Külfet

Hızır
Yumuşak bir çocuk ağzı
Hızır
Ağ atıp durdun diri denizin suyuna
Hızır
Bu balıklar platin

Kapı açık
Ev ve ben
Yalnızız güya
Odalar
Kalp duvarlarına ayarlı
Bir duygu kalabalığı

Seni seviyorum
Yankılanıyor bu
Sokakları kalabalıkla geçiyorum
Herkesin
Bakıyorum bir kefeni
Bir tabutu var sırtında

Bir sorum da var büyük kente
Sevgi hangi tenhada yaşanır
Hangi türbede ürer
Hangi mezbahada boğazlanır

Açık ağızları kadınların
Bir damla süt konuyor
Şiş gözlerine çocukların
Babalar pazularla
Ekmek aralarında kırbaçlanıyor

Duruyorum. Sis çöküyor üstüme
Engebeler bir bir kalkıyor
Bu kapılanası yalnızlıkta
Seni seviyorum
Seni duyuyorum kendimi

Ah yalnızlığım
Başını al git bir gün
Bırak beni
Dostlarla buluşup toplanalım başında
Asfalta yığılıp kalan ölünün

Buluşma saatında denizler
Saat kuleleri
On adım atınca ağaçlar
Pranga dükkânları
Ağzı düdüklü adamlar

Bir atmaca geçiyor başımdan
Önüm arkam boy boy tazılarım
Bir av sahnesinde bakışlarım
Dikkatle bakıyor gibi
Boyun hareketlerine bir güvercinin

Kapı açık
Ev ve ben
Baştan beri
İç içe kendi kendine
Konuşmaktan bıkmışız tükenmişiz

Ötede Hızır
Av sahneleri
Kalabalıklar şehirler

Cahit Zarifoğlu
Mavera Dergisi 122 / Ocak 1987, s. 2-3icimizdeki-kudus

Reklamlar

Garîb

Gurbet ender, gurbet içre olmuşum cânâ garîb
Şimdi âlemde benim ben, bî-emel yektâ garîb

Hânumânım bâde vermiş gird-bâd-ı rûz-gâr
Âşinâ yok derdime, dil gavta-zen, deryâ garîb

Neş’e-i ümmîd nâ-peydâ, şikeste câm-i mey
Kalmamiş yârân bu meclisde bu şeb sahbâ garîb

Hatt-ı nâ-fercâmımı yok bir bakıp fehmeyleyen
Her görüp seyrettiğim sîmây-ı bî-mânâ garîb

Mâ’bedim kâşânelerle sanki gark-âb-ı memât
Kalmamış seng-i mezârım, mevt-i bî-pervâ garîb

Şâhidim, şehdim, şuhûdum, sanki olmuş bir serâb
Düşdüğüm bîgânelik bezmindeki feyfâ garîb

Yok dilimden anlayan bir hemdemim, bir mahremim
Sanki zât-i pâk-i Hakk’la olmuşum râ’nâ garîb

Gök o gök amma ne çâre yer değil artık o yer
Ben bu yerde olmuşum bîçâre vü bîcâ garîb

Nağme-i şevk-u tarâb olmuş cünûna müntehî
Beste çılgın, güfte mecnûn, tenni tennennâ garîb

Dilkurum sa’yiyle oldu defter-i dîvân-ı dîl
Nazmı nesrinden beter her sûret-i inşâ garîb

Hâl-i zâr-ı bî-karâr-ı derd-i bî-dermânımı
Sanki vaktiyle demiş bir âşk-ı şeydâ garîb

Gâh olur gurbet vatan, gâhî vatan gurbetlenir
İşte şimdi oldu Bâkıy hâliyâ dünyâ garîb

Gönlüm ister gitmeyi cânâ bu mâtemhâneden
Korkarım ki gittiğim yer de olur ammâ garîb

Abdülbâki Gölpınarlıabdulbaki-golpinarli-garip-siiri

Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz?

Köylüleri niçin öldürmeliyiz?

Çünkü onlar ağır kanlı adamlardır
Değişen bir dünyaya karşı
Kerpiç duvarlar gibi katı
Çakır dikenleri gibi susuz
Kayıtsızca direnerek yaşarlar.
Aptal, kaba ve kurnazdırlar.
İnanarak ve kolayca yalan söylerler.
Paraları olsa da
Yoksul görünmek gibi bir hünerleri vardır.
Her şeyi hafife alır ve herkese söverler.
Yağmuru, rüzgarı ve güneşi
Bir gün olsun ekinleri akıllarına gelmeden
Düşünemezler…
Ve birbirlerinin sınırlarını sürerek
Topraklarını büyütmeye çalışırlar.

Köylüleri niçin öldürmeliyiz?

Çünkü onlar karılarını döverler
Seslerinin tonu yumuşak değildir
Dışarda ezildikçe içerde zulüm kesilirler.
Gazete okumaz ve haksızlığa
Ancak kendileri uğrarlarsa karşı çıkarlar.
Adım başı pınar olsa da köylerinde
Temiz giyinmez ve her zaman
Bir karış sakalla gezerler.
Çocuklarını iyi yetiştiremezler
Evlerinde, kitap, müzik ve resim yoktur.
Bir gün olsun dişlerini fırçalamaz
Ve şapkalarını ancak yatarken çıkarırlar.

Köylüleri niçin öldürmeliyiz?

Çünkü onlar köpekleri boğuşunca kavga ederler.
Birbirlerinin evlerine ancak
Ölümlerde ve düğünlerde giderler.
Şarkı söylemekten ve kederlenmekten utanırlar
Gülmek ayıp eğlenmek zayıflıktır
Ancak rakı içtiklerinde duygulanır ve ağlarlar.
Binlerce yılın kalın kabuğu altında
Yürekleri bir gaz lambası kadar kalmıştır.
Aldanmak korkusu içinde
Sürekli birbirlerini aldatırlar.
Bir yere birlikte gitmeleri gerekirse
Karılarından en az on adım önde yürürler
Ve bir erkeklik işareti olarak
Onları herkesin ortasında döverler.

Köylüleri niçin öldürmeliyiz?

Çünkü onlar yanlış partilere oy verirler
Kendilerinden olanlarla alay edip
Tuhaf bir şekilde başkalarına inanırlar.
Devlet, tapu dairesi, banka borcu ve hastanedir.
Devletten korkar ve en çok ona hile yaparlar.
Yiğittirler askerde subay dövecek kadar
Ama bir memur karşısında -bu da tuhaftır-
Ezim ezim ezilirler.
Enflasyon denilince buğday ve gübre fiyatlarını bilirler.
Cami duvarı, kahve ya da bir ağaç gövdesine yaslanıp
Onbir ay gökyüzünden bereket beklerler.
Dindardırlar ahret korkusu içinde
Ama bir kadının topuklarından
Memelerini görecek kadar bıçkındırlar
Harmanı kaldırdıktan sonra yılda bir kez
Şehre giderler!

Köylüleri niçin öldürmeliyiz?

Çünkü onlar otobüslerde ayaklarını çıkarırlar
Ayak ve ağız kokuları içinde kurulup koltuklara
Herkesi bunalta bunalta, yüksek perdeden
Kızlarının talihsizliğini
ve hayırsız oğullarını anlatırlar.
Yoksulluktan kıvrandıkları halde, şükür içinde
Bunun, Tanrının bir lütfu olduğuna inanırlar.
Ve önemsiz bir şeyden söz eder gibi, her fırsatta
Gizli bir övünçle, uzak şehirdeki
Zengin bir akrabalarından söz ederler.
Kibardırlar lokantada yemek yemeyi bilecek kadar
Ama sokağa çıkar çıkmaz sümküre sümküre
Yollara tükürürler..
Ve sonra şaşarak temizliğine ve düzenine
Şehirde yaşamanın iyiliğinden konuşurlar.

Köylüleri niçin öldürmeliyiz?

Çünkü onlar ilk akşamdan uyurlar.
Yarı gecelerde yıldızlara bakarak
Başka dünyaları düşünmek gibi tutkuları yoktur.
Gökyüzünü, baharda yağmur yağarsa
Ve yaz güneşleri ekinlerini yetirirse severler.
Hayal güçleri kıttır ve hiçbir yeniliğe
-Bu verimi yüksek bir tohum bile olsa-
Sonuçlarını görmeden inanmazlar.
Dünyanın gelişimine bir katkıları yoktur.
Mülk düşkünüdürler amansız derecede
Bir ülkenin geleceği
Küçücük topraklarını ipoteği altındadır.
Ve birer kaya parçası gibi dururlar su geçirmeden
Zamanın derin ırmakları önünde…

KÖYLÜLERİ, SÖYLEYİN NASIL
NASIL KURTARALIM?

Şükrü Erbaşkoyluleri-nicin-oldurmeliyiz

Akla Karşı Tezler

1.
Gecenin üçüdür en uygun zaman, bahse girerim
düşünün: sabah çok yakın
oysa ışıltı yok ortalıkta
nerdeyse gece bitmiş ama sürmekte karanlık
henüz uyanmış bazıları
henüz uyumamış bazıları
bazıları uyanmış uykusuna doymadan
bazıları uykusuna varmadan doymuş
görüyorsunuz ilm-i hilaf ü cedel düzeniyle hayat
nasıl da sürüklüyor kendini
ve ben bunu kanıtlayabiliyorum
şu şair halimle
böylece size ey saygıdeğer erbab-i cumhuriyet
akıllı ve yetenekli olduğumu
kanıtlamış oluyorum
sizler de
bu derin bilgeliği kavrayarak
kendi değerinizi ortaya koymuş oluyorsunuz.

2.
Ütüsüz bir pantolon kadar tedbirliyim
tarihi bir gerçek kadar sıkılgan
bilmem ki Tesalya’daki Termofil
bir yiğitlik anısı
bir hayınlık anıtı mı olsa
yine bilmem quantum kuramını
öğrenen insan haklı mıdır
kendini ardıçkuşu sanmakta-
ben
yirminci yüzyılın sonlarında
en uzak uyanışlar ikliminde yaşadım
bir imparatorluk genişliğindeki gençliğim sırasında
kadınlardan daha çok birinci şubeye vardım.

3.
En mutlu insanlar belki de
baca temizleyicileridir
öyle dar, öyle kara karanlık bir yerdedirler ki
yüreklerini geniş, dayanıklı
aydınlık tutmak zorundadırlar
buna yükümlü sayarlar kendilerini.
Baca temizleyicileri başkalarını sevmekle kalmaz
başkalarınca sevilirler aynı zamanda
çünkü herkesi düşünmeyecek kadar mutlu
herkes tarafından düşünülmeyecek kadar mutludurlar.

4.
Köylüleri niçin öldürmeliyiz?
Bu sorunun karşılığını bulamıyorum
içinden çıkılmaz bi olay, ama önemsiz
köylüleri öldürmesek de olur
hatta onların kalın suratlarını
görmezlikten gelebiliriz
yapılacak çok şey var daha
sözgelimi ben, kendim
hiç hayıt ağacı görmemişim
görmeden ölürüm diye korkum da yok
değil mi ki albatrosu Baudelaire’den
Yves Bonnefoy’dan semenderi öğrendim
bir gün bakarsınız
şu güzelim bilgiç beynimi kırıp
teneşir tahtası olarak kullanabilirim.

(1974)

İsmet Özelkoyluleri-nicin-oldurmeliyiz.jpg

Ölümümden Söz Ettim

Başka bir baharın gürültüsü
Haftalar ötesinden
duyuldukça,
Gitmekte olan
eski kara
Ölümümden
söz ettim.

Kafile ulaşıp yükünü çözdükçe
Ve her yerde
ovada
Kiraz ağaçlarından
misk kokulu ateşler yaktıkça
Bahçenin mangalına
Ölümümden
söz ettim.

*

Tozlu ve yorgun
Uzak yolundan
yaşlı yaz
çıkıp gelince
Duvarın gölgesinde
Ağırca oturup yaslandı
Ve çocuklar
sevinerek
çevresini sardılar
Eski âdet uyarınca
Eski heybenin
Düğümünü çözmesi
Ve ceplerini ve eteklerini hep
kırmızı elma
ve taze cevizle doldurmak için.

Sonra
Ben kendi ölümümü bir sır kıldım
Ve onu sırrıma ortak;
Ve ona
Ölümümden
söz ettim.

Her evin bahar uykusunu
Ustaca birbirinden ayıran
Sarmaşığa,

Ve susuzluğa
Her küçük şelâlenin
Onunla bir başka bezendiği yangıya
Ölümümden
söz ettim.

*

Hazan vaktinde
ondan
Kuyuya
söz ettim,
Ve ölümsüz söyleşmelerinde
sese yer olmayan
Göletin küçük balıklarına,
Ormanı yağmalayan
Ve yaşlı bal satıcısını
Kendi dönüşünü bekliyor sanan
Altın bal arısına.

Ve ondan kuru yaprağa söz ettim
Kuru elleri
umutsuzca
tutacak dal arayan yaprağa
Acımasızca bomboş olan
Ortamda.

*

Bir başka kışın hışırtısı
Yakın haftaların ötesinden
duyuldukça
Samur ve kumru
Sersemleyerek
ininden yuvasından
başlarını uzattıkça,
Bahçenin son kelebeğine
Ölümümden
söz ettim.

*

Ben kendi ölümümü
Mevsimlere açtım
ve geçen mevsime;
Ben kendi ölümümü
Karlara açtım
ve tutan kara;

Kuşlara ve
Karda bir yem tanesi arayan
Her kuşa.

Gölete ve
Suskunluk balıklarına.

*

Ben kendi ölümümü bir duvara açtım
Sesimi
bana
geri vermeyen duvara
Çünkü kendi ölümümü
Benim de kendimden gizlemem gerekiyordu.

2 Behmen 1343
(21 Ocak 1964)

Ahmed Şâmlu
Çeviri: Hicabi Kırlangıçahmed-samlu-siiri

S

İşte doğa işte ben
Karşılıklı bir sabah sohbetindeyiz
İnce ağızlı kelebek sancağımda
Çekirge dikkatli
Serçekuş
Gagası avucumda

Tablomuz hazır
Aslanla kaplan yanyana durdular
Tam yol kavşağında
Yerlerini aldılar

Kaslarından yayılıyor bana
Eğilip almanın
Bulup koparmanın değeri

Tilki göz kırpıyor
Mevlana’dan bir deyiş aktarıyor kartal
Şahin yarı yoldan dönüyor
Güvercin rahat bir nefes alıyor
Alçalıyor
Ve konuyor kanıma

Tablomuz resmimiz tamam
Kimse eksik
Kimse fazla değil
Bir sensin beklenen

Bu sabah ta uzaklardan
Duyuluyor dişiliğin

Bir pars mısın sen !
Defter arasında kurumuş yaprak mı
Bir ses
Bir ne

Kolay değil
Doğanın ortasında
Hayvanlarım tırtıllarımla
Kalın gövdeli ağaçlar
Birbirine girmiş sarmaşıklar
Bu hürriyetler arasında
Seni beklemek

Mavi çocuk mavi ışık
Nerdesin
Yine bir bakış mı kaldı aklında
Yolunda Azeri kamalar
Yamyam halkalar
Ah hayır zor değil beklerim daha

Doğa hazır
Bir kum saati gibi akıyorsun bende
Biliyorsun suçlu olan saçların
Vadedilmiş bir küçük parmak bile değil

Güneş yerini aldı
Geceden kalmış bir yarım ay da burda
Derken
Bir telefon meleklerin
Odaklandığı küreden

Anlattım ona telefonda herşeyi
“Ya o olmasaydı
Ya sevmek olmasaydı”
Düştüm oyalandığım kayalıklardan

Tabiat sönüyor şimdi
Kaplanlar
Gerçek kimliğine dönüyor

Tilki ürke
Aslan geyik avında

Şimdi korkularımla
Başbaşayım
Kum saati
Devrilmeyecek bir daha

Cahit zarifoğluask-siiri-antolojisi

“Herkes bir gün 15 dakikalığına ünlü olacaktır” sözü var ya, biz de böyle bir meşhurluk yaşadık ve hamdolsun kötü bir şekilde doldurmadık hakkımızı.”

30 yıldır kitapçılık yapan Ahmet Koyutürk, dükkanına gelip camları silen ve karşılığında kitap alan biri sayesinde sosya medyanın ilgi odağı oldu. 15 dakikalık ünlü olma hakkını kullandığını belirten Şirinevler Kitabevi’nin sahibi Koyutürk, “İnsan sosyal medyaya kendini kaptırmamalı ve her zaman amatör kalabilmeli. Sanal dünyanın insanı hasta eden bir tarafı var” diyor.

Günümüzde kitaba ulaşmak çok kolay. Ancak insana ulaşmanın zor olduğu günlerden geçiyoruz. Hem kitabı hem de hoş sohbeti bulabileceğimiz bağımsız kitapçıların sayısı giderek azalıyor. İnternet ve AVM kitapçılarına karşı “365 gün fuar tadında” insanları kitapla buluşturan Şirinevler Kitabevi, ilginç bir tivitle gündeme geldi. Yüz yüze konuşmaların yanı sıra sosyal medyadan da muhabbet edebileceğiniz kitabevinin sahibi Ahmet Koyutürk, dükkâna gelip cam silme karşılığında kitap rica eden adam hakkında bir tivit atmıştı. Tivitleriyle farklı konulara değinen, yayınevleri ve okurla diyaloga giren, güncel olaylara yorum yapan Koyutürk, haberleri takip etmek için sosyal medya kullanmaya başlamış. Profesyonel kullanıcı olmaktan sakındığını söyleyen Koyutürk, ekliyor: “İnsan bu mecraya kendini kaptırmamalı ve her zaman amatör kalabilmeli. Sanal dünyanın insanı hasta eden bir tarafı var. Benim tek amacım gündemi takip etmek ve küçük bir hatırayı kaydetmekti. Bir nevi günlük olarak kullanıyorum.”

15 DAKİKALIK HAKKIMIZI DOLDURDUK

Yüz binlerce kişiye ulaşan şu anı sayesinde tanıdık Koyutürk’ü: “Yoğun akşamlardan birinde bir ses duydum: ‘10 lira karşılığında camınızı silmemi ister misiniz?’ Tebessüm edip tabi dedim ve diğer müşterilerle ilgilenmeye devam ettim. Sonra bitti dedi ve baktığımda camlar pırıl pırıldı. Camları hiç böyle temiz görmemiştim. Yaklaşık 10 yıldır İstanbul’un muhtelif yerlerinde cam silerek geçimini sağlayan bir arkadaş olduğunu öğrendim. Çıkışa doğru yöneldi, ‘Tesla’ isimli biyografi kitabını aldı. Bence cam silme ve emeğinin karşılığında kitap alması kadar, talep ettiği kitap da insanların ilgisini çok çekti. Rüya Tabirleri ya da macera türü kitabı değil, bir bilim adamının hayat öyküsünü aldı.”

Twitter’daki artan ilgi sonrası değişim hakkında şunları söylüyor: “O tivitimden sonra gördüm ki, evet reklam diye bir şey varmış. İnsanlar bu vesileyle burada bir kitabevi olduğunu farketmiş oldu. Yani Andy Warhol’un “Herkes bir gün 15 dakikalığına ünlü olacaktır” sözü var ya, biz de böyle bir meşhurluk yaşadık ve hamdolsun kötü bir şekilde doldurmadık hakkımızı.” Sosyal medyanın mantıksız bir yer olduğuna değinen Koyutürk, “İki kere iki dört dendiği zaman altında bunun dört olmadığına dair ciddi kavgalar dönüyor. Herkesin kendini oradan koruması lazım. Çok kalın bir deriniz olması lazım orada konuşabilmek için o yüzden konuşmaktan imtina ediyorum. Burada çok rahatlıkla konuşabilirim her türden her ideolojiden insanla. Görüşümün arkasında dururum doğru ya da yanlış. Oradaysa tedirgin oluyorum” ifadelerini kullanıyor.

ŞİRİNEVLER’DE KADIKÖY’DEN ÇOK KİTAP SATILIYOR

13 yıldır İstanbul’da olan 49 yaşındaki Ahmet Koyutürk, Cağaloğlu ve Kadıköy’ün ardından Şirinevler’de kitapçılık yapıyor. Kadıköy ve Şirinevler İstanbul’un iki farklı uç noktasıdır. İki semti de iyi bilen Koyutürk, şöyle bir karşılaştırma yapıyor: “İkisi çok farklı coğrafya. Orada satılan kitaplarla bura da satılan kitaplar birbiriyle örtüşmüyor. İnsanların yapısı da sosyo ekonomik, kültürel anlamda çok farklı. Kadıköy Anadolu Yakası’nda olmasına rağmen Avrupa’dır. Şirinevler ise Asya… Ancak beklenti tam tersi olsa da, adet olarak Kadıköy’den daha fazla Şirinevler’de kitap sattığımı düşünüyorum.”


KLASİKLERİN SATMASI BENİ MUTLU EDİYOR

Çoğu kitabevinde şiir kitapları köşelerde, alt raflarda olur. Şirinevler Kitabevi’nde ise dükkânın ortasında iki kitaplık şiire ayrılmış. Koyutürk, “Kitabevimizde şaire ve şiir kitaplarına pozitif ayrımcılık yapılır. Yani popüler değil, kemikleşmiş Fuzuli, Baki’den Ah Muhsin Ünlü’ye geniş bir skalada şairler her zaman benim baştacım burada. Bir Sohrab Sepehri sorduklarında var dediğimde şaşırıyorlar” diyor. Nihal Atsız ile Mehmet Uzun kitaplarının sırt sırta satılması da dikkat çekiyor. Klasik eserlere her zaman ilgi olduğuna değinen Ahmet Koyutürk, “Bizim burada özellikle biraz daha yoğun. Bunun da nedeni ince kalın farketmeksizin tüm klasikleri 5 TL’den satıyoruz. Klasiklerin satması beni mutlu ediyor. Bundan her zaman keyif duydum” şeklinde konuşuyor. Yakın dönem klasiklerine de dikkat çeken Koyutürk, “1984, Hayvan Çifliği çok satıyor ama bunların ne kadarını direkt okuyucu alıyor tartışılır. Öğretmenlerin, Bakanlığın belirlediği 100 temel eserden olması nedeniyle alan öğrenci sayısı çoğunlukta. Zorunlu olarak alınan kitaplar diyebiliriz. Onun haricinde farklı yaştaki okuyucular da rağbet gösteriyor” diyor.

Tesla’dan sonra tıp kitabı aldı

* Olayın asıl kahramanı Metin Ulusoy, 15 yıllık seyyar cam silici. 50 liralık sermayesiyle her gün ofis ve dükkanların camını silmek için evden çıkıyor. “İstanbul’a 2 yaşında, anamın kucağında gelmişim. İnsan her zaman gelişmeye açıktır. Ortaokuldan beri dünyayı merak edip okumaya başladım. Psikoloji, din ve bilim kitaplarını seviyorum” sözleriyle kendini anlatan Ulusoy, kitabevinden en son alternatif tıp üzerine bir çalışma olan Aidin Salih’in “Gerçek Tıp” adlı kitabını almış. İşi gereği kirli cam gördüğünde dayanamadığını belirten Ulusoy, “Muhasebe ve avukatlık bürolarına gidip cam siliyorum. Bazıları düzenli olarak tekrar çağırıyor. O gün de kitapçıya girdiğimde işimi yapmak için bir soru sordum ve kabul edilince kitabı almaya karar verdim. Olayın duyulması beni hiç etkilemedi, aynı hayatıma devam ediyorum. Emekliliğim yok. İlk fırsatta emekliliğimi devam ettirmek istiyorum” diyor.

Kitapçılık bir nevi şövalyelik

* Kitapçılıktan emekli olmuş nadir insanlardan biri olan Ahmet Koyutürk, “Yıllar önce bir yazı okumuştum ‘Kitabevleri biner biner kapanıyor’ demişlerdi. Evet kitabevleri biner biner kapandı gitti. Şu küçük kitabevine 10 bin lira kira veriyorum. Yani bir nevi şövalyelik bunu yapmak. Kırtasiye koymuyorum, fotokopi koymuyorum, başka hiçbir şeye yer vermeden ısrarla sadece kitap satmaya çalışıyorum. Kitaba bir mekan olsun. Ne kadar götürürüz, gidebildiği kadar. Okuyucu teveccüh gösterdiği sürece, geldiği sürece, alışveriş olduğu sürece götüreceğiz. Zaten başka da bildiğim bir iş yok” diyor.

Dükkânda kapı yok

* Dükkânlarında kapı bulundurmadığını belirten Ahmet Koyutürk, kitabevlerinin rahatça girip kitap bakılabilen bir yer olması gerektiğini söylüyor. Anadolu’daki kitabevlerinin birer kültür ocağı olduğuna değinen Koyutürk, “İstanbul’daysa böyle bir kültür yok. Öğrencilerin buluştuğu ortak mekanlardır. Gençliğimde ben daha bu mesleğe başlamadan, lisedeyken şehirde ne kadar kitapçı varsa hafta sonumu buraya ayırıp tüm kitabevlerini gezerdim. İstanbul’a geldiğimde yine kitapçıları gezer dolaşırdım, kitap alayım almayayım. Yani bir kitabevini gezmek benim için bir sosyal aktivite gibiydi. O aidiyet buralarda yok” ifadelerini kullanıyor.

İlker Nuri Öztürk