RSS

Etiket arşivi: Ülkü Tamer

O Eski Bir Güvercindi

O eski bir güvercindi gittikçe hatırlanan,
O eski bir güvercindi, uçması da iyiydi bana kalırsa
O eski bir güvercindi, çünkü tenhaydı şehirler,
Benim saçlarıma saklanırdı, benim saçlarım çalılara;
Onu görürdüm göllere girdiğimde, bıldırcın avladığımda akşama,
Gelir ateşime sokulurdu, o eski bir güvercindi,
Başka kimsecikler de yoktu galiba.

Bir başıma sevişen adam mıydım, ben neydim?
Silâhlarımı da severdim, güvercini de,
İnsanları da severdim, hiç görmemiştim oysa,
Ama ben insandım ya, o eski bir güvercindi,
O eski bir güvercindi her şeyi anlamaya.

Nasıl olduysa oldu, sardılar beni birden:
Kadınlar ve erkekler, kemikleri de ortada,
Anlamadım bir türlü, durmadan yürüdüler,
Durmadan toprak kazdılar, şapka giydiler;
Hürlük vardı, verdiler onu, istemek için yeniden,
Belki aldılar geri, beni bağladılar ama;
O eski bir güvercindi, şaşırdı olanlara.

O eski bir güvercindi, bıraktı beni onlara,
Götürmedi kanatlarından bir başka yalnız suya,
Geçti çocuk gölgelerinden, dönmedi artık,
Yapacak işleri vardı utanmaktan başka.

Ülkü Tamerguvercin-siiri

 
O Eski Bir Güvercindi için yorumlar kapalı

Yazan: 26 Aralık 2016 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Bir Adın Yolculuktu

1

Kavaklık neresiydi, İthaka neresi
Belki Kırkayak bahçesinden başlamıştı yolculuğun senin
Belki Nurgana’dan
Başpınar’da konaklar mıydı Odysseus
Penelope kurar mıydı tezgâhını Kayacık’ta
Troya neresiydi
Agamemnon
Bir dağ-yüreğinin sesiydi

Meyan şerbetçileri dolduruyor sokakları
Sebil sarıp sarmalıyor ikindiyi
Alçalan güneşin altında Kyklops
Birecik yolunu gösteriyor tek gözüyle
Dağ yeli, dağın yüreği, söyle
Kimdi Odysseus
Antep’e gelenlerin delisi miydi

2

Berberlerin artık yorulma saatinde
Düşlerin bitip bitip başladığı bu saatte
Eşekleriyle yola koyuluyor pazarcılar
Bu adam Mazmahor’a yakın oturur
Bir adı İbrahim’dir, bir adı başka
Turuncu güvercinler yetiştirmeyi koymuş aklına
Güneş doğdu muydu üzülür
Olmayan kılıcını takıp beline
Hüyüklerde bir Aias aranmaya başlar hemen
O gelen kim
Sorma bana
Adını hiç söylemez
Sirenlerin diliyle konuşur sadece

Şu gelen Humanızlıdır
Güvercin değil, evler büyütür içinde
Boş vakitlerinde taş yontar
Öyle bir sur yapacak
Öyle bir kale kuracak ki günün birinde
Tahta atlar değil, uçan atlar bile giremeyecek
Gümbür gümbür yalnızlığına Hektor’un

Berideki ise leblebi satar
Akhilleus’n düşlerine mi özenir kalburu başında
Yoksa Patroklos’un ölümüne mi
Kendisi bile bilmez bunu
Kafası karıştı mıydı
Alır bir avuç leblebisinden
Alleben’de rakı içmeye gider

3

Neresiydi İthaka
Ne işi vardı burada Odysseus’un
Yılanların uykusunda ne işi vardıSığırcıkların akşamında
Kanatlı kısrakların uçuştukları gecede
Sabahın sessiz patlayışında ne işi vardı

Hep bunu soruyor, bunu konuşuyordun

4

Yolculuğun nereden başlamıştı senin Antepli
Bir yolculuğun Davut’un demirci dükkânından
Bir yolculuğun Şükrü’nün götürdüğü bayram yerinden
Bir yolculuğun Mehmet Efendi’nin Camlı Kahve’sinden
Bir yolculuğun Nakıp Ali’nin sinemasından
Bir çok yolculuğun Nakıp Ali’nin sinemasından
Bir yolculuğun Arasa’daki isimsiz kebapçıdan
Bir yolculuğun Uzunçarşı’daki buzlanmış tuluklardan
Bir yolculuğun Kalealtı’ndaki boya kokularından
Bir yolculuğun Dunlop Garajı’ndaki dokuma tezgâhlarından
Bir başka yolculuğun
Narlı’daki sivrisinek uykularından başlamıştı senin

Narlı neresiydi, İthaka neresi
İthaka neresiydi, Troya neresiydi
İstanbul neresiydi Ulukışla’dan sonra

Kayacık’ta mekik atarken Penelope
Düşünüyordu:
İstanbul
Uslu bir çocuğun sesiydi

5

Günlerden, güneşlerden, karanlıklardan geçtin

Dehlizlerden, akrep sırtlarından geçtin

Karpuzatan’dan, Dülük Baba’dan ve her gün Saburcu’ndan

Hacivat oynatanların şarkısından

Kaçakçıların saatinden, Çukurbostan’da bekçi düdüklerinden

Her gün en az bir kere geceden geçtin

Bir adın yolculuktu, bir adın başka

Şafak sökerken Zeus
Hemingway’in öykülerini bırakıyordu senin sunağına

Tarancı, Necatigil, Ziya Osman Saba
Kitapçı dükkânını taşıyordu Arif Güzel’in
Yılanın su içtiği pınar başına

Lady Macbeth’i savuruyordu düşlerine uyku

Kimbilir nereden başlatmıştın yolculuğunu
Sait Faik’den mi, O’Henry’den mi, Çehov’dan mı
Su almak için indiğin istasyon
Bozkırında mıydı Gorki’nin, Konya ovasında mı

Vagon penceresinden arılar giriyordu
Gümüş örümceklerle savaşarak

Günlerden geçiyordun, gecelerden
Troya’da arıyordun Antep’te yitirdiğin dizeleri
Eliot koşuyordu yardımına, Pound, Jacob, Frost,
Dıranas, Nâzım, Dağlarca,
Caldwell, Steinbeck, Istrati, Poe, Kafka, Silone,
Bruegel, Dufy, Picasso, Degas, Vlaminck,
Alberti,
Andrade,
Lorca.

Bu arada adını soruyordu koridordaki saraç.

Bir adın yolculuktu, bir adın sevda.

6

Çocukların artık yorulma saatinde
Güneşin batıp batıp doğdurğu bu saatte
Yola koyulan pazarcılar oldun
Tahta bir iskemleye oturup kahveleri dolaşyın
Hermes’in sandalları bile gerekmiyordu sana
Haritalarını çizmek için Olympos’un, Gâvur Dağı’nın

Surlar yaptın
Leblebi sattın kendine

Narlı, Haydarpaşa, Waterloo, Gare du Nord, Termini
Bütün istasyonlarına uğradın dünyanın
Her yere biletini her yerden aldın

7

Kavaklık neresiydi, İthaka neresi
Kimdi Odysseus
Antep’ten gidenlerin delisi miydi

Ülkü Tamerbir_adin_yolculuktu_siiri

 
Bir Adın Yolculuktu için yorumlar kapalı

Yazan: 22 Nisan 2016 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Mart Öncesi

Martının görüntüsüyle martı
Suda birleşirler
Bütün gün bunu düşündüm
Birşey kalmadı o yıldan artık
(Soluk otlar var
Tuz renkli)
Tuzla çürüttüğümüz
Yalnız yapraklar kaldı o günlerden
Gerisini hep temizledik güz akşamlarında
Birşey kalmadı o yıldan artık yaşayışlarımızdan yapraklardan başka
Birşey olmamış gibi sanki
Sanki sevgilerimiz sevgilerimiz yaşayışlarımız hep değişmiş
Kendimiz bile yabancıyız o anılara
Neden ağlayayım bunlar için
ona ne verdim ki
Acılardan acılardan acılardan başka
Martı
Görüntüsüyle birleşir kış sularında

Archibald Macleish
Çevire: Ülkü Tamerhuzun-siirleri

 
Mart Öncesi için yorumlar kapalı

Yazan: 10 Ocak 2016 in Çeviri Şiirler, Şiir

 

Etiketler: ,

Bir Mektup

bir mektup
“…
İki fotoğraf gönderiyorum sana.
Birini bir dergiden kestim,
1919’da Amerika’da çekilmiş, Nebraska’da
Bir zenciyi linç edenlerin, yakanların yüzlerini göreceksin,
Ama seni bilirim dostum,
O yüzlerin arkasında gizlenen filigranlı hışırtıyı hemen duyarsın
ve geceye nefretin beyaz karıncalarını dağıtan
kutsal alevi hemen hatırlarsın.
Bizim kelimemiz sevgidir,
ama sözlükte nefret daha önce gelir;
elinde çiçeklerle fotoğrafçıya poz verenlerden
bu eşsiz fırsatı kaçırmamak için başını uzatanlardan,
plajda resim çektirir gibi kasılanlardan nefret et,
bunlar zavallı kuklalardır diye düşünme,
zavallılar bir zenciyi yakabilir belki,
ama tarihin sayfalarına et kokularıyla burun buruna geçmez.
Bu alçakların köpekliği yüreklendiriyor ustalarını,
nefretimiz onların arasından süzülüp sevgiye dönüşecek.

İkinci fotoğraftaki katillerle biraz daha acıyarak bakabilirsin.
Vietnam. 1965. Bir Amerikan müzikalini seyreden askerler.
Akıtılmış kanları su diye kullanan pirinçlerin üstünde çektirmişler bu fotoğrafı
Kim bilir, belki başka bir müzikali seyrediyorlardır bugün Kamboçya’da
yarın bir başka ülkeye taşıyacaklardır;
milyarlarını çoğaltmak uğruna Bob Hope
ulusal kıyafetler giyerek güldürmek için onları
arkalarından o ülkeye taşınacaktır.
Kulakları çığlıkları duymayacaktır artık,
kolları bağlı beş yaşındaki çocukların şakaklarına namlu dayarken
“Amerikan hayat tarzı”nı yansıtan espriler patlatacaklardır.
Asya ormanlarının yeşil yapraklarından dolar süzülmesine yardımcı
olacaklardır.

Sevgili dostum,
benim mektubum değil, bu fotoğraflar birer hançer olsun sana,
dünyanın acısından renk kapan birer hançer.
Tükür bu fotoğraflara, duvarlarını kazımaya başla,
taşa sürünen bıçağın sesi bir dinamit gürültüsüne dönecek,
göreceksin,
içindeki inilti bir haykırış olarak yükselecek dudaklarından.”

Ülkü Tamer

 
Bir Mektup için yorumlar kapalı

Yazan: 12 Ekim 2014 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Bir Soyguncunun Yüzü

Artık yüzün
Yaşlı bir adamın yaşlanmaya başlamış yüzü,
Uzun süredir yolcuların inmediği
Bir hanı andırıyor gözlerin.

Kanlı, akıtan bir sevgiyle örtmüştük yeraltını,
Durgun bir sevgiyle açacağız gökyüzünü,
Senin yüzün
Durgun bir sevginin yıktığı gökyüzü.

Bir boğa getirdim sana,
Soluyan bir boğa değil bu,
Soluk alan bir boğa getirdim sana,
Şiirin, güvenin, aşkların,
Sahi, aşkların boğasını,
Çekimser, bekleyen boğasını,
Bu çeşit sıfatların boğasını getirdim.
Aynı boğa, kolunun altından geçen
Tek başına yaşadığın süreyi
Bir bıçağın ucuyla Olympos arasında.
Hades’den kaçırdım onu, bak,
Biraz yaralanmış, biraz zincire vurulmuş,
Senin zincire vurulmuş yüzün
Durgun bir sevginin yıktığı gökyüzü.
Elinin perdeleri iniktir bu akşam,
İki martı kuşunun yerleştirdiği
Senin sigarayı ürkekçe tutan,
Gittikçe titremeye alışan,
Üstünde dövmeler belirmeye başlayan
Ellerine, iki kuşun yerleştirdiği
Akla gelen her çeşit perdeler
İniktir, solmaktadır bu akşam.

Boğanı geri getirdim sana.
Hades’den, içimin evinden kaçırdım,
Göğsümün kurumuş mürekkebinden.
Senin için kaçırdım, yalnız senin için,
Senin sahici gözlerin için,
Senin sahici yüreğin için,
Senin sahici yumruğun için,
Senin için kaçırdım boğayı, sana.

Akşamdır, iniktir elinin perdeleri,
Bileğin, bir sigaranın düşmeyen külü,
Tırnakların, devlerin çiğnediği birer bitki,
Ucuzlamış uzun bir cekete benziyor parmakların.

Herakles’i bile titretir güçlü parmakların,
İstesen dünyanın bütün tüfekleri,
Yayları, hançerleri bir büyük testi olur,
Güneşi doyuran bir büyük kaynak,
İstersen mitologya yeniden yazılır,
Tunç bir dağa oyulur terli omuzların.
Senin terli omuzların ilerde ara sıra
Bazı şeyleri kopararak içinden
Usulca durgun sevgimi hatırlayacak.

Gören bir soyguncu diye adlandırır seni,
Oysa sen, yaşamanın iyiliksever soyguncusu,
Toprağın, duyguların, çıkışların haydutu,
Ürkekliğin, içtenliğin yol keseni,
Yalansızlığın, açıklığın korsanı,
Sevincin, sevincin, hüzünlerin eşkıyası,
Bir bardak birada ağlamanın haramisi.
Gören de bir harami diye adlandırır seni,
Yıllar sonra sert çizgilerini anar.

Akşamdır, iniktir elinin perdeleri.
Çocukların koştuğu bir avludur kalbin;
Dilsiz, ama ağlamasını bilen çocukların
Gökten geçen leyleklere bakması kadar
Sessizdir kalbin.

İşte, sana bırakıyorum boğayı,
Hades beni bekliyor, dönmeliyim;
Sen de beklenir birisin, unutma,
Kendinin bekleyicisi, kendinin tuhaf bekçisi,
Çık güneşe, yeni bir ateş kur
Herkesin, ama yalnız ikimizin boğasıyla.

Ülkü Tamer

 
Bir Soyguncunun Yüzü için yorumlar kapalı

Yazan: 15 Eylül 2014 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Yazın Bittiği

Yazın bittiği her yerde söylenir,
Böyle kırmızı kalkan görülmemiştir,
Ölüleri örten yapraklardan başka.
Çünkü sahiden yaz bitmiştir,
Göle bakmaktan usanır insan,
Koru tutmaktan, yol gözlemekten;
Çadırlar toplanır, yaralar sarılır;
Durgun bir yolculuk, uzun bir şapka,
Artık yaprakları beklemektedir.

Aşk mıdır kış gelince başlayan,
Beyaz bir kılıçla yürüyen aşka…
Bırakmaz olur kuşlarını ülkeler,
Yazın her yerde bittiği söylenir;
Yorgunluklar çoğalır silâhlardan sonra;
Kardan mezarları görülür ıssızlığın,
Ölü öpüşlerin koyuluğuyla…
Aşk kalmıştır otlarda yılı götüren,
Cesur savaşçıları taşıyan kışa.

Her yerde yazın bittiği söylenir,
Çürür çiçeklere yapışan kanlar;
Belki uzaktan iki atlı yaklaşır,
Belki yakından iki yaprak kalkar;
Akşamın örtüsü derelerde yıkanır,
Gökyüzünü görünce gecenin devi,
Çıkarıp şapkasından yıldızlar saçar,
Cüceler bunu bilir, gürgenler bilir,
Aşkın uyumadığı her yerde söylenir.

Ülkü Tamer

 
Yazın Bittiği için yorumlar kapalı

Yazan: 15 Eylül 2014 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Yenidoğan

1

Mektupsuz koma beni.
Bir daha, bir daha yaz adını mektubun sonuna.
Bana güler yüzünü gönder.
Yenidoğan’ı anlat.

2

Günün hangi saatte battığını görememiştik,
tepelerin arasındaydık çünkü,
sen evlere bakıyordun,
yüzündeki o çocuksu cesareti inceliyordum ben.

Evler dağları sırtlanmıştı
korumak için kendilerini çaresizlikten,
ocaklar yeryüzünün çamurunu yakıyordu.

Klarnetçiler, matbaa işçileri, bakkal karıları dolaşıyordu
günün battığı saatten sonra sokaklarda.

3

Saçlarının her teli bir dinamit fitilidir
yokuşları çıkıp yorgunluğa bıraktığın an gövdeni.

4

Mektupsuz koma beni,
denizi deniz yapan sensin,
ormanı orman yapan sensin,
sensin tezgâhta kan dokuyan,
gözlerinde serçeler yanan,
bir aşktan bir dünya kuran sensin.

Samanyoluna karışır gün ortasında attığın çığlık,
hafta sonlarında yaktığın ağıt,
tabutların ardında yürüdüğün yol,
koparıp yüzüne attığın başak.

Mektupsuz koma beni,
yılların sana öğrettiğini sen bana öğret,
parmaklarının gölgesini gönder.

5

Sevgilim, sevgili dostum,
yaşamayı pekiştiren bir çelik çivi olacak
Yenidoğan’ın acısındaki maya.

Sen o mayadaki umudu gördün.

Yaslar donanmış babaların pencere önlerinde
çocuklarına saksı sulattıklarını gördün.

Damarlarını fabrikalarda bırakan kızların
nişanlılarında yeni bir yürek bulduklarını gördün.

Nasırların yanıbaşında tarlalar gördün.

Kopan derilerin altında gökyüzü gördün.

Gördün her şeyi,
topladın her şeyi,
acına renk katıldı çeyiz sandığında.

Gülüne dipdiri bir sap takıldı.

6

Mektupsuz koma beni.
Aşkını uzun uzun anlat, utanma anlatmaktan,
senin elin benim elimi tutsun,
birlikte sıçratsın ayaklarımız
Yenidoğan’ın çamurunu,
aynı duvar halısına işlensin ceylanlarımız.

Dostum benim, yokuşlu yolum, düzgün ovam,
günün hangi saatte battığını görememiştik seninle,
tepelerin arasındaydık çünkü,
üstümüze keder çiseliyordu çünkü,
saçak altlarına sığınıyordu çocuklar,
her evin eşiğinde sessizlik vardı.

O sessizliğin marşını öğret bana,
gizli bir pınar gibi toprak altında akan
ama bütün kıtaları dolaşan marşı.

Ülkü Tamer
Ülkü Tamer’in yazdığı ‘Yenidoğan’ şiirinde ben üç yıl yaşadım:
Haydar Ergülen
Şiir Adımlı Bir Yolcu Haydar Ergülen / Sıddık Akbayır / Ferfir Yayınları
 
Yenidoğan için yorumlar kapalı

Yazan: 30 Mart 2014 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Düello

Yenilirsem yenilirim, ne çıkar yenilmekten?
Seninle çarpışmak kişiliğimi pekiştirir benim.
Ayak bileklerime kadar bu deredeyim işte,
Yerin yassı taşları tabanımın altında,
Alnımda birleşmekte güneşin raylarından
Hışırtıyla geçen kartalların sesleri.
Unuttuğum bir bitkinin yaprakları gibi
Göğsüme değerse kurşunların, ne çıkar?

Bilmem nişancılığı, tabanca kullanmadım;
Ama karşıma alıp seni horoz düşürmek de,
Seni vuramamak da yüreğimi pekiştirir benim.
Ölürsem güzel bir ölü olurum,
Saçlarıma yuva kurar bir anda kirpiler,
Kar, örtemeye kalkışır gökkuşağını,
Ve onurlu, yoksul böceklerin gazetecisi
Ben gülümserken resmimi çeker.

Ülkü Tamer

 
Düello için yorumlar kapalı

Yazan: 09 Eylül 2013 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Issız bir adaya düşseydiniz… Düşemezdiniz. Dünyada ıssız ada mı var şimdi?…

Düşemezdiniz. Dünyada ıssız ada mı var şimdi? Ama klasik soru öyle düzenlenmiş bir kere: “Issız bir adaya düşseydiniz, yanınızda hangi kitaplar, hangi plaklar, hangi insanlar, vb. olsun isterdiniz?”
Biliyorum, bıkkınlık yaratan bir soru bu. İnsana “hangi kitapları, filmleri, tabloları, yemekleri seviyorsunuz?” demenin dolambaçlı yolu. İlk sapıldığında belki bir tad taşıyordu, ama o kadar çok geçen oldu ki bu yoldan, tadı tuzu kalmadı. Olsun. Bir de ben sapayım bu yola. Bakalım neler göreceğim…

* * *

Konumuz kitap madem, ben de kitaplardan söz edeyim.
Diyelim bir gemiye bindim, gemi batacak, ben de kurtulup ıssız bir adaya çıkacağım. Yanıma ona göre kitap almalıyım. Ama çok olmamalı. Kolay değil, dalgalarla boğuşurken hem kendi canımı, hem de kitapları kurtarmam gerek.
Issız adada ne kadar kalacağım belli değil. Onun için, bir kitabı belki yüz kere okumam gerekecek. Bavulumu hazırlarken de yüz kere düşünmeliyim.
Kitaplığımın karşısına geçeyim. Hangilerini alsam?
Homeros olmadan olur mu? İliada mı, Odisseia mı? Odisseia biraz daha ağır basıyor. Artık hindistancevizinin mi, papayanın mı, bir ağacın gölgesine uzanır, kurnaz kralın serüvenlerini okurken, şiirle öykünün kusursuz dengesine bir daha, bir daha tanık olurum. Kafamda hem şiirler, hem öyküler oluşturur bu kitap. Bir yandan da ıssız adadan kurtulup kendi İthaka’ma dönmenin ipuçlarını yakalamaya çalışırım.
Edith Hamilton’ın Mitologya’sını da aldım mı, Odisseia’yı daha bir yerli yerine yerleştiririm.
Issız adada tek başına kimle konuşacak insan? Çiçeklerle, böceklerle ya da kendi kendine. Bir oyun kitabı almalıyım. Onu yüksek sesle okur, oynar, konuşma gereksinimimi böylece gideririm. Shakespeare. Yüzyıllara direnmiş. Benimle bir ömre mi direnemeyecek? Bir başıma olsam da, onun oyunlarından (belki yazarın aklından bile geçirmediği) toplumsal, tarihsel, siyasal, ruhbilimsel dersler çıkarır, kişilerin davranışları ve aralarındaki ilişkiler üstüne kafa yararım.

Romanlar… Issız ada deyince Robinson Crusoe. Ama istemez. Onun deneyimleri, 21. yüzyılın başlangıcını görmemiş birinin deneyimleriydi. Yararlanamam. Ortam aynı olsa bile, aynı dalgada buluşamayız. Defoe’yu da iki kere okumuş olmak yeter.
Başka romanlara bakayım. Bir Cervantes (Don Quijote), bir Stendhal (Kızılla Kara), bir Balzac (Eugenie Grandet), bir Flaubert (Madame Bovary), bir Dickens (Nicholas Nickleby), bir Gogol (Ölü Canlar), bir Dostoyevski (Yeraltından Notlar), bir Tolstoy (Savaş ve Barış), bir İlf ve Petrov (On İki İskemle), bir Hamsun (Göçebe), bir Haşek (Aslan Asker Şvayk), bir Melville (Moby Dick), bir Steinbeck (Gazap Üzümleri). Gorki’nin, London’ın, Faulkner’ın, Hemingway’in, Caldwell’in öykülerini de alırdım yanıma. Elbette Çehov’un öyküleriyle birlikte.

Bizim yazarlarımız? O kadar çok ki, bavul yetmez. En iyisi bir roman (Yaşar Kemal’in Demirciler Çarşısı Cinayeti), üç de öykü kitabıyla (bir Sait Faik’ten, bir Aziz Nesin’den, bir de Orhan Kemal’den) yetineyim.
Orhan Kemal’den öykü kitabı yerine Baba Evi’yle Avare Yıllar’ı da alabilirim.
Masal almamak olur mu? Kendi masallarımızdan birçoğunu ezbere biliyorum nasılsa. En iyisi Grimm Kardeşler’in masallarını götüreyim. Okumayı onlarla öğrenmiştim. Hem zengin bir hayal gücünün akıntılarına bırakırım kendimi, bir orman cücesinin şapkasına konup koruların derinliklerine dalar, bir kuşun kanadına atlayıp göğün yedi katını arşınlar, saray bahçelerinde bir tilkiyi kovalar, hem de biraz “nostalji takılırım”.

* * *

Şiiri ne yapacağız? Koca bavul doldu bile. Ama şiirsiz, değil bir ıssız adaya, Manhattan’ın göbeğinde lüks bir otele bile adım atmam. Dünya şiiri için bir antolojiyle, bir de kendi derlediğim Çağdaş Latin Amerikan Şiiri’yle yetinmeliyim. Başka çare yok. Ama araya bir Lorca, bir de Robert Frost sıkıştırabilirsem, ne mutlu bana.
Asıl sorun Türk şiirinde. Eskilerden… Hadi, bir fedakarlık yapıp Divan şiirini bırakayım. Halk şiirini ne etmeli? Pir Sultan’lar, Dadaloğlu’lar, Karacaoğlan’lar, Summani’ler olmadan ıssız ada çekilir mi? Onlar benim köklerim. O kökleri bu adaya da salmalıyım. Bir antoloji… Hangisi mi? Hepsi neredeyse birbirinin beş aşağı beş yukarı aynı. Asım Bezirci’nin iki ciltlik Türk Halk Şiiri’ni alayım. Dostumu da anmış olurum böylece.
Tanzimat, Fecri Ati, Edebiyatı Cedide. Geçmişte okuduğum kadarıyla yeter. Beni kapıp sürüklemeyen şeyleri okyanus dalgalarında ben mi sürüklemeye çalışacağım! Onlarla birlikte denizin dibini boylarım.
Cumhuriyet dönemi Türk şiiri… Asıl şimdi yandım. Yahya Kemal’den başlayıp, Dranas’dan geçip Dağlarca’ya, Külebi’ye, Necatigil’e, Cumalı’ya, Aksal’a… Şiirimizin altın çağını oluşturan 1940 kuşağına… Orhan Veli’ye, Oktay Rifat’a, Melih Cevdet’e… Onlardan Ahmed Arif’e, Attila İlhan’a, Cemal Süreya’ya… Refik Durbaş’a, Süreyya Berfe’ye… Sadece adlarını birer kağıda yazıp koysam, koca bir kitabın yerini tutacak. Tek çare yine antoloji. Sanırım Memet Fuat’ınkini alırdım.

* * *

“Issız bir adaya düşseydiniz hangi kitapları alırdınız yanınıza?” Hangilerini almazdım ki! Sadece edebiyat mı, coğrafya, tarih, toplumbilim ne güne duruyor? Resim kitapları. Baba Brueghel, empresyonistler. Mutlaka, ama mutlaka bir Norman Rockwell albümü. Bir atlas! Yerimi saptamak için değil, uzandığım yerde dünyanın en güzel gezilerini yapmak için. Ama kalkıp da, “Bir tek kitap alacaksın. Sadece bir tek kitap” deselerdi, neyi alırdım acaba?
Çocukluğumda Lübnan’dan dönerken naylon gömlek kaçırmıştım gümrükten… O yöntemle kendi şiir kitabımı kaçırırdım. Şarkı yapılmış bir – ikisi dışında hiçbir şiirimi ezbere bilmiyorum çünkü. Bakarsınız, kendi yazdıklarımı özleyiveririm. Ne yazdığımı da doğru dürüst hatırlayamazsam, o ıssız adanın kumlarında Antep’in Deli Abdurrahman’ı gibi döner dolanır dururum.
Alacağım tek kitap ise bir öykü kitabı olurdu. O’Henry’nin toplu öyküleri. Bitirince yeniden okumaya başlayabileceğim bir kitap. İncelmiş edebiyat beğenisine sahip yazarların, okurların küçümsedikleri, burun kıvırdıkları bir sanatçı O’Henry. Dönemini, çevresini, yüreğinin sıcaklığıyla, hem de nasıl ustaca bir öykü kurgusuyla yansıttığını değerlendirenler azınlıkta kalıyor.
Ama hiç sakıncası yok… Adanın o ıssızlığında nasıl olsa kimse karşıma dikilip de, “Bula bula bu magazin yazarını mı buldun?” diyemeyecek.

Ülkü Tamer

 
Issız bir adaya düşseydiniz… Düşemezdiniz. Dünyada ıssız ada mı var şimdi?… için yorumlar kapalı

Yazan: 09 Eylül 2013 in Şiir Gibi

 

Etiketler:

Nesli’yle Konuşmalar

avlu. ikindinin anayurdu.
önce avluya gelirdi ikindi,
sonra çatıya çekilirdi
gölgelerin sessizliğine takılarak.
kumru kuşlarım akşama hazırlardı.

denizi düşünürdüm zerdali ağacının altında,
dergilerde resimlerini gördüğüm denizi.
ikindi nasıl sarmalardı o büyük suyu?
ya okyanusu?

sökün ederdi sorular
okuduğum sözcüklerden süzülerek:
denizin tuzu nereden gelir,
gözyaşlarından mı denizkızlarının?

yakamoz
anıları mıdır balıkların?

dere okyanusun ipekböceği midir?

güneşin oğlu kime kılıç sallar gündüzleri,
kızı geceleri kime gülümser?

ayın ardında da uçar mı kartal?

ağaçkakan kimin şiirini yazar ağacın defterine?

neden toprağın altında arar
yıldızları salkımsöğüt?

cırcırböceği
neden yaprağın sesine sarmaz uykusunu?

bütün bu soruların yanıtlarını
yıllar sonra sende buldum. nesli.

sende buldum
dergilerde resimlerini gördüğüm denizi.

Ülkü Tamer

 
Nesli’yle Konuşmalar için yorumlar kapalı

Yazan: 09 Eylül 2013 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

 
%d blogcu bunu beğendi: