hasta insan görmedim. Ben de en hasta insanlardan biriydim. Bende olmayan hastalık yoktu. Ben yanlış bir şey yaptığımı anlıyordum ama neyi yanlış yaptığımı bilmiyordum. Dinleri araştırmaya başladım ve ilk önce Budizm’i araştırdım, Budizm’e âşık oldum. Sonra Yahudilik, sonra Hristiyanlık. Hristiyanlığa gelince tamam dedim bundan daha güzel bir din olamaz. O kadar güzel, o kadar yüksek bir din nasıl daha iyisi olacak dedim. İslam’a hiç yaklaşamıyordum. Sonra kızım bana, “Anne, biz öldükten sonra kitaplara göre toplanacağız. Biz babam ile Kur’an’da toplanacağız, siz İncil’de toplanacaksınız.” dedi. Bunu duyunca çok korktum, çünkü ben bunu hiç düşünmemiştim. Sonra Kur’an okumaya karar verdim. İlk önce tercümesinden okumaya başladım. Ben o kadar mutsuz oldum ki ama sonra ben umutsuzlukla ilgili ayet buldum Tövbe suresinde. Bir dünya değil, 18 bin alem üzerime geliyordu. Halbuki herkesin gıpta ettiği bir hayatım vardı. Mutsuzluğumu anlatmak mümkün değildi. 18 bin alem beni sıkıyordu ve hiçbir şey yapamıyordum. Uyuyamıyordum, yaşayamıyordum, adım atamıyordum, insanlarla konuşamıyordum. O zamanlar geceleri uykusuz geçirdiğimde “Ben ölmek istiyorum, ben ölmek istiyorum” diye yakarıyordum. Rüyamda “Ölürsen cehenneme gidersin” dendiğini duydum. Nasıl korktum, kalktım ve uyuyamadım. Sonra “Taş olmak istiyorum, taş olmak istiyorum, taş olmak istiyorum” demeye başladım. Hiçbir şeyi görmemek ve hissetmemek istiyorum diyordum. Sonra bir Kur’an meali geldi karşıma ve Kur’an’ı açınca karşıma çıkan ilk ayet şuydu; “Biz cehennemi insan ve taşlar için yarattık”. Eyvah dedim o zaman taş olsam da kurtulamam. O zaman geceler boyunca dua etmeye başladım ve “Allah’ım sen beni yarattın, Sen bana yol göster. Sen beni eziyet için yaratmadın. Sen beni bir şey için yarattın. Neden bana o kadar eziyet ediyorsun?” diye ağlayarak dua ettim, Duamın kabul olmasını canı gönülden murad ettim. Ve bir an geldi, duam kabul edildi.  O zaman her şey değişti.

Aidin Salih ile yapılan röportajlardan


Aidin Salih hakkında

Aidin Salih 2007`de basılan “Gerçek Tıp” adındaki kitabında, günümüz hayat tarzı, sade hayatın önemi ve sağlığı bozan alışkanlıklardan bahsederek bunlara çözüm önerileri getirdi.”

İçimize niçin bir kor düştüğüne gelince; bizzat tanışma ve kendisine danışma fırsatı bulduğumuz; yüzyüze tek bir defa görüşme imkânı bulmuş olsak da, İslâmî hassasiyetine, tasavvufî inceliğine ve tıbbî ehliyetine yakından şâhid olduğumuz muazzam bir şahsiyet olmasıydı bunun sebebi.

Dilerseniz, hikâyesini sizinle de paylaşalım kısaca:

Küçük oğlumuz aylardır iyileşmeyen bir orta kulak iltihabı geçiriyor, kullandığımız antibiyotikler işe yaramıyor, çocukta artık işitme kaybı başlıyordu. Son gittiğimiz “Batı tıbbı” doktoru, kesin tedavi olarak, çocuğun ameliyat edilmesi ve hem bademciğinin hem de geniz etinin alınması, bu arada kulağına da tüp takılması gerektiğini söyleyince, “artık yeter!” dedik ve hemen peşinden, Aidin Salih hanımefendinin, yıllar önce bir dostumuzun küçük çocuğunun geçirdiği çok ağır bir hastalığı “tabiî” ilaç ve usullerle tedavi ettiğini hatırladık.

O zamanlar Üsküdar Altunizade’de olan muayenehânesine gittik ve sekreterinden ailecek randevu aldık. Bu arada, randevu gününe kadar oğlumuz için ne yapabileceğimizi sorduk oradaki yardımcısına. Bize çocuğun kulağına soğan suyu damlatmamız tavsiye edildi. Peki ne oldu dersiniz? Antibiyotiklerin tedavi edemediği işitme kaybı, yalnızca bir gün sonra geçiverdi!..

Derken, randevu günü geldi ve ana baba olarak belli bir hastalığımız bulunmasa bile ailecek kendisine muayene olmaya gittik. Hepimizi muayene etti Aidin Salih hanımefendi ve tümü bitki esaslı, belli bir program dahilinde kullanılacak bir takım ilaçlarla birlikte, hepimize belli bir takvim zarfında tamamlanmak üzere açlık yâni oruç, hacamat ve sülük reçetesi yazdı. Aynı şekilde, kan grubumuza göre bir beslenme programı verdi, bu çerçevede artık “Batı tıbbı” kaynaklı tüm ilaçlarla beraber, kimyevî işlemden geçmiş veya paketlenmiş gıdaların hiçbirini kullanmamamızı tembih etti.

Muayenemiz şöyle gerçekleşti; önce yüzümüze, ağzımızın içine, ellerimizin içine ve dışına, çıplak ayaklarımıza baktı, sonra da tek tek herbirimize bazı sorular sordu, nihâyet herbirimiz için ayrı ayrı tavsiyelerini sıraladı. Daha doğrusu, yardımcısına reçetemizi yazdırdı.

Bu sırada bana söylediği bir şey şu oldu:

– “Karaciğeriniz kirli (ki, bunu ilk kez öğreniyordum ve ilk yapmam gereken iş de bir “karaciğer temizliği” olacaktı)… Uzun yaşayacaksınız… (Yardımcısına dönüp gülümseyerek) İnsanlar niçin o kadar uzun yaşamak ister ki; anlamıyorum…”

Ayrıca, içtiğim sigaraya o kadar takılmayarak, fakat oğlumuzun giydiği çoraptaki “Batı kaynaklı” desene ziyâdesiyle takılarak, şunu sordu:

– “Zihin kontrolü diye bir şeyin varolduğunu hiç duydunuz mu siz?”

Son derece şaşırmıştım. Güya bir süre kendi çapımda zihin kontrolü ve Telegram araştırması yapmış biri olarak, şöyle cevab verdim:

– “Elbette… Hattâ, uzaktan elektromanyetik dalgalarla yapılan bir çeşidi de var.”

Cevabladı:

– “Madem öyle; çocuğunuza niçin üzerinde böyle desenler olan çoraplar giydiriyorsunuz?.. Kitabımın “Zihin Kontrolü” başlıklı bölümünü iyi okuyun!..”

Utanmıştım hâliyle.

Birkaç gün sonra, hayatımın ilk hacamatını yaptırtmak üzere, tavsiye ettiği hacamatçıya gittim. Ancak orada da çok şaşıracaktım. Çünkü kafama hacamat yapmak üzere saçımın belli bir bölgesini tıraş eden hacamatçı, aynen Aidin Salih hanımefendinin teşhisini tekrarlayarak, şöyle diyecekti bana:

– “Karaciğerin çok kirli…”

Hiçbir “modern” tıbbî tahlil yaptırtmadığım hâlde, Aidin Salih hanımefendi ve hacamatçı beyefendi bunu nasıl anlamıştı, hâlâ bilmiyorum.

Sadece bir ay kadar bir süre sonunda, oğlumuz artık iyileşmeye başlamış, Aidin Salih hanımefendinin bilâhare tavsiye ettiği sülük tedavisinin peşinden ise hastalığı tamamen geçmişti. Diğer bir deyişle, ameliyatla bademciğini ve geniz etini aldırtmak, bir de kulağına tüp taktırtmak, demek ki hiç de “mutlaka gerekli” değildi.

Bana gelince; pek bir kilo problemi yaşamadığım hâlde, bir ay zarfında 9-10 kilo vermiş; “Batı tıbbı”nın müdavimleri zayıflamak için kendilerini telef ededursun, yaklaşık bir sene sonraki ramazan bayramına 74 kilodan 50 kiloya düşmüş olarak girmiştim.

Kendisine muayene olduğumuz o günün üzerinden 2.5 sene geçti ve bu süre boyunca hiçbir aile ferdimiz hastahâneye gitmedi, tek bir “Batı tıbbı” kaynaklı ilaç bile kullanmadı; bundan sonra da gitmeyi ve kullanmayı asla düşünmüyoruz. Şahsımız bakımından, bu süreçte, ciddi sayılabilecek iki rahatsızlık geçirdik ve her ikisini de bitki esaslı tabiî ilaçlar, hacamat, sülük ve masaj yoluyla atlatmayı başardık.

Aidin Salih hanımefendi vesilesiyle söylenmesi gereken çok şey, İbda külliyatından yapılması gereken çarpıcı bazı iktibaslar varsa da, şimdilik bu kadarıyla iktifâ edelim ve Allahtan bu büyük “İslâm hekimi” için rahmet dileyelim.

Kendisi, “insanlar niçin o kadar uzun yaşamak ister ki; anlamıyorum” demişti bize. Bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimizin Allaha sığındığı “ihtiyarlık düşkünlüğü”nü hiç arzulamıyordu besbelli.

“Batıcı hayat tarzı”na lâfta değil bilfiil ve kendi sahasındaki İslâmî alternatifi örnekleştirerek karşı olmuş bu hakiki müslüman, belki de şifâsına vesile olduğu hastalarının bazı hastalıklarını üzerine cezbederek, 71 yaşında ama dev bir İslâmî eser ve ekol bırakarak ayrıldı aramızdan.

Kaldı ki, vefatından bir süre önce, şöyle demişti hacamatçı bir dostumuz Aidin Salih hanımefendinin hastalığı hakkında:

“Aidin Salih hanımefendi gibi hekimler, başkalarının hastalıklarını da üzerlerine çektikleri için bu kadar hasta olurlar bazen.”

Diğer yandan; onun kurduğu tıb ekolünden, yazdığı eserden ve yaptığı konuşmalardan fikirler ve pasajlar çalarak kitab üstüne kitab yazmalarına, kanal kanal dolaşmalarına rağmen Aidin Salih hanımefendinin adını anmaktan kaçınan şöhretleri görünce, ibretle gülüyoruz.

Seni unutmayacağız ve unutturmayacağız sahici müslüman, sahici hekim; nur içinde yat.

Faruk Günindi

 
İnsanlar niçin o kadar uzun yaşamak ister ki; anlamıyorum… için yorumlar kapalı

Yazan: 15 Kasım 2017 in Şiir Gibi

 

Etiketler: , ,

Tecde’de bir sonbahar günü

Tecde, Malatya’nın üzerine şiirler yazılan müstesna bir beldesiydi. “di” diyorum çünkü artık değil… Münir Erkal, Cemal Akın ve Yaşar Çerçi adlı belediye başkanları tarafından katledildi, beton yığını hale getirildi.

Hâlbuki ki, bundan tam 70 yıl kadar önce, Malatya’da öğretmenken Tecde’yi şöyle anlatmıştı büyük bayrak şairi Arif Nihat Asya;

Pembem, yeşilim, tadım, kokum müjde benim…
Altın yemişiyle dalları secde benim…
Diller derler ki: “Malatya’nın gözbebeği”
Yaz kalbine ey yolcu, adım Tecde benim.

Maalesef basiretsiz ve kifayetsiz belediye başkanlarının elinde Tecde Malatya’nın beton yığını haline geldi. Sadece yeşil, meyve, ağaç yok olmadı, Tecde sıradan bir tarım arazisi değildi, Malatya’nın kültürünü, geçmişini, geleneğini, hafızasını temsil ediyordu. Aspuzu olarak bilinen Yeni Malatya’nın kalbiydi, mesire yeri, eski Malatya örf ve adetlerinin yaşatıldığı tarih hazinesiydi.

Bu sabah bisiklete “atlayıp” Tecde yollarına düştüm, biliyorum yine hüzünlenecek, yine beton yığını tarafından kuşatılmış Malatya’nın gözbebeğini görüp ağlayacaktım. Kim bilir belki birkaç kırıntı kalmıştır, sonbahardan bir kare eser bırakmışlardır diye yollara attım kendimi… Beddua ede ede gezdim Tecde’yi… Biraz daha kurumuş, biraz daha betonlaşmış ve biraz daha can çekişiyordu Tecde… 

Öldü ölecek.

Komada…

Cenazesini kaldıracağız yakında…

Tecde’nin ruhuna Fatiha okumaya az kaldı.

Cenazesi nereye gömülecek acaba?

Büyük ihtimalle Şehir Mezarlığı’na defnederiz.

Çünkü Tecde’yi gömmek için Tecde’de yer kalmadı.

***

Cuma namazlarını kıldığım mütevazı, küçük ve eski bir cami olan Kozkökü Camii’nin bulunduğu sokaktan başladım sonbahar turuna… Merhum Hayrettin Abacı da bu sokakta oturuyordu. Nasır hoca camiden ayrılmış, Cami öksüz kalmış…

Sokakta sanki taziye havası var. Kimsecikler yok, yıkılmayı bekleyen evlerden başka, bir de kendisine yiyecek aramak için beyhude dolaşan sahipsiz birkaç kedi…

Bedenimi okşayan tatlı bir rüzgâr esiyor, sararmış yapraklar dalından kopuyor, yerdeki kurumuş yapraklar rüzgârın önünde sürüklenip gidiyor. 

Belediye Başkanlarının suikastına kurban giden Tecde’de hiçbir hayat belirtisi yok.

Yıkık dökük eski evlerin arasından hızla aşağı doğru inerken burnuma keskin bir ekmek kokusu çarptı.

Durdum.

Bisikletten indim.

Eski ve yıpranmış tahta kapıyı hiç korkmadan vurdum.

İzin isteyip içeri girdim.

O da ne!

Tecde’nin son müdavimleri, mahallenin kadınları toplanmış sacda yufka ekmeği pişiriyor.
İnanılır gibi değil…

Beton binalara inat, ocağı yakmışlar, dumanı tüttürmüşler, keskin ekmek kokusunu etrafa yaymışlar. Çoğu beni tanır, oturdum, Gündüzbey şivesiyle “gı”lı “la”lı” sohbet ettim, fotoğrafımı çektim, ekmeğimi de aldım yoluma devam ettim.

Az gittim uz gittim, biraz ileride durup gazelle örtülmüş bir sokak fotoğrafı çektim.

Birden yaşlı bir adam, bahçe kapısını açıp, “Ne arıyorsun burada?” dedi. Neyse ki, bu nur yüzlü adam Söğütlü Cami civarında tespih yapıyormuş, gözüm bir yerden ısırmıştı zaten: Şahin Amca… 81 yaşında, ayaklarından ameliyat olmuş, iki çitilin dibinin bellenmesi lazımmış, Allah beni göndermiş… 

Belimi yaptım, organik (hiç ilaç atılmamış) elmamı da aldım vedalaştım. Yukarı, Barguzu camiinin alt sokağından dönüp tekrar turuma başladığım yere döndüm.

İşte size bir Tecde günlüğü…

Belki bu sene son turum olacak, belki ben bir dahaki sonbahara yetişemeyeceğim, belki de Tecde can verip gidecek. Bu fotoğraflar çocuklarımıza, torunlarımıza miras kalacak. 

Artık Tecde sadece anılarda ve fotoğraflarda yaşayacak, Tecde’yi yok edenler ise hep beddualarla anılacak.

Alişan Hayırlı

 
Tecde’de bir sonbahar günü için yorumlar kapalı

Yazan: 30 Ekim 2017 in Şiir Gibi

 

Etiketler:

Kırlaştı Saçlarım

Seviştik. Sonra sokuldum kokuna
su orguydun, efsaneni dinledim
“ayrılık günü bir gül getir bana”
diyen karlamış sesinle ürperdim.

Kırlaştılar; saçlarımı okşadın
şefkatle; ışıdı o solgun suret
bir ormanın ruhuydu parmakların
dağıldı sesimdeki şikayet.

Ayrılık bilemem ne zaman gelir
sen bir okul defteri getir bana
çünkü sadece yazmak tesellidir
çektiğimiz acıya bu dünyada.

Kırlaştı saçlarım, yakınmıyorum
ölüme yargılı insan doğumda
yeraltı mı daha korkunç bilmiyorum
Dünya mı? yaşadım yaşadığımca..

Sen de erken dolarsa vade eğer
ne olur “beyaz bir gül at” ardımdan
bomboş sokağa; dağılsın her keder.

Ahmet Oktaykirlasti-saclarim

 
Kırlaştı Saçlarım için yorumlar kapalı

Yazan: 26 Ekim 2017 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Dörtlükler

ÖNSÖZ

Ey okur; bu dörtlükler uykusuz gecelerde,
Contası bozuk bir musluktan damladı.
Kâh ben oldu, kâh siz oldu dizelerde,
Eksik gedik ne varsa bir bütüne tamladı.

Umut unutulmadı elbet seğiren derisiyle
Renkten renge girerek örgüyü nakışladı.
Dörtlüklerin yazarı doğrusuyla eğrisiyle
Bir yaşam sürecinden kesitler amaçladı.

1. “Ben” diyorsam eğer bilin ki o sizsiniz.
Ne çok şey paylaşıyoruz sizinle,
Sessizce ve belli belirsiz;
Kiminizle acıyı, umudu kiminizle.

2. Kuyulara bakraç indirilmez ya her zaman;
Havaya uçurmalar salınır coşkuyla bazan.
Tek anlam bağıdır gökle yer arasında
Yumruk kadar yüreğiyle uçsuz bucaksız insan.

3. Ömrümce kendimi hep sözde buldum;
Söz cehennemdi yanıp kavruldum.
Yeniden doğdum kendi külümden,
Ben Anka’ydım konuşuldum.

4.Sonunda her güçlük elbet bir gün çözülür.
Yen ağzıyla dirsek yamaya yamaya,
Bugünleri de gördük çok şükür;
Ne yen kaldı, ne dirsek ortada.

5.Bir sözle soğur, ısınır bir sözle;
Sözden çıkıp yine söze girerek
Dolaşır o müthiş dönencesinde
Kulakla dil arasında gezegen yürek.

6.Yıllardır herkesin bu garip ülkede
Sanki kadermiş gibi çektiği;
Yanlış iliklenmiş gömlekte
Bir düğmeyle iliğin gülünç çaresizliği.

7. Bir sabah baktım ki aynamın yüzü,
Sanki Urfa’nın Halil-ül Rahman gölü.
Balık kaynıyor içi kıyamet gibi;
Eh, bu da bir şairin özel şiir ödülü.

8. Sözel gerçek daha zengindir yaşanan gerçekten;
Bir gömlek giydirir ona saf ipekten.
Siz hiç buz kesip, taş kesildiniz mi,
Ömrünüzün bir yerinde yaşayıp giderken?

9. Ağıtlardan geçti yıllardır sesim;
Onu gözyaşlarıyla silip temizledim,
Yeni bir ses edindim kendime
Ölüme küçük adıyla seslenmek için

10. Sanki uyanık görülen düş
Tüterken yangın yerleri
Geceye bir masaldan düşmüş,
İki akasya salkımı elleri.

11. Benim dağbaşlarında sürgünde bir denizim var;
Nereye gitsem ardımsıra gelir dalgalar
Uzadıkça uzadı bu sancılı sürgün;
Birer birer ölüyor yâdımdaki martılar.

12. Hapishaneler insan dolu kum gibi.
Dışarda bir buruk özgürlük zakkum gibi,
İçerde de, dışarda da zor iş yaşamak;
Hem varım hem yokum gibi.

13. Onyedibinyüzyetmişbeş gün geçirmişim.
Kırkyedi yaş üzerinden hesabettim;
Üçyüzaltmışbeş gün sayarak bir yılı.
Neyse; üç gün sonra nasılsa döneceksin.

14. İnsan usul usul ölmek için gelir dünyaya.
Başlar her gün biraz daha insan olmaya.
Ve ölürken usul usul ne tuhaf;
Âşık olur, kedi besler, isim verir eşyaya.

15. Kendimden geçmek için aylarca didindim;
Yüreğimden yüreğine kazdığım tünelde.
Sonunda senin yumuşak toprağına girdim;
Bundan sonrası kolay gidecek herhalde.

16. Geçmişe özlem gelmişse bir toplumda gündeme;
Bugünden hoşnut değil demektir kimse.
Ama geçmiş güzellikleri yaşatmak için,
Gönlü yok kimsenin gül yetiştirmeye.

17. Sevgilim korkutmasın seni gözlerimin
Ta içinden bakar uykusuz puhu.
Çünkü o yaşadığımız bu karanlık günlerin
Yarattığı soyut bir direniş ruhu.

18. Ruhi ağabey gürül gürül sesiyle su gibi
Bulanmadan, donmadan ne güzel aktı gitti.
Kentlerden, alanlardan geçti de;
Bunca çevre kirlenmesine bana mısın demedi.

19. Kasığımda sanki dikenli bir kirpi
Varmış gibi sızlayan fıtık
Ve başımın üstünde savrulan tipi;
Yaşlılığa alışmalıyım artık.

20. Kimilerinin o zarif davranışlarından,
Süzme sözlerinden taşan kültür;
Kanter içindedir aslını ararsan,
Can havliyle paldır küldür.

21. Bu özgür acılar cumhuriyetinde,
En büyük acı duygulara gem vurmak.
Yanıyorum karşı konmaz bir istekle,
Namlusu düğümlü nagant olarak.

22. Eskiden insanlar vefat ederdi.
Ölümü ölerek ilk kez Ataç getirdi.
Artık kimi ölürken, kimi vefat ediyor;
Yani önümüzde bir seçenek belirdi.

23. içimde sessizce büyüyen
Nedensiz bir iyimserlik filizi,
Yolda keyifle giderken;
Sanki gölgeme basıyor birisi.

24. Sizin bu çağ yangınında
Verdiğiniz soğuk savaş;
Kızgın alevler ortasında,
Gözlerinizden akan yaş.

25. Senin yaprak döken solgun yüzünde,
Ayrılığı gözlerinden okudum.
Ebruli çiçekler açan hüzünde,
Kendime çileli bir yol dokudum.

26. Yoksulluğun dilsiz kasabasında,
Herkes evine çekilip kapılar kapandığında;
Hayalet yalnızlığı ürperen sokakların,
Hâki bir ıslıkla dolaşır dudağında.

27. Şu benim evinde kedi özleyen şiirim;
Öç alır benden yıllardır bilirim.
Yaşamak varken sıcak odalarda;
Garlara, garajlara, otellere düşerim.

28. Yüreğinden gelen gizli iniltiye,
Ne zaman kulak verirse insan,
Korkmadan deliririm diye;
Erişir evrenselliğe işte o zaman.

29. Bir sahaf kitabındaki nem ve küften
Elime geçen inanılmaz sevinci
Birilerine geçirememekten
Gelişti bende bu bireysellik bilinci

30. Kendine ve başkalarına yönelik,
Yokluk içinde bir varlığı sürdürmek;
Şimdilerde kaybolmuş müthiş bir incelik
Bir paltoyu tersyüz ettirip giymek.

31. Senin ay aydınlığında geçen geceler;
Can bir yana düşer, ten öbür yana.
Dilim tılsımlı bir sözcüğü heceler;
Ten bir yana düşer, ben öbür yana.

32. Kaç ananın kırık umutlarından
Solgun bir hüzünle havalanan,
Kuş sürüleridir bunlar, her akşam
Şehrin üstüne kül olup yağan?

33. Hep başka biçimde ve başka yerdeydi.
Hiç birinde kalmadı gözüm ama;
Bir ekin tarlasında gördüğüm gölgemi,
Biçin de götürmek isterdim odama.

34. Bazı şeyler vardır insanı değiştirir;
Siz böyle ne çok, hep kendinizlesiniz.
Örneğin çarşıda bir çocuk, ille diretir;
Necatigil diyor ki, bakıp da görmediniz.

35. Savrulup açılmış düzensiz yorgan
Ve buruşmuş çarşafıyla bomboş bakan,
Garipliğiyim toplanmamış bir döşeğin;
Başucunda çalar saat bulunan.

36. Bir sap gelincik iki taş arasında,
Bulmuş da boyunu uzatan hızı,
Sallanır durur çiçeğiyle rüzgârda;
Bütün gelinciklerden daha kırmızı.

37. Sevgimde açılmış bilinmedik bir yara,
Uykusuz geceler de için için kanıyor.
Dönüşüp bir pişmanlık armasına,
Bu sevdadan vazgeçerim sanıyor.

38. Bir hız; pazartesiyi salıya bağlayan.
Belki de yaralı bir hayvan;
Kan damlaları bırakan ardında.
Bu acılarla geçen pervasız zaman.

39. İnsanın zor zamanda tutunacağı,
Bir dal umut vardır ya yüreğinde;
Benim de gönlümde bir isli sacayağı,
Hâlâ duruyor küller içinde.

40. Bir deniz kabuğunda dalgaları duyanlar,
Söyleyin bana gözünüzü kırpmadan;
Boş bir mermi kovanı sizce nasıl uğuldar,
O hassas kulağınıza koyduğunuz zaman?

Metin Altıokana-siirleri

 
Dörtlükler için yorumlar kapalı

Yazan: 26 Ekim 2017 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

İnsanın Gurbetleri içinde

Gecesel bir yer altı sesiydi
kehanet fısıldaşmasındaydı kökler, kemikler;
açıkta lüfercilerin parıldayan
lüks’leri. Av vakti, o tedirgin
kaşılıklı bekleyiş; gövdemdi sanki
oltadan ışığın yalımına kapılan.

Yanılsamalar ve aldanışlar.
Beklediğim inmedi trenden
bir söylen olacaktı dönüşü;
kara büyülere çarpılmaya hazırdım
dönsündü yeter ki.
Oysa kıpırtısızdı istasyon;
öyleyse kırmızı bir mendille
kimdi el sallayan geçen akşam?

İnsanın gurbetleri içinde;
sürgün yeri bu yüzden tanıdık
ayrıldığı günkü gibi dönüyor kişi.
Gide gide, yata yata bitmeyen
yol değil, zindan değil;
bedenin ve kırılgan sözlerin
bahçıvanın budadığı dalın
suladığı fidanın içinden geçen
o karanlık menzil.

Ezberimde tüm zulümler
belleği öyle beslemez
çünkü aşklar.

Sevgililer! Bazılarınızı unuttum
burnumda tütüyor bazınızın kokusu.
Terk edilmenin acısı dinliyor, aldatılış
gülümsetiyor: parmakların arasında
buruşturduğum hercai menekşenin
o tuhaf hışırtısı.

Vahşet vahşetle açıklanmalı.
Tazeyken yanık et kokusu
kılınabilir mi beş vakit namaz?
Hangi kösnü, hangi düş, hangi dua
unutturabilir toplu mezarları?

Kardeşler! Çoktan verdim
vereceğim filizi. Gittim gideceğim
yerlere; döneceğim yerlerden
döndüm. Yol alırken değiştirdi
görüntüleri, biçimleri, çelik
keskisi zamanın ve güzergâhın.

Kazınıyor anılar, bir gül
sesiyle birbirinin üstüne;
son eskinin, artık unutulmuşun
bir yorumu en yakın katmandaki
yara gibi taze anı.

Anımsadıkça bilecek insan
neyi unutmaması gerektiğini.

Ahmet Oktaykizkulesi-fotograflari

 
İnsanın Gurbetleri içinde için yorumlar kapalı

Yazan: 26 Ekim 2017 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Arthur Koestler

Soğuyorum Cynthia. Bir suyum:

Yüzü
yansıyor tek bir an, yitik
oğulun: eli uzandı uzanacak
kapı tokmağına baba evinin. Tül
perde de aralanıyor sanki: sesi de
yankılanıyor hâlâ duvar
saatinin: paslanıyormuş
gibi köhne bir gemi.

Zamanlar
tükendi Cynthia: Gidişimin
yolunda dönüşümün ayak izleri. Giz
nasıl da basit: Her yaşam
bir adanış

Çaresiz adanışlar,
soylu adanışlar: Zerket
kösnünü ey beden diyor umutsuz,
bir ağu ol, onulma. General
Milan Astray: “A bajo la
inteligencia,
viva la muerte.”

Zamanı kuran
acılar Cynthia. Bellek
sürüyor izini yenilginin. Kül
harlanıyor: Malaga düştü. Kar
bir ağıt gibi. “Kesilirken donmuş
ayak parmakları anarşist
hastanesinde, Marseillaise’i
söylüyor bir Cumhuriyetçi.” Unamuno da
yanıtlıyor generali: “Aydınların
tapınağı burası, başrahibim ben de.”

Sesim Cynthia: Her yaşam
bir adanış tarihe
not düşmenin çok yolu var:

Romancı Ernst Weiss: Veronal
Oyun yazarı Walter Hosenclever: Jilet
Gazeteci Kayser: Striknin
Yazar Walter Benjamin: Uyku Hapı

Ah Gece-ana: Koynun
nasıl da kalabalık. Buluşuyor
yitik çocukların, gölgesinde
zeytinliğin. Biroluş ve ayrılış
tebessüm ve gözyaşı. Gül
ve toprak: Gizin
kapandığı ve açıldığı yer.

Zamanlar
aşıldı Cynthia. Buldum mu
yitirdim mi? Gözlerimi alıyor
uzakta bir yangın gibi,
çiçeklenmiş badem. Aynı anda da
Berlin’de, Paris’te, Budapeşte’de
Madrit’te iniyorum trenden.

Kentler:
Sizde yaşadım ölümümü
ve özgürlüğümü. Onlar
lav akıntılarıdır Cynthia,
çınlarlar
tipinin içindeki umutsuz ses
gibi.

Benimdi bu yaşam: Doğrularını da
kutsarım, yanlışlarını da. Hem kuzuydum
çünkü hem çoban. Hükmümü
beklerken hücremde, bir maytap
gibi patlarken şenlikte: sadece tutundum
çığlıklara ve öpüşlere.
Direndim ve korktum.

Sanki senin elinle yazmıştım
Cynthia: “Ölmek
kişiyi aşan bir ülkü
uğruna olsa bile, daima kişisel
ve özel bir sorun.”
Birlikte kapatıyoruz
zamanın kitabını. Kederin
diliyle de konuşuyor gözlerimiz
tansığın diliyle de. İnsan
Cynthia, seçtiğinden başka
ne ki? Tek bir cümleyiz
sonunda:

“Ecce Heros değil, Ecce Homo.”

Ahmet Oktayarthur-koestler

 
Arthur Koestler için yorumlar kapalı

Yazan: 26 Ekim 2017 in Yol Üstündeki Semender'ler, Şiir

 

Etiketler:

 
%d blogcu bunu beğendi: