RSS

Sana ne eylese evladın, inan, Onu görecektir öz evladından.

Dünyanın damarını kim tutsa İsa gibi,
İnsaf ve adalet ile olur dünya hakimi,

Dünyaya fatih olmaz zulüm ile rezalet,
Yer yüzünün fatihi adalettir, adalet!

Her şey kainatta cezbe bağlıdır,
Alimler bunu aşk adlandırır.

Ruhunun aynasından pak olsun koy varlığın,
Kırk günün acısından gülsün bahtiyarlığın,

İnsan oğlu kazanar zindanda da şan-şeref,
Getirmiştir Yusife karanlık zindan şeref.

Kölelik zincirini acısız atmak olmaz,
Izdırapsız, azapsız şerefe yetmek olmaz.

Hanende bestesiz şarkı söylese,
Söz ile kemança güler o sese.

Akıllı adamın söyledikleri
Yer altına düşse, yitmez değeri.

Sözün de su gibi letafeti var
Her sözü az demek daha hoş olar.

Sözün kanatları var kuş gibi ince-ince
Dünyada söz olmasa, neye gerek düşünce.

Dünya bir tarladır dikkatle baksak
Her kes birbirine çiftçidir ancak

Dost ona derler sır saklar perde tutar
Düşman rüzgar gibi her zaman perde yırtar.

Akrebin düşmanlığı beterdir ejderhadan
Ejderha açık vurur, akrep gizli her zaman.

Seni boğmak isteyen derin düşman
Cahil dosttan iyidir, bunu böyle bil sen.

Toprağa merhamet hayırdır inan
Lütfetsen gül verir, zülm etsen diken.

Sana ne eylese evladın, inan,
Onu görecektir öz evladından.

Benim için üstünde gül olan diken,
İyidir meyvesiz selvi ağacından.

İnsan bu dünyada daimi yaşar,
Yurdunda bir evlad kalsa yadigar

Bu küre şeklinde yalnız yer değil,
Her hat ki, dönüyor yuvarlaktır bil.

Nizâmî-i Gencevînizami-gencevi

 
Yorum yapın

Yazan: 28 Haziran 2017 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Sığınmacılar

Düşerken yontulduk yamaçtan
Kapılmış giderken sele, tıraşlandık

Şu durup güneşlendiğimiz yere bakın

Evrensel vicdanın yokluğunda
Sürünerek ulaşabildiğimiz yere

Üstündeyiz bir kayalığın
Gölgesinde yaralı ağaçların

İleri yürüsek
Geri çekilsek

Sağımız
Solumuz

Uçurum.

Ferruh Tunçolen-son-asker-fotografi

 
Sığınmacılar için yorumlar kapalı

Yazan: 27 Haziran 2017 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Gönlüm

Benim gönlüm su içen bir yaralı ceylandır
Bozulmuş bahçelerin yaslı havuzlarından
Senin gönlün çalınmış bir dal kızıl mercandır
Uçarı geyiklerin sedef boynuzlarından.

Ömrümüz bir yolculuk gibi hazin ve yaman
Bilinmez hangi çölde kaybolacak bu kervan
Eşsiz güzelliğini kıskanıp çalan zaman
Bırak çağlayan gibi aksın omuzlarından!.

Şinasi Özdenoğlufotograf

 
Gönlüm için yorumlar kapalı

Yazan: 27 Haziran 2017 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Herkes kitap okumak zorunda değildir

Günümüzde münevvver olmanının asgarî şartı:
Türkiye’de az kitap okunduğuna dair istatistik paylaşıp bu vaziyetten yakınmak..

Sanki insanlar okumaya teveccüh gösterdiğinde, klâsik ilim ve edebiyat geleneğinin süzgecinden geçmiş eserlere yönelecekler..

Kitap okumadığından şikayet edilen kitle, popüler yazarların potansiyel “müşteri”leridir. Bu adamların değirmenine su taşımanın lüzumu yok..

Türkiye’de en çok okunan(satan) yazarların hiç birisi; kendi memleketine, aldığından daha fazlasını verebilecek karaktere sahip değil..

Bizim milletimiz yazının değil sözün hakikatine itibar eder.. Yani, ilim ve irfânı şifâhî kanallardan temine temâyül gösterir..

Kur’ân’daki “oku” emri de “yazı”ya değil hakikat ve tefekküre matûftur.. Bu âyete telmîh ile okumamaktan şikâyet ise şarlatanlıktır..

Okumak farklı sınıf ve seviyelerde, ihtisâs ve zevk ameliyesidir.. Bu sebeple herkes kitap okumak zorunda değildir..

Ayrıca kitap okumamak hiç kimseyi câhil  bırakmaz.. Çünkü, cehâlet ile ümmîlik* başka başka şeylerdir.. 
*Okur yazar olmamak.

*

Bazı zevat bu tivit silsilesinde, “kitap okumamaya” medhiye düzüldüğü zannına kapılmış:)

Halbuki kitap okumanın farklı seviyelerde bir ihtisas ve zevk meselesi olduğunu ifade etmiştim..

Evvelâ okuma yazma bilmek ile “okur” olmak başka başka şeylerdir.. Zarurî eğitime tabii tutulan zümrenin “okur” olmadığını fark etmek gerek.

Günümüzde okuma yazma oranının %96’lara ulaştığı halbuki bu nisbetin Osmanlılarda %4-5 civarında olduğunu söyleyenlere aldanmayın..

Evet bugün çok küçük bir yaşlı grubu hariçte tutarsak herkes okuma yazma biliyor.. Fakat asıl mesele şu ki bu kitle ne okuyor?

Bu kitlenin ekseri tabela, altyazı, mesaj, trafik levhası gibi modern hayata tutunabilmek için zarurî olan şeyleri okuyabiliyor ancak:)

Artık şunu kabul etmemiz gerekiyor: Zarurî eğitim neticesinde okuma yazma bilenlerin çok cüz’î bir kısmı “okur” hüviyeti kazanabiliyor..

Türkiye’deki gerçek okur kitlesi Osmanlı’daki okur yazama bilenlerin oranının da altında görünüyor.. Benim kanaatim %2-3 civarında..

Osmanlı ve Cumhuriyetin ilk yıllarındaki liselerin eğitim kalitesinin bugünkü üniversitelerden çok daha iyi seviye olduğu muhakkak..

Kontrolsüz bir şekilde başlatılan okullaşma hamlesi, “şişkin” bir okuryazar kitlesi oluşturdu fakat bunu “okur”a tahvil edemedi..

Bu sebeple Türkiye nüfusundan hareketle “kitap okuma” oranı tespit etmeye ve bundan iştikâya hakkımız yok diye düşünüyorum..

Meselenin bir diğer ciheti ise bizde şifahî geleneğin halâ çok müessir olduğudur. İnsanlar çoğu kez kitaba müracaata lüzum duymuyor.

Çok okuyan toplumların ekserinde insanların sosyal bağları oldukça zayıf ve kitap onlar için bir sığınak olabiliyor..

Toplumumuzun ekseri; pratik bilgiler ihtiva eden üç beş kitap ile hayatını idare ediyor. Bunların bir tık üstü ise S. Yağmur okuru olabiliyor..

Okuma fetişizmine” tâbi tutmamamız gereken büyük kitle işte bunlar.. Bu kitleyi popülaritenin kucağına itmekten kaçınmak gerekir.

Belli bir ilmî disiplin içinde yetişmeden gelip “okur” statüsünü kazanmış bir kitlemiz daha var ki en tehlikelileri işte bunlar..

Bugün hadis ve Kuran üzerine kaleme alınmış birkaç popüler kitap okuyan, eline elek alıp Kütüb-i Sitte’den hadis elemeye başlıyor.

Geçenlerde birisi Hayyam’ın diyerek saçma sapan bir şiir okudu. Bu şiir Hayyam’a ait değil dedim. Yanındakilere dönüp büyük bir özgüvenle:

Bu adam cahil, bir de edebiyatçı olacak.. Git bak kardeşim feysbukta bu adamın şiirlerini paylaşıyorlar diye çıkıştı..

Bu adama verilebilecek hiçbir cevap yok.. Çünkü toplumda geniş bir ordu hâline gelen cehl-i mürrekep zümrenin bir ferdi..

Adam gelmiş, Hâfız’ın şiirlerini okumak için Farsça öğreneceğim, diyor. Fuzulî, Nevî, Yahyâ, Nefʽî, Bâkî okudun mu? Cevap, hayır..

Kendi lisanında yazılmış şiiri okumaktan âciz iken farklı bir dilde aynı şiir geleneğindeki bir şairi okumak isteyecek kadar ahmak..

Aslında ne Farsça öğrenebilecek istidadı ne Hâfız okuyabilecek şiir zevki var.. Bütün derdi, ortamlarda Farsça bir iki beyit terennüm etmek.

Kanaatim şudur ki birkaç kitap okumayla elde edilecek bilgiden insanın haddini bilmesi evlâdır..

Osman Özdemiroğlu‏ @diligamdidebusra-kucuk-imza-gunu-izdihami

 
Herkes kitap okumak zorunda değildir için yorumlar kapalı

Yazan: 25 Haziran 2017 in Altı Çizili Satırlar, Şiir Gibi

 

Etiketler:

Geçmiş Zaman Açıları

boğaz’da çiviyazısı gemiler arasında
italik yelkovan sürüleri
orada kayıp bir cenin
belli belirsiz gülümserken
ve bilmediğimiz bir dilde
şarkılar uydururken hayat için
hatırlıyorum kâbus korosunun
o anlayamadığım hitabını
“şimdiazsonrahiçbirzaman”

haliç’te içli bir mandolin
akortsuz düşleriyle
ses verirdi
hep çocuk kalacak bir yetimin
içinde biriktirdiği itirazlara
ki kimse duymazdı onu
çöplenen martılardan başka
ve bukağı tam da yürekteyken
“şimdiazsonrahiçbirzaman”

yaşlı bir babaydı iskelede
unutmuş kendini ıslatan bütün dalgaları
unutulmuş kendine bağlanan vapurlarca
bütün çocukları ölmüş bir baba gibi
gözleri sebepsiz yere ufukta
ve unutmadığı çocuklarıyla konuşurken
hiçbir martı konamıyor
o kör bırakılmış babaya
“şimdiazsonrahiçbirzaman”

Suavi Kemal Yazgıç
Taş Suya Değince / Ebabil Yayınlarıbutun-cocuklari-olmus-bir-baba-gibi

 
Geçmiş Zaman Açıları için yorumlar kapalı

Yazan: 25 Haziran 2017 in Türk Şiiri, Şiir, İstanbul Şiirleri

 

Etiketler:

Ve Adam Ve Çocuk Ve Kırlangıçlar

adamın içindeki çocuk ölüyor
çocuğun içindeki adam

kelimesizliği giyiyor adam
kelimelerinden soyunuyor çocuk
ve hayata giden yollarda
saat kulelerine inat
çoğalıyor kırlangıç cesetleri

ölüyor adamın çocuğu
ve çocuk
adam olamayacağını görüyor
denize indirilmiş tabutlarda

“ne çok yalan söyledim
duyulmadı” diyor çocuk
adam ekliyor
“ne çok yalan uydurdum
hiç biri uymadı
biçimsiz gövdeme”

çocuk soğuyor avuçta
adam çocuğun kalbinde
bin parça oluyor
kelimelere inat
ve kırlangıçlar
uçuşlarıyla
akşamı bildiriyor yanılanlara

çocuk büyüyor
adam unuttuğu bir büyüye kapılıp
kayıplara karışıyor nedense
“sessizlik büyüdükçe
çöl yürüdü içime
çöl büyüdükçe
sessizlik yürüdü”

“ve akşam mirim, akşam”

Suavi Kemal Yazgıçsuavi-yazgic-siiri

 

 
Ve Adam Ve Çocuk Ve Kırlangıçlar için yorumlar kapalı

Yazan: 25 Haziran 2017 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

İsmet Özel – Şiir Okuma Kılavuzu

Bu yeryüzünde insanoğlu şairane mukimdir.

*

İnsan mısralarda, şiirlerde hiç kimsenin elinden alamayacağı bir yurt bulur.

*

Şiirin yüzünü hiç kimsenin hatırlamadığı bir dünyada birinin kalkıp, şiirin tanınmaya değer bir yüzü olduğunu, ortalıkta dolaşan renkli ve solgun yüzlerce hayaletin yalnızca maskeler olduğunu söylemesi lazım.

*

Artık edebiyat çevrelerinde edebiyata ilişkin ölçülerin esas alınması ayıp sayılmaya başlandı. Üstelik artık edebiyat çevresi diye bir şey yok. Artık şiir(!) değerlendirmelerine paranın, apoletlerin ve koltukların gölgesi düşmüştür. Artık çevreden değil, piyasadan söz etmek; okuyarak, tadına vararak değil, pazarlıkta uyuşarak bir şeyler elde etmek zamanıdır.

*

Şiir saygısı vardı bir zamanlar Türkiye’de ve bu saygı insanların saygıya değer şeylere özenmelerine de yardımcı olurdu.

*

Sözünü ettiğim, niteliklerini dile getirmeye çalıştığım ortam Türkçe’nin henüz sevildiği bir ortamdı. Belki bu sevgi yüzünden şiirin uyardığı bir çok başka şey de seviliyor, hayat karşısında vekar ve sevecenlik elde tutulmaya çabalanıyordu. Bu çabaların boşuna olduğunu o dönemleri yaşamış hiç kimse söyleyemez. Şiir, kendisini besleyenlere hizmet eder, şiirden beklenen yarar ne ise o elde edilirdi. Yani bu insanlar iç dünyalarında belirginlik kazanmış değerlerden ötürü başlarını dik tutmayı, ucuz ve bayağı değerlere dirsek çevirmeyi bilirlerdi.

*

Bir insan şiir okumayı seçmişse, bu okuma süresince ve sonucunda kişiliği, kimliği ve yeryüzünde sahip olduğu yer bakımından şiirden bir kazanç sağlamayı düşünüyorsa, yapacağı bu işi tesadüflerin umursamaz akışı içinde değil de kararlılık içinde gerçekleştirme yolundaysa o insanın şiir okumak için bir kılavuza ihtiyacı vardır.

*

Sokaktaki adam. ‘Ekmek nasıl yenir?’ biçimindeki bir soruyu saçma bulur. Biri kalkıp da ona, ‘Ayağındaki pabucu nasıl giydin?’ diye soracak olursa, delilerle uğraşmaya niyetim yok diye düşünüp belki cevap bile vermez. Ama bu sorular önemli, ciddi sorulardır ve cevapları, ‘Şiir nasıl okunur?’ sorusunun cevabı kadar çetindir.

*

Demek ki insanca bir etkinlik olarak davranışlarımızın anlamı üzerinde bir açıklığa varmak zorundayız. Yapıp ettiklerimizin mahiyeti, eylemlerimizin hakikati onları nasıl yapmamızı da gösterecek, yürünecek yolu işaret edecektir. Öyleyse ‘Şiir nasıl okunur?’ sorusunu, ‘Şiir okumanın anlamı nedir?’ gibi sorularla birbirlerinin yanında, biri ötekine yardımcı olacak biçimde sormak gerekir.

*

Yokluğunu hissettiğimiz şey içimizde bulunması gereken ‘zımni’ bütünlük, bütüne ait olma duygusudur. Zaten sevmemizin, acımamızın, öfkelenmemizin, böbürlenmemizin, zavallılaşmamızın, tanrılaşmamızın bu bütünle, bu bütünü anlamak isteyişimiz veya anlamak istemeyişimizle bir ilgisi vardır. Şiirin ‘theme’i ne olursa olsun, şiir gerçek derinliğini, yüceliğini, değerini insandaki bu ‘hasret giderme’ duygusunda bulur.

*

Şiir okumak isteriz, çünkü bütüne, bütünümüze, bütün içindeki yerimize varma zorluğunu bu insani ve insan dışı aygıtla yenmek isteriz.

*

Şiirden (belki söz sanatları başta olmak üzere bütün sanatlardan) aldığımız doyum, kendimizin bir bütün olduğu ve kendi bütünümüzün de bir bütüne ait olduğu hususundaki inancımızın pekişmesidir. Ne var ki şiirle elde edilen doyum aynı zamanda bir açlığın başlangıcıdır çünkü her şiir insanın bütünle arasında bulunan mesafe hakkında sahip olduğu bilinçlilik durumudur, her şiir insanın bütüne olan hasretini kamçılar.

*

İnsan kendi doğrularını dış dünyanın somutluğu içinde bulursa şiire yüz vermez.

*

Böyle bir isteğin insanın içinde kabarması için insanın kendi doğruları ile dış dünyanın somutluğu arasında bir uyumsuzluk, bir basınç farkı olması gerekir.

*

insanı yapayalnız bırakan bir dünyadır.Yapayalnız insan, seçmelerini kendine zorla kabul ettirilen düşünme yolları içinde yapmaktan tedirginlik duyduğu zaman şiir okuyabilir.

*

İnsan kendinin en sahici dilini, authentique anlaşma gücünü devreye sokabilirse şimdi içinde bulunduğu durumdan çıkabilir. Şüphe yok ki şiir insanın hangi yolda yürüyeceğini gösterebilecek bir etkinlik görevini yüklenemez. Onun yüklendiği yalnızca insanın kendi olmayı önemsemesidir. Kendi olmayı önemsemeyen insan, dünyadaki yerini alma onuruna da kavuşamaz. İnsanın kendi olmayı önemsemesi ancak kendisi hakkında bir bilgi, bir bilinç hem içkin (immanent) hem aşkın (transcendant) bir kavrayış elde etmesiyle mümkün olur. Bu bilgiyi, bu bilinç ve kavrayışı elde etmenin yolu, insan hayatında şiire gereken yeri vermekten geçer.

*

Bence şiiri her şeye bulaştırmak, her şeyi de şiire batırmak doğru değil. Böyle bir tutumu benimseyecek olursak hem şiiri sanki hiçbir belirgin vasfı yokmuş gibi kimliksizleştiririz, hem de şiirin belirgin vasıflarını yalnızca biçim özellikleri düzeyine indirmiş oluruz, yani şiir dilin süslü bir durumu olur sadece. Şiir ancak kendi onuruna sahip çıkarak bize kadar gelirse şiirdir. Başka bir etkinlik içinde şiir aramak fanteziden öte anlam taşımaz. Eğer bilimde, felsefede, diğer sanatlarda, siyasette, gündelik hayatta ’şiir’ olan bölgeler varsa söylenen veya yazılan şiire ne gerek var? Şair kim?

*

Başka bir şey daha var: O da bazı şairlerin kendilerini siyasi doğruları, inanç soyutlamalarını savunabileceklerine inandırmış olmalarıdır. Ama ideolojik doğrular her zaman şiirin taşıdığı canlı işaretten daha aşağı düzeydedir.

*

Şiirler, bir dünya görüşünün kaynak metinleri değildir. Hangi metnin bir dünya görüşünün kaynağı olduğunu söylerseniz, o metnin artık şiir olmadığını söylemiş olursunuz. Biz bir şiiri herhangi bir dünya görüşü sahibi olmak, ya da bir dünya görüşü içinde haklı delillerle kendimizi beslemek için okumayız. Bu yüzden de şiirin iyi ya da kötü oluşu o şiirde yer alan yargıların doğru veya yanlış kabul edilmesiyle ilgili değildir.

*

İdeolojik konumu ne olursa olsun bir şair gerçek parıltıyı ancak gelenekçiliğe ve ilericiliğe musallat olan ‘tevali’ zincirini kırdığı, hazır düşünme kalıplarını parçaladığı zaman ele geçirebilir. Şiir okuyanlar da eğer şiir yoluyla herhangi bir şey sağlama durumuna geçerlerse, bunu ancak hazırda bulundurdukları anlayışlarının dışına çıkarak başarabilirler.

*

Şiir yalnız düzyazıya değil, başka hiçbir sanata, hiçbir biçime, hiçbir eyleme dönüştürülemeyen bir anlatım aracıdır. Musikisinin elinden alınmasıyla, imalarının açıklığa kavuşmasıyla, düzgün bir sözdizimine ulaşmakla düzyazıda ifadesini bulan metin şiir olmasa gerektir. Şiir başka anlatım yollarıyla varılamayan bir beşeri anlatım sanatıdır. Düzyazıdan beklenen hiçbir görev şiire yüklenemez.

*

Şiir başkaldıranların, haksızlığa uğrayanların sesidir, evet; çünkü şiir çoğunluğun kabullerindeki hapishaneyi, herkesin rahatlık duyduğu değerlerdeki işkence aletini görebilme ayrıcalığına sahip insanların yakınlık duydukları bir etkinliktir. Şiir okumak bu büyük hapishanedeki kardeşlerin birbirlerinden haberleri olmalarına, işkenceye birlikte direnmelerine yarar.

*

Sevmek, sevdiği için korumak, sığınmak, sığındığı için teselli olmak, hoşnutluğu aramak ve bu yüzden hoşnutları aramak insanlara çok yakışan tutumlardır. İnsan kendine yaraşan bu tutumları şiir okuyarak pekiştirebilir.

*

Şiirin özgürlüğe ihtiyacı yoktur ve fakat özgürlüğün şiire ihtiyacı vardır. Demek ki şiir için özgürlük istemek beyhudedir; istenilecek olan özgürlük için şiirdir. Çünkü şiirin yeri ve işlerliği insanların yaptıklarının muhteva kazanışındandır. Değerli olan eylemdir, ama eylemin hangi değerde olduğunu ve giderek değerli olup olmadığını öğreten şiirdir.

*

Ayak sürüyen şiir dünya düzeninin ölgün ruhunda yuvalandığı için hesaba katılmaz, ama ayak direyen şiir dünya düzenindeki öldüren ruha göndermede bulunduğu için korunmaya hak kazanır.

*

Her iki halde de şair insandaki duyarlı alanların kendi sesine açık tutulduğu güvenini içinde taşır. Şairleri bu güveni kaybetmedikleri, bu yüzden de insandaki duyarlı alanı bir bekleyişe dönüştürme çabasını terk etmedikleri için affedebiliriz.

*

Kur’an-ı Kerim Müslümanlara asli (tözel) değerlerin akli (logik, sözel) yönünü göstermiştir.
Kur’an aynı zamanda Furkan olmaklığıyla Müslümanlara seyfi (tüzel) ve bedii (güzel) değerlerin nelere tekabül ettiği konusunda yön göstermiştir.

Müslümanların dünyasında etik-estetik-epistemolojik eylem alanı bir bütün olmaya başkalarının dünyasından daha yatkındır. Ama yine de bu olgu şiir için Müslümanlık veya Müslümanlık için şiir formülünü haklı çıkarmaz. Söz konusu olan bir zihni köprüdür yani iki ayrı yaka zaten vardır.

*

Bir basitleştirmeyle, elinde tutanlara medeni, ele geçirmeye çalışanlara barbar demek mümkündür. Merkez dışında kalanın önünde iki seçenek vardır: Ya merkezdekinin üstünlüğünü kabullenecek ve medeniyetin kendine biçtiği bir yere rıza gösterecektir, dolayısıyla medeniyetin dilinden anlar hale düşecektir; ya da merkezin üstünlük iddiaları karşısında savaşı göze alacaktır. İşte o zaman barbarlığı da üstlenmiş sayılır, çünkü söyleneni anlamamaktadır. Daha önemlisi, bir şeyler söylemekte, ama söyledikleri medenilere anlaşılmaz gelmektedir.

Bir hak arama dili olarak şiirin modern dünyada tuttuğu yer toplum ilişkileri içinde barbarın tuttuğu yere uygun düşer. Her ikisi de asıl söylenecek şeyin söylenmekte olandan farklı olduğuna işaret ederler.

*

Şiirde neyin fazla, neyin eksik olduğunu sormamız abes. Ne dağda bir şey fazla, ne vadide bir şey eksiktir. Bizi besleyen şiirdeki fazlalık, şiirdeki eksikliktir. Ama şairde neyin fazla neyin eksik olduğunu sormamız gerek. Çünkü yıllardır Türkiye’de şiirin yazılan bir metin olduğu kabulü, şiirin şair işi olduğunun anlaşılmayışı şiirden elde edeceğimiz besini berbat ediyor.

*

Şiir yüzümüze çarpan bir övgü veya sövgüdür. Şiire özgü sorular yoktur veya şiir kendisi soru olmaklığıyla vücut bulur.

*

Şiir bilgisi, yani kendilik bilgisi insana bir şey getirmez, insandan bir şey götürmez de. Ne yapar peki? İnsanın kendi kendisini görmesine engel olan gerçekleri yok eder. Bu gerçekler insanı tanımlara tıkmaya çalışan yanılsamalardır. Övgüler ve sövgüler akla uygun tanımlamaları aşmak için vardır.

*

Şiirle oluşan kendilik bilgisi insana şunu söyler: Sen güncel kendiliksin. Bak kendini gör: Hep kendin, hep kendin. Duyumsanan her şeyde kendi katkını, kendi katılımını görmüyor musun? Öte yandan dine uyarak kendini bilme girişimindeki insan kendi olan kısmın yalnızca bir görevi yerine getirebilecek kadar olduğunu anlar. Kendini bil ve riayet et. Dinin veya bilgeliğin söylediği budur.

Kendini tasarlama ihtiyacındaki insan şiirle içli dışlı olmaya can atar. Kendini bilen insan da gittikçe azalmayı öğrenir. Kendilik bilgisi insana, insanlara olan ihtiyacı artırır. Kendini bilen insan yardımın insanlardan gelmeyeceğini de bilir.

*

Ucunda ölüm olmayan şeyi ciddiye almak zorunda değiliz.

*

Ayak sürüyen şiir dünya düzeninin ölgün ruhunda yuvalandığı için hesaba katılmaz.

*

Şiir okuma isteği duymamız, yokluğunu hissettiğimiz bir şeyleri tamamlamak, bir zorluğu gidermek ve nihayet bir doyum sağlamak içindir.
İsmet Özel
Şiir Okuma Klavuzu
Şule Yayınları
8. Baskı, 2004siir-okuma-klavuzu

 
İsmet Özel – Şiir Okuma Kılavuzu için yorumlar kapalı

Yazan: 25 Haziran 2017 in Altı Çizili Satırlar, Şiir Sanatı

 

Etiketler:

 
%d blogcu bunu beğendi: