RSS

Esselam ey benim güzel vatanım

Esselam ey benim güzel vatanım
Bize bir nimet-i ezel vatanım
Nice devletlere bedel vatanım
Şimdi bir makber-i emel vatanım

Daha dün sahneyi saadetti
Daha dün mülteca-yi ismetti
Daha dün baciegâh-ı vuslattı
Ey bugün mezar olan vatanım

Elveda ey harab olan vatanım
Hasta bağrı türab olan vatanım
Şanlı mazisi hâb olan vatanım
Bana sinende bir avuç yer ver

İbrahim Alaeddin Bey

 
Esselam ey benim güzel vatanım için yorumlar kapalı

Yazan: 15 Temmuz 2020 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Diptaşı

suya bıraktığım harfler yapıyor yüzünü
dingin bir kararlılıkla ellerini kavuşturmuş
canavarından önce davranıyorum gölün
diptaşıyım, suyun gözü
oradan konuşuyorum akçaağacın kargasıyla
yanlış inşa, kapanmayan yarık
aynı ile başka
su karanlık okunmuyor yüzün

tekinsiz buluyorum kendimi
mundar edilmiş bir imgeyim artık
an gibi kaçıyorum düzçizgisinden takvimin
saçlarım dallarında
orman bir çember midir?

soruma yanıt değildin ama geldin
yüzün gölün ezberi
ne zamandır onarılmayı bekliyor
bahçe kapısı ve diğer şeyler
günleri aynısıyla çoğaltıp
ip atlatıyorum sabahlara
köklerindeki kör kurtçukları ayıklıyorum hayatın
çürümenin tadıyla sarhoş
bir şeyler devrilsin istiyorum
derinleştikçe işaretli kuyular
yeraltından yükselen homurtular
lav kovalarını ḥazırda tutuyorum
yine de diyorum
sütün buharıyla yumuşayabilirim
kapıda dururken kırmızı yağmurluk
bir kasaba tedirginliğiyle
aklımdan hızla geçti bütün bunlar
sen kendin gibi dokun gülün yaprağına
değil mi ki geldin
dikenlerimi kucakla rüzgâr titretmeden gölü
bahçe kapısı hiç kapanmaz artık hep aralık öyle…

metafor olmaktan sıkıldım da kaçtım
evde sanırken beni herkes, en uzağa
mecazlarımı siliyor bu karanlık, bu su
midemde bir ekşime
içimdeyim; uzaktan konuşuyorum seninle
hurûfi diyecek beni yakamayanlar
hasarlı hurufat yığını sesimle
karışayım dalgın suya
yüzüne bir de…

Asuman Susam

 
Diptaşı için yorumlar kapalı

Yazan: 21 Haziran 2020 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Öldürmeyeceksin

yaralanabilirliğimle karşındayım
yasımın kederiyle
korkuyorum İbrahim gibi
şiir mırıldanıyorum dua niyetine
kabul olur mu bilmeden
bir tüy gibi yükselmek isterken

o zaman su yutsun beni
mesafe kalmasın gölgemle aramızda
rüzgâr ağaçsız bıraksın
iyi bir anı aramaktan vazgeçsin hafızam
yatışmayacak içim nasılsa

kırılırsam
şiddetine yutulursam bakışın
yaralı benlik; yaralanabilirlik
yüzü hatırlamak yetmez
bana karşılaşma gerek
yüzünle başlayıp okumaya
yüzünde anlam biriktirmek
var bu içinde senin
zulmedensin kahharsın
uçurum korkulu patikasın
askıya alınanım ben hayatla aranızda

kızkardeş Antigone düşünde konuştu:
varlık, evinde uykuya çekilmeli
çürümeye bırakılan yalnız bir ceset değil
o bunu bildi, böyle direndi

ara bölgede, askıda
incinebilirliğimiz
yüz hep hatırlatır
öldürmeyeceksin!

yüzün hatıra sandığımdır.

Asuman Susam

 
Öldürmeyeceksin için yorumlar kapalı

Yazan: 21 Haziran 2020 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Bitkilerin Gördükleri

Bitkilerin Gördükleri

Pırıl pırıl çiçeklenmiş, kökleri yerde,
yüzü delice sevdiği güneşe çevrili boyuna.

Ovidius

Bir düşünün: Bitkiler sizi görüyor.

bi
 
Bitkilerin Gördükleri için yorumlar kapalı

Yazan: 21 Mayıs 2020 in Çeviri Şiirler, Şiir Gibi

 

Etiketler:

Maksim Gorki’nin Kaleminden Anton Çehov

Bir seferinde beni Küçükköy’deki evine misafirliğe çağırmıştı; küçücük bir arazide iki katlı beyaz bir evi vardı orada. Bana “malikânesini” gezdiriyor, bir yandan da durmadan, heyecanlı heyecanlı anlatıyordu:
“Çok param olsa burada hasta öğretmenler için bir sanatoryum kurardım. Aydınlık bir yapı olurdu, hani, kocaman kocaman pencereleri, yüksek tavanları olan çok aydınlık bir yapı. Mükemmel bir kütüphane kurar, bütün müzik aletlerini bulundurur, arı besler, bostan eker, meyve yetiştirirdim. Onlar için tarım üzerine, meteoroloji üzerine, daha pek çok konuda konferanslar düzenlerdim – öğretmen dediğin her şeyi bilmelidir, ihtiyar, her şeyi.”
Birdenbire susuverdi, öksürdü ve o tatlı, o zarif, insanı ister istemez bütün dikkatiyle onu dinlemeye zorlayan karşı konulmaz çekicilikteki gülümseyişiyle bana şöyle, yan yan baktı.
“Düşlerimi dinlemek seni sıkıyor mu? Bunlardan söz etmek çok hoşuma gidiyor benim. Ülkemizin kırsal kesimlerinde iyi, akıllı, bilgili öğretmenlere ne büyük, ama ne büyük bir gereksinme olduğunu bir bilsen! Rusya’da öğretmenler için çok seçkin koşullar yaratmalıyız, hem de en kısa zamanda, çünkü biliyoruz ki, halkımız dört dörtlük bir eğitim görmezse, devlet kerpiçten yapılmış çürük bir ev gibi çöküverecektir. Öğretmen, işine tutkuyla âşık bir aktör, bir ressam olmalıdır, oysa çocuklarımıza bir şeyler öğretmek için köye âdeta sürgüne gider gibi isteksiz giden öğretmenlerimizin kendileri yarı cahil birer ameledir. Karınları doğru dürüst doymaz, hep horlanır, hep ekmeklerini kaybedecekleri korkusu içinde yaşarlar. Oysa öğretmen dediğin, saygınlığını hiç kimsenin tartışamayacağı bir kişi olarak, o saygıyı köylünün gözünde kendi gücüyle elde edebilmiş, köylünün soracağı her soruya cevap verebilen, köyün en önde gelen kişisi olmalıdır… Yoksa bizim ülkemizde olduğu gibi, kendisine eğitim müfettişi denilen ve eğitim koşullarının düzeltilmesine yardımcı olacağı yerde, bölgeden gelen yazıları dağıtmaktan başka hiçbir şey yapmayan devlet memuru başta olmak üzere herkes tarafından, köy bekçisi tarafından, zengin bakkal tarafından, rahip efendi tarafından, okul müdürü ve köyün ihtiyar heyeti tarafından aşağılanan bir kişi değil. Halkın eğitimini –dikkatini çekerim, halkın eğitimini!– ellerine teslim ettiğimiz kişileri sadaka kabilinden hem de kıskanarak verilen üç beş kuruşa mahkûm etmek ne kadar saçma. Öğretmenlerin paçavralar içinde dolaştığını, bakımsızlıktan harap olmuş rutubetli okullarda soğuktan tir tir titrediklerini, bacaları çekmeyen sobaların dumanlarından zehirlendiklerini, soğuk algınlığından kurtulamadıklarını ve daha otuz yaşına gelmeden larenjit gibi, romatizma gibi, tüberküloz gibi ve daha bir sürü hastalığın pençesine düştüklerini düşündükçe insanın isyan edesi geliyor. Bundan hepimiz utanmalıyız! Öğretmenlerimiz yılın dokuz, on ayını dünyadan uzak geçirir; iki laf edebilecekleri bir insan bulamaz; yalnızlıktan, kitapsızlıktan, oyalanacak bir şey bulamamaktan beyinleri kötürüm olur. Eşlerini dostlarını yanlarına çağırıp misafir edecek olsalar, bu sefer de bulundukları yeri beğenmemekle, hani, kurnaz halkın budalaların gözünü korkutmak için çok kullandığı o ‘muhalefet’ kelimesi var ya, onunla suçlanırlar işte… Bütün bunlar çok iğrenç… Üstelik de son derece büyük ve önemli bir iş yapan insanlarla böyle âdeta alay edilmesi… Bir öğretmenle karşılaştığım zaman inan ki ne yapacağımı şaşırıyorum – onun o çekingen, perişan hali yüzünden. Onun bu perişan halinden sanki ben sorumluymuşum gibi geliyor; sahi söylüyorum!”
Bir an için sustu ve kolunu ileri uzatarak, yumuşak bir sesle şöyle dedi:
“Şu bizim Rusya, ne saçmalıklarla dolu, ne akıl sır erdirilmez bir ülkedir!”
Duru gözleri derin bir üzüntüyle gölgelendi ve gözlerinin kenarlarında beliren incecik kırışıklıklar, bakışına daha bir derinlik kazandırdı. Çevresine bir göz gezdirdikten sonra kendi kendisiyle
alay etmeye başladı.
“Al işte – liberal bir gazete ağzıyla koskoca bir başmakale sana. Hadi gel de, gösterdiğin sabrın ödülü olarak sana çay ikram edeyim…”
Çehov genellikle böyleydi. Bir an büyük bir içtenlikle, ciddi ciddi derin konulara dalar, içini döker, bir an sonra da, kendi söylediklerine kendisi güler, kendi kendini alaya alırdı. Ama onun bu kederli, duygulu gülüşünün altında sözcüklerin değerini, düş kurmanın değerini bilen bir kişinin üstü kapalı, inceliklerle dolu kuşkuculuğu sezilirdi. Bu gülüşünde ayrıca, onun o gönülçelen alçakgönüllülüğünden, ince seziş yeteneğinden de bir şeyler bulunurdu.
Yürüye yürüye eve dönerken hiç konuşmadık. Ilık, pırıl pırıl bir gündü; parlak güneş ışınları altında şavkıyan dalgaların sesi duyuluyordu. Vadiden bir köpeğin sevinçli havlamaları geliyordu; kim bilir neye seviniyordu hayvan. Çehov kolumu tuttu ve konuşması öksürüklerle kesilerek şöyle dedi:
“Çok utanç verici ve çok hazin bir şey, ama gerçektir; köpeklerin halini bile kıskanan pek çok insan var…”
Sonra gülerek ekledi:
“Bugün ağzımdan hep bunakça laflar çıkıyor; yaşlanıyorum herhalde.”
• • •
Sık sık şuna benzer sözler işitirdim ondan:
“Dinle bak, bugün bir öğretmen geldi… Adamcağız hasta, karısı da var; onun için bir şey yapabilir misin? Şimdilik ben kendisine bir parça yardımda bulundum…”
Ya da:
“Gorki, dinle! Bir öğretmen var, seninle tanışmak istiyor. Adamcağız hasta, yatalak. Bir gidip görsen, ne dersin?”
Veya:
“Bir hanım öğretmen kendisine kitap yollamamızı rica ediyor…”
Bazen bu “öğretmen’’i onun evinde bulurdum; genellikle sıkılgan, utancından kıpkırmızı kesilmiş, bir sandalyenin ucuna ilişmiş, elinden geldiğince düzgün ve “kültürlü” konuşabilmek için sözcükleri özenle seçen, yahut yazarın gözüne aptal görünmemek tasasıyla besbelli o anda aklına geliveren konularda Anton Pavloviç’i soru yağmuruna tutan ve utangaçlığı hastalık derecesine varan kişilerin o aşırı senlibenli tavrıyla konuşan biri olurdu bu.
Anton Pavloviç saçmasapan konuşmaları dikkatle dinlerdi; kederli gözlerinde tutuşan bir gülücükle şakaklarındaki kırışıklıklar oynar, yumuşacık pes sesiyle konuşmaya başlardı. Hayattan alınmış öyle sade, öyle yalın sözcükler kullanırdı ki, konuğu hemen rahatlar, akıllı görünmek için çabalamaktan vazgeçer, bunun bir sonucu olarak da hem daha aklı başında, hem de daha ilginç bir kişi haline gelirdi…
Bu öğretmenlerden birini hatırlarım –uzun boylu, sıska, soluk benizli ve zayıf yüzünden çenesine doğru yaslı yaslı sarkan upuzun, kanca gibi burnu olan bir adamdı bu–, Anton Pavloviç’in karşısına oturmuş, kara gözlerini onun yüzüne dikmiş, hastalıklı, bas bir sesle, tekdüze, durmadan konuşuyordu:
“Çocukluk çağında okurken, içinde yaşanılan ortamdan alınan bu gibi izlenimler toplana toplana öyle bir ruhsal birikim oluşturur ki, artık çevredeki dünyaya asla nesnel bir davranış gösterilemez hale gelinir. Dünya, pek tabii, kendi kafamızdaki dünya kavramından başka bir şey değildir…”
Sözünün burasında konuyu felsefeye çevirdi ve buz üstünde kayan bir sarhoş gibi basmadık yer bırakmadı.
Çehov sakin bir sesle nazik nazik sordu: “Söylesenize bana, sizin köyde çocukları döven biri varmış, kimdir o?”
Öğretmen sandalyesinden fırlayarak kalktı ve öfkeyle kollarını savurmaya başladı.
“Ne demek? Ben miyim yani? Asla! Dövmüşüm, ha?”
Küskün bir tavırla homur homur homurdanıyordu öğretmen.
Anton Pavloviç onu yatıştırmak için gülümseyerek, “Alınmayın hemen canım,” diye sürdürdü konuşmasını. “Siz yaptınız dedim mi ben? Ama gazetede okuduğumu hatırlıyorum, sizin köyde öğrencilere dayak atan bir öğretmen varmış…”
Öğretmen tekrar yerine oturdu, mendiliyle bastıra bastıra yüzündeki terleri aldı ve içi rahatlamış bir halde o bas sesiyle pes perdeden sürdürdü konuşmasını:
“Çok doğru! Böyle bir olay oldu. Makarov’du bu öğretmenin adı. Dayak atmasına da hiç şaşmamak gerek. İnanılması zor, ama anlaşılmayacak yanı yok. Adam evli, dört çocuğu var, karısı hasta, kendisi de veremli, maaşı topu topu yirmi ruble… Okulunsa bodrumdan farkı yok, öğretmene bir tanecik oda vermişler. Bu koşullar altında yaşayan biri, gökten melek inse de en ufak bir kabahat yapsa, meleği bile döver, kaldı ki, öğrencilerin de hiç meleğe benzer yanları yok, inanın bana!”
Daha bir dakika öncesine kadar süslü püslü, tumturaklı sözcüklerle Çehov’u etkilemeye çalışan bu adam birdenbire, o kanca burnunu uğursuz uğursuz sallayarak basit, ama taş gibi ağır sözcükler –Rus köylerinde yaşanan hayatın lanetli, korkunç gerçekleri üzerine parlak bir ışık serpen sözcükler– edivermeye başladı…
Öğretmen ev sahibine veda ederken, Çehov’un zarif parmaklı kuru elini iki eli arasına alarak sıktı.
“Sizi görmeye gelirken,” dedi, “amirimin yanına çıkıyormuş gibi tir tir titriyordum. Benim de yabana atılmayacak biri olduğumu size göstermeye karar vermiş, baba hindi gibi kasım kasım kasılıyordum. Oysa şimdi giderken, halden anlayan, çok iyi, çok yakın bir dostun yanından ayrılıyor gibiyim. Halden anlamak ne yüce bir şey! Size teşekkürlerimi sunarım. Gidiyorum. Giderken de çok iyi, çok değerli bir düşünceyle ayrılıyorum buradan: Büyük insanlar, biz ölümlülere, aralarında yaşadığımız çurçurlardan çok daha yakın, bizleri daha iyi anlayan, daha sade insanlarmış. Allahaısmarladık, sizi hiç unutmayacağım.”
Burnu seğirdi, dudakları tatlı bir gülümsemeyle ayrıldı ve beklenmedik bir biçimde ekledi:
“Kötü insanlar, aynı zamanda talihsizdir; lanetlidir onlar!”
Öğretmen gittikten sonra Anton Pavloviç gözleriyle onu izledi, gülümsedi ve “Tatlı adam,” dedi. “Ne var ki, öğretmenliği fazla sürdüremeyecek.”
“Neden?”
“Yakasını bırakmazlar, sürerler… kurtulurlar ondan.”
Bir an sustuktan sonra yumuşacık bir sesle ekledi:
“Namuslu adamlar Rusya’da dadıların çocukları korkuttukları umacı gibidir…”
• • •
Anton Pavloviç’in yanındayken herkesin, farkında olmadan, daha sade, daha dürüst, daha doğal olma isteğine kapıldığı izlenimini edinmişimdir. Onun yanındayken insanların o gösterişçi tavırları, kitaplardan alınma tumturaklı konuşmaları, moda olmuş deyimleri ve Rusların Avrupalı görünme özentisi içinde tıpkı deniz kabuklarıyla, balık dişleriyle süslenen vahşiler gibi kendilerini donattıkları bütün o ucuz yüzeysellikleri bir kenara bıraktıklarını gözlemleme fırsatını pek çok kez elde ettim. Anton Pavloviç öyle “balık dişlerine”, “horoz tüylerine” filan hiç itibar etmezdi; cafcaflı, şıngırtılı insanların “gösterişli görünmek” uğruna donandıkları bütün o acayip şeylerden sıkılırdı. Kaç kez tanık olmuşumdur, ne zaman böyle şatafatlı giyinmiş biriyle karşılaşsa, konuşmakta olduğu kişinin gerçek yüzünü ve yaşayan ruhunu çarpıtan bütün bu gösterişli, bu yüzeysel süsleri onun üstünden çekip almak, onu bunlardan kurtarmak için karşı konulmaz bir içtepi duyardı. Anton Pavloviç bütün ömrünce özü sözüne, sözü özüne uygun, gösterişten kaçan, iç dünyası özgür bir insan olarak yaşamış ve bazılarının ondan beklediği, daha az nazik bazılarının ise ondan istediği şeylere kulak asmamıştır. Ayağına giyecek doğru dürüst bir pantolonu bile yokken kadife esvap özlemi çekmenin saçmalığını unutacak kadar saf yürekli Rusların çok hoşlandıkları, “yüksek” konuların ele alındığı konuşmaları sevmezdi o.
Basit ve sade olmanın güzelliğini kavramış biri olarak basit, gerçek, samimi olan her şeyi severdi. İnsanları basitleştirme konusunda kendine özgü bir tarzı vardı.
Bir gün çok şatafatlı giyinmiş üç hanım onu ziyarete gelmişti; hanımlar, odayı ipek giysilerinin hışırtılarıyla, ağır parfümlerinin kokularıyla doldurduktan sonra ev sahibinin karşısına ciddiyetle yerleşip, politikayla yakından ilgileniyorlarmış gibi bir havaya büründüler ve başladılar sorular yöneltmeye.
Anton Pavloviç! Ne dersiniz, savaş nasıl bitecek?
Anton Pavloviç öksürdü, bir an durdu, yumuşak, ciddi ve sevecen bir ses tonuyla yanıtladı:
Herhalde barış yapılacak…
E, tabii ki! Peki ama kim kazanacak, Yunanlılar mı Türkler mi?
Bence kim daha güçlüyse o kazanacak.
Peki, size göre kim daha güçlü diye soruyorlardı hanımlar birbirleriyle yarış edercesine.
Daha iyi beslenenler ve daha eğitimli olanlar…
Ah, ne zekice! diye haykırdı hanımlardan biri.
Siz hangisini daha çok seviyorsunuz Yunanlıları mı Türkleri mi diye sordu diğeri.
Anton Pavloviç, hanımın yüzüne tatlı tatlı baktı, uysal, nazik bir gülümsemeyle cevap verdi:
Ben marmelat severim… Siz de sever misiniz?
Çok! diye heyecanla bağırdı hanım.
Çok hoş kokar! diye ciddi ciddi onayladı diğeri.
Sonra üçü birden marmelat konusundaki engin bilgilerini ortaya dökerek heyecanla konuşmaya başladılar. Zihinlerini zorlamak ve o ana dek akıllarına bile gelmemiş olan Yunanlılar ve Türklerle ciddi biçimde ilgileniyormuş gibi bir hava yaratmaya gerek kalmadığı için çok memnun oldukları açıkça görülüyordu.
Giderken Anton Pavloviç’e neşe içinde vaatlerde bulunuyorlar ve:
Size marmelat göndereceğiz! diyorlardı.
Sohbetiniz harikaydı! dedim, hanımlar gittiklerinde.
Anton Pavloviç kıs kıs güldü ve:
Her insanla kendi dilinde konuşmak gerek… dedi.
chehov_36
Başka bir gün Çehov un evinde yakışıklı sayılabilecek genç bir savcı yardımcısına rastladım. Genç adam, Çehov un karşısında di-kilmiş, kıvırcık kafasını sallayarak cesaretle konuşuyordu:
Anton Pavloviç, Suçlu öykünüzle beni son derece zor bir sorunla karşı karşıya bırakıyorsunuz. Deniş Grigoryev de bilinçli olarak işleyen kötü niyetin varlığını kabul edecek olursam, Deniş’i kayıtsız şartsız hapse tıkmak zorunda kalırım, çünkü toplumun çıkarları bunu gerektirir. Ancak o yabani biridir ve yaptığının suç olduğunu bilmiyor. Ona acıyorum! Eğer ona karşı bilinçsiz hareket eden biri gibi davranacak ve acıma duygularına kapılacak olursam, Denis in raylardaki vidaları yine söküp bir kazaya yol açmayacağını topluma nasıl garanti edebilirim İşte sorun bu! Ne yapmalıyım?
Savcı yardımcısı sustu, gövdesini geriye doğru attı ve inceleyen bakışlarını Anton Pavloviç’in yüzüne dikti. Sırtındaki üniforma yepyeniydi, göğsündeki düğmeler, bu genç ve adalet dağıtma konusunda kıskançlık derecesinde titiz adamın saf yüzündeki küçücük gözler gibi kendinden emin ve anlamsızca parlıyordu.
Ben yargıç olsaydım, dedi Anton Pavloviç ciddi bir ifadeyle, Denis’i beraat ettirirdim…
Peki, neye dayanarak
Ona Sen, Deniş, henüz bilinçli bir suçlu olacak kadar olgunlaşmamışsın, git de olgunlaş!’ derdim.
Hukukçu gülmeye başlamıştı, fakat hemen ciddileşerek devam etti:
Hayır, saygıdeğer Anton Pavloviç, sizin ortaya koyduğunuz sorun, benim canını ve malını korumak görevini üstlendiğim toplumun çıkarları yararına çözümlenebilir ancak. Deniş, yabani bir adam, evet, fakat aynı zamanda da bir suçlu. Bu gerçeği değiştiremeyiz.
Gramofon dinlemeyi sever misiniz diye birden gülümseyerek sordu Anton Pavloviç.
Ah, evet! Çok severim! Şahane bir buluştur! diye heyecanla yanıtladı genç adam.
Bense gramofon sesine hiç katlanamam! dedi Anton Pavloviç sıkıntılı bir şekilde.
Neden?
Çünkü gramofon da hiçbir şey hissetmeden konuşur ve şarkı söyler. Gramofondan çıkan sesler karikatür gibidir, ölü seslerdir… Peki fotoğrafla ilgilenir misiniz?
Hukukçunun müthiş bir fotoğrafsever olduğu anlaşılmıştı; Çehov un zarif ve doğru bir şekilde biraz önce ifade ettiği bu şahane buluş la kendi arasındaki benzerliği hiç umursamadan gramofonu bir kenara bırakıp büyük bir hevesle fotoğraftan söz etmeye koyulmuştu. Üniformasının içinden, hayatta kendisini, hâlâ ilk kez ava götürülmüş bir enik gibi hissetmekte olan kıpır kıpır ve çok eğlenceli bir insancığın baktığını gördüm bir kez daha.
Anton Pavloviç, delikanlıyı uğurladıktan sonra kaşlarını çatıp şöyle dedi:
İşte görüyorsunuz… adalet koltuğunda böyle zıpçıktılar oturuyor ve insanların kaderini belirliyorlar.
Bir an sustuktan sonra ekledi:
Savcılar balık tutmayı çok severler! Özellikle de hanibalığı tutmayı!
***А. П. Чехов, О. Л. Книппер, М. П. Чехова в Ялте. 1902
Anton Pavloviç, her yerde bir kabalık bulma ve bunu belirtme sanatına, yani yalnızca yaşamdan yüksek beklentileri olan bir kimsenin erişebileceği, ancak insanları basit, güzel ve uyumlu görme isteğiyle yaratılabilecek bir sanata anlayışı vardı. Kabalık, onun şahsında her zaman acımasız ve sert bir yargıçla karşılaşıyordu.
Birisi, Anton Pavloviç’in yanında, popüler bir dergi yayınlayan ve insanlara sevgi ve merhamet göstermek gerektiğini her fırsatta söyleyen bir adamın demiryolunda bir kondüktöre haksız yere hakaret ettiğini ve bu adamın, emri altında çalışanlara sürekli ve aşırı derecede kaba davrandığını anlatıyordu.
E, ne bekliyordunuz, dedi Anton Pavloviç, acı acı gülümseyerek, aristokrat ve okumuş biri… özel okulda okumuştu ya! Babası çarıkla dolaşırdı, kendisi cilalı potinler giyer…
Bu sözlerde aristokratı bir anda önemsiz ve gülünç düşüren bir şey vardı.
Çok yetenekli bir adam! demişti bir gazeteciden söz ederken. Her zaman böyle soylu, insancıl… limonata gibi yazılar yazar. Başkalarının yanında karısına aptal diye hakaret eder. Hizmetçi odası rutubetlidir ve oda hizmetçileri sürekli romatizmadan yakınırlar. ..
Anton Pavloviç, NN yi beğeniyor musunuz
Evet… çok beğenirim. Hoş adamdır, diyor Anton Pavloviç öksürerek. Her şeyi bilir. Çok okur. Üç tane kitabımın da üstüne yattı. Dalgındır, bugün size harika biri olduğunuzu söyler, ertesi gün birilerine, sevgilinizin kocasının mavi çizgili siyah ipek çoraplarını aşırdığınızı anlatır…
Birisi, onun yanında kalın dergilerdeki ciddi bölümlerin sıkıcılığından ve ağırlığından yakınıyordu.
Siz de o yazıları okumayın, dedi Anton Pavloviç ciddi bir yüz ifadesiyle. Danışıklı yazılar bunlar… ahbap çavuş yazıları. Bunları Bay Krasnov, Çernov ve Belov yazıyorlar. Biri yazıyı yazıyor, diğeri ona karşı çıkıyor, üçüncüsü de ilk ikisinin arasını buluyor. Karşılıklı oturmuş, iskambil oynuyorlar sanki. Bütün bunlardan okura ne Birisi de çıkıp bu soruyu kendi kendisine sormuyor.
Bir gün şişman, yanağından kan damlayan, şık giyimli, güzel bir hanım Çehov’un evine gelmiş ve Çehovvâri konuşmaya başlamıştı:
Hayat çok sıkıcı Anton Pavloviç! Her şey öylesine sönük ki; insanlar, gökyüzü, deniz, hatta çiçekler bile soluk görünüyor gözüme. İçimde hiç istek yok… ruhumda bir kasvet… Sanki hastalık gibi…
Hastalık tabii! dedi Anton Pavloviç inandırıcı bir ifadeyle. Hastalık bu. Latince adı da morbus pritvorialis.
Neyse ki hanımefendi Latince bilmiyordu, belki de bildiğini belli etmedi.
chehov_04
***
Eleştirmenler, atların tarlayı sürmesine engel olan sığır sineklerine benzerler, dedi Anton Pavloviç, zekice gülümsemesiyle. At çalışmaktadır, bütün kasları, kontrbas teli gibi gerilmiştir, işte tam bu sırada sağrısına bir sığır sineği konar, kaşındırmaya, vızıldamaya başlar. Deriyi titretmek ve kuyruk sallamak gereklidir. Sığır sineği niye vızıldar Bunu kendisi de bilmiyordur herhalde. Sadece huzursuz bir yapısı vardır ve kendisinin de yeryüzünde var olduğunu, yaşadığını açıklamak ister. İşte bakın, ben de vızıldayabiliyorum, hem de her konuda! Yirmi beş yıldır öykülerim üzerine yazılan eleştirileri okuyorum, değer verilebilecek tek bir uyarıya, tek bir iyi tavsiyeye rastlamadım. Yalnız bir defa Skabiçevskiy, beni etkilemiş, benim bir duvar dibinde sarhoş halde geberip gideceğimi yazmıştı…
Gri, kederli gözlerinde hemen hemen her zaman ince bir alay kıvılcımı yumuşacık parlar, fakat bu gözler ara sıra soğuk, sert ve acımasız gözler olup çıkardı; böyle anlarda onun kıvrak, ta yüreğinden gelen sesi sertleşirdi. İşte o zaman bana öyle gelirdi ki, bu alçakgönüllü, yufka yürekli adam, eğer gerekli görüyorsa, kendisine düşman olanlara karşı güçlü ve sert olabilir, asla pabuç bırakmazdı.
Zaman zaman insanlara karşı tutumunda soğuk, sessiz bir karamsarlığa varan umutsuzluk hissederdim.
Acayip bir yaratık şu Rus insanı! demişti bir gün. Elek gibi, içinde hiçbir şey durmuyor. Gençken eline geçen her şeyi ruhuna dolduruyor, otuz yıl sonra ise içinde soluk paçavralar kalıyor. İyi yaşamak için, insanca yaşamak için çalışmak gerekir! Sevgiyle, inançla çalışmak gerekir. Bizde bunu beceremiyorlar işte. Mimar, bir iki güzel ev yaptıktan sonra oturup kâğıt oynamaya başlıyor. Hayatı boyunca kâğıt oynuyor veya tiyatro kulislerinde boy gösteriyor. Doktor, eğer pratik kazanmışsa, bilimsel gelişmeleri izlemeyi bırakıyor, Tedavide Yenilikler dışında hiçbir şey okumuyor ve kırk yaşına gelince de bütün hastalıkların üşütmekten kaynaklandığına ciddi ciddi inanıyor. Yaptığı işin önemini birazcık olsun kavramış tek bir memura rastlamadım: Başkentte ya da büyük bir kentte alıştığı gibi oturuyor, birtakım kâğıtlar yazıyor ve bu kâğıtlardaki buyruklar yerine getirilsin diye ücra Zmiyev ve Smorgon’a gönderiyor. Bunlar Zmiyçv ve Smorgonda kimleri özgürlükten yoksun bırakacaktır Memur bu sorunun yanıtını, bir tanrıtanımazın cehennem azaplarını düşündüğü kadar az aklına getiriyor. Başarılı bir savunmayla isim yapmış bir avukat, gerçeğin savunulmasına özen göstermekten vazgeçiyor, yalnızca mülkiyet hakkını savunuyor, at yarışı oynuyor, istiridye yiyor ve kendisini tüm sanat dallarının erbabı olarak gösteriyor. İki üç rolde şöyle böyle bir oyun gösteren aktör, başka rollere çalışmıyor, kafasına bir silindir şapka geçirip, kendisini dâhi sanıyor. Rusya, açgözlüler ve tembeller ülkesidir: Bu insanlar doymazcasına yemek yiyorlar, içki içiyorlar, gündüzleri uyumayı seviyorlar ve uykularında horluyorlar. Sırf evlerinde bir düzen olsun diye evleniyorlar, toplum içinde itibarlı olmak için de kendilerine bir sevgili buluyorlar. Psikolojileri köpeklerinkine benziyor: Dayak yediklerinde sessizce mızırdanıp kulübelerine saklanıyorlar, okşandıklarında sırtüstü yatıp patilerini havaya dikerek kuyruk sallıyorlar.
Kaygılı, soğuk bir nefret vardı bu sözlerde. Ancak nefret ederken acıyordu da. Anton Pavloviç, yanında birine sövüp sayacak olursanız hemen o kişiye arka çıkardı:
Niye öyle diyorsunuz Adam yaşlı, yetmişine gelmiş…
Ya da:
Daha çok genç, aklı ermediği için yapmıştır…
Bunları söylerken de yüzünde herhangi bir nefret belirtisi görmüyordum.
***

Kabalık, gençlikte sadece eğlenceli ve önemsiz bir şey olarak görünür ama insanın çevresini ufak ufak sarar, beynini ve kanını, zehir ve kömür kokusu gibi gri dumanıyla doldurur ve insan, pasın kemirdiği eski bir tabelaya döner: Bu tabelanın üzerinde bir resim vardır ama nedir, anlayamazsın.
Anton Çehov, kabalığın insanın içini karartan acıklı şakalarını, bulanık bayağılık denizinde keşfetmeyi daha ilk öykülerinde başarmış biriydi; gülünç sözlerin ve durumların ardında yazarın acımasız ve itici ne çok şey gördüğüne ve utanarak bunları sakladığına inanmak için yapılacak tek şey, onun mizahi öykülerini dikkatle okumaktır.
Aşırı derecede alçakgönüllüydü. İnsanların, daha dürüst olmalarının kendileri için mutlaka gerekli olduğunu yine kendilerinin tahmin edebileceklerini boş yere umut ediyor, onlara yüksek sesle ve açık açık Sizler… daha dürüst olun! demeye kalkışmıyordu. Bütün kabalıklardan ve çirkinliklerden nefret ederek, hayatın iğrençliklerini bir ozanın soylu dili ve bir mizahçının yumuşacık gülümsemesiyle betimliyordu. Öykülerinin güzel dış görünüşlerinin ardında onların acı bir serzenişle dolu iç anlamı göze pek az çarpıyordu.
Çok saygıdeğer okur kitlesi, Albionun Kızı öyküsünü okurken gülüyor ve hali vakti yerinde bir beyefendinin her şeye ve herkese yabancı, yapayalnız bir adamla alçakça alay ettiğini neredeyse görmüyordu. Ben Anton Pavloviç’in mizah öykülerinin her birinde, saf, gerçekten insanca bir yüreğin sessiz ve derinden iç çekişini, sahip oldukları insanlık erdemine saygı duymayı beceremeyen ve kaba kuvvete direnmeksizin boyun eğerek, köle gibi yaşayan, her gün olabildiğince daha yağlı lahana çorbası içmek gerektiğinden başka hiçbir şeye inanmayan ve kendilerini pataklayan güçlü ve küstah kişi her kim olursa olsun korkudan başka hiçbir şey hissetmeyenlere karşı umutsuz bir acımanın iç çekişini duyarım.
Hayattaki küçük şeylerin acıklılığını hiç kimse Anton Pavloviç kadar açık ve ince bir şekilde anlamamıştır, ondan önce hiç kimse, insanlara küçük burjuva bayağılıklarının bulanık karmaşası içindeki yaşamlarının hazin ve rezil manzarasını böylesine katı bir gerçeklikle resmetmemiştir.
Bayağılık onun düşmanıydı; hayatı boyunca bayağılıkla mücadele etmiş, onu alaya almış ve ilk bakışta her şeyin çok iyi, çok düzgün, hatta pırıl pırıl göründüğü yerlerde bile bayağılık küfünü bulup ortaya çıkararak, sakin ve keskin kalemiyle betimlemiştir ve bayağılık, bunun öcünü, onun, yani büyük bir ozanın ölü bedenini, istiridye vagonunda taşıtarak aşağılık bir davranışla almıştır.
Bu vagonun kirli yeşil rengi bana, bayağılığın, yorgun düşmanıyla alay eden geniş, muzaffer gülümsemesi olarak, sokak gazetelerinde yer alan sayısız anı ise ardında, düşmanının ölümüne için için sevinen yine aynı bayağılığın soğuk, pis kokulu nefesini hissettiğim ikiyüzlü üzüntüsü olarak görünüyor.
Anton Pavloviç’in öykülerini okurken kendini, havanın son derece berrak olduğu ve bu berrak havada çıplak ağaçların, birbirine bitişik evlerin, külrengi insanların keskin çizgilerle resmedildiği hüzünlü bir sonbahar gününde hissedersin. Her şey öylesine tuhaf, öylesine tek başına, hareketsiz ve güçsüzdür. Koyu maviye bürünmüş uzaklar ıssızdır ve soluk gökyüzüyle birleşerek, buz tutmuş çamur tabakasıyla kaplı toprağa kasvetli bir soğuk üflemektedirler. Yazarın aklı, yürüye yürüye kanıksanmış yolları, eğri büğrü sokakları, zavallı küçük insanların bilinçsiz, yarı uykulu bir koşuşturmayla doldurdukları, can sıkıntısından ve tembellikten boğulmak üzere oldukları sıkışık ve pis evleri, sonbahar güneşi gibi korkunç bir parlaklıkla aydınlatmaktadır, işte köle misali çok sevebilen sevimli, uysal bir kadın olan Duşeçka, gri bir fare gibi huzursuz, fırt fırt oraya buraya koşup duruyor. Suratına tokat atılabilir ama o, yüksek sesle inlemeye bile cesaret edemeyen uysal bir köledir. Onun yanında Üç Kızkardeşler’den Olga, üzüntüyle duruyor: O da sevgi doludur ve tembel erkek kardeşinin ahlaksız ve kaba karısının kaprislerine hiç itiraz etmeden boyun eğiyordur. Kız kardeşlerinin hayatı, gözlerinin önünde paramparça olurken o ağlamakta ve hiç kimseye, hiçbir yardımda bulunamamaktadır. Bayağılığa karşı ağzından tek bir güçlü, canlı protesto sözü çıkmaz.
İşte insanın gözlerini yaşartan Ranevskaya ve Vişne Bahçesi’nin diğer eski sahipleri. Onlar da çocuklar kadar bencil, yaşlılar kadar cansızdırlar. Ölmek için geç kalmışlardır ve çevrelerindeki hiçbir şeyi görmeksizin, hiçbir şeyi anlamaksızın sızlanmaktadırlar. Hayata yeniden yapışma gücünden yoksun birer asalaktır onlar, işte haylaz öğrenci Trofimov, bir yandan çalışmanın gerekli olduğu konusunda nutuk atarken, bir yandan da çevresindeki işsiz güçsüz takımını rahat ettirmek için durup dinlenmeden çalışan Varya ya aptalca şakalar yaparak ortalıkta boş boş dolanıp duruyor.
Verşinin, üç yıl sonra yaşamın ne kadar güzel olacağını hayal ediyor ve çevresindeki her şeyin çürüdüğünü, Solenıy’ın sıkıntıdan ve budalalığı yüzünden zavallı Baron Tuzenbah’ı gözleri önünde öldürmeye hazır olduğunu fark etmeksizin yaşıyor. Aşklarının, budalalıklarının ve tembelliklerinin, dünya nimetlerine karşı aç-gözlülüklerinin kölesi olmuş kadınların ve erkeklerin oluşturduğu başı sonu olmayan bir insan dizisi gözler önünden geçiyor; yaşam karşısında karanlık bir korkuya kapılmış olan bu köleler, bulanık, belirsiz bir endişeyle yürüyorlar ve yaşadıkları zamanda kendilerine yer olmadığını hissederek, gelecekle ilgili abuk sabuk konuşmalarla hayatlarını dolduruyorlar.
Bu soluk kitle içinde zaman zaman bir silah sesi duyuluyor, İvanov veya Treplev, ne yapmaları gerektiğini anlamışlar ve ölmüşlerdir.
Bu insanlardan pek çoğu, iki yüz yıl sonra yaşamın ne kadar güzel olacağını hayal ediyor ama şu basit soruyu sormak hiç kimsenin aklına gelmiyor: Biz hep böyle hayal kurmayı sürdürürsek, hayatı kim düzeltecek?
Bütün bu güçsüz insanların oluşturduğu sıkıcı, boz kalabalığın yanından büyük, akıllı, her şeye dikkat eden bir adam geçti, yurdunun bu can sıkıcı insanlarına baktı ve hüzünlü bir gülümsemeyle, yumuşak ama derin sitemlerle dolu bir tonla, yüzünde ve göğsünde umutsuz bir kederle, samimi, güzel sesiyle şöyle dedi: İğrenç bir yaşam sürüyorsunuz, baylar!
***

Beş gündür ateşim var ama canım yatmak istemiyor. Gri Fin yağmuru, ıslak tozlar halinde yere dökülüyor. Küçük Inno Kalesinde toplar gümbürdüyor, birilerini vuruyorlar. Projektörün uzun dili geceleri bulutları yalıyor. Şeytanca bir sanrıyı, savaşı akla getirdiği için iğrenç bir manzara bu.
Çehov okudum. Bundan on yıl önce ölmüş olmasaydı eğer, savaş, insanlara karşı duyulan nefretle ilk önce onu zehirleyerek öldürürdü herhalde. Aklıma cenaze töreni geldi.
Moskova’nın tatlı sevgilisi yazarın naaşı, kapısında iri harflerle istiridye için yazan yeşil bir vagonla getirilmişti. Yazarı karşılamak üzere istasyonda toplanmış olan küçük kalabalığın bir kısmı, Mançurya dan getirilmiş olan General Kellerin naaşının ardından yürüyor ve Çehov’un neden askeri bando müziği eşliğinde gömüldüğüne şaşıyorlardı. Yanlışlık ortaya çıktığı zaman bazı neşeli insanlar kıs kıs gülmeye, kikirdemeye başladılar. Çehov’un tabutunun arkasından en fazla yüz kişi yürüyordu; damatlar gibi yeni ayakkabılar giymiş, rengârenk kravatlar takmış iki avukat aklımda iyice yer etmiş. Bu avukatların ardı sıra yürürken adı, V. A. Maklakov olanın, köpeklerin zekâsından söz etmekte olduğunu, tanımadığım diğerinin ise yazlık evinin konforunu ve evin çevresindeki doğal güzellikleri öve öve göklere çıkarttığını işitiyordum. Leylak rengi elbise giymiş bir hanımefendi de, dantelli şemsiyesinin altında yürürken bağa gözlüklü yaşlı bir adama: Ah, fevkalade sevimli ve zeki biriydi.. diyordu.
Yaşlı adam pek inanmamış gibi öksürüyordu. Sıcak, tozlu bir gündü. Alayın önünde şişman emniyet müdürü, besili, beyaz atının üstünde azametle ilerliyordu. Bütün bunlar ve daha pek çok şey, büyük ve zarif sanatçının anısıyla hiçbir biçimde bağdaşmıyordu.
***chehov_42
Çehov, yaşlı A. S. Suvorin’e yazdığı mektuplardan birinde şöyle diyordu:
“Yaşama sevincini yok ederek duygusuzluk yaratan ekmek kavgasından daha sıkıcı, daha tekdüze, daha kasvetli ve şiirsellikten uzak bir şey yoktur.”
Bu sözlerde, bence yalnızca Anton Pavloviç e özgü olmayan, genel, aşırı derecede Rus özelliği taşıyan bir ruh hali ifade buluyor. Her şeyin çok olduğu, ancak insanlarda çalışma sevgisinin bulunmadığı Rusya da çoğunluk böyle düşünür. Bir Rus, enerjiye hayrandır, ama enerjiye inancı azdır. Rusya dan, örneğin Jack London gibi hareketli, enerjik ruhlu bir yazar çıkmaz. Gerçi London un kitapları ülkemizde hevesle okunur ama ben bu kitapların Ruslarda eylem yapma isteği uyandırdığını sanmıyorum, bu kitaplar olsa olsa hayal gücünü biraz kımıldatır. Ancak Çehov, bu anlamda çok Rus değildir. Onun hayatını kazanma kavgası, daha gençlik yıllarında, sadece kendi boğazına yetecek ufacık bir lokma için değil, koskoca bir ekmek için küçük, günlük işler olarak, yani pek hoş olmayan biçimiyle başlamıştır. İnsana sevinç aşılamayan bu işlere gençliğinin bütün gücünü vermiştir. Şaşırtıcı olan, gülmece duygusunu nasıl koruduğu sorusunun yanıtıdır. Hayatı yalnızca insanların can sıkıcı zenginlik ve refah isteği olarak görüyordu; hayatın büyük dramları ve trajedileri, ona göre, günlük olayların kalın perdesi altında gizliydi. Ancak çevresinde tok insanlar görme kaygısından birazcık kurtulduğu zaman, keskin bakışlarını bu dramların içyüzüne dikmiştir.
Kültürün temeli olarak emeğin önemini Anton Pavloviç kadar derinden ve çok yönlü hissedebilen birini daha görmedim. Bu durum, onun bütün ufak ev eşyalarında, bu eşyaların seçiminde ve onlara karşı sevgisinde ifadesini bulmuştur. Bir şeyler biriktirme hırsından uzak, eşyalara, insan ruhunun yaratma gücünün ürünlerine duyulan hayranlık biçiminde ortaya çıkan soylu bir sevgidir bu. O, bina yapmayı, bahçe düzenlemeyi, toprağı süslemeyi sever, çalışmanın şiirini duyumsardı. Bahçesine kendi elleriyle diktiği meyve ağaçlarının ve süs çalılarının büyümelerini öyle dokunaklı bir kaygıyla izlerdi ki! Autko’daki evin yapımıyla ilgili koşuşturmaca içinde şöyle demişti:
Her insan kendi toprağında yapabileceği her şeyi yapmış olsa dünyamız ne kadar güzel olurdu!

Vaska Buslayev oyununu yazmaya başladıktan sonra, övüngen Vaskanın şu monologunu okumuştum ona:
Ah, keşke daha güçlü olsaydım!
Sıcak soluklar verip karları eritseydim,
Çepeçevre dünyayı gezip her yeri sür şeydim,
Bir asır dolaşıp kentler kuşatsaydım,
Kiliseler kurup bahçeler ekseydim!
Toprağı süsleseydim kız gibi,
Sarılsaydım ona yavuklum gibi,
Kaldırsaydım toprağı göğsüme kadar,
Kaldırsaydım, götür şeydim onu Tanrıya:
-Bak Tanrım, nasıl bir toprak,
Onu nasıl da süsledi Vaska!
Sen onun taşını göğe attın,
Bense onu zümrüt kadar değerli yaptım!
Bak, Tanrım, sevin,
Güneşte nasıl da yeşil yeşil parlıyor!
Onu sana armağan etseydim,
Ama -pahalıya mal olur- hem de çok pahalıya!
Monolog Çehov’un hoşuna gitmişti; heyecanla öksürüp bana ve Doktor A. N. Aleksin’e şöyle demişti:
Güzel… Son derece gerçek, insanca! Tüm felsefenin anlamı bu işte. İnsanoğlu dünyayı bir yaşama alanı yaptı, onu kendisi için de rahat edeceği bir hale getirecektir. Başını kararlı bir tavırla salladıktan sonra yineledi: Evet, getirecektir!
Vaskanın kendi kendine düzdüğü övgüyü bir kez daha okumamı söyledi, dinledikten sonra pencereden bakarak şu öğüdü verdi:
Son iki dizeye gerek yok, şiiri bozuyor. Fazlalık…
***

Edebi çalışmalarından çok az ve isteksiz söz ederdi; söz etmek istediğinde de efendice, Lev Tolstoy’dan bahsederken gösterdiği özenle konuşurdu. Çok ender olarak, neşeli bir anında, bir konuyu, genellikle de mizah içeren bir konuyu gülerek anlatırdı.
Biliyor musunuz, tanrıtanımaz bir öğretmen hanımı anlatan bir öykü yazacağım. Darwin hayranı bu hanım, halkın boş inançlarıyla savaşmak gerektiğine inanıyor, fakat kendisi, köprücükkemiği için gecenin on ikisinde, hamamda kara bir erkek kedi pişiriyor. Bu kemik, erkeğin ilgisini çeker, onu kendisine âşık edermiş…
Oyunlarından neşeli şeylerden söz eder gibi söz ederdi ve neşeli oyunlar yazdığına galiba yürekten inanırdı. Savva Morozov, büyük olasılıkla onun sözlerinden hareket ederek ısrarla, Çehov’un piyeslerini lirik komediler olarak sahneye koymak gerekir, diyordu.
Ancak Çehov, genel anlamda edebiyata çok önem verir, genç yazarlara özellikle duyarlı davranırdı. B. Lazarevskiy, N. Oliger ve diğer pek çoklarının sayısız müsveddesini şaşılacak bir sabırla okurdu.
Daha fazla yazar gerek bize, diyordu. Gündelik yaşamımızda edebiyat, seçkinler için bile henüz çok yeni bir şey. Norveç te her iki yüz yirmi altı kişiye bir yazar düşüyor, bizde ise bir milyon kişiye bir yazar…
Hastalık, onda bazen bir merak hastasının, hatta bir insandan- kaçarin ruh halini yaratıyordu. Böyle günlerde eleştirilerinde huysuz ve insanlara karşı davranışlarında zor biri oluyordu.
Bir gün, sedire uzanmış, kuru kuru öksürerek elindeki termometreyle oynarken şöyle demişti:
“İnsanın günün birinde öleceğini bilmesi zaten tatsız bir şeydir; ama vaktinden önce öleceğini bilmek – işte bu çekilir gibi değil…”
chehov_41
Başka bir defa, açık pencerenin önünde oturmuş, uzaklara, denize bakarken ansızın kızgınca şöyle demişti:
Güzel bir hava, iyi bir ürün, hoşa giden bir roman umuduyla, zengin olmak ya da polis komiseri olmak umuduyla yaşamaya alışmışız, daha akıllı olmak umudunu ise görmüyorum insanlarda. Yeni bir çar gelirse daha iyi olacağını, iki yüz yıl sonra daha iyi bir şeyler olacağını düşünüyoruz ve bu iyi şeylerin hemen yarın olması için hiç kimse çaba göstermiyor. Hayat her geçen gün her yönüyle daha karmaşık hale geliyor ve almış başını bir yerlere doğru gidiyor, insanlarsa gözle görülür biçimde aptallaşıyorlar ve giderek daha fazla insan yaşamdan uzak kalıyor.
Bir an düşündü ve alnını kırıştırıp ekledi:
Tıpkı haçlı yürüyüş sırasındaki sakat dilenciler gibi.
O, bir hekimdi, ancak bir hekimin hastalığı, hastalarının hastalığından her zaman daha ağırdır; hastalar organizmalarının yıkıldığını yalnızca hissederler, hekimin ise bu konuda bildiği şeyler vardır. Bilginin ölümü yaklaştıran bir şey sayılabildiği olaylardan biridir bu.
***
Güldüğü zaman gözleri çok güzel oluyordu: Bir kadının gözleri kadar tatlı ve yumuşak. Neredeyse sessiz denebilecek gülüşü çok güzeldi. Gülerken gülmenin zevkine varıyor, sevince boğuluyordu; böyle içten gülebilen birini daha tanımıyorum.
Kaba fıkralar onu hiç güldürmezdi.
Sevimli ve içten gülerken bana şunları anlatıyordu:
Tolstoy size karşı neden bir öyle bir böyle davranıyor, biliyor musunuz Kıskanıyor, Sulerjitskiy’in sizi, kendisinden daha fazla sevdiğini düşünüyor. Evet, evet. Dün bana, şöyle dedi: Gorkiy e karşı samimi davranamıyorum, nedenini kendim de bilmiyorum ama yapamıyorum. Suler in onun evinde kalması bile hoşuma gitmiyor. Suler için zararlı bir şey bu. Gorkiy hırçın bir adam. Zorla saçı kesilip rahip giysileri giydirilmiş ve bu yüzden herkese kızmış bir ilahiyat öğrencisine benziyor. Gözcü ruhu var onda. Bir yerlerden kalkıp, bilmediği Kenan Ülkesine gelmiş, herkesi dikkatle inceliyor, her şeyi görüyor ve her şeyi tapındığı Tanrıya rapor ediyor. Tanrısı da köylü kadınların inandığı orman devi ya da su cini türünden bir umacı/
Çehov, anlatırken gözlerinden yaş gelene kadar gülmüş, gözyaşlarını silerken şöyle devam etmişti:
Ben Gorkiy, iyi adamdır, diyorum. O ise Hayır, hayır, ben biliyorum, diyor. Burnu ördek gagası gibi. Sadece mutsuz ve hırçın insanların burnu böyle olur. Kadınlar da onu sevmiyorlar, kadınların, tıpkı köpekler gibi, iyi insanı anlama sezgileri vardır. Suler’e bak, o, insanlar konusunda gerçekten de paha biçilmez karşılıksız sevme yeteneğine sahiptir. Bu konuda bir dâhidir. Sevebilmek, her şeyi yapabilmek demektir…
Çehov, bir süre durup, dinlendikten sonra yineledi:
Evet, ihtiyar kıskanıyor… Ne garip değil mi?
*
Tolstoy’dan hep gözlerinde özel, belli belirsiz, tatlı ve utangaç bir gülümsemeyle, sesini alçaltarak, özenli, yumuşak sözcükler gerektiren hayali, gizemli bir şeymiş gibi söz ederdi.
Çehov, Tolstoy’un yanında, tıpkı Eckermann gibi, yaşlı bilgenin keskin, beklenmedik ve genellikle de çelişkili düşüncelerini titizlikle kaydedecek birinin bulunmayışına çok kez hayıflanmıştır. Bu işi siz yapabilirsiniz, diye Sulerjistkiy i ikna etmeye çalışırdı. Tolstoy sizi çok seviyor, sizinle ne kadar çok, ne kadar güzel konuşuyor.
Çehov, Suler le ilgili olarak bana:
Akıllı bir çocuk bu Suler, demişti.
Çok doğru söylemişti.
*
Tolstoy, bir keresinde benim yanımda Çehov’un bir öyküsünden, galiba Duşenka’dan övgüyle söz etmiş, şöyle demişti:
Bakire bir kızın ördüğü dantel sanki bu öykü; eskiden böyle dantelci kızlar, yaşlı kızlar vardı. Bu kızlar bütün hayatlarını, bütün mutluluk hayallerini desene dökerlerdi. Sevgililerini desenlerle hayal ederler, tüm gizli, saf sevgilerini ördükleri dantele aktarırlardı. Tolstoy çok heyecanlanmış, gözlerinde yaşlar belirmişti.
O gün Çehov un ateşi yüksekti, kıpkırmızı olmuş yanaklarıyla oturuyor, başını eğmiş, özenle gözlüğünü siliyordu. Uzun süre konuşmadı, sonunda derin bir iç çekip alçak sesle ve mahcup:
Dizgi hataları var… dedi.
*
Çehov’la ilgili çok şey yazılabilir. Ancak onun hakkında çok incelikli, çok düzgün yazılar yazmak gerekir ki bunu da ben beceremiyorum. Onun hakkında yazarken tıpkı onun gibi, onun hoş kokulu, zarif ve hüzünlü Bozkır öyküsü gibi bir öykü yazmak, yapılacak en güzel şey olurdu.
Böyle bir insanı anımsayınca insanın hayatına hemen bir canlılık geliyor, yeniden parlak bir anlam katılıyor.
İnsan, dünyanın eksenidir.
Peki ya kusurları, eksiklikleri
Hepimiz insan sevgisine açız, insan açken iyi pişmemiş ekmek bile tatlı gelir.
Maksim Gorki

Başlık ekle
 
Maksim Gorki’nin Kaleminden Anton Çehov için yorumlar kapalı

Yazan: 15 Mayıs 2020 in Altı Çizili Satırlar

 

Etiketler: ,

Ben Aşka İnanmıyorum

Vurgulamak istediğim nokta şu ki ben aşka inanmıyorum. Ne söyleyeceğimi ve neden söyleyeceğimi biliyorsunuz. Bir genç kadını ve erkeği birbirine çeken akım çok güçlüdür. Bireyin bir şeye ya da kişiye duyduğu tüm eski bağlarını ansızın koparıverir ve kişi için yalnız tek bir bağ kalır. Tıpkı tüm dallarını budayarak tek bir dal bırakan bir bahçıvan gibi. Bu tek dalı hayatın tüm öz suyunu ve kökünü içinde barındırsın diye bırakmıştır. Âşık da sadece aşk duygusu baki kalsın, baştan ayağa tüm varlığını sarsın, tüm bedenini felç etsin, insanı insan yapan maddi manevî tüm sebepleri kendinde eritsin, yok etsin diye diğer tüm duygularını öldürür, erteler ya da gölgede bırakır. Bu aşk değil, sarmaşıktır. Onu insanın kendisi seçmemiştir. O insanı seçmiştir. Bu doğanın arzu ettiği bir durumdur. Yaşın ve mizacın getirdiği bir şeydir. Doğa iki ayrı insanı bir araya getirmek için bir tuzak kurar. Doğa tuzak kurar derken bunun kötü bir şey olduğunu söylemek istemiyorum, asla. Bu, doğanın işidir. Allah’ın arzusudur. Nefes almak, içmek, yemek, çalışmak, uyumak, yeşermek, genç olmak, olgunlaşmak, yaşlanmak gibi bir şeydir. Konusu olduğumuz yaşamın parçalarından bir parça gibi. Parçası olduğumuz ruhtan ve bedenden neşet etmiş bir sıfat ve haldir bu.
Aşk, kızamık gibi her gencin hayatında bir kez tecrübe etmesi gereken bir şeydir. Herkesin söz ettiği aşk bizden, kendimizden çok hüviyetimizle ilgilidir. Öyleyse buna aşk demeyelim, kanın kaynaması, içgüdülerin harekete geçmesi, fıtratın bir isteği diyelim. Bu kadar! Yani aşk diye bir şey yok.
Evet, aşk diye bir şey yok. İnanın, buna inanmak istemeyenler yokluk inkarına düştüler. Aşk diye bir şey yok. İnsanın yaşamında karşılaşacağı ya da bulabileceği aşk adında bir şey yok. Aşk ancak icat edilebilir. Mahir ve becerikli iki elin işbirliği ve ortak serüveniyle “yaratılabilir”. Aşk diye bir şey yok. Aşk ancak vücut bulabilir. Evlilikle sonuçlanan aşk, huzur bulan, yatışan bir kaynamadır. Aşk ile sonuçlanan evlilik ise sonsuz ve gerçek aşktır. İnsanın “kendi” ürünüdür. Hangi evlilik? Birbiriyle düğümlenen iki tanıdık el, bildik bir söz ve ahit. Şaşırtıcı bir mucizeyi beraber yaratmanın ismidir aşk.
Aşk, evliliğe hazır iki cinsin üzerine ansızın çöken bir istilacı değildir… Aşk, derin, latif, zarif, karışık ve kaygan bir derstir. Aşk ciddi bir çabanın sonucunda yaratılan bir dünyadır. Birbirini tanıyan, akıllı, birbirine ve aşka inanan iki ruhun oyunudur. Her şeyi kapsar. Sonra yaratılır. Bu bir evliliğin en güzel çocuğudur. Bu kelâmda bir kitap vardır. Beyaz bir kitap ve öğretmensiz iki talebe. Her biri diğerinin şakirdi. Her biri diğerinin öğrencisi. Her biri diğerine “sevgi çekirdeği” eken bir bahçıvan. Okşayan eller altında, muhabbet mehtabının gölgesinde, anlayış güneşinde, nereden estiğini, ne haberler getirdiğini bilemediğimiz isimsiz ve nişansız gaybî nesim rūzgârlarının esintisinde çiçek açar, güneş sunar, dal budak sarar, tomurcuğa durur ve meyveler verir.
Her eş, aslında bir hiç olan spermini eşinin rahmine boşaltır ve eş hamile kalır, aşka gebe kalır. Sonra yavrularını kucaklarına alırlar. Tüm ömürlerini parça parça ederler. Onu yedirir içirirler. Tüm varlıklarını lime lime ederler ve onun dudaklarına sunarlar. Çocuk her gün bir gün öncesinden daha çok gelişsin, her gece bir önceki geceden daha fazla doysun ve her geçen gün anne babasını kendi varlığında eritsin diye tüm ruhlarını damla damla edip onun boğazına akıtırlar. Çocuk, her ikisini bitip tükenene kadar, her ikisi kendi varlığında eriyene kadar, iki hiç olana kadar, tek vücut olup “ben” ve “sen”, “o” olana kadar saat saat yutulacak bir lokma ekmek, yudumlanacak bir damla şarap yapar, onları birbirine karıştırır, yer, içer, yutar. Artık her ikisi de onda yaşar, onun ciğerleriyle nefes alır, onun gözüyle görür, onun boğazıyla ağlar, güler, onun dudaklarıyla konuşur, onun ayaklarıyla yürür, onun kalbiyle çarpar, onun damarlarıyla akar, onun nabzıyla atar, “onda” yaşar, sadece o olurlar. O ve onun dışında hiçbir şey!… İşte bunun adı aşktır. Aşk işte böyle doğar, böyle yaratılır. İşte şimdi diyebiliriz ki aşk vardır ve işte şimdi ona inanabiliriz.
Evet, dostlarım, aşk diye bir şey yok. Aşkı inşa etmek gerekir. Aşk bulunabilecek bir şey değildir. Aşk bir sanattır. Onu öğrenmek ve yaratmak gerekir. Aşk, iki usta elin okşamalarıyla ortaya çıkan bir melodidir. Aşk iki yabancı arasında ortaya çıkan ve bu iki yabancıyı birbirine çeken bir olgu değildir. Aşk birbirine aşina iki şairin, tek bir ağızdan söylediği gazeldir.
Ben bir arkadaş olarak nevruz gününüz olan bugünden itibaren sizleri bu gaybî eli tutmaya, birbirine bağlanmış iki aşina elle görünmeyen latif sazları çalmaya ve aşkı okşamaya davet ediyorum.
Mahir elleriyle bu güzel ve yürek parçalayıcı ahengin nağmelerini gün be gün yayan dostlarımı duymayı ümit ediyorum.
Tahran, gece yarısı
25.4.1350/16.7.1971
Ali Şeriati
Mektuplar / Fecr Yayınlarıali-seriati-ask-uzerine
 
Ben Aşka İnanmıyorum için yorumlar kapalı

Yazan: 12 Mayıs 2020 in Altı Çizili Satırlar, Mektup

 

Etiketler:

Prof. Dr. Muhammed Emin Akkoyunlu hocanın covid enfeksiyonu tedavi sürecinde hastahane anıları

Ağrılar uyumamı engelliyor. Bacak kaslarımda ve sakroilayak eklemde dayanılmaz ağrılar var. Hiçbir pozisyonda rahat edemiyorum. Diş ağrısında bile kulanmadığım ağrı kesiciyi almak için kalkıyorum yataktan. Yürümem bile zor. Bugün ikindi vakti başladı. Arabayı bile zor kullandım. İlk başta bel fıtığı gibiydi ama şiddet ve lokalizasyon değişti. Dayanılmaz boyutta. Telefonuma mesajlar geliyor. Çok kızıyorum gecenin 12’si, bu saate geniş gruplara mesaj atanlara. Off ağrı çok fazla dikkatimi dağıtamıyorum. Telefonu istemsiz elime alıyorum asistanım Egemen mesaj atmış. Hayırdır bu saatte genelde atmaz. “ Hocam testiniz pozitif çıkmış” “benimki de pozitif çıkmış”
“Mehmedin ki ?” diye soruyorum. “ Mehmet hocanın negatif”
Oh diyorum klinikte sağlam bir hoca kaldı şükür. Kendi derdimle ilgilenebilirim.

5 gün önce (corona vakalarının görüldüğü 2. Hafta) corona triajını aşıp astım ve nefes darlığı şikayeti ile göğüs hastalıkları polikliniğine gelen hasta corona tanısı koymuştum ve üzerimde sadece cerrahi maske vardı. O temastan sonra 5. Gün semptomum henüz yokken örneği vermiştim. Örnek sonucu bir gün sonra gece yarısı pozitif olarak geldi. 

Aslında tahmin ediyordum evde izolasyon şartlarını da oluşturmuştum bu nedenle. Ama pozitif çıkması bir başka. Şüphelendiğimde; hayatınız adına zar atma ihtimali varken test pozitif çıkınca o zar atılmış oluyor.  İtalya’da mortalite %12, Fransa’da %9, İran’da %9 du. Tavla oynayanlar bilir, ölüm ihtimaliniz düşeş gelme ihtimalinden daha fazla. Garip bir duygu. Diyor ya şair “ garip bir duyguymuş ölmek be anne”

Kendi ölümünü görmek… Henüz ihtimalde olsa farklıymış. Yaşadığımız tüm ölümler, bu duygudan uzaklaştırmış beni. İki kez trafik kazası geçirdim. İkisinde de kamyonun altında kaldım birinde yaya diğerinde araç içinde. Ani ve keskin bir ölüm hissiydi. Düşünmeye fırsat olmayınca da anlaşılmıyormuş o duygu. Hani gurbette okuyanlar bilir tatil için gitmişsinizdir ailenizin yanına. Bir davet gelir. Anneniz “Muhammed geldi. Muhammedi gönderelim sonra görüşürüz” der gibi bi birşey. Siz gideceksiniz. Ve geriye kalan her şey biraz buruk ve hüzünlü ama devam edecek. Birden bire değer yargılarını değiştiren bir duygu. Kelimelerin ruhunu, anlamını değiştiren. Mesela “gelecek” kelimesinin anlamı değişiyor. İçinde siz yoksunuz o kelimenin. Boşluğa düşüyor birden. En önemsiz kelime oluyor “gelecek”. Mesela  “iyi/kötü” değişiyor. “yakın/uzak” ve “ doğru/ yanlış” değişiyor.
Off belim. Çok ağrıyor. Eşimin telefonu kaplı biliyorum. Gece gece rahatsız etmeyeyim. Sabah kalkınca görsün diye mesaj çekiyorum.

Kalkıyorum bir parol daha ve melox alıyorum. Hiç profesyonelce değil biliyorum. Ama şimdiye kadar ağrı kesici kullanmamama say diyorum. Uyku mu? o da gitti. Film şeritleri birbirine girdi. Neler neler geliyor, yarım, bölük pörçük. Hiç filmlerdeki gibi değil. Allah’tan yalnızım soru soran yok. Yoksa bu önemli anda öyle unutulmaz, deruni bir cevap verme ihtimalim sıfır…

Ağrıda kısmen azalma var. Yarın zor bir gün olacak uyumam lazım diye toparlamaya çalışıyorum zihnimi. Sabah ezanı okunuyor. Kalkıp namaz kılıyorum. Zihnim konsantre olamıyor namaza da. İlk kaçan keçi konsantrasyon becerim oldu diyorum içimden. Keyifli olacak. Tekrar yatağa giriyorum. Ağrılar azalmışken uyumam lazım. Uyku, evre 1 den öteye geçmiyor. Farkındalık ta kısmi azalma var o kadar. Ağrılar yine var. Uyku beni uzaklaştırırken ağrılarım engelliyor, kendime getiriyor.
“Muhammed! Muhammed!” Gözümü açıyorum. Eşim. Kalk diyor “Hastaneyi ayarladım yatış yapacağız”
muhammed-akkoyunlu-hastahane-anilari
Kalkıyorum ağrım az. Prosedürler, filimler, izolasyon. İzolasyon çok ilginç geliyor artık. Herkes giyinmişken kendimi çıplak gibi hissediyorum onların arasında. Ağrılarım başlıyor. Çok şiddetli. Odaya gidemiyorum. Tekerlekli sandalye geliyor. Orada oturmak başka bir eziyet. Dişimi sıkıyorum.
Oda…yalnız… 5 gün diyorum 5 gün dayan geçecek. Ağrılara, yalnızlığa, 5 gün dayan.
Erken başlanıyor tedavi, yaşın daha genç, ek hastalık yok. Ateş yok. Toparlayacağız diyorum, toparlayacağız inşallah. Eşim enfeksiyoncu. Tedavimi düzenlemiş. Bana da soruyor ek bir öneri var mı diye.  Klorakin, azitro ve oseltamavir başat tedavi. Yüksek doz C vit, parol, asist, clexan… “clexanı çıkartın hareket edeceğim” diyorum.

Telefon susmuyor. Ard arda arayanlar. Konuşma biter bitmez başkası. Kafam dağılıyor. İyi oluyor aslında ağrımı bile unutturuyor nerdeyse. İyiyim diyorum. İyiyim dedikçe iyi olacakmışım gibi hissediyorum. 5 gün. Sık dişini geçer. Eşime mesaj yazmaya çalışıyorum konuşma aralarında. “Anneme söyleme. O dayanamaz. 3-5 gün zaten, idare et. Bir şeyler söyle nöbette de, bizde görüşemiyoruz de”

Akşam saatleri, ağrılar çok şiddetli. Üşüme ve titreme var. Tutunduğum tek dalda gidiyor elimden ateşim çıkıyor. Bakmayacağım. Çıkar düşer. Su içmem lazım. Ateş olunca inselsibl kayıplar artar. En az 600 cc fazla sıvı almam gerekiyor. İnanılmaz bir halsiliğim var. Ateşim kaç? Ölçüyorum 39.7. Abdullah geliyor uzmanımız. Eksik ilaçları getirmiş. Moral veriyor bana. İyi gördüm diyor. İyi geliyor gerçekten inanmasam bile dışardan öyle galiba diyor insan. 

Başımı kaldırmıyorum ateşim geceden beri düşmedi. Uyuyamıyorum. Ama uyanamıyorum da. Ağrılar beni felç etti. Parol 3×1. Bana plesebo kısmı gelmiş. Ne ateşi oynatıyor ne de ağrılara dokunuyor. Tuvalete bile gitmek çok zor. Cam kenarından tuvalete yakın yatağa geçmem lazım. Halim yok. Asistanlarım arıyor. Çok tatlı çocuklar. Allah esirgesin diyorum.

Kaldı 4 gün. Toparlayacağız inşallah. Ölümü unuttum. Belki de belirginleştikçe ben düşünmemeye çalışıyorum. Ağzım kurumaya başladı. Kupkuru. Çatlamış deri çantalar gibi. Dilimin altı bile kuru. Su içiyorum. Üstünden kayıyor. Islatmıyor bile. Telefon çalıyor cevap verecek halim yok. Sessize alıyorum.

Kapıdan sesleniyor personel “ hocam yemeğiniz geldi”. Kapıya as diyorum. Tamam diyor kapının arkasından. Sonra kapıyı açıp içeri giriyor. Hocam kahvaltınız da burada, almamışsınız diyor.  Alırım diyorum. Başımı kaldıramıyorum. Kapının arkasındaki poşeti alıyor” hocam ben yedireyim mi size” diyor. Çok ağır. Çok.

Hocam diyor “ ben cemal, siz annemi kurtardınız. Size can feda” bizim Cemal. Tanıyamıyorum. “Şifa Allah’tan Cemalim. Masanın üstüne bırak ben yerim” diyorum. Telefon susmuyor. Bilinmeyen bir numara… Bismillah deyip açıyorum “ hocam ben Fulya. Öğrenciniz. Kadın doğumda asistanım şimdi. Bugün nöbetçiyim. Dosyanıza baktım her şey çok iyi gidiyor. Çay ister misiniz?” Biraz doğunun çekingenliği var üzerimde ama olur diyorum. Çok iyi geliyor.

Dört gün içinde düzelecem inşallah. Zaman geçmiyor inanılmaz uykuya meyilim var. Ama ağrılar izin vermiyor. Telefonuma tahammül edemiyorum. Diyor ya şair “ ne hasta bekler sabahı/ ne taze ölüyü mezar/…” Zor. Zaman geçmiyor.

Görüntülü arama annemden. Hiç yapmazdı. Tüm enerjimi topluyorum  açıyorum telefonu. Duymuş. İyi gördüm diyor bulutlu gözlerle. İyiyim anne diyorum. Seni yormayayım diyor. Kardeşlerim arıyor. Perişanlar belli. Biri ağzından kaçırıyor. İstanbul’a geleceklermiş. Büyük şehirlere giriş çıkış kısıtlı ve izne tabi diyorum. Zorla engelliyorum.

Hemşire hanım içeri giriyor. Eşim bırakmış. Yeni bir hat ve telefon acil durumlarda ulaşılsın diye. Diğer telefonu alıyorlar. Dışarı ile son bağlantım. Ateşimi ölçüyor 38.9, TA 215 /75. Tansiyonum yoktu diyorum. Oksijende düşmüş diyor sat:88… kapril, parol, halsilik ve ağrı düşünmemi bile engelliyor. Şükür insanlar ilaç bile bulamadığı için ölüyor Avrupanın göbeğinde, şükür. Fatmanur abla geliyor arada bir moral veriyor. Ama içinin ezildiğini hissediyorum. Esat geliyor. Hamza uğruyor mahal ile birlikte. Sağolsunlar yalnız bırakmıyorlar beni. Ses vermeseler tanıyamıyorum. Böyle görsünler de istemiyorum. Zor geliyor. İçeri büyük bir “iste gelsin” poşeti ile biri giriyor. Hocam ben Fulya. Meyve, termos, bardaklar yoğurt ve mantı” Duygulanmamak elde mi? Bir daha benle işi olmayacak bir öğrencim.

Eşim geliyor. Bir şeyler getirmiş meyve kuruyemiş. Yememe kızdığı gofletten de getirmiş “Bir çok kişi aradı dua ediyolar. Mehmedin selamı var. Bu gün de Akın abi ile Erdoğan abi aradı diyor merak ediyorlar. Tedavini beraber takip ediyoruz.” Diyor. Tedavim üzerinde dominansımı mı kaybediyorum. Zaten dünden beri takip edemiyorum. Bugün yaşadığım bu güzel duygular ağrı ve halsizliğin pençesinde kar gibi eriyor. Göz bandı istiyorum. Işığa hassasiyetim var. Işığı görmemem lazım. Zamanı takip etmekte yoruyor. Artık bırakmak istiyorum. İş olacağına varır. 
Bu gün beşinci gün.  Başımı dahi kaldırmakta zorlanıyorum halsizliğim çok yoğun. Ağrılar sabahı zor ettirdi. Ateş 38.9. Ateşe alıştım artık. En iyi onunla geçiniyorum.  Bardak su ile elimi yüzümü ıslatıyorum. Yaradan kabul etsin abdest niyetine. Oturmakta zorlanıyorum. Yattığım yerde namaz kılmaya çalışıyorum. Rekatlar, dualar, herşey birbirine karışıyor. Zihnim darmadağın.  İşler iyi gitmiyor hissediyorum. Bu gün beşinci gün ateşim hiç 38 in altına düşmedi. 5 günde toparlamam gerekti. Halsizlik daha da arttı. İştahım tamamen kesildi. Eşim bari gofretten bir lokma al diyor. Bir lokma alıyorum. Tat yok ağzımda büyüyor. Yoruldular galiba tetkik sonuçları bazen gelmiyor.  Kontrol grafi. İnfiltrasyonda artış var. Eşim giriyor içeri. Hocalarla konuştuk iki gün daha devam edeceğiz diyor. Biraz uzayabiliyormuş. İki gün daha. İki gün. Zaman mefhumundan uzaklaşmam lazım. Acı veriyor.

Annem, teyzem ve kardeşlerim arıyor her gün. Gelememeyi kabullenmemişler hala. Ama artık numara yapamıyorum. 1 dakikayı geçmiyor konuşmalar. Sesimi duyuyorlar yetiyor.  Annem dayanamıyor. Telefonu babama veriyor. Arka fonda uzaklaşan bir hıçkırık sesi.

Çocukları özlüyorum. En çok küçükleri. Maymun onlar, sevimli maymunlar. Isırarak seviyorum. Kollarını uzatırlar bana. Ben olmazsam onlar hatırlamaz. Bir iki kare belki kalır zihinlerinde, oda çoğu konfoblasyon. Eksiklik olur tabi. Olmaz olur mu? Ama dedeler amcalar doldurur yerini. Olmadı anneleri doldurmaya çalışır. Ama büyükler öyle mi? Onların bir yerleri kopar. Eksilir. Ve hep eksik kalır onlarda. Büyüklere çok üzülüyorum. Bir kere sarılma hakkı verilse -bulaş olmadan- en büyük kızıma ve oğluma sarılırım sımsıkı. “Resimlere, anılara değil doğrulara tutunun. Acı duymayın. Çünkü ben mutluyum, sizin gibi evlatların babası olduğum için” derim.

Kafamı, duygularımı toparlayamıyorum mükemmel bir halsizlik var. Yandaki bardağı alıp su içmek için kendimi motive etmeye çalışıyorum. Üçe kadar sayıyorum içimden tüm enerjimi toplayıp elimi uzatıp bardağı alıyorum. Bugün iyi gelişmeler de var sanki. Mesela sırtüstü yattığımda ağrım daha az.
8. gün. Ateşim 38.6. artık yatağımdan kalkmakta zorlanıyorum. İlk umut kırıldı. Fayda görmedim tedaviden. İlk zar şeş geldi. Düşeş artık çok daha muhtemel.  Eşim içeri giriyor. “Nasıl hissediyorsun. İyi olacaksın İnşallah. Hocalarla konuştuk Favipravire geçeceğiz. Bissürü selam ve dua edenler var diyor” diyor. Sanki gerçekle hayal arasında dinliyorum. Tereddütteyim. Bugünler gerçekler karışmaya başladı. Elimi uzatıyorum. Elimi tutuyor. Gerçek… Eldiveni çıkartmaya yelteniyor. Aman diyorum. Yüz siperi buğulanıyor. Ordera bakayım diyor. Arkasını dönüyor. Favipravir etkili bir molekül ilgili yayınları okumuştum hastaneye yatmadan önce. Umutlarım yeniden yeşeriyor birden. Eşime sesleniyorum. İnşallah bu sefer olacak diyorum. “Tabi ki İnşallah” diyor.

Ağrım hiç yok bugün. Ama halsizlik fena. Yatağın yanındaki tuvalete dahi geçerken kapıya tutunarak gidiyorum. Şükür diyorum şükür. Ağrım yok ya. Nefes nefese kalıyorum. Saturasyonum düşüyor. 88. Bu iyi olmadı işte. Telefon çalıyor. Halim yok. Biraz sonra su içmeye yeltenirsem bakarım. Fatmanur abla aramış. Arıyorum. “Abla beni aramışsınız.” “Ha sabahtı muhammetcim yanına geldim ya görüştük diyor” zihnim beni aldatıyor bu aralar. İki gündür çok olmaya başladı.

Pron yatıyorum kemiklerim batıyor. Olsun daha önceki acılardan daha hafif. Pron yatınca saturasyon 90 a çıkıyor. Bugün nefes darlığım başladı.

9 gün. Berbat durumdayım dünden beri burun kanamam var. Hayatımda hiç kanamamıştı. Boks yaparken bile. Tetkikleri öğrenemiyorum. İkindi vakti. Yataktan çıkamadım. Harekete edemeyecek kadar halsizim. Erkek hemşire olsa sonda isteyeceğim. Sabah kanları çıkmıştır. Ama 2 gündür sonuçlara ulaşamıyorum. Tam tetkik sonuçları gelecekken araya bir şeyler giriyor. Truman show daki gibi hissediyorum.

10. gün. Sanki veda günü gibi. Hiç bu kadar kötü olmamıştım. Bugün hiç yataktan çıkamadım. Artık clexan yapmaları gerekiyor.  Bacaklarımı dahi eleve edemiyorum nefes darlığım arttı. Saturasyon pron pazisyonda bile 88 in altında.  İçeri monitör, doziflowmetiri giriyor. Pre yoğunbakım evresindeyiz anlaşılan.

Hani bir video var; Srebzenitza da sırayala tek tek öldürülen Boşnaklar var ya orada yaşanan duyguyu hep merak etmiştim. Nasıl tahammül edebiliyorlar ve dayanabiliyorlar diye. Artık anlıyorum. Umutlar azalınca sakinleşiyor insan. Gerginliği azalıyor. Yalnız bir odada yalnız başına gerçekleşecek bir eylem. Düğün gibi, her şey senin etrafında. Ama eşin yok tek kişilik. Sevenlerinin sevgisi arkandan dua olarak gelecek. Ama tereddütteyim. Benim yapmam gerekirken yapmadıklarımın ya da yapmamam gerekirken yaptıklarımın hesabını ne düzeyde etkileyecek bu dualar. Ama diyorum en azından hakkedilmiş sevginin karşılığı ise dualar elde bulunur.
Çocuklarım geliyor aklıma, eşim, annem, babam, kardeşlerim dostlarım. Alacaklar ve verecekler var. Şükür alacaklara ihtiyaçları yok. Dedem gibi yazmayacağım alacakları, helal ettim.  Ama emanet olarak verilen ve hesapta duran para var. Kağıt kalem alıyorum vasiyetimi yazacağım. Pazar sosyolojisini yazarken bir iki kez yeltenmiştim yazmaya. Uzun uzun vasiyet. Herkese, dokunduğum herkese. Ama aklıma bir şey gelmiyor. Zihnimi toparlayamıyorum. Halim yok yazmak bile ölüm. Bir satır yazıyorum sadece bir satır. “… bankasında ki hesabımda olan para ismailin.” Kızıyorum kendime 41 yıllık bir hayattan süzülen bu satır mı olmalı. En azından çocuklarımın ellerinde okuyacakları bir satır mı bırakacağım. Baba olmak tecrübe aktarmak değil mi? Yollarını, yaşanmış tecrübelerin aydınlatacağı bir metin bırakmak değil mi? Çocuklara benden kalan, krokisi ve pusulası olmayan 2-3 resim mi olacak. Dünyaya bu yaşantıdan kalan : ….. diyecek bir şey yoksa gübre olmaktan fazla bir katkım olmadı demektir. 41 yıl bunun için çok fazla.  Çok kızıyorum kendime. Eğer buradan dönersem ilk yazacağım şey bir vasiyet olmalı.

Hafif öksürük kesiyor düşündüklerimi. İçimde bir gıcıklanma ve kıpırdanma ile. Akıntı geliyor. Peçeteye tükürüyorum. Kan. Hemoptizim var. Cidden işler kötü gidiyor. Hemşire hanımı arıyorum sabah alınan kan sonuçlarımı soruyorum. Biz göremiyoruz hocam diyor. Düne kadar görüyordunuz. Trombosit sayısı d dimer ve fibrinojen düzeyini istiyorum diyorum. Rica edin nöbetçi bana sonuçların resmini göndersin. Burnum spontane kanıyor. DIC e giriyorum galiba.  Tansiyonuma bakıyorum 86/49 şükrediyorum beyin kanaması ihtimali düşük.  Ama şok tablosu mu??
Eşim geliyor. Çok üzülüyorum ona da. Ev çocuklar ben. Trombosit sayımı soruyorum. Biraz düşmüş düne göre diyor. Ne kadar diyorum. Tam hatırlamıyorum diyor. Hafızası iyidir unutmaz. “50 binin altı mı” diyorum. “Dün kaçtı bugün kaç oldu” diyorum “350 binden 105 bine. “ DİC’ giriyorum. Tosilizümab’ı ne yaptın diyorum. Ben yatmadan hemen önce fayda verebileceğine dair bir işaret var denilmişti makalenin birinde. “Hocalar IL 6 bakalım ona göre verelim diyorlar. Gereksiz immünsüpresyon yapmayalım diyorlar” başka bir ilaç kalmadı diyorum.” IL6 burada çalışmıyor Mehmet gelecek kanını alacağız. Diğer hastanede çalışacak. Mehmette tociluzimab’dan fayda göreceğine inanıyor” diyor eşim. Mehmet geliyor konuşacak halim yok. Ama umut veriyor mutlu oluyorum. Kanları götürüyor. Hemoptizim çok artı. Konuştuğum anda dahi çıkıyor. Yatak içinde sağdan sola dönmek bile zor artık. Hazırlık var dışarda sesler geliyor. Hemşire hanım giriyor. Bilincim açıkken yoğun bakıma gitmek istemediğimi söylüyorum. Hemşire hanım biraz tedirgin başı ile onaylıyor. Vitalleri alıyor çıkıyor. Aslında modern tıbba inancım azaldı. Verilen hiçbir şey katkı sağlamadı. Hava karanlık eşim arıyor. Bir romatolok ile görüştüğünü tociluzimabdan fayda görebilme ihtimalim olabilen grupta olduğumu, fakat yan etkiler ve alerjik reaksiyonlar açısında dikkatli olmak gerektiğini söylüyor. Ve ne diyorsun diyor. Verin diyorum. Kaybedeceğim şeyler çok azaldı. Ve atacağımız son barut.

İlaç temin edilecek. Dua ediyorum. Acılarımın hafiflemesi ve akıbet neyse onun artık kolaylaştırılmasını istiyorum. Aynı cümleler dönüyor dilimde. Yarabbi her şey senin elinde diyorum.  Tam bir yenilmişlik duygusu var. Artık yol bitti. Toprak kokusu geliyor.

Ne hissediyorum. Hiçbir şey. Kafasına sıkılan Srebrenitzalı gençte muhtemel böyle hissediyordu. Ruhsuz bir şekilde yürürken ölüme. İhtimaller zayıfladıkça, umut azaldıkça korkuda azalıyor. Korku dışında diğer tüm duygulardan azar azar garip bir kokteyl. Hiçbir duygunun baskınlığının olmadığı flu alacalı bir tat. Hafifçe gülümsüyorum hatta. Evet bunu bile yapabiliyorum. Bu büyük bir nimet. Artık çocuklar, eşim, ebeveynlerim içinde üzülmüyorum. Onlar önce kabullenecek sonra alışacak.

İlaç bulunmuş. Yeniden damar yolu açılacak. Yer yok. Her taraf tromboze. Hemşire hanım ben yeni doğan hemşiresiyim hocam yer bulurum diyor. Proksimalden birkaç başarısız deneme sonrasında işaret parmağına yakın bir venden açıyor. Önce avil ve prednol gidiyor. Ardından tocilizumab. Hiç içeri girilmediği kadar girip kontrol ediyor. Şükür tedavi bitiyor. Kazasız belasız. Değişen bir şey yok. Uyku ve baygınlık arası bir his ile uyuyorum. Son 4 gündür böyle.

Sabah uyanıyorum. Hava güneşli. Halsizlik yok. Ayağa kalkıyorum. Gözüm kararıyor. Çöküyorum. Ortostatik hipotansiyon. İyiyim ama.  Bu mucize. Bir lütuf verildi ya da mühlet.
Eşim geliyor. Ağlamaklı ama mutlu belli. Telefonunu açıyor. Öğrencilerim geçmiş olsun videosu çekmişler. En fazla duygulandıran da o videoda devamsızlıktan ve sınavdan bıraktığım öğrencilerimde var. Arkadaşlarım kurban kesmiş. Telefonumda 10 binin üzerinde geçmiş olsun mesajı var.

Şükür diyorum, aileme, tüm içtenlikle iyiliğimi isteyen arkadaşlarıma, dostlarıma, canımı güvenerek teslim edeceğim hocalarıma ve sınıfta dahi kalsa emeğe içtenlikle teşekkür eden öğrencilerime, asistanlarıma geri döneceğim için.
Çok şükür…

Prof Dr M. Emin Akkoyunlu
Medipol University
Medical Faculty
Department of Pulmonology

prof-dr-muhammed-emin-akkoyunlu-nun-koronavirus-tedavi-anilari
 
Prof. Dr. Muhammed Emin Akkoyunlu hocanın covid enfeksiyonu tedavi sürecinde hastahane anıları için yorumlar kapalı

Yazan: 21 Nisan 2020 in Şiir Gibi

 

Etiketler: ,

Elif Şiirleri Bercestem

Elifimize

Yir yir elif ki sînemüŋ üstinde vardur
Şehr-i belâda her biri bir reh-güzârdur

Bursalı Rahmi

Kadd-i yâre kimisi  ar’ar dedi kimi elif
Cümlenin maksudu bir amma rivayet muhtelif 

Muhibbi

Bir ayak teklîf iderse ol elif-kâmet bana
Bezm-i devrân içre sâkî el virür devlet bana

Bursalı Rahmi

Yerin var eyâ kaddi  elif  cânlar içinde
Hayfolaki ömrün geçe  dükkanlar içinde

Münif

Tîg-ı cevr ile çekerse tenüme dâl ü elif
Ol kamer-çehre Hilâlî bir ulu ad eyler

Hilâlî

Bînî –i pâkine elif-i ân  desem n’ola
Ebrû –yı dilkeşi  ana medd-i keşidedir.

Neşati

Sîneme çeksem elifler dâğlar yaksam n’ola
Bâkîyâ bir serv-kâmet gül-‘izârum aldılar

Bâkî

Açılmış gülşen-i mihnetde bir pür-dâne sünbüldür
Nişân-ı seng-i cevrünle tenümde her elif yer yer 

Şeyhülislâm Yahyâ

Olmuş Elif’in karine-i dal
Meylim sana olmagınadır dal

Fuzuli

Ol cemâlünçün dehânı mîmdür kaddi elif
İki zülfeynün birisi cîm ü biri lâm olur

Revânî

Pes girüp hoş halvet-i dilde mukîm ol çün gedâ
Gâh elif kıl kaddüni geh dâl u geh geh misl-i kâf

Fedâî

Virmedi tıfl-ı dile kelmeyi Üstâd-ı Ezel
Evveli harf-i elif âhiri hâdan gayrı

Nigârî

Sözümüz ‘âkıllaradur Hakkıyâ bugün bizüm
Bahsümüz yokdur elifle hâ vü mîm ü kâf ile

İsmail Hakkı

Mushaf-ı hüsninde fâla niyyet itdüm ol şehün
Evvel elifle hâ geldi âhirinde mîm ü dâl 

Mihrî Hâtun

Elif bâdur revân itdügi ey serv-i çemen
Mekteb-i mihr ü vefâda bunca yıllar gözlerüm

Necâtî

İki elif iki nûnun bir sînin ma‘nisi olan
Sırr iline sultân olur ölmezden ön ölen bilür

Ümmî Sinan

Tîg-ı cevr ile çekerse tenüme dâl ü elif
Ol kamer-çehre Hilâlî bir ulu ad eyler

Hilâlî

Dâl-ı zülfünle elif kaddün dehânun mîme
Yazmazsa Sevdâyî ger cân suhfuna âdem degül

Sevdâyî

Ol cemâlünçün dehânı mîmdür kaddi elif
İki zülfeynün birisi cîm ü biri lâm olur

Revânî

İki dâlını zülfinün elif kaddiyle gördükçe
O şâh-ı hüsnden mazlûm ‘âşıklar umarlar dâd

Muhyî

Çıksa ‘aceb mi lâ dimek agızdan ol mehün
Yâr lâm zülf kadi elif olsa lâ çıkar

Bâlî

Kad ü zülf ü dehenün remz-i elif lâm ile mîm
Dil ü cân lezzetini buldı safâdur sitemün 

Aşkî Mustafa

Safha-i ‘âlemde kaddin eyleyen resm-i elif
Çîn-i zülfün nokta-i hâl üstine nûn eyledi

Simkeşzâde Feyzî

Cîm-i zülfün içre tursun nukta-veş gönlüm didüm
Saçı lâmıyla elif kaddini gösterdi hemân 

Me’âlî

Seher sahrâya ‘azm itdüm murâd-ı dil şikâr oldı
Göründi bir elif-kâmet şikârum âşikâr oldı

Zâtî

Hevânun evveli hûdur elif zâid olup anda
İder ‘âşıklara îmâ ki Hûdur evvel-i esmâ

Nazîr İbrahim

Teveccüh eyledi İshâk râh-ı ihlâsa
Giderse râst elif gibi vardı buldı halâs

İshâk Çelebî

O kul ki togrı ola hıdmetünden eyleme dûr
Yaman olur elif îmândan gidince hemîn

Yahyâ Bey

Bir elifdür kâmetün kim menzili cân içredür
Ya nihâl-i tâzedür kim bâg-ı Rıdvân içredür

Arşî

Batalı kana ohun dîde-i giryân içre
Bir elifdür sanasın kim yazılur kan içre 

Fuzûlî

Râst ol ey kad kanâ‘at içre mânend-i elif
Rây-ı kejdür kılma ham hırs içre kaddün râ gibi

Selîkî

‘Ayn-ı ra‘nâsın elif kaddile görsem muttasıl
Derd-i ‘aşkı hâsılı dilde bir iken on olur

Hâşimî

Elif-i kâmetün ile görüp üç nokta-i hâl
Bin belâ geldi Ziyâ’îye senün ‘aşkundan

Hasan Ziyâ’î

Yakdum tenümde iki elif içre iki dâg
Her gördügince yâr anı bin bir hayâl ider 

Bağdatlı Rûhî

Elif bînî vü nûndur dîdeler ebrû dahi meddür
Bu yüzden vech-i yâra kilk-i kudret çifte ân yazmış

Pertev

Gözümden ahd’elifle mîm kalbi
Kadün ‘ışkına kalb olalı makrûn 

Ahmedî

Diledi kim yaza hatt-ı muhtelif
Nakş kıldı evvel Ahmedden elif

Usulî

Dört kitâbun ma‘nîsi tamamdur bir elifde
Bâ didürmen siz bana bâ diyicek azaram 

Yunus Emre

Sûret-i kesretle olmuş muhtelif
Cümlesinden zâtı birdir çün elif

Nesimî

Bir elif tahsîl iden münezzehdür ‘âlemden
Endîşe iklîminde niçün durup gezerem 

Yunus Emre

Kadd-i yâri kimi halkun serv okur kimi elif
Cümlenün maksûdı bir ammâ rivâyet muhtelif

Muhibbî

Eyü âdem olan kişi Hak yolında ‘adem gerek
Elif ile mimin dâlın terkîbini bilen bilür 

Ümmü Sinan

İki elif iki nûnun bir sînin ma’nîsi olan
Sırr iline sultân olur ölmezden ön ölen bilür

Ümmü Sinan

Kisvemiz hurûf-ı âdemdür kerâmet mazharı
Nakş ider üstâdlarımız mîm elif dâl üstine 

Ümmü Sinan

Her kim olmazsa elif gibi kapunda müstakim
‘Aybını setr eylemez kimse anun illâ ki sin

Taşlıcalı Yahya

Gönlümün levhinde okurdum elif kaddin revân
Ben dahi bir dogrı harf ögrenmedim üstâddan 

Ahmed Paşa

O kul ki togrı ola hıdmetünden eyleme dûr
Yaman olur elif îmândan gidince hemîn

Taşlıcalı Yahya

Harf-i elif gibi yüri var ‘ayn-ı vâhid ol
Halk ortasında kalma hemîşe niteki lâm 

Taşlıcalı Yahya

Cehd it kim kalmaya senden nişân
Bir elif’ kala vücûdunda hemân

Sinan Paşa

‘Işk etegin tutmak gerek ‘âkıbet zevâl olmaya
‘Işkdan okuyan bir elif kimseden su’âl olmaya 

Yunus Emre

Ezelden rûhı şâd olsun bize üstâdımız Leylâ
Elif-bâ’dan çok evvel nüsha-i ‘aşkı okutdurdı

Leylâ Hanım

Hâdî olımazsa elif-i âh-ı seher-gâh
Dergâhuna bir togrı güzer-gâh ne müşkil 

Nev’î

Kim elif tek vâhid ü ferd olmadı
Bilme merd anı kim ol med olmadı
Kim ki hak râhında bî-gerd olmadı
Dögdüğü cüz âhen-i serd olmadı

Nesimî

Elif elifî nemeddür ey reh-vâr
Kuşanan togrı eylesün ikrâr 

Esrar Dede 

Hem-reng-i nûr-ı vahdet olupdur külâhımuz
Mülk-i hidâyete elifî şâh-râhımuz

Gelibololu Ali

Bir kalenderdür elif tâc ile seyr eyler berât
San kemer-bendinde tugrâ bir kedû-yı zer-nişân 

Âşık Çelebi

Bir togrı râhdur her elif tende ‘ışkuna
Ammâ tenümde na’llerüm bâz-gûnedür

Âşık Çelebi

Zülfi kaddi yâdına çekdün elifler na’ller
Hayretî bezm-i belâda yine bir âd eyledün 

Hayretî

Tâ rabbi yessir okur iken ol elif-kadem
Kaddüm dönerdi lâm-elife yâd ider misün

Tokatlı Kânî

Gam mektebinde kaddüni yâd itsem nola
Ey serv çün elifdür okumaga ibtidâ 

Emrî

Bu isti’dâd-ı zâti kim senin vardur nihâdunda
Okut İskenderi evvel elifden ibtidâ eyle

Nedim

Elifle na‘l ile zeyn oldı sînem
O tıfla tahta-i ta‘lîme benzer 

Hayalî

Kadd-i mevzûnunı yâd eyledi benzer kâgaz
Şevk ile sînesine çekdi elifler kâgaz

Nev’izade Atayî

Der-esnâ-yı medh-i tu kilk-i Mesîhî
Büved çün elif der-miyân-ı ma`âni 

Mesihî

Cism-i rîk-âlûdı pür-dâg ü elif gören sanur
Meşk içün yazmış debîr-i ‘ışk ser-tâ-ser nişân

Âşık Çelebi

Çekemezler bir elif hattun bigi hattâtlar
Yazamazlar bir girih zülfün gibi nakkâşlar 

Hassan

Ditrer eli bir harf elifi togrı çekemez
Ugradı meger küçe-i hammâra benefşe

Necati

Nakkâş-ı ezel nûrdan itdi bir elif nakş
Oldı boyunun servi bigi râst misâli 

Ahmedî

Elifdür kaddi yârun kaşları nûn
İlâhî eyleme ‘uşşâkı ansuz

Zâtî

Şîve-i kaddi elifler ile pür eyler cismüm
Tîg-ı nâzından irer sîneme herdem şehnâz 

Gelibololu Ali

Bir tîr-i râstdur elif-i nâm-ı şehriyâr
Tugrâ-yı hükmi rûy-i ‘adûya kemân çeker

Nev’î

Bir dem ü bir elif gerek âdeme âdem olmaga
Gâlib o remzi keşf ider kâmet-i Hak-nümây-ı ney 

Şeyh Gâlib

Sînemün her dagı defdür elifler nâylar
İnlesem dem dem ‘aceb mi meclis-i dildârda

Revânî

Eger zer hall ile çün şem’ kilki bir elif çekse
Döner rûh-i Dede üstünde anun hem-çü pervâna 

Nedim

‘Ahd eylemiş ki sînemüze bir elif çeke
İshâk tınma gâyet eyü geldi fâlimüz

Üsküplü İshak

Elif geldi gice fâlümde Mevlâ’dan ümîdüm bu
Yine ol kâmet-i mevzûn müşerref ide dîvânı 

Nev’î

‘Âkıbet nolacagum dâg u elifden bilürem
Safha-i sîne yiter tahta-i remmâl bana

Nev’izade Atayî

Ol elif-kâmet neye dâl itdi bu fâlüm benüm
Bükilüp kaddüm benüm nûn olmada günden güne 

Hayretî

Zülf ü kadünle dehânunı nice sevmeyeyüm
Her kaçan mushafa el ursam elif-lâm açılur

Revanî

Çeküp elif tenüme kara daglar yakdum
Şeh-i serîr-i gamam tug ile nakâre ile 

Nev’î

Dâg-ı ‘aşkun sînede bir haymedür gam şâhına
Kim ana her yanadan çekdüm eliflerden tınâb

Revânî

Mısr-ı derdün kal’asın feth itdüm ey Yûsuf-cemâl
Her elif bürc-i beden üzre sinânumdur benüm 

Zatî

Nev-’arûs-ı nusretün ‘ışkına bezm-i rezmde
Sînesine tîrden n’ola elif çekse kemân

Mesihî

Âyet-i İnnâ fetahnâda elifler gibidür
Devletünde ser-firâz olmış durur a’lâm-ı dîn 

Âşık Çelebi

Mushafda kadd ü zülf ü dehânun mı gördi kim
Dil tıflı okudugı elif-lâm-mimdir

Ahmed Paşa

Elifler var ki lâyık her biri serv-i sehî-âsâ
Diküp bâg-ı behişte mâye-i hüsn ü bahâ eyle 

Nedim

Bir elif-kad tâze-hat dilber sevüpdür Hayretî
Fârig ol billâhi gel serv-i çemenden geç gönül

Hayretî

Elifler eylesinler ‘arz-ı kâmet
Yine bu arsada kopsun kıyâmet 

Usulî

Hazer kıl sûret-i lutfı zamânun ber-devâm olmaz
Olur mı bir elif-kâmet kim âhir kaddi lâm olmaz

Hayretî

Fuzûlî’nin tarîk-i nazma tab’ın müstakîm etmiş
Hayâl-i kâmetin kim bir elifdür i’tidâl üzre 

Fuzulî

Hasret-i kaddün ile kanlu elifler çeksem
Sînede her biri bir serv-i gül-endâm olsa

Bâkî

Çeker tîgün elifler cisme çeşmün gösterür ‘akis
İder kan pîşkeş Rûyîn-tene Zâl-i zamân hançer 

Gelibolulu Ali

Batalı kana ohun dîde-i giryân içre
Bir elifdür sanasın kim yazılır kan içre

Fuzulî

Virdi Hak levh-i cemâlindeki sîmîn elife
Bir kerâmet k’anı engüşt-i Peyemberde kodı

Ahmed Paşa

Dil tıflı içün çekdi kaşun gül varakına
Bir sîm elif üstine ‘anberden iki med

Ahmed Paşa

Her taraf pür hûn eliflerdür çekilmiş gögsüme
Ya hevâdan mevc urur bagrumdaki deryâ-yı hûn 

Fuzulî

Ol serv çekdi sînemüze rast bir elif
Yâr itdügini itmedi hîç bir ahad baňa

Helâkî


Dünyâ vü âhirette âzâd idüm elif tek
Çekdi beni belayâ bâlâsının belâsı 

Nesimî

Gül-geşt-i bâg u tarf-ı cû olsun bugünden ber-taraf
Ey sînede dâg-ı elif çâk-i girîbân merhaba

Nev’î

Elifler gibi sînemde çekilsün kâmetin şekli
Efendi bu dil-i müştâka senden yâdigâr olsun 

Usulî

Togrıluk ile harflere sadrdır elif
Yâ harfini ayaga bırakmıştır i’vicâc

Fuzulî

Tekye-i dilde Muhibbî yazmak içün şekl-i âh
Dâgdan sufr eyleyüp üstine çekmişdür elif 

Muhibbî

Zülfi kaddi yâdına çekdün elifler na’ller
Hayretî bezm-i belâda yine bir ad eyledün

Hayretî

Aslı denîdir dünyenin içinde yokdur bir elif
Terkîbini gör bak anun şol yi vü nûn u dâline 

Nesimî

Virmezem bin hâlis altuna erenler cânıçün
Bir elif çekdüm yakup sînemde dün üç dâne dâğ

Hayretî

Hareke nokta kabûlünden elif müstagnî
Vahdete işte nişân bir var imiş bir yog imiş 

Tokatlı Kânî

İdüp bir noktanun remzinde ‘âciz bin suhan-dânı
Elifden başladur mîm-i femün erbâb-ı ‘irfanı

Nev’î

Hevâ-dârum benüm âhumdur ancak gitmesün benden
Elifle âh ile cismüm ser-â-ser âh âh olsun 

Âşık Çelebi

Gerçi kim harf-ı ‘elif’ bir harf olur
Lîk bir yüzden gözetsen elf olur

Sinan Paşa

Risâleden görinür her elif şeb-i yeldâ
Midâd ile yazılursa olur bu kıssa tavîl 

Gelibolulu Ali

Eşküm akar su elifler servlerdür lâle dag
Ey sehî servüm yiridür eyler isen geşt-i bâg

Muhibbî

Bezm-i dilde her elif bir şem’-i cân-efrûzdur
Münkirün kalbine lâkin tîr-i âhen-dûzdur 

Hayretî

Zeyn eyledün elifler ile levh-i sînemi
Her biri şâhrâh-ı diyâr-ı ‘adem gibi

Taşlıcalı Yahya

Çekdi Hayâlî sînede her dâga bir elif
Kat’ eyledi menâzil-i ‘aşkı konak konak 

Hayâlî

Sihr ise ancak olur kime nasîb olmışdur
Rûy-ı âb üzere elif hattını yazmak ‘acabâ

Taşlıcalı Yahya

Her menâr oldı Stanbûlun teninde bir elif
Rahm kılmaz mı şeh-i gerdûn cenâb-ı Edrine 

Hayâlî

Reşk-i kadünle sînesine çekdi bin elif
Emvâc zâhir oldı sanurlar bihârdan

Âşık Çelebi

Mahabbet bahridür cismüm elifler anun emvâcı
Belânun kânıdur gönlüm o la’l-i cân-fezâ hakkı 

Hayâlî

Her çemen güyâ elifdür kim olur andan ‘ayan
Kâdir-i Perverdigârun sırr-ı vahdâniyyeti

Yahya

Nakş-ı hüsnünle dili ey büt-i Çîn deyr eyle
Erganûn oldu eliflerle tenüm seyr eyle 

Hayâlî

Gedâlar destine lâyık degüldür bâz-ı sultânî
Elifle dâğ ile cismüm serâser göz ve kaş ettim

Hayâlî

Bir kalenderdür elif tâc ile seyr eyler berât
San kemer-bendinde tugrâ bir kedû-yı zer-nişân  

Âşık Çelebi

Her kelime gül budagından nişân
Her elifi serv-i cinândan beyân

Taşlıcalı Yahya

Dögünler kara pullar cân ü dil zâr
Elifler birle sînem tahta-i nerd 

Necati

Çekdüm elifleri ten-i sad-çâküm üstine
Dizdüm çubuklar ile gönül murgına kafes

Emrî

Her elif bir hançer-i hûn-rîz-i bürrândur sana
Hançer-i hûn-rîz-i bürrândan hazer kılmaz mısun 

Fuzuli

Elif-nâme

Elif ol ad ile meşhûr-ı cihân Türk-i süvâr
Hicr ile niçe ḳılur bana bu giñ dünyeyi ṭar

Bî belâdur başuma ḳadd-i bülendüñ bilürem
İsterem Ḥaḳdan o devlet ḳıla başumda ḳarâr

Tî temâşâsı cemâline ki sen Türküñ irem
Terk-i cân itmez olursam depele zâr u nizâr

Ŝî ŝevâb ister iseñ dünyede ey ŝânî Ḥıżır
Teşne-dil ḳulları küşt eyle ya ʿarz eyle dîdâr

Cîm cemʿ olsa cihân cümle cemâlüñ ṣıfatın
Ṣayıp irgürmeyeler âḫire tâ-rûz-ı şumâr

Ḥî ḥelâl itdi ḥarâmîlıġ ile ḳanumuzı
Dün gice ġamze-i bed-kîşine bir çeşm-i ḫumâr

Ḫî ḫam-ı zülfüñe ṭolaşalı dil ḫurrem olur
Delüdür nestene bilmez ki nedür n’oldı ya kâr

Dâl demdür ki diyem derd-i derûndan dile de
Ki bile derd-i derûnda nedür ya ḫo ne var

Ẕâl ẕevḳ-i ẕeḳan-ı yâri gönül ẕikr idicek
Ḳalmışam anda daḫı ünlemişem ben baña yâr

Rî revâ mı k’añulmasa reviş-i ḳâmetünüñ
Kend’özini getüre ara yire serv ü çenâr

Zî zer-i ḫâliṣ iken çihre-i zerdüm ne ʿaceb
Bir naẓar ḳılmaduġı kûşe-i çeşm ile nigâr

Sîn sünbül ṣaçunuñ silsilesin terk idenüñ
Rûz-ı rûşen gözine olsa ʿaceb mi şeb-i târ

Şîn şükrüm buña sen şöhre-i âfâkı görüp
Ḳalmadı âyîne-i dilde daḫı hîc ġubâr

Ṣâd ṣubḥ-ı ruḫuña ḳarşu ṣabûḥ itmek içün
Sâḳî-i ġonca-dehen ṣunsa n’ola câm-ı ʿuḳâr

Żâd żaʿf ile vücûdum çöpe dönse ne ʿaceb
Çekicek bâr-ı nigârı yine göñlüm her bâr

Ṭî ṭolaşma didügümce ṭolaşur zülfüñe dil
Müşkil oldı işi ġâyetde olup key düşvâr

Ẓî ẓuhûra geleli ẓıll-i ẓalîli ḳadünüñ
Ḫoş geçer bende vü âzâd u şeh ü mîr ü kibâr

ʿAyn ʿizzet baña ʿâlemde itüm didügidür
Ḥâşe lillâh kim ide ḥürmet olıcaḳ kişi ʿâr

Ġayn ġurbetde beni göz yaşı ġarḳ eylemeden
Yetişem mi ʿacabâ vuṣlatuña âḫir-i kâr

Fî fer umarsa yüzüñden ne ʿaceb mihr-i felek
Ḳıldı Ḥaḳ nûrını gün gibi cemâlüñ iẓhâr

Ḳâf ḳurb-ı ser-i kûyuñda ḳarâr itdise dil
İrgürür devlet ü iḳbâle anı ḳurb-ı civâr

Kâf kül ḳılsa beni gül yüzünüñ şevḳı n’ola
Odlara niçeleri yaḳdı yaḳar daḫı bu yâr

Lâm laʿl-i lebüñe ölmeden irem mi ʿaceb
Gerçi bir zerrece irmege aña yoḳ miḳdâr

Mîm merdümlük idüp merdüm-i çeşmüm dün ü gün
Dür ü laʿl ü güher ider yoluña şöyle niŝâr

Nûn ney nâle-i dil-sûz ile her dem bunı dir
Ṭurmañ içün kim irişdi yine hengâm-ı bahâr

Vâv vâh kim iremez vuṣlatuña daḥı Münîr
Gerçi çoḳ vaʿde-i ḫâm eyledüñ itdüñ iḳrâr

Hî hevâ-yı gül-i ruḫsâruñı çün ḳıldı heves
Murġ-ı dil her dem iderse yiridür nâle-hezâr

Lâmelif lâle gibi lâl olursam ne ʿaceb
Şöyle yandum ki çıḳar her yañadan daḫı şerâr

Yî yürek yaraları şerḥini yazmaġa gözüm
Ḳıl ḳalemle yüzüm üzre dürişür leyl ü nehâr

Münîrî

Abdâl-ı tekye-i gam-ı dilber-durur zemîn. 
Çekmiş elifleri tenine sanma râhlar 

Emrî

Cismüm üstinde elifle dâg-ı hûnînüm gören
Didi serv ü lâle ile zeyn olmış bu mezâr

Emrî

Elif Allah zâtına oldı işâret mutlakâ
Hem elif ta’bìr-i ùlfetdùr Hudâ halka şehâ

Senî Ali

Elif ey zùlfi siyah ebrusı çin çeşmi Tatâr.
Nice feryâd ideyin karşuna ey dost hezâr

Muhibbî

bir gün çözüp bakışlarımı tel tel kirpiklerimden
elif elif ağlayan gümüş saçlı bir anneye bağışlayacağım
son kez ağlayacağım belki düşerken sevdanın eşiğine
varsın bağışlamasın beni hayat ki,
ay uzak tepelerin ardına çekilsin
çarpa çarpa dövsün kıyılarımı acılar
yarasına figan düşsün kırlangıçların
eriyip gitsin hüzünlü bakışlarımda ne varsa
yokluğuma kahırlanmayacaksa bu kent
ah! çekmeyecekse ardımda kalan anılar

Nuri Can

Batalı kana ohun dîde-i giryân içre
Bir elifdür sanasan kim yazılur cân içre

Fuzûlî

şefaatçim yok
yalnız beni bağlıyor olsa da kanıtlarım
makbul olur umuduyla
şahidimi ibraz ediyorum işte
merhametli ellerinizle gene de
bir ilk çizgi
elifbamdan arta kalan
birgün ele
ola ki beni çağıralar

Murat Kapkıner

– Seni ne ihtiyarlattı?

– “Beni Hud Suresi ihtiyarlattı?”

– Hud mu?

– Hud.

– Hud da nedir?

– “Elif lam ra… Öyle bir kitaptır ki bu…”

Abdullah Harmancı

şairim ben hatemü’ş-şuara
olamasam da -kaddesallahu sırrahu-
söz saklamam karnımda
karnaval şamanı değilim çünkü
avunsun diye evlâd-ı iyâlim
suçsuzum, suç gizlemez şiirim ne de aşk
harfler eşkâlim ekber şeyhim
kâh elifim kâh nun kâh mim
kalamam burada böyle muazzep
bir memeden öbürüne körleme
öteki koyundan beriki barka
şekerli sakız çiğner gibi böyle
telâşlı çingene
olamam mülemma

Mehmet Solak

Hadi git azıcık İstanbul iste
Kosunlar o denizi bir çanağa
Bir çıkına elesinler o günlerimi
O yazdan Üsküdar’dan ne kaldıysa Elif’ten
Doldur ceplerine
Onlarda yoksa komşularında vardır
Tanırlar sevinirler
Beni Bay Metin gönderdi, de

Metin Eloğlu

yani sen de denizsen be Marmara
iki boğazın var diye göl demiyorlarsa sana
canına okurum ben böyle işin
haberin var mı ben altı boğaza birden bakarım
benden sorulur Elif’imin
benden sorulur dört şeytanımın karın tokluğu
senin İstanbul’un okula gider mi, kağıt kalem ister mi
Çanakkale’nin çocuk felci, yatak yorgan yatması var mıdır
adalarından birinin bile ah Marmara kara mıdır bahtı
 
Akgün Akova
O vakit, yazmaya cüret etti Cahit bey
Hrant Dink’in cesedini örten gazetenin üstüne
Kırgın bir kasideyi
Ve dahi ilahi söyleyen kızlar, elif cüzleriyle
Generallerin göz zevkini bozdular
Said Yavuz
Ol sehî-kad kim elif-veş hasreti cânumdadur
Cilve-gâhı cûy-bâr-ı çeşm-i giryânumdadur
 
Sehâbî
Ben kabına uygun gelen denizim
Ben harfin başında gelen noktayım.
Her bin yılda bir elif boyu gelir
Ben o elif boyluyum ki bin de bir gelmişim
Baba Tâhir Uryân
Dört kitabın manisi
Bellidir bir elifte
Sen elif dersin hoca
Manisi ne demektir
 
Yunus Emre
-Bismillah, elif lâm-
Aşkım bir hüzün bulutuna dönüşüp
Çöker dağının üstüne
Havf ve reca makamında
Dilimde
dua metinleri aşk ayetleri
-İnna lillalıi ve inna ileyhi raciun-
Güzel hayatlar ve ölümler için.
Mustafa Özçelik
Hâceye gitsin okunmaga bu ebced-hwânlar
Başlasın mektebe varsın da elifbâ-yı sühan
 
Sünbülzâde Vehbi Efendi
”Ey benim alfabemdeki kadîm Elif
Ne güzellik, ne de tat var baharsız ”
kurtların kemirdiği asa kaldım süleyman yurdunda süleymansız.
”pusatsız duldasız üryan kaldım”
sensiz bu sensizlikte
Köksal Özyürek
Denize uğramış bir yüz tanyerini gösterir
Gürültücü mayıs böceklerini, kaçkar çiçeğini
Bütün geceyi elifi elifine örtünürsün
Orman yalımı tanyeri denizin üstündedir
 
Ahmet Ada
Sabahın bir yerinde ya da
Bir LamElif gibi yalnızız kitabın ortasında
Mustafa Akar
Elif’im, kolum kanadım.
 
Cemal Süreya
ELİF.
Elif diye bir kızımız olsun.Romantik bir filmin gösterildiği bir sinema dönüşü olsun o da. Ya da bir bale dönüşü. Bunu istiyorum ben. Mali durumumuz her şeyi elverir şimdi. O yönlerden hiç bir kaygın olmasın. Elif.
* Sen ne güzel bir Elif doğurursun. Başına kurdeleler bağlarsın.
* Evet, Elif.
* Şiir yazacaksın. Öyküler,anılar…ve Başkent’in en çekinilen resim eleştirmeni olacaksın. Ol!
* Ve bir gün Türk Dil Kurumu gibi birleşmemizin 40. yıldönümünü kutlayacağız. Mutlaka!
* Yarın devam ederim. Gözlerinden öperim. Oğlumuz “eşkiya” Memo ellerinden öper.
* Kalbim seninle gümbür gümbür.
* Güneş yükseliyor.
* Hadi!
Senin
Cemal Süreya’n
*
Elif’tir o! Çiçekleri o sular. Elif bir su! Elif kibrit versene! Elif aşağı Elif yukarı. Bende böyledir. Anılarla düşler iç içe gelişir. Birbirinden ayrılmaz. Düşler anıların kız çocuklarıdır. Sen yaprak bakışlı küçük kız, eğil bir yol öpeyim yanağından.
Cemal Süreya
elifi solmuş bir gül şimdi, düşlerimi yasladığım sahiller
karanlık yüzlü adamlar külhan sokaklarında
çekip gitmiş Yorgo’lar,Jozej’ler, Dimitri’ler
yarım kalmış düşleri beyoğlu’nun
kaldırımlarda parçalanmış bir gül ve solgun anılardır
şimdi yerlerde sürüklenen
 
Nuri Can
Dudaklarını süslerken ism-i celil
Vesile ol maksadıma
Sen Elifsin, (belli ki)
Ben bir Lam olayım yanı başında
Sarmaş dolaş, tek kalemde yazılsın
Lâ olsun adımız
Bizle başlasın ezel
Bizde gizlensin ebed
Edri, Lâ desin önce
İlla şartıyla donansın sonra
Dilleri şairlerin
Adige Batur
Ender için.
Zo! Düş—tü ellerim, ölüyorum.
Kar çiziyor göğe eliflerin
kıpkırmızı! Kanamış güllerin,
Hamlet’e soyunuk ağlıyor Nur
sarılıp aynaya. Zo! Kumpanyam
düş—tü, ölüyorum.
 
Seyhan Erözçelik
çünkü o beni dinlemeyi seviyor hiç bıkmaz
hastalanmayayım ister kar örttüğünde üşüyen yerlerimi
çünkü o elif’in türkçesi tersinden okusam
bir melek kanatları yok bana masallar yazdıracak
kendimi bulacağım bende
seveceğim sevmediğim yerlerimi
Betül Tarıman
 
Sokağın bittiği yerde, gecenin bittiği yerde,
Belki de ömrün bittiği yerde
Bir mescit seni bekler…
Avlusunda bir çınar, dalları beyaz.
Avlusunda bir adam, saçları beyaz.
Tüm mecburiyetlerinden sıyrılır.
Ellerini açar göğe:
Elif, lam, mim
Allah her şeye yeter.
 
Kazandığı, kaybettiklerine değmiştir.
 
Adige Batur
Hattat’ın hiç yazım öyküsü, bir fobi olarak yalnızlığın da öyküsünden bir kesittir (Çünkü elif, yalnızlıktır) :
“Bütün harflerin elif’ten geldiğine inanırdı. Ne yazsa elif yazıyor gibi yazardı. Vav elifin sağ ucundan bükülerek kendi içine doğru kıvrıldığı, içe döndüğü bir harfti. İçedönüklüğü anlatan
sözcüklerin başına gelirdi. Nun elifin yatarak iki ucundan yükselmesiyle belirmişti. Hem yatay hem dikey bir harfti. Zaman ve mekana bağlı olmayan soyut kelimelerin başına gelirdi. Elif birdi. Noktadan doğmuştu. Nokta birimdi özdü.’
Hiç’i yazalı beş yıl olmuş. Boş bir kitap. Sayfalarda herhangi bir iz, bir işaret yok. Bir harf, bir sözcük. Sadece sessizlik. Elif, hiçliğin ve boşluğun bir görünüm olarak belirmesinin ikinci adımı. Elif, başka harflerle bitişmiyor. Bir yani. Tek. Yalnızlığın selvi boylu imgesi. Tek ü tenhalığın, kimsesizliğin. Sayıları saymayı biz ondan öğreniyoruz. İlk adım nokta. Elif noktadan yapılıyor. Üst üste yedi nokta bir elif ediyor. Nokta hem başlangıç hem son. Başla sonun bitişmesi yalnızlığın bir fobi olmaktan çıkması.
Hareke kabul etmeyen harf meçhul kalırmış. Elif harekelenmeyip meçhul kalmayan tek harftir, elif, harfler âleminde yalnızlığın görünümüdür.
Bu sırrın Ekleri Elif’in adının söylenişini deriştirir. Ne var ki bunun gerçek nedeni hiçbir zaman bilinemez. Elif’in sessizliği kaf ile nun’un birleşmesiyle belirginleşir. Ete kemiğe bürünür, can suyuna kavuşur, böylece Elif sadece Eİif alarak bilinir. Bir sözcüğün yapılışında kullanılınca Elif, hakikat yere inmiş demektir. Gerçeğin yere inişidir Elif’in öteki harflerle yan yana gelişi, Elif’in sessizliği lam ile mim’in bir araya gelişiyle derinleşir. Elif dinme, yatışma ve sessizleşme sözcükleri yapar, varlık sessizliği ondan öğrenmiştir. Harfler hareketlendiğinde kendiliğini koruyan Elif’in sükûnuna dikmişlerdir gözünü. Her harf Elif olmak için can atar. Eklerini bırakmak, harekelenmekten kurtulma yolunda umulmadık şeyler yapan harfler, sonunda ‘beyhude ömrüm’ diye hayıflanırlar.
Allah nasıl elif’le hatta nokta’yla simgeleniyorsa, insan da elif’in gizine erdikçe yani yalnızlığı tanıdıkça, benliğin de tıpkı elif gibi bir bütün olabilmenin mecazi gücü olduğunu da anlamanın eşiğine gelmiştir. Yani tüm harfleri içeren bir elif haline gelmek, giderek noktaya dönüşmek. Azalarak büyümek. Yokolarak varolmak. Hiçleşerek hep haline gelmek. Bütün bunlar, acıyı kendimiz yaşadığımızda, öteki’ne acı vermediğimizde gerçekleşir zannındayım.
Bir elif çekdi yine sîneme cânân bu gece
Pek salındı bize ol serv-i hırâmân bu gece
Ayın ondördü gibi dün gece meclisteyidi
Kande akşamlayacak ol meh-i tâbân bu gece
 
Enderunî Vasıf
Ben ki yalnızca sevmek isterdim
Sizi, kırları, yaz akşamlarını
Bir kadın eli gibi geçsin
İsterdim saçlarımdan rüzgâr
Bir Hasan var orda dağ köylerinde
Daha hiç okşanmamış
Bir Elif var saçları taranmamış
Trahomsuz büyüsünler isterdim
Öyleyse nedir bu prangalar
Kemal Burkay
Bak işte, notalar karıştı, ezgiler muhalif
Hava kurşun gibi ağır, yağmursa arsız
Ey benim alfabemdeki kadîm Elif
Ne güzellik, ne de tat var baharsız
Güzellikleri yaşamak için geleceğim sana
Geleceğim diyorum, biraz mühlet tanı bana
-Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.
 
Bahaeddin Karakoç
Seni iki defa elifle başlatırım
seni yücelttiğim sözlerle
iki gözünde son gizim açılmadan,
sözcüklerle
seni iki yokluk arasında unutmadan
son bir defa daha seni elifle başlatırım
kapalı fitnenle çıkmazlığımın izini sürerim
ben akşama yol aldıkça
denizin mavisiyle.
Muhammed Abdullah
İşte ben böyle bildiğin gibi,
N’apalım bizi bir kez mimlemiş kader
Her zaman böyle, yağmur bulutundan beter.
İşte böyle hilafsız, gözümün elifi
Her zaman bir romantik portreye benzer…
 
Turgut Uyar
Ben kaçıp Yesrib’e sığınıyorum
Yesrib bahane, bir kitaba sığınıyorum
Dağda, ovada, badiyede okuduğum hep elif
Elif diyorum Sitare, sineme elif çekiyorum
“Ah minel aşk-ı ve halatihi..”
Çok eski bir gerçektir bu biliyorum
Dilaver Cebeci
İncecikten bir kar yağar / Tozar Elif Elif diye
Deli gönül abdal olmuş / Gezer Elif Elif diye
 
Elif’im uğru nakışlı / Yavru balaban bakışlı
Yayla çiçeği kokuşlu / Kokar Elif Elif diye
 
Elif’im kaşların çatar / Gamzesi sineme batar
Ak elleri kalem tutar / Yazar Elif Elif diye
 
Evlerinin önü çardak / Elifin elinde bardak
Sanki yeşil başlı ördek / Yüzer Elif Elif diye
 
Karac’oğlan eğmelerin / Gönül çekmez değmelerin
İliklenmiş düğmelerin / Çözer Elif Elif diye 
 
Karac’oğlan
Elif dedim be dedim
Kız ben sana ne dedim
Guş ganedi galem olsa
Yazılmaz benim derdim
Elifim noktalandı
Az derdim çokçalandı
Yetiş anam yetiş bubam
Çeyizim bohçalandı
Kütahya Hisarlı Ahmet
İşbu meclise gelmeyen, anup nasihat almayan
Elif’ten be’yi bilmeyen, okur kişi olur bir gün
 
Yunus Emre
Ne elif okudum ne cim, ne varlıktandır kelecim
Bilmeye yüz bin müneccim, tâli’üm ne ıldızdan gelir
Yunus Emreahmet-koyuturk
 
1 Yorum

Yazan: 17 Nisan 2020 in Berceste, Bercestem, Şiir

 

Etiketler:

Keşke yaşamım boyu girdiğim bütün haikai işlerini unutabilseydim.

Yol yangılı ya

düş de uçuşup durur

kavruk kırlarda

Öğrencileri jisei âdetini anımsatınca, Bașo önce,

Dün yazdığın haiku bugünkü jiseindir. Bugün yazdığın haiku yarınki jiseindir. Benim yaşamım boyunca yazdığım bütün haikular jiseilerimdi

der, jisei yazmayı reddeder; ama, sonra, 25 Kasım geceyarisı, yazmaya karar verip, öğrencisi Donşu’yu yanına çağırarak bu haikuyu söyler, yazdırır. (Donşu da, herhalde, yazmadan önce, emin olmak için, bir kez yinelemiştir bunu..)

Yanında bulunan bir başka öğrencisi, Şiko’nun (MU) aktardığına göre, son sözleri şunlar olmuş:-

Bunun bir hokku yazmanın zamanı olmadığını biliyorum, çünkü ölümle yüzyüzeyim. Ama şiir bütün ömrümce kafamda oldu, yani, elli yıldır. Ne zaman uyusam, sabah bulutları altında ya da güz pusunda bir yolda yürüdüğümün düşünü görürüm; ne zaman da uyansam, bir dağ pınarının sesini duyar ya da bir yabanıl kuşun çığlığıyla ürkerim. Buddha bütün bunların günaha götüren bağlılıklar olduğunu öğretiyor; ben de şimdi anlıyorum ki bu günahı işledim. Keşke yaşamım boyu girdiğim bütün haikai işlerini unutabilseydim.

Dört gün sonra-Onuncu Ay’ın Onikisi’nde (29 Kasım’da)–son gezintisine çıkar Başo: “Tanrı Yoksunu Ay’dır ya…

Öğrencileri, vasiyetine uyarak, onu, Jodo nehri üzerinden, Biwa Gölü kıyısındaki Yoşinaka Tapınağı’nın bahçesine götürürler.

Üzerinden Muz Yaprağı eksik edilmez.

Başo

Kelebek Düşleri

Oruç Aruoba / Metis YayınlarıKeşke yaşamım boyu girdiğim bütün haikai işlerini unutabilseydim

 
Keşke yaşamım boyu girdiğim bütün haikai işlerini unutabilseydim. için yorumlar kapalı

Yazan: 26 Mart 2020 in Çeviri Şiirler, Haiku, Şiir

 

Etiketler: ,

Ateş Denizlerini Mumdan Kayıklarla Geçmek/Geçmemek

Dost sohbetlerinde ve Şeyh Gâlib’le ilgili yazılarda ilgimi en çok çeken meselelerden birisi, Gâlib’in Hüsn ü Aşk’ına duyulan hayranlığı ifade eden ve şâiri “muhteşem” olmakla niteleyen cümlelerdir. Fakat hemen peşinden fark ettiğim bir gerçek de sohbetin ilerleyen kısımlarında ve yazıların sonraki cümlelerinde aslında Hüsn ü Aşk’ın okunmadığına dâir ipucu niteliğindeki yanlış ifade ve anlatımlardır. Bu yazıda da bunlardan birisine dikkat çekilecektir. Bilimsel bir makaleye de konu edilebilecek bir yaygın yanlış anlamaya dikkat çekmeyi amaçlayan bu yazının amacı birilerinin yanlışlarına işaret ederek onları kırmak, incitmek değildir. Bu yüzden bir nevi dost sohbeti tarzında kaleme aldığım bu yazımda alıntıda bulunacağım bazı yazarların sözlerimden dolayı incinmelerini istemem.
Şeyh Gâlib’in 1782 yılında yazdığı, Türk edebiyatının şâheserlerinden sayılan ve günümüz şair ve yazarlarını da derinden etkileyen mesnevisi Hüsn ü Aşk’ın belki de herkes tarafından bilinen bölümü “ateş denizinden mumdan kayıklarla geçme/geçmeme” sahnesidir. Hikâyenin bu bölümünde Şeyh Gâlib okuyucuya o kadar enfes bir sahne resmeder ki yazılışının üzerinden 233 sene geçtiği halde hâlâ aşktan bahseden eserlerde bir şekilde bu sahneyi hatırlatan göndermelere rastlıyoruz. Bu yazının kaleme alınmasının sebebi de tam olarak bu durumla ilgilidir. Yani edebî metinlerde karşımıza çok sık çıkan, edebî sohbetlerin olmazsa olmazlarından biri olan “ateş denizinden mumdan kayıklarla geçmek” acaba doğru mu anlaşılmıştır?
Öncelikle bu sahnenin yanlış bilinen, hepimizin hemen hatırlayacağı şekline işaret edelim.
“Şeyh Galib meşhur mesnevisinde Hüsn‘ü bulmak için yollara düşen ‘Aşk‘ı mumdan bir gemiye bindirerek ateş denizinden geçirir.”
“Biz kazandık, çünkü Sevgioğulları’yız biz. Ateş denizinde mumdan gemilerle gezer, aşk taşırız hüsnün sahiline.”
Bu iki cümle, yazının kaleme alınma sebebini oluşturan yanlış kullanımlara çok güzel iki örnektir. Konuya başka örnekler de verilebilir fakat bu iki örnek bile maksadı ifade etmeye yetmektedir. Görüldüğü üzere, örneklerimize göre Hüsn ü Aşk’ta hikâyenin erkek kahramanı olan Aşksevgilisi Hüsn’e ulaşmak için yollara düşmüş, mumdan bir gemiye binerek ateş denizinden geçmiştir. Hâlbuki Hüsn ü Aşk okunmuş veya bu ifadelerin geçtiği sahne iyi anlaşılmış olsaydı, Şeyh Gâlib’in bu romantik ve artistik cümlelerde anlatılan duygunun tam tersini söylediği görülecektir.
Mumdan Gemilerle Ateş Denizini Geçmek mi?
O halde Hüsn ü Aşk’ta “ateş denizinden mumdan kayıklarla geçmek” diye bir şey yok mudur? El-cevap: yoktur! Ne vardır peki? Hikâyenin erkek kahramanı olan Aşk, karşısına bir engel olarak çıkan ateş denizinden “mumdan kayıklarla geçme”yi teklif eden devlerin teklifine karşılık mumdan kayıklara binerek değil, ateş denizine dalarak bu engeli aşmıştır. Aşağıda öncelikle bu sahnede gerçekte neler anlatıldığı, ilgili bölümden alıntılanan beyitlerle sunulacaktır. Ardından da aslında bu sahnenin tasavvuftaki hangi düşüncenin metaforik anlatımı olduğu belirtilerek konuyla ilgili başka bir yanlış anlamaya da dikkat çekilecektir.
Hikâyede Aşk, Hüsn’ü kabilesinden isteyince, kabilenin ileri gelenleri Aşk’ı kalb ülkesindeki kimyayı bulmaya gönderir. Fakat Aşk’a yolda karşılaşacağı tehlikelerden haber vermeyi de ihmal etmezler. Bu tehlikelerden birisi de ateş denizindeki mumdan kayıklardır.
Ol şehrde kîmyâ olurmuş
Yolda belî çok belâ olurmuş
Bin başlı ejder-i münakkaş
Mumdan gemi altı bahr-i âteş (HA: 1245-1246)
“O şehirde kimyâ ile uğraşılırmış, ama, yolda da çok belâlar varmış: Derisi nakış nakış bin başlı ejderha; ateş denizinde yüzen mum bir gemi….”
Dikkat edilirse daha hikâyenin başında Aşk’ın karşılaşacağı tehlikeler anlatılırken söylenen “mumdan gemi altı bahr-i âteş” ile kastedilen şey, mumdan geminin aşk için bir tehlike olduğudur. Yani ateş denizini mumdan gemilerle geçmek günümüz yazar ve şairlerinin zannettiği gibi olumlu karşılanan bir hareket değildir. Aksine mumdan gemiler Aşk’ın sakınması ve dikkat etmesi gereken bir tehlike olarak zikredilmektedir. Aşk, çıktığı yolculukta gam harabelerini geçince ateş deniziyle karşılaşır:
Gûş etmiş idi o ser-güzeşti
Âteş yemi üzre mûm keştî
Çıkdı yolu üzre şimdi nâgâh
Ol kulzüm-i âteş-i ciğer-gâh
Mûmdan gemiler edip hüveydâ
Kılmış nice dîv o bahri me’vâ (HA: 1548-1550)
“(Aşk), o ateş denizi üzerindeki mumdan gemiler hikâyesini duymuştu. O ciğerler yakan ateş denizi ansızın yolunun üzerine çıktı. Çok sayıda dev (cin) mumdan gemilere binmiş, o denizde seyrediyordu.”
Burada dikkat edilmesi gereken başka bir ayrıntı da gemilerin mumdan olup, ateşte hemen eriyeceği gerçeğidir. fakat bu sahnede devler, kurbanları için bir oyun oynamaktadır. Şeyh Gâlib, bu oyuna mumdan kayıklara binenlerin aptal olduğunu, bu yüzden devler tarafından kandırıldıklarını söyleyerek şöyle işaret eder:
Çün âteş o kavme etmez âzâr
Âzürde olur mı nârdan nâr
Keştîleri ber-hevâ tutarlar
Çok ebleh-i bî-nevâ tutarlar
Keştîye kim eyler ise ikdâm
Ol dîvler eyler idi i’dâm (HA: 1551-1553)
“Ateş o kavme zarar vermiyordu. Hiç ateş, ateşten incinir mi!… Gemileri hava üzerinde yürütüyorlar ve birçok akıldan yayan ahmağı (bununla) avlıyorlardı. Kim gemiye binmeye kalkarsa o devler onu öldürüyorlardı.”
Aşk Gemiye Bindi mi?
Devler, aşk’ı da bu gemiye binmeye davet ederler. Fakat aşk bunun bir oyun olduğunu anladığı, ateş denizinde mumdan gemiyle seyahat etmenin imkânsızlığını fark ettiği için bu teklifi umursamayarak sabreder.
Çün dîvler etdi aşk’ı da’vet
Gel keştîye bulasın selâmet
Aşk eyledi mâcerâyı iz’ân
Sabreyleyip olmadı şitâbân. (HA: 1560-1561)
“Devler, Aşk’ı gel gemiye bin de kurtuluşa er diyerek davet ettiklerinde, aşk olan biteni kavradı, sabretti ve gemiye koşup binmedi”
Aşk, mumdan gemiye binmez, ancak ateş denizinden nasıl geçeceği konusunda da şaşkınlık içinde kalarak Allâh’a dua eder. Olağanüstü özelliklere sahip olan atı Aşkar’la konuşarak ateş denizine dalar ve oradan çin sâhiline çıkar.
Aşkar süzülüp misâl-ı ankâ
Ol âteşe girdi bî-muhâbâ (HA: 1586)

“Aşkar ankâ gibi süzülüp korkusuzca o ateşe girdi”.
Hüsn ü Aşk mesnevisinde “ateş denizinden mumdan kayıklarla geçmek” gibi bir sahne olmadığı halde günümüzde Şeyh Gâlib’in kahramanını mumdan gemilere bindirerek ateş denizinden geçirdiği şeklinde genel bir kanâat mevcuttur. Bu durum, eskilerin galat-ı meşhûr dedikleri türden bir yanılma olarak da kabul edilebilir. Bu yanlış kanâatin yayılmasının en büyük sebebinin de “ateş denizinden mumdan kayıklarla geçme”nin kulağa romantik gelmesi olduğunu düşünüyorum. Böyle bir kanâat tek başına anlamlı ve hatta romantik kabul edilebilir. Ancak bunu Şeyh Gâlib’e ve Hüsn ü Aşk mesnevisine dayandırarak ifade etmenin yanlışlığı ortadadır. Dahası yukarıda alıntıladığımız beyitlerde bunun tam tersi anlatılmış, ateşten bir denizi mumdan gemilerle geçmeye çalışmanın eblehlerin/ahmakların işi olduğu vurgulanmıştır.
Bu vesileyle Hüsn ü Aşk’ta anlatılan bu sahnenin anlaşılmamasından dolayı tasavvufî olarak ifade ettiği anlama dair bazı izahlarda görülen yanlışlığa da işaret edelim.
Hilmi Yavuz, 22 Ekim 2014 tarihli “Ateşten Denizleri Mumdan Kayıklarla Geçmek” başlıklı yazısında
Bin başlı ejder-i münakkaş
Mumdan gemi altı bahr-i âteş
beytinde anlatılan metaforun, Behcet Necatigil’in Ölü isimli şiirinde geçen
Ateş denizinde mumdan kayıklarla
Sağlam mı tekneler aşkları geçmeye
Güç.
şeklindeki mısralarda bağlam değiştirerek ele alındığını, yani “ateşten denizleri mumdan kayıklarla geçmek” metaforunun Şeyh Gâlib’de ve Necatigil’de farklı bağlamlara işaret ettiğini belirterek mesnevinin erkek kahramanı olan Aşk’ın geçmesi gereken engellerden birisinin de “ateş denizlerini mumdan kayıklarla geçmek” olduğunu söyler. Dahası “ateş denizlerini mumdan kayıklarla geçmenin, Allah’la vuslatın imkansız gibi görüneni aşabilmeyi göze almak anlamına geldiğini ifade eder.
Romantik Bir Söylem
Aslında Hüsn ü Aşk mesnevisinde “ateş denizlerini mumdan kayıklarla geçmek” diye bir şey olmadığının, aşılması gerekenin, kahramanın daha hikâyenin başında uyarıldığı tehlikenin ateş denizi değil, mumdan kayıklar olduğunun bilinmesi gerekmektedir. Hüsn ü Aşk bir bütün olarak okunup incelendiğinde anlatılan hikâyenin tasavvufi yönünün ele ancak mumdan gemilere binmemek sayesinde ortaya çıktığı görülür.
Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Günümüzde oldukça romantik bir söylemle dile getirilen ve aşkın güçlüklerini ifade etmek için kullanılan “ateş denizlerini mumdan kayıklarla geçmek” metaforu Hüsn ü Aşk’ta günümüzde algılandığının tam tersi bir şekilde geçmektedir. Bu ifadenin Hüsn ü Aşk mesnevisinden bağımsız bir şekilde, aşkın önündeki engelleri aşmanın zorluklarını anlatmak için kullanıldığını ifade edeceklere saygı duyduğumu söylemek isterim. Nihayetinde bu yazı, Hüsn ü Aşk’ta geçen bir ifadenin günümüzde yanlış kullanıldığına dikkat çekmek amacıyla kaleme alınmıştır. Böyle bir şeyi kastetmeden bu metaforu kullananlara diyecek bir sözümüz elbette yoktur. Fakat bunun da kendi içinde zorluktan öte bir imkânsızlığı ifâde ettiğini de vurgulamak gerekir. Nitekim Zehra Yılmaz’ın aşağıdaki şiirinde de bu metafora başvurulmuş, lâkin böyle bir şeyin imkânsızlığı da vurgulanmıştır.
Bir haber gelse gökkuşağından, içinde sen olsan
Damla damla muştulansan yüreğime, içime dolsan
Yedi renge boyasan yedi yerinden kalbimi
Ben mumdan bir gemi olsam, sen ateşten bir deniz
Dönemem artık geriye, erisem de beraberiz.
 
Ateş Denizlerini Mumdan Kayıklarla Geçmek/Geçmemek için yorumlar kapalı

Yazan: 20 Ocak 2020 in Türk Şiiri, Şiir Gibi

 

Etiketler: ,

 
%d blogcu bunu beğendi: