RSS

Etiket arşivi: Mehmet Kanar

Bir Gömleğin Kırmızı Çiçeği

Ayda’ya
1964

Taş çekiyorum omuzumda
Lâfızlar taşını
Kafiyeler taşını
Gurûb vakti ter dökerek geceyi
Karanlık çukurunda
Uyandırıyor
Ve renk katran karası oluyor
Tabutun körlüğünde
Ahenk nefessiz kalıyor
Sessizliğin patlaması korkusuyla
Ben çalışıyorum
Ve sözcük taşlarıyla
Yükseltiyorum
Sağlam
Bir duvar
Şiirimin çatısını üstüne örtmek için
İçinde oturmak
İçinde yaşamak için
Ben böyleyim.
Ahmağım belki de!
Kim bilir
Ben
Zindanımın taşlarını omuzumda taşıyorum
Meryem oğlunun haçı taşıdığı gibi
Sizin gibi değil
Celladınızın kırbaç sapını yontuyorsunuz
Kardeşinizin kemiğinden
Celladınızın kırbacını örüyorsunuz
Kız kardeşinizin saçından
Ve bencillerin kırbaç sapına kaş oturtuyorsunuz
Babalarınızın kırık dişlerinden

Ve ben kafiyelerin ağır taşlarını omuzumda taşıyorum
Ve şiir zindanına
Hapsediyorum kendimi
Çerçevesinin zindanında
Hapsolmuş resim gibi

Nice Aptal resim vardır
Ham insana ait
Yıllar öncesinin beninden
Kaybolmuş
Küçük çocuk bakışım var
Gözlerinde
Daha eski bir “ben”i yerine koymuş
Tebessümünü
Dudaklarına
Ve bugün ona bakışım
Günahlardan
Pişmanlık gibi

Benzersiz bir resim
Onun tebessümünü unutsaydı
Yanakları incelseydi
Hayat arayışında
Alnı çizik çizik olsaydı
Zamanın kölelik zincirine vurulmuş geçişiyle olurdu “Ben”!

“Ben” olurdu
Aynen!
Ben olurdu.
Çünkü zindanımın taşlarını
Omuzumda taşıyorum sessizce
Ve hapsediyorum ruhumun çabasını
Sözcüklerin dört duvarı arasında
Onların sessizliği patlıyor
Ahenklerin boşluğunda
Araştırıyor gözlerindeki bakışsızlığı
Renklerin çölünde
“Ben” olurdu
Aynen!
Ben olurdu; gülümsememi unuttum
İşte yanağım
İşte alnım

Böyleyim ben
Dilsiz lâfızların hoş ahenkli duvarlarının zindanı
Böyleyim ben
Resmimi çerçevesinde hapsettim
Ve adımı şiirde
Ve ayağımı kadınımın zincirinde
Ve yarınımı çocuğumun kendisinde
Ve gönlümü sizin pençenizde

Sizinle ortak çabanın pençesinde
Sizin sıcak kanınızı
İdam mangasının askerlerine içiriyordu
Soğuktan titreyen
Bakışları
Aptallığın donuk şekli olan askerlere

Siz
Kendi “şimdi”nizin mezar odası duvarını yıkma çabasında
Ve güvenerek yaslanıyorsunuz
Dirseklere
Kafatasınızın fildişi mecrasını
Ve emek penceresinden
Yarınınızın aydınlık kasrının tad manzarasını
Çabanızın hamâse ağzında mırıldanıyorsunuz

Siz..
Ve ben…
Siz ve ben
Yapılan başkaları değil.

Hançer
Onların ciğeri için
Zindan
Onların bedeni için
Zincir
Onların boynu için

Ve daha başkaları değil
Sizin cellat potanızı yakanlar
Bahçenin odunuyla
Celladımın ekmeğini pişiriyorlar
Doğup büyüdüğünüz külde
Yarın ateşli, kanlı toprağa girince
İndirirsiniz duvardan resmimi
Evimin duvarından

Aptalca sırıtan resmi
Karanlıklarda ve yenilgilerde
Zincirlerde, ellerde

Söyleyin ona:
Benzersiz resim!
Neden güldün?
Asın onu
Bir daha
Baş aşağı
Duvara.

Ve ben öylece gidiyorum
Sizinle ve sizin için
Sizin için.
Çünkü bu şekilde sevdiğinizim.
Ve geleceğimi geçmişim gibi gidiyorum omuzumda taş
Sözcükler taşı
Kafiyeler taşı
Bir zindan yapıp orada hapis kalmak için
Sevmek zindanı
Adamları sevmek
Ve kadınları

Kavalları sevmek
Köpekleri
Ve çobanları
Gözü yolda beklemeyi sevmek
Yağmurun billur parmak darbesini
Pencere camında

Fabrikaları sevmek
Avuçları
Tüfekleri

Beygir resmini sevmek
Dişlilerinin yörüngesinde
Leğen kemiğinin dağlarıyla
Kırbaç ırmağı
Ve kızıl suyuyla
Senin gözyaşını sevmek
Benim yanağımda

Ve benim sevincim
Senin gülümsemende

Devedikenlerini sevmek
Isırganları, yabanî kekikleri
Ve klorofilin yeşil kanını
Tekmelenmiş yaprak yarasında

Şehrin ergenliğini sevmek
Ve aşkını
Yaz duvarının gölgesini sevmek
Ve işsiz güçsüz dizleri
Koltukta
Sorguçu sevmek
Onunla avucun tozunu sildiklerinde
Ve çelik başlık
İçinde mendil yıkadıklarında
Çeltik tarlalarını sevmek
Ayakları ve
Sülükleri

Köpeklerin yaşlılığını sevmek
Ve bakışlarındaki yakarışı
Ve kasap dükkânlarının tezgâhında
Tekme yemek
Ve kemiğin uzak düşmüş sahilinde
Açlığın verdiği susuzlukla
Ölmek

Gurûbu sevmek
Bulutlarının zincifresiyle
Ve söğüt sokaklarındaki sürü kokusu

Halı dokuma atölyesini sevmek
Renklerin suskun mırıltısını
Düğüm damarlarında yün kanının akışı
Ve parmağın nazenin canları
Ayak altında kalan canlar

Sonbaharı sevmek
Gökyüzünün kurşunî rengiyle

Kaldırım kadınlarını sevmek
Evleri
Aşkları
Utançları

Kinleri sevmek
Hançerleri
Ve yarınları
Gök gürültüsünün boş fıçılarının koşmasını sevmek
Gökyüzünün taş döşemeli inişinde

Liman göğünün tuzlu kokusunu sevmek
Ördeklerin uçuşunu
Kayık fenerlerini
Ve dalganın yeşil billurunu
Gece lambasının gözleriyle

Hasatı sevmek
Ve mırıltı sokaklarını
Başka feryatları sevmek

Koyun leşlerini sevmek
Et satan herifin kanarasında
Müşterisiz kalır etler
Kokuşur
Çürür

Balıkların kırmızısını sevmek
Çinili havuzda

Aceleyi sevmek
Ve durup düşünmeyi
İnsanları sevmek
Ölürler
Erirler
Ruhsuz kuru toprakta
Deste deste
Öbek öbek
Yığın yığın
Batarlar
Batarlar ve
Batarlar
Sessizliği, mırıltıyı ve feryadı sevmek

Şiir zindanını sevmek
Ağır zincirleriyle
Sözcükler zinciri
Kafiyeler zinciri

Ve ben öylece gidiyorum
Benimle birlikte olan
Zindanda
Ayağıma bağlı zincirde
Gözümle birlikte olan koşuşta
Fethimle birlikte giden yakînde omuza omuza
Dünkü duvarda aptalca bir resmin
Gülümseyiş goncasından
Bir gömleğin kızıl çiçeğine kadar
Bir idam çalılığında
Yarına kadar

Böyleyim ben
Kibirli hamâselerin kalesinde oturan
Vahşi öfke atının gurur dolu toynak darbeleri
Takdir sokağının taş döşemesinde

Bir esinti kelimesi
Bir tarihin büyük şarkısının fırtınasında
Bir mahpus
Bir kinin zindanında
Bir yıldırım
Bir intikamın hançerinde
Ve bir gömleğin kızıl çiçeği
Bugünün kölelerinin yarınki yol kenarında

Eylül 1980

Ahmed Şamlu

 
Bir Gömleğin Kırmızı Çiçeği için yorumlar kapalı

Yazan: 16 Haziran 2021 in Çeviri Şiirler, Şiir

 

Etiketler: ,

Bir Geçişin Gözleri

Gökyüzü doldu temâşâ kelebeklerinin beneğiyle. 
Serçenin aksi düştü refakat sularına. 
Soldu mevsim içgüdüler boyunca uzanan duvar üstünde. 
Asma dalı üzüme 
Müptelâ oldu. 
Çocuk geldi 
Cepleri dolu koparma coşkusuyla 
(Ey cesaret baharı! Silindi uzantın 
Bekleyiş çamlarının gölgesinde.) 
Çocuk lâfızların ardından 
Koştu temâyülün yumuşak çayırlarına. 
Havuz başında 
Çocuğun kanı doldu yaşamın yalnızlık pullarıyla. 
Sonra, bir diken incitti ayağını. 
Yok oldu cismin yangısı çayırlar üstünde. 

(Ey esenlik ırmağının döküldüğü yer! 
Ten coşkusu sende tatlı tatlı sönüyor.) 
Bahçedeki serçelerin evvelki günkü cıvıldaşması 
Döküldü onun düşünce alnına. 
Şimşirlerin dibinden tahayyüle akan ırmak 
Götürüyordu yanında bedenin matlûb cehaletini. 
Çocuk uzaklaşıyordu kendi sevinç payından. 
Mevsimin vaftiz yağmurunun altında 
Rüşt hürmeti 
Dökülüyordu şeftali dallarından gömleğine. 
Eşyanın pembe gam güzergâhında 
Işıl ışıldı henüz 
Ferâgat çakılları. 
Bağışların tedrîcî buharlaşması ardında 
Yok oluyordu çiçeklerin şekli.

Sordu çocuk hüznün içinden:
Ne kadar yol var bebeğin gurûbuna?

Bir yaprağın daldan hicreti sarstı onu. 
Diğer çiçeklerin ardında 
Göç ediyordu yüzü. 

(0 temâşâ günlerinde bir sabah 
Oyuncakların göçünü 
İşittim güney şimşirlerinin altında. 
Sonra, sıcağın altında 
Doldu avucum üzüm hacminin eksilişiyle. 
Sonra, 
Eski havuzlarda suyun hastalığı 
Sürükledi düşüncelerimi hüzne kadar. 
Sonraları, erişti elim tifo ateșiyle çiçeklerin gizli boyutlarına. 
Tegâfülün hoş nakışları 
Kayboluyordu hisler kumunun üstünde. 
Ben geliyordum yüze 
Ağacın yükselişiyle, 
Bir bahar kargasının kanadının yayılmasıyla, 
Suyun loş seciyelerinden kurbağanın dalışıyla, 
Havuz fiskiyesinin afallatıcı içtenliğiyle, 
Bir kuyunun ibhâmı ardından kovanın ıslak doğuşuyla.

Sohrab Sepehri

 
Bir Geçişin Gözleri için yorumlar kapalı

Yazan: 03 Haziran 2021 in Çeviri Şiirler, Şiir

 

Etiketler: ,

Günlerin Yokluğunda Bebek

Güzel bir düş gibi idrak nûrunda 
Oturan bu vücut 

Temâşâ göz kapağının üstünde 
Saçıyor terütâze sözcükler. 
Gözleri hayatın yeşil takvimi. 
Yüzü beyaz ilkokul çağının bir parça tatili gibi. 

Yıllardır oturuyordu 
Bu tarâvet secdeleri cumaların dizi üstüne 
Sabit bir mutluluk gibi. 
Sabahları annem sarı gül için 
Bir sepet su götürüyordu. 
Ben temâşâ ağzı için 
İlhâmın ham meyvesini götürüyordum. 

Gece gündüz demeden bu beden 
Rakamlar yokuşunun bahçesi ardında 
Uyuyordu efsâne gibi. 
Düşüncem soyutluk aralığından alkış tutuyordu ona.
Eriyordu aklım gözlerinin ardında. 
Mutlak alnının üstünde 
Elden gidiyordu vakit. 
Şimşirlerin ardında cuma kâğıtlarını 
Yırtıyordu ölçülerin alışkanlığı. 
Bu sadâkat satışı 
Bir hint hurması dalı gibi 
Gölge döküyordu benimle cumartesilerin acılığı arasına. 
Ya da teslim alıyordu korkularımın kalesini 
Lâtif bir hücûm gibi. 
Yok oluyordu eli bir ferâgat boyunca 
“Ödevler”imin kenarında. 

(Gerçek nerede daha tazeydi? 
Dertsiz bir hacmin meczûbu olan ben 
Görmüştüm bazen 
Fakirlik evinin sinisinde 
İlhâmın parıldayan meyvelerini. 
Daha bir sesliydi konuşma başakları dilin nüzûlünde. 
Hızlanıyordu duygu nabzım 
Çiçekle etin çürümesinde.  
Cezbe dökülüyordu vicdânımın üstüne 
Şebboyların perişanlığından 
Hayatın bâkir şebnemi 
Pırıldıyordu Çerçöp üstünde.)

Bir şeyler demeli biri bu sabırlı huzûrdan 
Bahçenin tedrîcî seferlerine. 
Anlamalı biri bu küçük hacmi, 
Açıklamalı onun elini çevrenin çırpınışlarına. 
Bir damla vakit saçmalı 
Bu muhatapsız yüzün üstüne. 
Bu salt noktayı biri 
Döndürmeli unsurların şuûr yörüngesinde. 
Biri gelmeli aydınlık kapıların ardından.  
Dinle; koşuyor biri havâdisin göz kapağı üstünde: 
Bir çocuk geliyor bu yana.

Sohrab Sepehri

 
Günlerin Yokluğunda Bebek için yorumlar kapalı

Yazan: 03 Haziran 2021 in Çeviri Şiirler, Şiir

 

Etiketler: ,

Taşa Değil

Zaman ırmağında, ilerliyoruz seni seyretme düşünde.
Şebnemler saçarak akan sîmânı izliyoruz.

Kanatlarım mı? Yolundu. Umut gözüyüm; ıslandım bir bakışla.
Burada değil, oradayım.
Bakışın ötesinde bir şey görüyorum; arıyorum bir şey.
Bir taş kırıyorum; resmine bir sır söylüyorum.
Yaprak düştü; sağlık olsun. Ben kederle yaşıyorum.
Bir bulut gitti;
Dağım ben: İzlerim. Rüzgârım ben: Giderim.
Bir başka kırda, açarsa bir hüzün çiçeği,
Gelir, koklarım.

Sohrab Sepehri
Farsçadan Çeviren: Mehmet Kanar

 
Taşa Değil için yorumlar kapalı

Yazan: 10 Mart 2021 in Çeviri Şiirler, Şiir

 

Etiketler: ,

Yaşam

Ne düşünüyorsun?
Çamura saplanmış kayığın kırık yelkeni değil midir yaşam?
Afiyet renginin kaçtığı bu harabede
kapalı yolun sonu değil midir yaşam?

Ne korkunçtu olaylar seli!
Açtı bir ejderha gibi ağzını
Ayrıldı yerle gök birbirinden
Yıldızlar döküldü salkım salkım
ve güneş battı vadilerin morluğunda.

Hava kötü
Hangi rüzgârla gidiyorsun sen?
Hangi kara bulut sardı göğsünü?
Gece gündüz bin yıllık yağışla bile açılmıyor gönlün.

Uzak bin yıllardan çıkageldin sen
Kanlar fışkıran bu enginlikte
Her adımda ayağının izi var.

Bu zorlu devler mekanında
Yol açan ayak seslerin geliyor her taraftan.
Nâm ve ar tuzağının bu geniş engebeleri
kanla yazmış sana vefa mektubunu.
Bîsütûn’un kulağında hâlâ
Keserinin sesleri var.

Nice kamçılar sınadı aşkın gücünü senin vücudunda
Nice darağaçları şeref kazandı seninle
Ne görkemliymiş aşkın uzun boyu!
Kaldı sapasağlam her felaketin hücumunda.

Bak henüz o uzaklardaki yükseltiler,
O ağartı, nur patlamasının tomurcuk tarlası
bir arzu kehribarı
İnsanın hep arzuladığı ağartı o.

O durulukta bir nefes soluklanma umuduyla
değer
bin kez
düşsen yokuş aşağı
ve tırmansan yine yokuş yukarı.

Ne düşünüyorsun?
Dünya dediğin bir kırık ayna.
Dosdoğru selvi de kırık görünür sana onda.
Bu daracık gurûbun derelerinde öylesine yatmış
pusuya
ki dağ
Yolu kapalı gösterir sana

Sonsuz zamanı
Ölçme sen ömür adımlarını sayarak
Onun yanında bir andır bu dert ve ızdırap
duraklayışı.

Vadinin inişinde başını taşa çalan ırmak gibi
akar ol.
Ölenden yok hiç mucize umudu;
yaşamaya bak.

Hûşeng-i İbtihâc (Sâye)amirhoushang-ebtehaj-04

 
Yaşam için yorumlar kapalı

Yazan: 16 Ocak 2020 in Çeviri Şiirler, Şiir

 

Etiketler: ,

Yolcu

Gurûb vakti eşyanın yorgun huzûrunda
Görüyordu vaktin hacmini bekleyen bir bakış.

Ve masanın üstünde birkaç turfanda meyvenin hayhuyu.
Gitmekteydi ölümü idrâkin belirsiz semtine.
Ve bahçenin kokusunu, rüzgâr, ferâgat halısının üstünde
Saçmaktaydı yaşamın saf hâşiyesine.
Ve zihin, yelpâze gibi, çiçeğin parlak sathını
Tutmuştu eliyle
Ve yelpâzeliyordu kendini.

Yolcu otobüsten indi:
“Ne temiz gökyüzü!”
Ve caddenin uzayıp gitmesi aldı götürdü onun gurbetini.

Gurûb vaktiydi.
Geliyordu kulağa bitkilerin akıl sesi.
Yolcu gelmişti.

Ve oturmuştu çimenlikte
Bir koltuğa.
“Canım sıkıldı,
Canım çok sıkıldı.
Yol boyunca düşündüm hep bir şey
Ve yamaçların rengi aldı aklımı başımdan.
Kaybolmuştu caddenin çizgileri ovaların kederinde.
Ne tuhaf vâdiler!
Ve at, hatırlarsın,
Kırdı.
Ve temiz bir sözcük gibi otluyordu çayırlığın yeşil sessizliğinde.
Ve sonra, renkli gurbeti yol üstündeki köylerin.
Ve sonra, tüneller.
Canım sıkıldı.
Ve hiçbir şey,
Ne turunç dalında susan bu güzel kokulu incelikler,
Ne şebboyun iki yaprağı arasında sükûtta duran şu harfin sadâkati,
Hayır, hiçbir şey beni çevrenin boş hücûmundan kurtaramaz.
Ve düşünüyorum,
Hüznün bu âhenkli terennümü sonsuza dek
İşitilecek.”

Yolcunun gözü ilişti masaya:
“Ne güzel elmalar!
Hayat yalnızlığın neşesi.”

Ve sordu ev sahibi:
– Ne demek güzel?
– Güzel, yani âşikâne tâbiri şekillerin
Ve aşkın. Yalnız aşk.
Alıştırır seni bir elmanın sıcaklığına.
Ve aşk, yalnız aşk
Götürür beni hayatların keder enginine.
Kavuşturur beni bir kuş olma imkânına.

– Ya kaderin panzehiri?

– İksirin hâlis sesini verir bu içki.

Ve şimdi gece olmuştu,
Yanıyordu lâmba.
Ve çay içiyorlardı.

– Neden sıkıldı canın? Yalnız gibisin.
– Hem de ne yalnız!
– Sanırım,
Tutulmuşsun renklerin o gizli damarına.
– Tutulmak, yani.
– Âşık.
– Ve düşün bir, ne yalnızdır,
Küçük bir balık tutulmuşsa engin denizin suyuna.
– Ne ince, hüzünlü düşünce!
– Ve hüzün eşyanın birliğini reddeden silik bir işâret.

– Ne mutlu o bitkilere ki âşıktırlar ışığa.
Ve ışığın yaygın eli omuzunda durur onların.
– Hayır, mümkün değil birleşmek.
Vardır daima bir aralık.
Suyun eğrisi olsa da güzel bir yastık.
Nilüferin güzel ve gevrek uykusu için
Vardır daima bir aralık.
Tutulmak gerek.
Yoksa iki harf arasındaki hayret uğultusu
Olacaktır haram.
Ve aşk
Aralıkların sesidir.
– İbhâma gark olmuş
Aralıkların sesi.
– Hayır,
Gümüş gibi temiz aralıkların sesi
Ve duyunca bir hiçi durulurlar.
Âşık hep yalnızdır.

Saniyelerin gevrek elindedir âşığın eli.
Ve, o ve saniyeler giderler günün ötesine.
Ve, o ve saniyeler uyurlar ışığın üstünde.
Ve, o ve saniyeler dünyanın en iyi kitabını
Bağışlarlar suya.
Ve iyi bilirler
Hiçbir balık
Çözemedi ırmağın bin bir düğümünü.
Ve gece yarıları, işrâkın eski sandalıyla
Yol aldılar hidâyet sularında
Ve ilerlediler hayret tecellîsine dek.
Sözlerinin havası
Geçirtir insanı hikâye bahçelerinin sokağından
Ve bu edanın damarlarında
Ne hüzünlü ve taze bir kan var!

Aydınlıktı avlu

Ve esiyordu rüzgâr
Ve gecenin kanı dolaşıyordu iki adamın sükûtunda.

“Temiz bir hâlvet odası.
Düşünce için ne sâde boyutları var!
Canım çok sıkıldı.
Uyumak gelmiyor içimden.”
Pencereye gitti
Ve oturdu
Kumaş kaplı yumuşak sandalyeye.
“Henüz yolculuktayım.
Sanırım
Vardır dünya sularında bir kayık
Ve ben -kayık yolcusu- binlerce yıl
Eski denizcilerin zinde marşını
Okuyacağım mevsimlerin penceresinin kulağına
ve ilerleyeceğim.

Yolculuk nereye götürüyor beni?
Nerede yarım kalacak ayak izi?
Ve ayakkabı bağcıkları ferâgatin yumuşak parmaklarıyla
çözülecek?
Nerede varılacak yer ve sermek bir yaygıyı
Ve gayri ihtiyarî oturup
Kulak vermek
Bitişik çeşmede bir bulaşık kabının yıkanış sesine?
Ve hangi baharda
Duraklayacak
Ve ruhun sathı yeşil yapraklarla dolacak?

Şarap içmeli
Ve yürümeli bir gölgenin gençliğinde
İşte bu kadar.

Nerede hayat semti?

Ne taraftan ulaşırım bir hüthüte?
Ve dinle: İşte bu söz yolculuk boyunca
Bulandırdı hep düş penceresini.
Neler fısıldadı kulağına hep yol boyunca?
İyi düşün,
Nerede bu gizemli terennümün gizli çekirdeği?
Neydi göz kapaklarını ağırlaştıran?
Hangi hoş ve sıcak ağırlık?
Ylculuk uzun değildi:
Kırlangıcın geçişi daraltıyordu vaktin hacmini.
Ve rüzgârla olukların söyleşisinde
Dönüyordu işâretler aklın başlangıcına.
Yazın yüksekliklerinden
Baktığın dakikada coşkulu “Câdrûd’a”,
Ne oldu da
Biçtiler yeşil düşünü sığırcıklar?
Ve mevsim, hasat mevsimiydi.
Ve konmasıyla bir sığırcığın servi dalına
Sayfası çevrildi mevsim kitabını.
Ve ilk satırı şöyleydi:

Hayat, renkli gafleti Havva’nın bir dakikasının.

Bakıyordun:
Zihin sığırıyla çayırlığı arasında esmekteydi rüzgâr.

Bakıyordun
Mevsim kabuğındaki ulu dutun yâdigâarına.
Yoncalar arsında yeşil cübbenin varlığı
Onarıyordu duyguların yüzündeki bereleri.

Bak, yara bere içinde hep duyguların yüzü.
Hep bir şey, sanki düş ayıklığı,
Ulaşıyor arkadan ölüm adamının yumuşaklığına
Ve atıyor elini omuzumuza
Ve biz aydınlık parmaklarındaki harâreti
Leziz bir zehir gibi
İçiyoruz hâdisenin kenarında.
“Ve üstelik” hatırında mı
O sakin berzâh?
Yerle suyun o paslı mücadelesinde
Görüldüğünde fermânın ardından vakit.
Yeni bir solukla ilerlemeli.
Ve üflemeli hep
Ki tertemiz olsun ölümün altın yüzü.

Nerede fîrûze taşı?
Ben bir ağacın mücâvirliğinden geliyorum.
Kabuğuna gurbetin sâde elleri

İz bırakmıştı:
“Yadigar olsun diye yazdım can sıkıntısıyla.”

Verin şarabı.
Acele etmeli:
Bir hamâsete seyahatten geliyorum ben.
Ve su gibi
Biliyorum
Sohrâb’la panzehir kıssâsını.

Yolculuk götürdü beni çocukluğumun bahçeşine.
Ve durdum
Yüreğim sakinleşene dek.
Belirsiz bir ses geldi.
Ve açılınca kapı

Düştüm yere gerçeğin hücûmuyla.

Ve bir kez daha “Mezâmir” gökyüzünün altında,
“Babol”ırmağının kıyısındaki seyahatimde,
Kendime geldiğimde ben,
Susmuştu ud
Sarılıyordu söğüdün ıslak dallarına.

Güzergâhımda temiz hıristiyan rahipleri
Ediyorlardı işâret.
“Eremya Nebi”nin suskun perdesine.
Ve ben yüksek sesle
Okuyordum “Kitab-ı Câmia”yı.

Üç beş Lübnanlı çiftçi
Oturmuştu
Yaşlı bir sedirin altına;
Sayıyorlardı zihinden
Kendi ağaçlarındaki meyveleri.

Yol kenarındaki Iraklı kör çocuklar.
Bakıyordu
“Hammurabi kitâbesi”nin yazılarına.

Ve güzergâhımda gözden geçiriyordu
Dünya gazetelerini.

Yolculuk seyelân doluydu.

Ve sanat çalkantısıyla kapanmıştı
Seferin tüm sathı.
Simsiyahtı, kokuyordu yağ.
Ve yolculuk toprağında boş içki şişeleri,
İçgüdü çatlakları ve mecâl gölgeleri
Yan yanaydı.
Sefer yolunda, veremliler evinden
Geliyordu öksürük sesleri.
Fâhişeler şehrin mavi gökyüzünde
Bakıyorlardı
Jetlerin parlak izine.
Ve çocuklar koşuyordu fırıldakların peşinde.
Şarkı söylüyordu caddedeki çöpçüler.
Ve büyük şairler
Övgü yağdırıyordu göçmen yapraklara.
Ve seferin uzak yolu, insanla demir arasında
Gidiyordu yaşamın gizli cevherine doğru;
Katılıyordu bir ırmağın ıslak gurbetine,
Bir pulun sessiz parıltısına,
Bir şîvenin âşinâlığına,

Bir rengin enginliğine.

Yolculuk götürdü beni tropikal topraklara
Ve o yeşil, iri ağaçların gölgesinde,
Ne güzel hatırımdadır,
Zihnin yayla evine girdi bir cümle:
Geniş ol ve yalnız; başın aşağıda ve katı.

Güneşle konuşmaktan geliyorum ben;
Gölge nerede?

Fakat hâlâ şaşırmış ayaklar baharın dal dal oluşuyla.
Ve devşirme kokusu geliyor rüzgârın elinden.
Ve dokunma duyusu turuncun tozu ardından
Baygınlık geçirmede.
Bu renkli keşmekeşte, kim bilir
Uzlet taşımın mevsimin hangi noktasında olduğunu.
Henüz orman tanımıyor
Kendi sayısız boyutlarını.
Henüz yaprak
Binmiş rüzgârın ilk harfine.
Henüz insan bir şeyler diyor suya.
Ve çimenliğin yüreğinde bir mücadele ırmağı akmada.
Ve ağacın yörüngesinde
Güvercin kanadının tınısı, insanın davranışındaki
Belirsizlik var.

Uğultu geliyor.
Ve ben dünyadaki rüzgârların tek muhatabı.
Ve dünya ırmakları öğretiyor bana
Yok oluşun temiz sırrını.

Sadece bana.
Ve ben yorumcusuyum dilsizlik vâdisindeki serçelerin.
Ve Tibat’in irfanlı küpesini
Benares kızlarının süssüz kulağına
Anlattım Sernat yolunun kenarında.
Ey sabah şarkısı, koy omuzuma Vedâ’ları.
Tarâvetin tüm ağırlığını.
Çünkü ben
Düçârım konuşmanın sıcaklığına.
Ve ey Filistin toprağındaki zeytin ağaçları!
Muhatap edin beni gölgenizin bolluğuyla.
Tûr’un etrâfını dolaşmaktan gelen,
Teklîm’in harâretiyle yanıp tutuşan
Şu yalnız yolcuyla.

Fakat konuşma bir gün, yok olacak.
Ve havanın geniş yolunu
Beyazlatacak
Duyguların kanatlı görkemi.

Bu mevzîn gam için ne şiirler söylenmedi ki!

Fakat biri duruyor ağaç altında hâlâ.
Fakat bir atlı var şehir surunda hâlâ.
Kâdisiye fethinin güzel düşünün ağırlığı
Gözkapaklarının omuzunda.
Moğolların sabırsız atlarının kişneyişi hâlâ
Yükseliyor yonca tarlalarının hâlvetinde.
“Baharat Yolu”nun kenarında Yezdli tüccar hâlâ
Hint mallarının kokusuyla geçiyor kendinden.
Ve Hâmûn kıyısında duyarsın hâlâ:
– Kötülük sardı yeryüzünü.
– Bin yıl geçti.
– Yıkanacak su sesi gelmiyor kuşağa

Ve bir bâkirenin aksi düşmedi suya.,

Ve yolculuğun ortasında, “Cimna” sâhilinde
Oturmuştum
Ve bakıyordum
Tac Mahal’in sudaki aksine.
İksirli lâhzaların mermer dayanıklılığı
Ve yaşam hacminin ilerleyişi ölümde.
Bak, iki büyük kanat
Su ruhunun kıyısında gitmede.
Acayip kıvılcımlar var elin mücâvirliğinde.
Gel, aydınlat idrâkin karanlığını.
Bir işâret yeter çünkü:
Hayat yavaş bir vuruştur
“Megar” kayasına.

Yolculuk güzergâhında “Sevinç Bahçesi”ndeki kuşların
Yıkadılar tecrübe tozunu gözümden.
Ve gösterdiler bana bir servinin esenliğini.
Ve ben duygu ibâdeti için
Hâlin aydınlığına hürmeten
Oturdum “Tal” kenarına; koyuldum duaya.

Geçmek gerek.
Uzak ufuklarla yoldaş olmak gerek.
Ve bazen bir harfin damarına çadır kurmak gerek.
Geçmek gerek
Ve bazen bir dut dalından kaymak gerek.

Geçiyordum ben tegazzül kenarından
Ve bereket mevsimiydi

Ve eziliyordu ayaklarımın altında kum rakamları.
Bir kadın işitti,
Çıktı pencereye; baktı mevsime.
Kendi başlangıcıydı
Ve onun bedevî eli inceliklerin şebnemini
Yumuşak koparıyordu ölüm hissinin bedeninden.
Durdum
Ve yükselmişti tegazzül güneşi.
Ve kolluyordum düşlerin buharlaşmasını.
Ve sayıyordum
Zihin bedeninde tuhaf bir bitkinin vuruşlarını.
Sanıyorduk ki,
Dipnotsuzuz.
Râvent titreyişinin mitolojik metninde
Yüzüyoruz.
Ve birkaç saniye gaflet, varlığımızın huzûru.

Bitkilerin tehlikeli başlangıcındaydık

ki kadının gözü ilişti bana:
– Ayak sesin geldi; sandım rüzgâr
Geçiyor eski perdeler üstünden.
– İşitmiştim ayak sesini
Eşyanın civârında.
– Nerede çizgilerin şenliği?
– Bak dalgalanmaya, tenimib yayılışına.
– Hangi taraftan ulaşırım büyük satha?
– Ve boylu boyunca beni bardağın ıslak mesâhasına dek
Doldur susuzluk satıhlarıyla.
– Nered hayat bir kabın kırlışı kadar
Hassas olacak
Ve ebegümecinin gelişim sırrı
Eritecek atın ağzındaki harâreti?
– Ve ellerin güzel birikiminde, bir gün
Duyduk kulağımızla bir salkımın koparılış sesini.
– Ve hangi zeminde
Oturduk hiçin üstüne.
Ve yıkadık elimizi, yüzümüzü bir elmanın harâretinde?
– İmkansızlık kıvılcımları çıkıyordu varlıktan.
– Nerede güzel olacak temâşâ korkusu
Ve bir kuşun ölüme giden yolundan daha görünmez?
– Cisimlerin konuşmasında
Ne kadar parlaktı akkavağın güzergâhı!
– Hangi yol götürür beni mevsimler bahçesine?

Geçmek gerek,
Rüzgâr sesi geliyor, geçmek gerek.
Ve ben yolcuyum, ey daimî rüzgârlar!
Götürün beni yaprakların oluşum genişliğine.
Kavuşturun beni suların çoşkun çocukluğuna.
Ve ayakkabılarımı üzüm bedeninin tekâmülüne dek
Doldurun huzû’un güzellik kımıltısıyla.
Benim dakikalarımı mükerrer güvercinlere dek
Yükseltin içgüdünün beyaz gökyüzüne.
Ve vücûdumun birliğini ağaç kenarında
Dönüştürün kaybolmuş temiz bir ilişkiye.
Ve yalnızlığın teneffüsünde
Kapayın bilinç kapılarımı.
Yollayın beni o günün uçurtmasının peşine.
Götürün beni yaşam boyutlarının hâlvetine.
Gösterin bana
“Hiç”in mülâyim huzûrunu.

Bâbol, 1964 Bahar

Sohrâb Sepehri
Çeviren: Mehmet Kanar
Ayrıntı Yayınlarıevim-yikildi

 
Yolcu için yorumlar kapalı

Yazan: 14 Ağustos 2016 in Çeviri Şiirler, Şiir

 

Etiketler: ,

Mecnun İle Leyla

Bir gün Mecnun sevinç içinde
Oturmuştu bir binanın dibinde

Bir duvar vardı; yapılmış alçıyla
Leyla ile Mecnun oturmuştu orada

Zarif biri diyordu: Bir ömür koştum
Sonunda ikisini bir arada gördüm

Yoksa şimdi ben düş mü görüyorum?,
Baş başa oturmuş Leyla ile Mecnun

İkisini böyle yan yana kim görmüş?
Allah’ım; dünyada bu yüceliği kim görmüş?

İlâhînâme / Ferîdüddîn Attâr
Ayrıntı Yayınları
Çeviri: Mehmet Kanarleyla-ile-mecnun

 
Mecnun İle Leyla için yorumlar kapalı

Yazan: 20 Nisan 2016 in Çeviri Şiirler, Şiir

 

Etiketler: ,

Denizlerin Ardında

Bir kayık yapacağım,
İndireceğim suya.

Uzaklaşacağım bu garip topraktan.
Yok oradabir kişi,
Kahramanları uyandıracak aşk ormanında.

Geçireceğim kayığı
Boşluk ağından,
İnci arzusunun tâ yüreğinden.
Ne gönül vereceğim mavilere,
Ne deniz kızlarına, sudan başlarını çıkaran,
Balıkçıların yalnızlık parıltılarında
Saçlarından afsûnlar saçan.

Süreceğim kayığı,
Süreceğim öylece.
“Açılmalı, açılmalı.
Yoktu o şehirdeki adamın esâtiri.
Bir üzüm salkımıyla dopdolu değildi o şehrin kadını.

Hiçbir salon aynası tekrarlamadı sarhoşluğu.
Göstermedi bir su birikintisini, hattâ meşâleyi.
Açılmalı, açılmalı.
Şarkısını söyledi gece;
Sıra pencerelerde.”

Süreceğim kayığı,
Süreceğim öylece.

Bir şehir var denizlerin ardında.
Oradapencereler tecellîye açık.
Damlar güvercinlerin yeri, beşerin akıl fıskiyesine bakan.
On yaşındaki her şehirli çocuğun eli bir marifet dalı.
Şehir insanı bir duvara bakıyor.
Bir şûleye, hoş bir rüyaya bakar gibi.
Toprak işitiyor senin duygu mûsıkîni.

Esâtir kuşlarının kanat sesi geliyor rüzgârla.
Bir şehir var denizlerin ardında.

Güneşin serinliği orada sabah kalkanların gözü kadar.
Suyun, aklın, aydınlığın vârisi şairler.

Bir şehir var denizlerin ardında.
Bir kayık yapmalı.
Bir kayık yapmalı.

Sohrâb Sepehrî
Çeviren: Mehmet Kanarsohrab-sepehri

 
Denizlerin Ardında için yorumlar kapalı

Yazan: 04 Kasım 2015 in Çeviri Şiirler, Şiir

 

Etiketler: ,

Serüven

Görünürde yok kimse sâhilde.
Yok karanlık bir leke denizde

Yaklaşsa hani
bir kayık

Kalmış sâhilde
Bir kayık; dökülmüş üstüne gece.
Gövdesini aydınlık olmayan bir yoldan
Çeksin onu suya.
Geç vakitte her dalga
Kulağına bir şey fısıldar.
Uzaktan gelen perişan bir dalga
Anlatır bize fırtınalı öyküsünü bir gecenin.
Açılmıştı o gece balıkçı
Almak için sudan

Bağlandığı şeyi
Rüyadaki hayâliyle.

O gecenin sabahı denizde bir dalga
Öteki dalgaya vurmuyordu gövde.
Balıkçıların gözleri gördü
Bir kayık su yolunda.
Gecenin acı hâdisesinden haber vardı dudağında.
Çektiler sonra onu sâhile uykulu uykulu,
Her zamanki yerine
Bu mahzun anda kayık, yerinde.
Ve yakınında onun
Kudurmakta derya.
Uzaklardan gelen bir dalga
Anlatıyor yine
Fırtınalı bir geceden
Uzun olmayan bir öykü.

Sohrâb Sipehrî
Çeviren: Mehmet Kanar
Ayrıntı Yayınları 2015sohrab_siirleri

 
Serüven için yorumlar kapalı

Yazan: 17 Ekim 2015 in Çeviri Şiirler, Şiir

 

Etiketler: ,

Hâfız-ı Şirâzi’nin Gazellerinden Seçme Beyitler

Aşk kolay göründü ilkin ama,
ne güçlükler çıkmadı ki sonra.
Umut içindeydi aşıklar
sabâ dağıtacak sevgilinin zülfünü,
getirecek misk kokusunu diye.

*

Gece karanlık;
Dalgalar ürkütüyor,
Girdap korkunç!
Ne bilir halimizi sahilde olanlar!

*

Nereye gidersin gönül böyle acele nereye?
Geçti gitti vuslat zamanı; hey gidi hey!

*

Bırakmadılar gönlümde sabır;
hân-ı yağmâya döndüm!

*

Çalgıcıdan, meyden dem vur,
Arayıp durma feleğin sırrını.
Hikmetle çözen çıkmadı;
çıkmayacak zira bu muammayı

*

Güzelliğine bulunur şu kusur ancak:
Olmaz güzellerde sevgi ile vefa.

*

Halden anlayanlar, size diyorum:
Gidiyor gönlüm elimden.
İçimdeki sırlar çıkacak ortaya, eyvah, eyvah!
Parçalandı gemimiz;
Ey uygun rüzgar; es haydi;
Olur ya,
görürüm yine sevgilimin yüzünü.
On günlük dünya hevesi
bir masal
bir yalan

*

Hey gönül,
gitti gençlik elden.
Dermedin hayattan bir demet gül.
Yaşlandın artık,
gösterme hüner ar namus adına.

*

Hafiz,
katlanıver gece gündüz sıkıntıya.
Bir gün
-nasıl olsa-
ereceksin muradına.

*

Son yatağı bir avuç toprak olan zâta de ki:
Sarayının eyvanının göklere kadar
yükseltmenin mânâsı ne?

*

Bu yolun meyhanesinde biz de yurt tutalım.
Çünkü yazgımız ezelden beri böyle yazılmış.
Akıl bir bilse ki gönül onun zülfünün hevesiyle
nasıl da mutludur; akıl sahipleri onun zincire
benzeyen zülüflerini koklamak için deli
divane olurlardı.

*

Gönlü aşk ile dirilen ölmez asla
Alem ceridesinde yazılıdır bizim aşk
meyhanesine devamımız.

*

Ey rüzgâr,
Düşerse yolun dostların gül bağına
Unutma aman,
ilet haberimizi cânana.
Deyiver bizden sevgiliye;
Unutmaya çalışmasın adımızı.
Unutkandır; biliriz;
Zaten anmaz ki adımızı.
Gönül verdik dilbere;
hoş olur mestlik gözünde.

*

Dinle bak, Hafiz dua ediyor. Dinle ve âmin de.
Şeker gibi tatlı dudağın bize kısmet olur inşallah.

*

Ey derviş;
ne halden anladığın var,
ne hal hatır sorduğun.
Bana kalırsa,
ne affedilmek umurunda
ne sevap düşüncesi.

*

Su başı çok uzak bu çölde.
Gulyabanî aldatmasın serapla seni
aman aman!
Pîrlik yolunda neyinle gidersin be gönül!
Gençliğin geçmiş hatâ ile,
heder olmuş.

*

Kaderde varmış
Lâl renkli şarapla hırka yıkamak.
Mümkün mü hiç değiştirmek!
Harap olmaktaymış Hafiz’ın baht açıklığı
Ezelî takdir atmış onu meyhane meyine.
Dönüyor şimdi devran muradımca.
Kul etti felek şimdi beni Hâce-i Cihân’a.

*

Masalı bırak Hafiz; biraz da şarap iç. Zaten gece
boyunca uyumadık; mum ise masal dinleye
dinleye yandı.

*

Gönlüm ve dinim gitti elden.
Yine de sevgilim azarladı beni:
Oturup kalkma bizimle!
Güvenilir biri değilsin sen!
Bu mecliste biraz olsun güzel güzel oturan gördün mü?
Oturup da, sohbet sonunda pişman olmadan kalkan gördün mü?

*

Görüyor musun? Bir taş gibi sağlam görünen
tövbenin temeli, bir cam kadehle nasıl da kırılıverdi!

*

Vara yoğa incitme kalbini; mutlu olmaya bak.
Çünkü her olgunluğun sonunda nasıl olsa yokluk var.

*

GAZEL 26

Zulf âşufte vu hey kerde ve handân leb u mest
Pîrehen çâk u GAZELhân u surâhî der dest

Nergiseş arbedecûy u lebeş efsûskunân
Nîmşeb-i düş be bâlîn-i men âmed benişest

Ser ferâgûş-i men âvurd, be âvâz-i hazin
Goft: Ey âşık-ı dîrîne-i men! Hâbet hest!

Âşıkî râ ki çonin bâde-i şebgîr dehend
Kâfir-i aşk buved, ger neşeved bâdeperest.

Boro ey zâhid u ber dordkeşân horde megîr
Ki nedâdend coz in tuhfe be mâ rûz-i elest

Ançi û rîht be peymâne-i mâ, nûşîdîm
Eğer ez hamr-i bihiştest veger bâde-i mest

Hande-i câm-i mey u zulf-i girihgîr-i nigâr
Ey besâ tövbe ki çun tovbe-i Hâfiz beşikest

Gazel 26

Saçları dağılmış, hafiften terlemiş, dudaklarından
gülücükler saçılıyor; çakır keyif olmuş.
Gömleğinin yakasım açmış, GAZEL okuyor; elinde
şarap sürahisi.
Nergis gibi mahmur gözleri kavga arıyor sanki.
Dudakları hayıflanmakta, işte dün gece bu halde
iken baş ucuma gelip oturdu.
Başını kulağıma yaklaştırdı ve hazin bir sesle
dedi ki: “Benim eski âşğım! Uykun mu var?”
Âşığa böyle gece şarabı verilir de bâde düşkünü
olmazsa, aşk kâfiri olur çıkar!
Git be sofi işine! Tortulu şarap içenleri eleştirip
durma. Elest günü bize bundan başka armağan
vermediler ki.
Kadehimize ne koyduysa, onu içtik; ha cennet
şarabı, ha üzüm şarabı.
Mey kadehinin gülümseyişi ve sevgilinin düğüm
düğüm saçları Hafiz’ın tövbesi gibi nice tövbeyi
bozdu.

*

Âhir be çi gûyem “hest”? Ez hod haberem çun nîst.
Vez behr-i çi gûyem “nîst”? Bâ vey nazarem çun hest
Şem’-i dil-i demsâzem benşest çu û berhâst
V’efgân zi nazarbâzân berhâst, çu û benşest

Peki, ne diye “var” diyeyim? Çünkü kendimden
haberim yok. Niçin “yok” diyeyim? Gözüm ona
çevrili çünkü.

O kalkınca, gönlümün kafadar mumu söndü.
O oturunca, ona hayran hayran bakanların feryat
figanı yükseldi.

*

Be cân-i hâce vu hakk-i kadîk u ahd-i dürüst
Ki mûnis-i dem-i subhem duâ-yi devlet-i tust

Hâce (Kıvâmuddin)’nin canına, aramızdaki eski
hak hukuka yemin ederim; sabahlan, en yakın
dostun olarak benim işim, senin devletine dua etmektir.

*

Efsûs ki şud dilber u der dîde-i giryân
Tahrîr-i hiyâl-i hatt-i û nakş ber âbest!

Yazık ki dilber gitti; yaşlı gözlerimle onun ayva
tüylerinin hayalini düşlemek suya yazı yazmaya benzer.

*

Hâfiz her an ki aşk neverzîd, vasi hâst
İhrâm-i tavf-i ka’be-i dil bîvuzû bebest

Hafiz, âşık olmadan vuslat isteyen kişi gönül
Kâbesini tavaf etmek için abdestsiz ihrama bürünen kişi gibi olur.

*

An şeb-i kadrî ki gûyend ehl-i halvet imşebest
Yârab in te’sîr-i dovlet der kudâmîn kevkebest?

Sevgiliyle baş başa kalman bu geceye kadir gecesi derler.
Tanrım, böyle bir devlet hangi yıldızdan gelebilir ki!

*

Tu hod visâl-i diğer bûdî ey nesîm-i visâl
Hatâ niger ki dil ummîd der vefâ-yi tu best
Zi dest-i covr-i tu goftem zi şehr hâhem reft
Be hande goft ki hâfiz boro! Ki pây-i tu best?

Ey vuslat rüzgârı! Vuslaat vaadin başkasınaymış!
Şu hataya bak! Gönlüm kalktı, senden vefa umar oldu.
“Bana çektirdiklerinden dolayı şehri terkedeceğim” dedim.
Güldü de “Hafiz! Git hadi; seni tutan mı var!?” dedi.

*

Ey muddeî boro ki merâ bâ tu kâr nîst
Ahbâb hâzirend, be a’dâ çi hâcetest?

Hey iddiacı; git işine! Seninle alışverişim yok.
Dostlarım burada; düşmana ne gerek var!

*

Hemçu gerd in ten-i hâkî netevâned berhâst
Ez ser-i kûy-i tu zanrû ki azîm uftâdest

Şu toprak bedenim senin sokağına çakılıp kaldığı
için toz gibi havalanamıyor.

*

Nasihati kunemet; yâd gîr u der amel âr
Ki in hadîs zi pîr-i tarîkatem yâd est

Gam-i cihân mehor u pend-i men meber ez yâd
Ki in latîfe-i aşkem zi rehrovî yâd est

Rızâ be dâde bedih vez cebin girih bugşây
Ki ber men u tu der-i ihtiyâr negşâdest

Mecû durustî-i ahd ez cihân-i sustnihâd
Ki in acûz arûs-i hezâr dâmâdest

Nişân-i ahd u vefa nîst der tebessum-i gul
Benâl bulbul-i bîdil ki cây-i feıyâd est

Hased çi mîberî ey sustnazm ber Hâfiz?
Kabûl-i hâtir u lutf-i suhen hodâdâdest

Bir öğüdüm var; dinle ve uygula.
Bu söz tarikat pirinden aklımda kalmış.
Dünya gamı çekme ve öğüdümü aklından çıkarma.
Şu aşk latîfesini de bir yoldaşımdan duydum.
Sana verilene razı ol ve alnındaki hoşnutsuzluk ifadesini sil.
Çünkü seçenek kapısı ne senin ne benim yüzüme açılmıştır.
Karaktersiz dünyadan ahde vefa arama.
Çünkü bu kocakarı bin damada gelin olmuştur.
Gülün tebessümünde ahit ve vefa işareti yok.
Aşık bülbül, inlemeye bak sen.
Çünkü feryadın tam zamanı şimdi.
Ey şair bozuntusu! Niye kıskanırsın Hafiz’ı!
Şiir gücü ve söz güzelliği Allah vergisidir çünkü.

*

Yek kıssa bîş nîst gam-i aşk vin aceb
Kes her zebân ki mîşinevem nâmukarrer est

Aşk gamı dediğin, olsa olsa, bir hikayedir; ama
şuna şaşıyorum: Kimin ağzından dinlesem, hiç
tekrar edilmemiş gibi geliyor bana.

*

Der âstîn-i murakka’ piyâle pinhân kun
Ki hemçu çeşm surâhî-i zemâne hûnrîz est

Şarap sürahisi ile adam gibi adamı bir arada
buldun mu akıllıca içki iç; çünkü zamane çok fitneci.

*

Irâk u fârs girifti ki be şi’r-i hoş Hâfız
Biyâ ki novbet-i bağdâd u vakt-i tebrîz est

Hafız, güzel şiirlerinle Irak’ı, Fars’ı fethettin.
Haydi bakalım; şimdi de Bağdat ile Tebriz’e sıra geldi.

*

Hâfizâ terk-i cân goften tarîk-i hoşdilîst
Tâ nepindârî ki ahvâl-i cihândârân hoş est

Hafiz, candan vazgeçmek mutluluğun yoludur.
Sanma ki dünyaya hâkim olan hükümdarların hali pek hoştur.

*

Behâh defter-i eş’âr u râh-i sahrâ gîr
Çi vakt-i medrese vu bahs-i Keşf-i Keşşâf est

Fakîh-i medrese dey mest bûd u fetvî dâd
Ki mey harâm velî bih zi mâl-i evkâf est

Şiir defterini iste ve kırların yolunu tut. Ne
medreseye gitmenin, ne Keşf-i Keşşâf okumanın
zamanı şimdi.
Dün medresenin fikıhçısı sarhoşken fetva verdi:
Şarap haram olsa da, vakıf malından iyidir.

*

Hadîs-i muddeiyân u hiyâl-i hemkârân
Heman hikâyet-i zerdûz u bûriyâbâf est

Hamûş Hâfiz u in nuktehâ çun zer-i surh
Nigâhdâr ki kallâb-i şehr sarrâf est

Bir tarafta şair taslağı olan iddiacılar, öbür tarafta
meslektaşımız olan şairlerin hayal güçleri.
Sırmacı ile hasırcıyı kıyaslamaya benzer bu durum.
Hafiz; sus ve hâlis altın değerindeki bu özlü
sözleri korumasını bil. Çünkü şehir kalpazanları
aynı zamanlıda sarraftır; şiirin iyisini kötüsünü
birbirinden ayırırlar.

*

Ey tevânger mefurûş in heme nahvet ki turâ
Ser u zer der kenef-i himmet-i dervîşân est

Bir ufuktan öbür ufka kadar her yerde zulüm
orduları var ama, ezelden ebede kadar da
dervişlerin zulme engel olma firsatları vardır.

*

Anki der tarz-i GAZEL nükte be Hâfiz âmûht
Yâr-i şîrînsuhan-i nâdiregotâr-i men est

Hâfiz’a GAZEL tarzında incelikler öğreten, benim
tatlı dilli, az ve öz konuşan yârimdir.

*

Günâh egerçi nebûd ihtiyâr-i mâ Hâfiz
Tu der tarîk-i edeb bâş, gû “gunâh-i men est”

Hâfiz, kabahat etmek bizim elimizde olan bir şey
olmasa bile, sen yine de edep yolundan ayrılma
ve “Kabahat benim” deyiver.

*

Bâ ki in nükte tevan goft ki an sengîndil
Kuşt mâ râ vu dem-i îsî-yi meryem bâ üst

Bu derdimi kime açabilirim? O taş yürekli
sevgilim öldürdü beni! Ama ölüleri dirilten İsa
nefesi yine onda!

*

Dârem umîd-i âtifetî ez cenâb-i dûst
Kerdem cinâyetî yu umîdem be afv-i üst

Sevgilimin katından şefkat umuyorum. Bir
kabahatim oldu; şimdi umudum onun affında.

*

Omrîst tâ zi zulf-i tu bûî şenîde’em
Zan bûy der meşâm-i dil-i men henüz büst

Uzun zaman önce zülfünün kokusunu almıştım.
Hâlâ o koku gönül burnumda durmakta.

*

Düşmen be kasd-i Hâfiz eğer dem zened, çi bâk!
Minnet hudây râ ki niyem şermsâr-i dûst

Düşman Hâfiz’ı kötülemek için konuşursa, bundan niçin korkayım?
Tanrı’ya şükür; dosta karşı utanacak bir şey yapmadım.

*

Men-i gedâ vu temennâ-yi vasl-i û heyhât
Meğer be hâb bebînem hiyâl-i manzar-i dûst

Ben yoksul nerede, ona kavuşma arzusu nerede!
Sevgilinin yüzünü görsem, ancak rüyada görebilirim.

*

Râhîst râh-i aşk ki hîçeş kenâre nîst
Ancâ cuz anki cân besipârend çâre nîst

Hergeh ki dil be aşk dehî, hoş demî buved
Der kâr-i hayr hâcet-i hîç istihâre nîst

Aşk dediğin yol, sonu olmayan bir yoldur.
O yolda can vermekten başka çare yoktur.
Aşka gönlünü teslim edersen, hoş vakit geçirirsin.
Hayırlı işlerde istihârede bulunmaya gerek yok.

*

Devlet ân est ki bî hûn-i dil âyed be kenâr
Veme bâ sa’y u amel bâğ-i cinân in heme nîst

Devlet dediğin gönül kam dökülerek elde edilir.
Yoksa, çalışıp iyi amel ile kavuşulan cennet
bahçeleri sadece bunlar değil.

*

Mebâş der pey-i âzâr u herçi hâhî, kun
Ki der şerîat-i mâ gayr ez in gunâhî nîst

Aman kimseyi incitme de, ne yaparsan yap.
Dinimizde bundan başka günah yok.

*

Kadem diriğ medâr ez cenâze-i Hâfiz
Ki gerçi gark-i günâh est mîreved be behişt

Hâfiz’ın cenazesine katılıp yürümeyi esirgeme ondan.
Çünkü günaha batmış olsa da, cennete gidecektir.

*

Dey goft tabîb ez ser-i hasret çu merâ dîd
Heyhât ki renc-i tu zi kânûn-i şifâ reft

Ey dûst be porsîden-i Hâfız kademî nih
Zan pîş ki gûyend ki ez dâr-i fenâ reft

Dün doktor beni görünce iz geçirip “Vah vah vah!
Senin hastalığının tedavisi İbni Sînâ’nın
Kânûn ve Şifâ kitaplarında da yok!” dedi.
Ey dost! “Hâfiz bu fânî dünyadan göçtü gitti”
denilmeden önce bir hal hatır sormaya gel.

*

Şud çemân der çemen-i husn u letâfet liken
Der gulistân-i visâleş neçemîdîm u bereft

Hemçu Hâfız heme şeb nâle vu zârî kerdîm
K’ey dirîgâ be vidâeş neresîdîm u bereft

Güzellik ve hoşluk çimeninde salındı ama daha
biz onun vuslat gülistanında dolaşamadan çekti gitti.
Hafiz gibi gece gündüz ağlayıp inledik.
Eyvahlar olsun; vedalaşmamıza fırsat kalmadan çekti gitti!

*

Ber berg-i gul be hûn-i şakâyık nuvişte’end
K’ankes ki puhte şud mey-i çun ergavân girift

Gelincik kanıyla gül yaprağına şöyle yazmışlar:
Pişip olgunlaşan kişi erguvan renkli meye sarıldı.

*

Der râh-i aşk merhale-i kurb u ba’d nîst
Mîbînemet iyân u duâ mîfiristemet

Aşk yolunda uzak, yakın davası olmaz.
Seni apaçık görüyor ve dua gönderiyorum.

*

Tâ dâmen-i kefen nekeşem zîr-i pây-i hâk
Bâver mekun ki dest zi dâmen bedâremet

Ey gâyib ez nazar, be hodâ mîsipâremet
Cânem besûhtî yu be dil dûst dâremet

Ey gözlerden uzak olan sevgili; seni Tann’ya emanet ediyorum.
Canımı yaktın ama ben seni gönülden seviyorum.

Toprağın altına kefenimin ucunu çekmedikçe,
elimi eteğinden çekmeyeceğim; inan buna.

Hâfız-ı Şirâzi
Çeviren: Prof. Dr. Mehmet Kanarhafiz-gazelleri

 
Hâfız-ı Şirâzi’nin Gazellerinden Seçme Beyitler için yorumlar kapalı

Yazan: 15 Ekim 2015 in Çeviri Şiirler, Berceste, Bercestem, Şiir

 

Etiketler: ,

 
%d blogcu bunu beğendi: