RSS

Ben hergeleyi görmüşümdür

BENDEN DE BİR KALİNİKHTA SANA BALIKÇI

23 Kasım 1906’da Adapazarı’nda dünyaya geldi. İstanbul’da 11 Mayıs 1954’te sirozdan yaşamını yitirdi. İlköğrenimini Adapazarı Rehber-i Terakki Mektebi’nde yaptı. İki yıl Adapazarı İdadisi’nde öğrenim gördü. Kurtuluş Savaşı’ndan sonra ailesi İstanbul’a yerleşince İstanbul Sultanisi’ne girdi. Onuncu sınıfta bir öğretmene yapılan şaka yüzünden sınıfı dağıtılınca Bursa Erkek Lisesi’ne geçti, 1928′de mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde bir süre eğitim gördü. 1931 yılında ekonomi öğrenimi için gittiği İsviçre’den kısa süre sonra ayrılıp Fransa’nın Grenoble kentine geçti ve orada üç sene yaşadı. Sonraki yıllarda, Grenoble Üniversitesi’ne de devam ettiği şehirde, aslında başıboş gezerek edebî şahsiyetini bulmaya çalıştığını açıkladı.

Modern Türk hikâyeciliğinin öncülerinden olan Sait Faik, getirdiği yeniliklerle “kökü kendisinde olan” bir yazar olarak kabul edilir. Klasik öykü tekniğini yıkarak doğayı ve insanları basit, samimi, hem iyi hem kötü taraflarıyla oldukları gibi fakat şiirsel ve usta bir dille anlattı. Bunu yaparken diğer çoğu Cumhuriyet sonrası sanatçısı gibi Batı’daki gelişmelere bağlı kalmadı, hiçbir edebî anlayışın etkisinde hareket etmedi ve belli bir tarzın takipçisi olmadı.
Toplumun problemlerine değil bireyin toplum içindeki sorunlarına yönelen yazar, öykülerinde çoğunlukla kendisinden yola çıkıp bireyler hakkında yazarak insan gerçeğini anlamaya çalıştı. Çoğunlukla şehirli alt sınıfın hayatını yazan Abasıyanık, balıkçı, işsiz, kıraathane sahibi gibi karakterleri anlattı. İnsanların yaşama biçimlerini, isteklerini, tasalarını, korkularını ve sevinçlerini irdeleyerek, toplum meselelerinden çok “insanı ele alan sanatçılar” sınıfında yer aldı.
1930′larda başladığı yazı hayatı boyunca “sorumlu avare”, “gözlemci balıkçı”, “çakırkeyf sirozlu”, “küfürbaz şair”, “müflis tacir”, “züğürt yazar”, “hamdolsun diyemeyen rantiye”, “anadan doğma çevreci” gibi sıfatlarla anılan Abasıyanık’ın tüm yazdıkları bir şair duyarlılığı içerdi. Hikâye, roman, şiir yazan, çeviriler ve röportajlar yapan sanatçı bütün bu türleri kendine özgü tarzı ile kaynaştırdı.
Sait Faik Abasıyanık Kendi özgün dilini oluştururken André Gide, Comte de Lautréamont, Jean Genet gibi isimlerden etkilendiği söylenir.
• • •
“Sait Faik” adını ilk kez ortaokulun birinci sınıfında, demek 1939-40 yılında, duymuştum. Sıradan bir öğretmen değildi. Türkçe öğretmenimiz Saffet Tunay; edebiyatı izleyen, ilimizin tek haftalık gazetesi “Yeşilgireson”a yazılar yazan, Halkevi’nin kültür etkinliklerine katılan, Halkevi’nce sahneye konan oyunlarda oynayan aydın bir öğretmendi. (Evet,tahmin ettiğiniz gibi: Saffet Tunay’a deli derlerdi Giresun’da) Bir gün bir İstanbul gazetesiyle girmiş sınıfa: “Sait Faik” adlı “genç” bir hikayeciden söz etmişti: Çok beğeniliyormuş, çok sözü ediliyormuş ama söylendiği kadar değerli bir hikâyeci değilmiş…”Bu gazetede bir hikayesi var, okuyayım da görün” demişti. O hikâyeyi hayal meyal anımsıyorum. “Birtakım İnsanlar”a, “Gece İşi”ne benzer bir hikayeydi ama, “Birtakım İnsanlar” olması da olanaksız, “Gece İşi”olması da: Çünkü, “Birtakım İnsanlar”, 1936 da yayımlasnan Semaver’de,  “Gece İşi” ise 1939′da yayımlanan Sarnıç’tadır.  Saffet Hoca, hikayeyi bitirdikten sonra, Sait Faik’in dil yanlışları üzerinde, dil savrukluğu üzerinde uzun uzun durmuş, “Böyle hikaye mi yazılır!” diye bitirmişti o Türkçe dersini.

Ortaokul ikinci sınıfa geçince, Giresun’da o yıllarda lise olmadığı için, lise öğrenimini sağlama almak istemiş, “parasız yatılı” sınavına girmiş, kazanmış, ikinci sınıfı bir ay kadar Giresun’da okuduktan sonra, sınavı kazanan öteki beş arkadaşla birlikte Erzurum’a doğru yola çıkmıştık. Ortaokul son sınıfta iken “şiirler” yazmaya başlamıştım; Yahya Kemal’in, Ahmet Haşim’in, Necip Fazıl’ın, Cahit Sıtkı’nın, Ahmet Hamdi’nin, Ahmet Muhip’in çok sevdiğim şiirlerini yazdığım epey kalın bir “Şiir Defteri”m vardı; ama ortaokul bitirme sınavlarından sonra, Giresun’a dönünce niçin Halkevi kitaplığına kapanmış, günlerce Sait Faik’in Semaver’ini, Sarnıç’ını, Şahmerdan’ını okumuştum? Hem de hikâye okur gibi değil, şiir okur gibi, ezberlercesine, defalarca? Sait Faik’i okumamı salık veren birini anımsamıyorum. Bir tek açıklama bulabiliyorum: Lise kitaplığının düzenlemesi işinde kitaplık memuruna yardım ediyordum; bunun için de kitaplıktan dilediğim kitabı, dilediğim dergiyi rahatlıkla alabiliyor, okuyabiliyordum; belki Varlık dergisinin başlangıçtan o yıla kadar bütün sayılarının bulunduğu (Pertev Naili Boratav’ın, Niyazi Berkes’in, Behice Boran’ın yayımladıkları Yurt ve Dünya’yı da, Adımlar’ı da Lise kitaplığında bulmuş, okumuştum!) kitaplıkta o çok sevdiğim şairlerin şiirlerini okur, bu şiirlerden seçtiklerimi şiir defterime yazarken Sait Faik’in hikâyelerini de okumuşumdur, bu hikâyeler, belki Sait Faik’in hikâye kitaplarım okuma isteğini uyandırmıştır bende… Belki.

O üç hikâye kitabıyla bütün bir yaz haşır neşir olmanın sonucu tam bir hayranlıktı. Lise yıllarında, sırf Sait Faik’in hikâyeleri yayımlanıyor diye, onca parasızlığıma rağmen, Necip Fazıl’ın çıkardığı Büyük Doğu dergisinin tek sayısını kaçırmazdım. (O dergide Sait Faik’ten sonra en sevdiğim yazar Oktay Akbal’dı.) Bu tutum hep böyle sürüp gitti: “Sait Faik” imzası bir dergiyi satın almam için yeterliydi.
1944-45 ders yılında liseyi bitirmiş, yüksek öğrenim için İstanbul’a gelmiştim. (Unutulmaz bir anı: Yol masrafımı, İstanbul’da geçecek ilk günlerin gereksinimlerini karşılamak için babam evin “çamaşır teknesi”ni satmış, aldığı yirmi lirayı bana vermişti.) Öğrenimimi sürdürebilmem için çalışmam zorunluydu. Günlerim iş aramakla geçiyordu.
Bir gün, Haşet Kitabevi’nin önünde konuşan üç dört kişi görmüştüm; biri, fotoğraflarından tanıdığım Sait Faik’e müthiş benziyordu. İş aramayı, parasızlığı unutarak başladım o üç dört kişiyi izlemeye. “Fotoğraflardaki Sait Faik”e arkadaşlarının birkaç kez “Sait” diye seslendiğini (Sait Faik’e, nedense, herkes “Sait” derdi; yalnız arkadaşları değil, kendisinden epey genç olanlar da. Hemen ekleyeyim: Bu “epey genç olanlar”, Sait Faik’le tanışmış bile olmadıkları için, Sait Faik’in arkasından konuşurlarken “Sait” derlerdi. Bugün de, ölümünden bunca yıl sonra, çoğu edebiyatçı gene “Sait” diyor kısaca; “Sait Faik” diyen yok. “Sait Bey” diyeni ise hiç duymadım. Kim bilir, belki de Sait Faik’in, “Bey, babandır!” diyeceğinden korktuklarındandır!) duyunca hikâyelerinin kimi parçalarını ezbere okuduğum Sait Faik’in “canlı”sını sonunda görebildiğimi anlamıştım. Onlar önde, ben arkada, Galatasaray’a kadar yürümüştük. Yıllar sonra Sait Faik’in “Eftalikus’un Kahvesi” adlı hikâyesinde şu satırları okuyacaktım: “Sen o yaşta (…) yazıcıları, onlara yaklaşmağa bile cesaret edemeden, başka dünyadan insanlar gibi seyretmemiş miydin?” 
Sonraki yıllarda, 1947′de, 1948′de, Elit Kahvesi’nin (Asmalımescit’te, şimdiki YAKUP’un yakınında idi.) bir edebiyatçı kahvesi olduğu dönemde, sık sık gördüm Sait Faik’i. SaitFaik, “kapuçino”sunu içer, arkadaşlarıyla bezik oynardı. Bir gün Sabahattin Ali de gelmişti Elit’ e; Sait Faik’in Sabahattin Ali’ye ne büyük bir saygı gösterdiği dünmüş gibi gözümün önünde. (Sait Faik, “Lüzumsuz Adam” adlı hikâyesinde şöyle bir değinir Elit’e.)
Hikâyeci Naim Tirali hemşerimdir; İstanbul’da okuduğu, hikâyeler yazdığı için edebiyat çevresiyle ilişki kurmuştu, çoğunu tanıyordu yazarların; beni de yakın dostlarıyla -en başta sevgili Oktay Akbal’la- tanıştırmıştı. Ama Sait Faik’le “resmi” bir tanışmamız olmadı. Hiç unutmam, Orhon M. Arıburnu’nun Beyoğlu’nda bir “Şiir Sergisi” açılacaktı, ben de tanıdık edebiyatçılarla birlikte o sergiye gitmiştim. O sıralarda Sait Faik Yedigün dergisi için röportajlar yapıyordu; o da derginin fotoğrafçısıyla açılışa gelmişti. Bir ara fotoğraf çekilecekti; ben, fotoğrafı çekilecek edebiyatçı topluluğundan biraz uzağa çekilmiştim; Sait Faik farkına varmıştı benim çekingenliğimin; beni “şahsen” tanıyordu ama adımı bilmiyordu, yanındakilere -bana işittirmemeye çalışarak- “Neydi yahu bu delikanlının adı?” diye sordu, sonra bana dönerek, “Naci Bey, kardeşim, lütfen siz de gelin.” diye seslendi. Röportaj o fotoğrafla birlikte yayımlandı. Orhon M. Arıburnu, Almanya’ da bir şiir kitabı bastırmış, kitabın arka kapağına da o fotoğrafı koymuş, Oktay Akbal’ın Cumhuriyet’teki fıkralarından birinde okumuştum.
En son Elit Kahvesi’nde görmüştüm Sait Faik’i. 1948 kışıydı. Sait Faik renk renk mumlar almış, yakmaya çalışıyordu. Kahveyi işleten iri yarı Alman da (“Mösyö” derdik) masa kirlenir diye Sait Faik’e engel olmaya çabalıyordu. Yazdığım son hikâye “Mumlar” adını taşır; Sait Faik’i, mumlarını anlatan bir hikâyeydi. “Yeşilgireson” gazetesinde yayımlanmıştı. Bir iki yıl önce Giresun’a giden bir arkadaşımdan rica etmiştim: Gazetenin şimdiki sahibi olan ilkokuldan sınıf arkadaşım Hasan Öğütçü, büyük bir olasılıkla 1949′da yayımlanmış olan bu hikâyeyi bulmuş, fotokopisini o arkadaşla bana yollamıştı.(1)
• • •
Tanıdığımda Sait’in başı dertteydi. Yazdığı hikâyede askerin ayağını tökezletmiş, sıkıyönetimden çağırmışlardı. Yaşamadan, yazmadan başka bir şey düşünmediği için pek de korkardı bu gibi işlerden.
“Ulan asker de insan değil mi; ne çıkar ayağı tökezlerse?” diye soruyordu. Bilmiyordu ki” zamanın yöneticilerine göre, asker, nasıl yemez, içmez, üşümezse, tökezlemezdi de.
Bir seferinde de, yazdığı kestaneci hikâyesindeki kestanecinin kim olduğunu öğrenmek için polise çağırmışlar, gene korkmuştu. Polis ve mahkeme işlerini sevmiyordu. İstanbul’un çarşısında, pazarında, sokağında, düzünde dolaşmadan hoşlanan insanın ne işi vardı öyle yerlerde? Ama madem, iktidarların hoşlanmadığı yazılar yazıyordu, kaderinin içinde buralara gitmek de vardı.
Meserret Kıraathanesi’nde tavla oynardık. Bir kadeh içkisine. Yekleri üst üste koyarak, düşeş atmak ister, aklınca zar tutardı. Böyle yaptıkça da zarlar elinden düşer, aramaya koyulur, söverdi. Sövmesinde bile sanatçı yanı belirirdi. Adi küfürler, özel bir incelik kazanırdı.
Meserret Babıali’dedir, İttihatçıların kahvesidir. Üstü otel. Komiteci Yakup Cemil, bu otelde ve bu kahvede Enver’le Talat’ı devirmek istemiştir. Birincide Babıâli’yi basmışlar, Nazım Paşa’yı öldürmüşler. Yakup Paşa’nın alnına tabancasını boşaltırken arkadaşları.

“Na’pıyorsun?” diye sormuşlar.

Kurşunlar yerini bulduktan sonra:

“O, bundan anlar.” demiş.

Aynı Yakup Cemil, İttihatçılardan umudunu kesince, Enver’le Talat’ı yok etmek istemiştir. Babıâli’yi yeniden basmıştır. Daha doğrusu basacak yerde, kendi basılmıştır.

Çizmeleri arasına sakladığı iki tabanca da elinden gidince, her şeyini yitirmiş, asılmıştır.

Sait bunları da bilir, anlatırdı.

Meserret bizim için de önemliydi. Kuşağımızın ne kadar ünlü – ünsüz edebiyatçısı varsa, burada toplanırdı. Burası adeta bir ucuz buluşma yeriydi. Bir kahve parası verdik mi, birkaç saat bekleyebilirdik.

İstanbul yağmurundan ince pardösüsü ile tiril tiril kaçan Orhan Veli buraya sığınırdı. Cahit Sıtkı’nın “Cümle eş dost, ressam, şair, serseri” dedikleri buraya gelirdi.

Sait’le tavla oynardık, bir kadeh içkisine… Her seferinde de mızıklardı. Mızıkladıkça da, boyuna, zarları düşürür söverdi.

“Buna düşeş derler…”
“Onu ben atamıyorum.”
“Ulan, sen kimsin ki atacaksın?”
“Öyle mi, al bakalım.”
Eğer düşeş gelirse, çat tavlayı kapatırdı.
“Zar tutuyorsun…”

Güngörmüş garsonlar, bu şamataya güler geçerlerdi. Bizden önce nicelerini tanımışlardı.

Sait: “Hadi Filip’e…” derdi.

Filip, Rum meyhanecinin adıydı. Tümü Filipos Vavakos. Dördüncü Vakıf Han’ın karşısında bir dükkan. Hem meze, hem ayakta içki satardı. Bir kadeh içki verir, yanında kürdana batırılmış beyaz peynir, haşlanmış patates, hatta biraz sucuk… Hepimizi tanırdı. Sait’le senli benliydi.

“Bu ne biçim sucuk ulan?”
“Ağzın alışık değil vire Sait…”
“Hergele…”
Çevresini aranırdı.:
“Ben hergeleyi görmüşümdür.”

Takılmanın ardı gelirdi.

Sait’i iyi tanıyanlar, ona edebiyatçı gözü ile bakmazlardı. Halktan bir adam. Hoş; keyifli, babacan… Arada, hikâye de yazıyormuş gibi görünürdü. Nitekim yıllarca ahbaplık ettiği Burgazlı motorcunun:

“Bu kadar büyük adam olduğunu, hikâye yazdığını bilmiyordum” demesi bundandır.

Edebiyat tartışmalarına katılmaz, teorileri üzerine söz söylemez, şu mısra iyi, şu mısra kötü demezdi. Hatta edebiyat kavgası da etmezdi. Kendine güveni olan, tartışmalara boş veren, gülüp geçen bir mizacı vardı. Bizden yaşlı olduğu için böyle tartışmaları geride bırakmıştır, diye düşünürdüm. Sonra gençlik arkadaşlarını tanıdım, onlarda, böyle tartışmalara girmediğini söylediler.

Eli sıkıydı. Fakat sanatına inandıklarına birkaç kadeh bir şeyler ikram ettiğini duydum. Yemek yedirdikleri de olurdu. Hatta, borç diye, para da vermiş. Kalabalık edebiyatçı toplantılarında bir süre oturur yavaşça, çaktırmadan sıvışırdı, Besbelli, incir çekirdeğini doldurmayan tartışmalardan sıkılırdı.

Bizim kuşak, giyim kuşamı ile de edebiyatçı olduğunu belli ederdi. Sakal, dar paça pantolon, uzun ceket -bobstil dedikleri- ağızda pipo… Sait bunların hepsine boş verirdi. Kravat bile takmazdı.

Adına ödüller verileceğini, müzeler açılacağını bilse:

“Bu kadar masrafa girmeyin, parasını bana verin…” bile derdi. İnsan yaşamalıydı.(2)

• • •

“Burda kızartma yenmez”, dedim. “Yağı eskidir acı olur.”
“Canım çekmişti, bir patlıcan kızartması iyi olurdu. Yağını tazeletemez miyiz, sözün geçmez mi?”
“Bir deneyelim,” dedim. “Belki geçer.”

Beyoğlu Balık Pazarı’nın arka sokaklarında, küçük bir meyhanede içiyorduk. Krepen Pasajı yıkıldıktan sonra, karaya vuran balık gibi, her biri bir yana dağılmıştı. Gerçi Bayram gibi Çiçek Pasajı’na taşınanlar vardı. Ama nedense Krepen’in yerini hiçbiri tutmuyordu. Dükkanı, sahibi, garsonları, müşterileri, hele müşterileri gökten bir taş düşmüşçesine her şeyi yıkıp dağıtmış, müşterilerde yitip gitmişlerdi. Arkadaşım için her şey yeniydi, eskileri bilmiyordu. Durmadan soruyordu:

“Sait Faik buralara gelir miydi?”
“Bilmem, belki de gelirdi. Onun geldiği yerlerin çoğu yoktur”
“Nerelerdi oralar?”

“Günleri ve geceleri Beyoğlu’nda geçerdi. Sinemalar, kahveler. meyhaneler. Anadolu Pasajı’ndaki Mehdi Baba’nın ocağından tut, Nisuvaz, Petrograt, Moskova gibi yerler… Cumhuriyet, Özcan, Nektar, Tuna, Balkan, Orman, Mustafa’nın yeri gibi meyhaneler… Birinde yoksa ötekinde bulurdun arasan.

“Bunlar gene var mı?”
“Yok sanıyorum, belki bir Cumhuriyet var.”
“Nerede?”
“Şurada, Balık Pazarı’nda çıkınca gösteririm, çarşının içinde.”
“Kimse gitmiyor mu oraya?”
“Gözden düştü, kimse çıkmıyor sanıyorum.”

Sait Faik’in ölüm yıldönümlerinden biriydi. İlkin Oktay Akbal anmıştı. Oktay, Sait’i çok iyi tanıyanlardandı. Meserret’e çıkar, Beyoğlu’nu fırdolayı dönerdi. Elbet Sait’e de rastlayacaktı, orda burda..

Yazarlık yıllarında Sait Faik, bugünkü kadar gözde değildi. Bohemliğinden, avareliğinden, bilgiçlik taslamayışından olacak gözde yazarlar arasında adını anmazlardı. Siyasal olarak Sabahattin gözden düşüp, adı unutturulmaya başlandığında birini çıkarmak gerekiyordu yerine, Sait’i işte o zaman keşfettiler. Sait’te bulunmayan neler yüklediler Sait’e!… Semaver sabahleyin kaynarken, işçiler işe gidermiş, Sait işçileri anlatırmış… Falan filan gibi zorlamalar… Oysa Sait Faik, içinden ne gelirse onu yazıyordu, gizli kapaklı bir yanı yoktu.

Yazıya aşıktı, yazıyla geçinmek istiyordu. Bir türlü de olmuyordu. O yıllarda yazı ile geçinmek kolay değildi. Yazıya para verip alacak yer azdı. Gazeteler de bugünkü gibi kucak açmazlardı edebiyat yazarlarına. Hep bir umut, her bir özlem olmuştur Sait Faik için yazarlık. Şöyle dile getirir:

…Yazı yazmayı iş saydığım için başka iş yapmamaya karar vermiştim. Kim ne derse desin… Yalnız yazımla geçinmek kararını (kimse) kafamdan sökemez.”

Bundan birkaç yıl önceydi, ‘Sait’in bir ölüm yıldönümünde Ada’da (Burgaz’da) tören vardı, ilan etmişlerdi. Kalktım gittim. İskele alanında Sait’in bir büstü, çevreyi süslemişler. Evleri müze olmuş. Birine sordum, yüzüme baktı, eliyle göstererek “Şuralarda bir yer olacak” dedi. “Sokağı dönünce, sen gene birine sor.” Sokağı dönünce, birine sordum, buldum. Benden önce gelenler, topluca müzeyi geziyorlardı. Müze, yani Sait’in anadan kalma ak sıvalı evi. Ahşap, iki kat. Odalardan odalara geçiyoruz. Kağıtlar, dergiler, kitaplar, şunlar bunlar. Pek fazla bir şey bırakmamış ardında. Bu evin içinde yaşadığı, gezindiği, kızdığı. sevindiği olmuştur. Bir sepet var, şapka var, ıslanmış da sonra kurumuş pabuçlar, balıkçı araç ve gereçleri.. Ben buncağızını anımsıyorum. Belki sonradan bulduklarını yeniden doldurmuşlardır.

Burhan Arpad’ın gözlemine göre, bakımsızlıktan nerdeyse bu ev (müze) de çökme tehlikesi geçiriyormuş. Söz aramızda, bakımsızlıktan, birilerine verip de, yıktırıp da, hem turistik bir yer, hem de müze yapmak, başlarından savmak isterlermiş. Arkadaşla Beyoğlu Balık Pazarı’ndan küçük bir meyhanede içerken Sait Faik’i konuşuyorduk. Konuşma bizi, alıp nerelere sürükledi. Patlıcan kızartması istiyordu arkadaş. Gözümün ısırdığı garsona seslendim. Bir koşu geldi. Adını da söyleyerek, “Buyur ağabey!” dedi. Sevinmiştim. Taze yağda kızartılmış, bolca patlıcan kızartması istedim. “Ha! yağ yeni, taze olacak,” dedim.

Gitti, gerçekten taze yağda kızartılmış patlıcanı getirdi. Sivri kızarmış biberler, yağda ezilmiş domatesler de vardı üstünde. Arkadaşım mutlu oldu.

“Buralarda bir de Lefter varmış, orası neresiydi?” diye sordu.

Evet, sokağın köşesinde, küçücük bir dükkan vardı, Lefter işletirdi. Ardıma döndüm, pencereye doğru, Lefter’in sokağında içiyorduk.

“Çıkarken gösteririm onu da…” dedim.
“Bu sokakta mı?”
“Evet, bu sokakta, hemen şuracıkta.”
“Desene Sait Faik’in ruhunun dolaştığı yerlerde içiyoruz, ne mutluluk.” “Öyle,” dedim. “Eğer ruhu gelip buralarda dolaşıyor, dolaşabiliyorsa.”(2)

“Nasılsın, nerelerdesin, ne iştesin?”
“Babama yardım ediyorum!”
“Baban ne iş tutuyor?”
“Boşta geziyor.”

1945′lere doğru Sait Faik’le işte böyle birbirimize yardım ediyorduk. Arkadaşlığımız ilerledikçe iyi yanlarıyla kötü yanlarının nedenlerini de biraz olsun çözümlemeye başlamıştım. Sait öyle kolay anlaşılır kişilerden, kolay kırılır cevizlerden değildi. Birine sigara bile vermekten kaçındığı ne kadar doğruysa, birinin sigarasını, rakısını içmek istemediği de o kadar gerçekti. Bir arkadaşı şakaya getirip de çay, kahve ısmarlamasını istedi mi:

“Hastir ulan!” derdi. “Başka enayi bulamadın mı bu memlekette!”

Çabuk alınır, çabuk kızardı. Kızınca da dudakları titremeye başlardı. Karaciğerinin pürüzlüğü kızartı halinde hemen yüzüne vurur, ya da tersi olurdu Ak pak kağıt kesilirdi benzi, birazcık öfkelendi mi.

Neden sonra anlamıştım, annesinden çok, hem de çok çekindiğini, çekinip utandığı için de para isteyemediğini… Bu duruma düşmemek için de elini sıkı tutmak zorunda olduğunu.

En rahat paralanması kira yoluyla olurdu Sait’in. Ne utanması vardı işin, ne sıkılması… Boğazkesen kesiminde bir evden kira istemeye giderdik, ay başlarında… Üç kez gidip kirayı koparabildik mi, parayı yolda bulmuş gibi olurdu Sait. Bu paranın ilk liralarından mutlaka birkaç kadeh ısmarlar, başarımızı kutlardık.

İçince de sevgilileri gelirdi aklına. Benimle kızlarından konuşmak çok hoşuna giderdi. Üniversiteye giden uzun saçlı, topaç gibi bir sevgilisi vardı. Arnavutköy dolaylarında otururdu. Arada bir tramvaya atlar, belli bir sokağın başında inerdik. Böyle saatlerinde ne suratsızlığı kalırdı, ne pintiliği, ne de öfkesi… Ortaokul öğrencisinden ayrıcalığı kalmazdı. Sonra birden içlenir, daha da çocuklaşırdı. Fransa’da gördüğü bir tiyatronun konusuna atlar, mutlulukların üleşilmesi üzerinde beni de düşünmeye zorlardı.

Severdi annesini. Onun kendisi üzerindeki yargılarına çok önem verirdi. İşsiz adam, para kazanmayan adam durumuna düşmesi, annesince böyle nitelenmesi üzerdi onu, çoğu zaman.

“Yahu, şu kadar kitabım var, her gün okuyup yazarım. İşsiz adam sayılır mıyım ben!” diye yakınır, annesine yapamadığı savunmayı bana karşı yaparak rahatlardı.

Suçluydu annesinin gözünde. Balık pazarında babasından kalan zahireci mağazasını kısa zamanda dağıtmış, kapısına kilidi vurmuştu.

Sait’le hemen her gün buluştuğumuz günlerden birindeydi. Babiali’nin ünlü dergicisi Mahmut Zeki, merdiven başındaki düzeltme odasında kıstırdı beni:

“Abi!”dedi. -Zambak adlı bir magazin çıkarıyorum, yazı isterim senden! Çıkardığı dergiler için ne yazacağımı, yazımın ne boyda olacağını ancak o bilirdi. Orhan Kemal’in dediği gibi yazmak zorunda bırakanlar utansın! İmzasızdır diye katlanırdık bu angaryaya. Herkes Yeni Cami arkasında dilekçe yazamazdı ki… Sağlık sorunu vardı işin içinde. En azdan soğuk sıcak akımına dayanıklı olmak gerekirdi.

“Yazarım Zekiciğim!” dedim. “Hele işin avansı da varsa bir aylığını birden yazarım! Yeter ki dergi çıksın!”
“Sen yazarsın yazmasına da… Şeye yazdırabilir misin?”
“Orhan Kemal’e mi?”
“Canım, o da kolay… İş Sait Faik’ten hikâye koparmakta… Bir denersen belki verir. Ben istersem, vermez!”
“Yani ben mi isteyeceğim.”
“Bir zahmet gideceksin Burgaz’a…”
“Gider, bir söylerim.”
“On kağıt yeter mi, yolluk.”
“Sen on beş yap da bir iki bardak şarapla çıkaracağın dergiyi ıslatayım!”Canım, Sait seni boş çevirmez!”Peki Sait’e ne vereceksin, onu söyle önce!..”
“Yaşar Nabi’den on kağıt alıyor, değil mi?”
“Evet, ama senin dergin yarı çıplak… Üstelik de imzasıyla yazacak.”
“Yirmi nasıl?”
“Çok az, razı olmaz!”
“Otuz?”
“Sen otuz beş yap da, bir ellilik ver bana, on beşi de bana kalsın!”
“Ama alıp geleceksin hikâyeyi!”
“Alır gelirim!”

Pazara rastlattım Burgaz yolculuğunu. Zeki, parayı tam gideceğim gün verecek kadar zekiydi. Üç lirasıyla İstasyon Meyhanesi’nde bir torik plakisiyle Mutuk şarabına yatırıp çıktım yola.

Hava tam güvertelikti. Burgaz’a kadar ne torik plakisi kaldı, ne Mutuk şarabının sarhoşluğu… Sait’i yakası yamalı balıkçı gömleğiyle olta bağlarken yakaladım, köşkün bahçesinde. Çevremizde hırlayıp duran köpeğini susturduktan sonra:

“Yemekten sonra balığa çıkacağım da..” dedi. “Ne var, ne yok, Babıali’de…”
“İyilik sağlık!”
“Patronun düğüm çözdürüyor mu?”

“İşler kesat da büsbütün huysuzlaştı. Verdiği yüz lira aylığı hak edeyim diye pösteki saydırıyor. Bir iki dergi çıksa da beş on kuruş çıkarsak.. Bak Saitçiğim, Zeki varya, Mahmut Zeki, yazı istiyor senden, bir dergi çıkarıyor da.”

“Hastirsin ordan, ne yazısı!”
“Canım, hikâye istiyor!”
“Hem de imzalı, öyle mi? Kepaze olayım, dergisine yazayım da…”
“Canım bu sefer yaldız kapaklı, şık bir dergi olacak. Biraz da sanata yer verecek”
“Ne dergisi, adı ne?”
“Zambak!”
“Gördün mü ya! İyi ki Kaymak Tabağı değil! Yazmam o dergiye ben!..”
“Ama hikâyene Yaşar Nabi gibi on liradan paha biçmiyor. Sana tam otuz beş lira yolladı benimle!”
“Hem de peşin öyle mi?”

Çıkardım otuz beş lirayı cebimden. Elli lirayı bozdurmuş, onunkini içiçe koyup hazırlamıştım. “Al!” dedim,

“Güle güle harca! Hikâyeyi de hemen ver! Al da gel dedi bana!”

Elini uzatıp parayı alamıyordu.

“Al yahu, şunu!” dedim.

Tatlı bir gülüşle: “Koy onu cebine!” dedi.

Hikâye vermeyecek diye korkmuştum.

“Şimdi yemeğe çağıracaklar,” dedi. “Bir de annemin misafiri var. Aldırma sen!.. Otururuz masaya.. İçki yok haaa!..”

“Yok, peki ama… Sen şu parayı alsan da…”

“Dur, patlama!.. Bu hikâye işini sen yemekte yeniden aç! Parayı çıkar, masanın üstüne koy!.. Yeni çıkacak bir dergi için hikâye istiyoruz, diye başla!”

“Anladım Saitçiğim! Hiç merak etme!.”

“Dur, sana hikâyeyi getireyim önce… Yeni yazdım”

Gitti getirdi. Adı “Kırlangıç Yuvasındaki Kız” .

“Yahu bu eski harflerle!” dedim.

“Canım, yeni harflere çevirir, öyle verirsin sen de!”

Yemeğe oturduk. İlk yemeği bitirip de, hizmet eden evlatlık ikinci tabağı önüme koyunca:

“Saitçiğim,” diye başladım, “beni yeni çıkacak olan bir derginin patronu gönderdi, selamları var. Bu ilk’ sayı için bir hikâye rica ediyoruz. Eğer kırmayıp da verirsen…”

Utana sıkıla cebimden parayı çıkarıp masanın üstüne korken:

“Otuz beş lira gönderdi, buyur!”

Tam bu sırada öyle bir öksürük gırtlağıma yapıştı ki… Sanatoryumdan yeni çıktığım halde. öksürük kesilmemişti. Mendil aradım, cebimde yok… Kalkmak istedim, ikinci yemek yeni konmuştu önüme, kalkamazdım. Zor tutum kendimi. Bir daha da ağzımı açmadım. konuşmak için.

Yemekten sonra bahçede kahvelerimizi içerken:

“Aferin!” dedi. “On numara! Doğrusu iyi kıvırdın! Çok güzel! Anlasın oğlunun bir baltaya sap olduğunu artık! Yazılarının para getirdiğini! Annem çok beğenmiş seni! Çok mahcup çocuk diyor, mahcupluktan yemeğini bile yiyemedi…”

Şişinerek cebinden çıkardığı paranın beş lirasını Kulağından tutup uzattı bana:

“Al şunu!” dedi. “Yol parası yaparsın!”

“Hadi ordan!” dedim. “Eloğlu bizim yolluğumuzu on beş liradan hesaplıyor, hem de peşin olarak…”

Ne kadar zorladıysa da almadım. O da şaştı bu işe.

Eee… Biraz da şairlik ‘var sende.

Ne demiş pirimiz Fuzuli:

“Fakir padişah asa, geda-yı muhteşemem”

Yani: Padişah kadar fakir, görkemli bir dilenciyim!

Gününe göre, hiç belli olmaz!(3)

• • •

Türk edebiyatının değerli hikâyecileri benim sıradan arkadaşım olmuştu. Önce Sait Faik… 1939′dan beri çok yakından tanıdığım bir yazardı. Belki, Adapazarı’ndan İstanbul’a geldiğim için yakınlık göstermiş olabilirdi bana, ortaklaşa, tanıdığımız dostlar vardı. En Kısa zamanda arkadaşlarım arasına girmişti Sait. Ben böyle diyorum ama, onun arkadaşlık dostluk sınırları nerden başlar, nerde biterdi kimse bilmezdi ki.

“Hastir Ian”la karışık konuşmalarını dostlarıyla mı yapardı, sevmedikleriyle mi? Kim çıkabilirdi içinden.

Orhan Kemal, dalına basmakta en başta gelen yakınlarındandı.

“Ulan!” diye başlardı, “Kaşlarının kılı ağarmış, bir baltaya sap olamamışsın! Ulan senin sınıfındaki beyzade muharrir müsveddeleri, Sefir-i Kebir olarak Paris’Ierde; Londra’larda yaşamış. Sen Babıali’lerde sürtüyorsun!.. Eski bir pardösü sırtında muharrirlik numaralarındasın!.. Aç gözünü de adam ol, bir koltuk peyle kendine vakit geçirmeden!”

“Hastir lan! Sen kendine bak, hikâyeciliğin de yazarlığın da içine tükürdünüz. Ulan hikâye ile ekmek parası mı kazanılır be… Kendine sağlamca bir iş bulamaz mısın Balık pazarında! Üç kuruş otuz para alacaksın da çoluk çocuk geçindireceksin, öyle mi? Ulan sen bu işin üzerine düştükçe onları fiyat kırmaya zorluyorsun!”

“Hep sizin gibi Bihruz Beyler yüzünden!… Faik Bey’in döküntüleriyle kırk yıl yaşarsın daha! Al voltanı Babıali’den de Burgaz’da pantolon balığı yakala!”

Tophane’deki Sıkıyönetim Cezaevinden yeni çıkmıştım. Sait’in Medarı Maişet Motoru yeni toplatılmıştı. Ona kalırsa ha bugün, ha yarın içerdeydi. Hem de benim çıktığım cezaevine atılacaktı. Bilmeliydi cezaevi yaşamını. Onun keyfini kaçırmamak için kimi gerçekleri allayıp pullamam, sorularını geçiştirmem gerekiyordu.

Daha önceki yıllar da Sait’in belalısı Cahit Irgat’tı. .Orhan Kemal İstanbul’a gelmemiş daha. Bir yılbaşı gecesi Galatasaray’da erkenden toplanmıştık. Sait Faik hemen ilk kadehlerde:

“Ne biçim şairsiniz!” diye topumuzu birden suçlamaya kalkışınca; çevremdeki Niyazi Akıncıoğlu’yla Kadir’ e doğru:

“Ne söylüyor, duymuyor musunuz?” diye seslendi Cahit Irgat. Bizde bir kıpırdama olmadığını görünce fırladı Sait’in karşısına, kaldırdı onu yerinden. Burun buruna geldiler meyhanenin ortasında.

“Sözünü geri al!” dedi Cahit. “Dil uzatamazsın bize, anladın mı! Burjuva çocuğu değiliz senin gibi.”

“Ne ‘çocuğusunuz?”

“Gösteririm sana şimdi ne çocuğu olduğumuzu!” Sait bütün öfkesine karşın daha soğukkanlı görünüyordu:

“Ne yapacaksın?” dedi. “Vuracak mısın yani?”

“Senin gibi korkak değilim ben” Vurmak için yapılan hazırlıklar tamamdı Cahit’te. Jestler mimikler… Sait aynı soğukkanlılıkla:

“Yani,” dedi, “boğuşacak mıyız herkesin ortasında?”

Kimler yoktu ki masamızda! Bayağı bir yılbaşı şöleniydi bu. Cahit’in sözlüsü Mina Hanım bile oradaydı.

“Boğuşacağız,” dedi Cahit lrgat. “Sen kim oluyorsun şairlere dil uzatacak!” Hadi boğuşalım öyleyse, ne duruyoruz! Cahit ikinci hamlesini yaptı, kolunu bile kaldırdı, gelgelelim vuramıyordu. Sait’te kavgaya girmiş durum yoktu, biraz horozlanıyorsa da, ancak durumu kurtarmak içindi bu çabası.

Kavgayı Sait başlatmıştı ama tadında bırakmak istiyordu. Korktu demesinler diye de oturamıyordu yerine.

“Hadi!” dedi Sait. “Vuracaksan vur ulan!” dedi,

“Ne Darülbedayi numaraları yapıp duruyorsun!”

Masamızdan bir gülmedir patladı. Cahit, Sait’e kızacak yerde öfkeyle gülenlere baktı. Daha çok da bizden yana. “Değer mi sizin için kavga etmeye!” der gibi geriledi.. Geçti Mine Hanım’ın yanına oturdu.

Sait, kitabının toplatıldığı o sıkıntılı günlerinde düzenlediği sorularla bilgi edinmek isterdi benden:

“Pekiii,” derdi, “canın içmek isteyince ne yapardın cezaevinde?”

“Hiiiç… Dayardım verdikleri matarayı ağzıma, ağustos sıcağında kaynamış terkosu çekerdim!”

“Yaşanmaz bu cezaevinde be!” Kimse gönüllü gitmez oraya, alıp götürürler Cahit’ler, Orhan Kemal’ler olsa:

“Beyzade” derlerdi ona. “Kitabı yazarken düşünseydin bunları! Sen kim Medarı Maişet Motoru’nu yazmak kim! Senin durumundakiler Madrid’e elçi olarak giderler!

Belki kendisine böyle takılmadığım için aramız her zaman iyiydi onunla.

Maya Galerisi yeni açılmıştı. Efkarlı günlerinden biriydi Sait’in:

“Haydi” dedi, “seninle Adalet Hanım galerisine gidelim! Birkaç adam görürüz!”

Adalet Hanım, kapıda karşıladı bizi. Sait Faik’in bir şiirinde geçen “Çirkin sevgilim” sözünü kendine mal ettiği için ayrıca bir yakınlığı vardı ona. Bizi bir topluluğun içine götürüp bıraktıktan sonra kendisi yeni gelen konukların arasına karıştı.

Fikret Ürgüp, Behçet Necatigil hanımlarıyla bizim karıştığımız topluluktaydılar. Henüz sergilenen resimlere bile göz gezdirmeye vakit bulamadan Babıali dedikodularının içinde bulmuştuk kendimizi.

Sait’i o günlerde Yaşar Nabi’ye göndermiştim, Meserret Kahvesi’nden. Kahvede Varlık’tan aldığı telif ücretlerini hesaplamış, her kitabına ortalama yüzle yüzelli arası bir para düştüğünü çıkarmıştık. Ben:

“Düpedüz sömürü bu!” deyince.
“Ne yapayım yani!” diye sormuştu.
“Gider sömürüldüğünü söyler, istersin hakkını!”

Bu işi, kendim yapabilir miydim, o da başka bir sorun.. Çabuk fitillenen Sait, hemen kalkmış üç beş adım ötedeki Varlık Yayınevi’nde Yaşar Nabi’yi yakalamıştı. Çok geçmeden elinde 400 lirayla dönmüştü kahveye. Çocuk gibi seviniyordu. Paradan çok, kazandığı başarıydı onu sevindiren.

“Nasıl oldu?” dedim.

“Söyledim!” dedi. “Olmaz böyle şey dedim. Bir makbuz çıkardı. Baktım, ‘İkinci baskısı yapılacak bir eserinin karşılığı olarak’ diye bir şeyler yazdı. İmzaladım, aldım parayı.”

Bu parada bir hakkım olduğunu düşünerek mi, yoksa öğretmenlikten uzaklaştırıldığımı gözönünde tutarak bana acıdığından mı, kendi başarısını ödüllendirmek için mi, ne geçirdiyse yüreğinden:

“Al şu otuz lirayı,” dedi. “Daha fazlasını veremem. Paris’ e gideceğim. Para lazım bana”

Maya Galerisi’ndeki köşemizde bunları konuşuyor, Babıali sömürüsünden söz ediyorduk. Sanıyorum Behçet Necatigil:

“Yaşar Nabi’nin oğlu da hastaymış,” diye bir haber attı ortaya. Sait konunun suçlamalı havasından henüz kurtulamadığı için yüksek perdeden bir yorumlamaya geçti:

“Demek bizden kazandıklarını doktora veriyor!” dedi. “Ne olacak, ilahi adalet!”

Adalet Cimcoz, çevresindeki konuklarının arasından seslendi Sait Faik’e:

“Heeey! Orda kafa kafaya verip çekiştirmeyin beni!”

• • •

Sait Faik, Beyoğlu’nda, çokluk ikindi üstleri görünür.

Gece yarılarına değin de ordan çıkmaz.

Bir kahveye dalar. 15-20 dakika. Sonra başka bir kahve, bir meyhane, bir sergi, geceleri sinema, pek pek bir tiyatro ya da. Yine bir meyhane. Bu süre içinde de İstiklal Caddesi’nde bir sürü gitmeler, gelmeler. Avuç dolusu votka.

Anadolu Pasajı’ndaki Mehdi Baba’nın çayevinden Nisuaz; Petrograd, Moskova’ya değin girip çıkmadığı kahve, Nektar’dan Tuna, Balkan, Orman, Cumhuriyet, Özcan’a değin uğramadığı meyhane kalmaz. Kimi günler de, alasabah İstanbul’u fellek fellek dolaşmaya çıkar, Beyazıt’ta havuzun başına tünemişse “Havuz Başı” öyküsünü, Boğaz’a sarkmışsa “Menekşeli Vadi”yi, Yedikule’den dışarı çıkmışsa “Sur Dışı Hayat”ı yazar. Bu ara yolda, sinema önünde, otobüste, köprü üstünde, vapurda Yüksekkaldırım’da, Gülhane Parkı’nda ne bileyim bir dükkânda ya da İstanbul’un en kıyı köşede kalmış bir yerinde rastladığı insanları da kollarından tutup öykülerine sokuşturur.

Cumartesi, pazarları ise adacığına sığınır. Kendi köyünü kendi köyünün insanlarını, balıklarını, Sivriada’nın Kaşıkadasıyla giriştiği komşuculuk oyununu anlatır.

Nedir, bu öyküleri düzmek için yanaştığı her insana hemencecik el atmaz, onları, kavun alıyormuş gibi iyice tartar, koklar ve öykü olabilecek bir yan bulduktan sonra onlara kucak açar. Çünkü ona göre her insanın içinde öykü bulunmaz. Yazara düşen iş, içinde öykü taşıyan insanı kıstırmaktır. Bir kez kıstırdıktan sonra da elini uzatıp onun içinden öyküyü çekip çıkarmaktan başka bir iş kalmaz.

Sait, bu öykü anlayışını bir gün Çiçek Pasajı’nda Tahir Alangu’nun da bulunduğu bir toplulukta çok canlı bir biçimde dile getirir. Sait’in fokur fokur kaynadığı günlerden biridir o gün. Tahir Alangu ve arkadaşlarına: “Ne cıbıl heriflersiniz siz, size bir ıstakoz ısmarlayalım da mideleriniz bayram etsin!” sözünü bağışlamıştır. Sonra da Pasaj’ın o ünlü ıstakozcusunu çağırıp ıstakoz ısmarlamıştır. “İyi olsun ha!” demeyi de savsaklamamıştır. Istakoz gelmiş, Sait bıçağı eline almış, hayvancağızın şurasını burasını tırtıklamıştır:

- Yaramaz bu, daha iyisini getir!

Istakozcu söylenecek olmuştur. Ama Sait:

- Parasıyla değil mi? İyi olacak!

Yeni gelen ıstakoz da aynı biçimden inceden inceye gözden geçirilir:

- Haa, bak bunda iş var!

Sait elini kolunu sıvayıp ıstakozu çıtır çıtır da kırmıştır.

Koca, koskoca bir tabak dolusu bembeyaz et de salına salına ortaya çıkmıştır.

Kendisinin gevezelik ettiğini sanan, ama bir kayık tabak istakoz etini karşılarında görünce şaşıran Tahir Alangu’ya şöyle de demiştir:

- İşte böyle. Kimi insanların içi koftur. Hiçbir şey çıkarılamaz. Kimileri de işte böyle doludur. Öykücülük işi bunu bulmaktır.

Nedir, Sait, bir başka gün Eptalafos Kahvesi’nde öykülerini nasıl yazdığını merak eden bir delikanlıya:

- Körükörüne yazarım demekten çekinmeyecektir. Sonra da:

- İşte, sözgelişi, şimdi bir öykü yazıyorum. Hem adını bile koydum.

Sait bu söz üzerine delikanlının:

- Demek ilkin adını koyarsınız? diye sormasını bekler. Delikanlı böyle bir şey sorsa Sait:

- Yok, ama, bu ad hoşuma gitti de… karşılığını yapıştıracaktır. Olmaz böyle bir şey. Sait, delikanlının, hiç değilse, yazmakta olduğu öykünün adını sormasını bekler. çünkü bunun da karşılığı hazırdır:

- Eptalafos Kahvesi! Kahveyi de at. Yalnızca Eptalafos da olur.

Gelin görün ki, delikanlı bunu da sormaz. Ama bir ara şöyle bir şey demeyi uygun bulur:

- Demek böyle yazarsınız siz öyküyü?
- Nasıl?
- İlkin adını korsunuz. Sonra bir kez kurar. hop sonuca gidersiniz.
- Yok yahu! Öyle yapmam. Doğrusunu ister misin, ben öykünün nasıl yazılacağını da bilmem.

Bu delikanlı dediğimiz kişi bizim karikatürcü Ferruh Doğan’dan başkası değildir. Şu ana değin adını gizli tutmamız okurlarımızın merakını ayağa kaldırmak içindir. Ferruh, o yıllarda Beyoğlu’nda; Balıkpazarı’nda Lambo meyhanesinin bulunduğu sokakta oturmaktadır. Zaten o, oldum bittim Beyoğlu gök kubbesi altında soluk alıp soluk vermiştir. Gözlerini de dünyaya Beyoğlu’nda Piremehmet Sokağında açmıştır. O günlerde Cumhuriyet gazetesinde ressam olarak çalışıyordur. Söz konusu günün sabahı ki 15 Mayıs 1950 gününün ta kendisidir. Nevizade Sokağı (eskiden Kilise Sokağı) 33 numaralı evinden aheste-beste çıkmış, her zamanki gazetecisinden Barış dergisinin üçüncü sayısını -ki onun kapağında da Fransız ressamı Courbet’ten bir şeyler vardır- aldıktan sonra Balo Sokağındaki Langırt Salonuna -şimdiler Japon Mağazası- damlamıştır. Raslantıya teşekkür olunur ki, oraya, azıcıktan sonra Sait Faik de düşer. Ferruh, Sait’i görünce fırsatı yitirmek istemez. Koca öykücüye yaklaşarak kendini tanıtır. Sait, öykülerine tutkun bu körpe karikatürcünün konuşmasından pek memnun kalmıştır. Bu yüzden, Ferruh’la birlikte Büyük Caddeyi arşınlayıp Eptalafos Kahvesi’nin önüne geldiği vakit de ona:

- Girip oturalım mı? diye sormuştur.

Sait’in, bin konuşup, bin yaşanabilmesi için Eptalafos’un İstiklal. Caddesi’ne bakan merdivenlerini tırmanması ve istiklal Caddesiyle Sıraselviler kavşağındaki kahvenin ön masalarından birine kurulması gerekir. Hem de Taksim Meydanıyla Atatürk heykelini görecek biçimde. Bu, aşağıdaki insan ve taşıt selinin sağa sola kaçışını kolayca seyredebilmek içindir. Bunda belki, kahvenin, Sıraselviler yönünde, tam karşısına gelen Taksim Sineması’nın büyükten büyük afişini boyuna dikizlemekten kurtulmak düşüncesi de vardır.

Sait buraya gelirse kuşluk vaktinde gelir. Çünkü o öykülerini, çokluk sabahları yazar. Öte yandan Eptalafos’un Eptalafos oluşu da tam bu saate rastlar. Eh, Sait’in buraya gelmek için böyle bir saati kollayacağı da pek doğaldır.

Eptalafos’a tam bu saatte gelineceğini Salâh Birsel de bilir. O yıllar Parmakkapı’da küçük bir pansiyon odasında yatıp kalkan Salah Birsel pazar sabahları buraya postu atmaktan büyük sevinçler toplar. Daha sonraki yıllarda Birsel bir gün buraya Edip Cansever’le gelecek, ona davudi, ama kısık davudi bir sesle “Davul-Zurna” şiirini okuyacaktır. Çünkü bu bir sır değildir. Birsel’in “Davul Zurna” şiiri burada yazılmıştır. Yazılırken de İzmir Kordonu düşünülmüştür.

Festivale bakın! Edip Cansever de o günden sonra Birsel’e her rastlayışında bu şiirin bir dizesini yineleyecektir:

Ah iç gıcıklayıcıdır sabahları yale!

Eptalafos’tan açılmışken bu kahvenin 1950′lerden sonra zaman zaman Baylan topluluğunu, Attila İlhan ve arkadaşlarını barındırdığını da söylemeliyiz. Bunlar arasında Turgay Gönenç de vardır. Epistalafos Kahvesi’nin tarihi içinde Fahir Onger’in, Behçet Necatigil’in, Fazıl Hüsnü’nün. Oktay Akbal’ın, Nahit Ulvi’nin, Salim Şengil’in adlarına da rastlanır. Hem de büyük harflerle. Adı iri puntolarla yazılan bir yazar da Leyla Erbil’dir.

Ama şimdilerde Eptalafos Kahvesi baştanbaşa yanıp kül olduğuna göre, vay benim köse sakalım, biz yine Sait’e dönelim.

Sait’in burada Ferruh Doğan’a verdiği karşılığın temelinde yüzde yüz alçak gönüllülük yatar. Bu gönülsüzlük Sait’in bütün konuşmalarına yön verir. Gerçi, kimi zaman bu deyişlerde bir benbenlik kokusu da sezilir ama bu, pek üzerinde durulacak bir şey değildir. Doğrusu o, büyük bir yazar olduğunu belli etmekten pek ürker. Onu görenler bir balıkçı, bir at hırsızı, bir kestane kebapçısı, bir boyacı, bir emekli memur, bir garson, bir çöpçü, bir sarhoş, bir aylak sanabilir, ama yazar olduğunu hiç mi hiç çıkaramaz. Oysa, Alangu’ya dediği gibi günün 24 saatini edebiyat adamı olarak yaşar.

Bir balığın gözünü andıran iri patlak gözleri vardır. Daha doğrusu, kendisine bakanlara bir balığı düşündürtür. Abidin Dino bir karikatüründe hanos mu, sinagrit mi, kefal mi işte onlardan birini hatırlatan bu pörtlek gözleri çok ustaca çizmiştir. Gözlerinin çevresinde -şakaklara doğru- bir takım çizgiler de vardır. Ne ki, bunlar hayatında çok güldüğünü değil, güneşe çok baktığını, bakarken de mavi gözlerini kıstığını anlatır. Yüzünün bütününden çıkan anlam ise, onun, içi tedirgin biri olduğunu ortaya koyar. Sait, “Havada Bulut” öyküsünde bunun, sevilmemişlerin, çok üzülmüşlerin, okumuşların tedirginliği olduğunu açıklamıştır.

Gülerken çokluk ağzını açmaz, burnundan kesik kesik ve hızlı hızlı soluklanarak güler. Bu yüzden de bu gülüşler bir otomobil tekerine hava basan pompanın hihihi-hihihi’lerini andırır. Bunu kimi zaman, eleştirilerini ya da “Ulan Kerata”diye başlayan takılmalarını sulandırmak için de kullanır.

Samim Kocagöz onu şöyle anlatır: “Öyle çok laf etmesini sevmezdi. Hep işlerin alayında görünürdü. Ama onun sanat üzerine konuştuğunu, dahası, bilimsel konuştuğunu yakın arkadaşları çok iyi bilirler. Ancak karşısında biri olmalıydı konuşması için. En az beş on duble bira içmeliydi.”

Bu gözleme Celal Sılay da katılır: “Kant ile Comte’un övülüp yerildiği masalara gelir, lafın en çetrefil noktasında birimizin dizine bir sille indirir: ‘Hadi kalk lan dolaşalım’ der. Topluluktan ayrılır ayrılmaz: ‘Ne laflar be! Of be, of be yahu!’ derdi. Kant’ı tanımaz mıydı? Ruhunu bellemişti onların. Sırası düşünce, bir hamlede, adamın başını döndürürdü.”

Sait’in tanımadığı insan yoktur. Caddede yürür, kahvede, meyhanede mayalaşırken boyuna sağa, sola merhabalar yağdırır. Bu selamlardan herkes, işportacılardan tutun da kolacı çıraklarına değin bütün o küçük insanlar topluluğu, o yaşamlarını elleriyle kazananlar, o bir gün çalışmasa aç kalan işçiler, çocuklar, yaşlılar, sakatlar, fahişeler, ozanlar yani o halkın ta kendisi olan yaratıklar nasibini alır. Sait bu selamlarda o canlı ve gerçek kişilere sanki şunu söylemek ister:

- Ben de sizdenim ha! Benim sizden ayrılan bir yanım yok. Şimdi önümdeki şarap şişesini bitirmeye çalışıyorum, ama bu da benim işim. Yazarlık işi. Şunu belleyin: Gerçek sanatçı halktan değişik bir yaratık değildir. O da günlük ekmeği ardından koşan gündelikçinin alınyazısını taşır.

Sait’in bir yanı da, olur olmadık şeylere kızmasıdır. Nedir, kızgınlığı çabuk geçer, küskünlüğü de uzun ömürlü olmaz. Bu küskünlüklerden birini Orhan Kemal anlatır bize.

Bir gün iki yazar Parmakkapı’da karşılaşmışlardır. Bir süredir, bir tartışmadan ötürü araları şeker renktir. Orhan Kemal yolunu değiştirmek isterse de yapamaz:

- Merhaba.

Sait de belki yolunu saptırmayı geçirmiştir aklından. O da yapamamıştır:

- Merhaba.
- Nasılsınız?

Sait pompalı kahkahalarından birini atar:

- Teşekkür ederim efendim. Siz nasılsınız?

Sonra da Orhan’ın koluna girer:

- Bok. Nasılsınızmış… Bu ne kibarlık?

Küskünlük işte o an bu küfürlü deyişle ortadan kalkıvermiştir. Ama bu büyünün gerçekleşmesinde küfrün gücünü de kabul etmek gerekir.

Sait’te küfürün bini bir parayadır.

“Beyefendi”li konuşmaya başladı mı, başlamadı mı? Dikkat! Biraz sonra bu soylu sözcüklerin yerini en yakası açılmadık küfürler alacaktır. Yalnız şu da unutulmamalı: “Ulan kerata” sözü onun sözlüğünde, “İki gözüm!”, “Cancağzım!” anlamlarına gelir. Denilebilir ki, o sevmediği insanlara sövmez. Bir gün Burgaz’da Bedri Rahmi ile arkadaşlarını da pırıl pırıl kalaylamıştır. Ama bu pek nedensiz değildir. O gün plajda yüzerken dünyanın en namussuz balığı dragonya gelip Sait’i ısırmak saygısızlığında bulunmuştur. Yoo, acele etmeyin, dragonya da, Bedri Rahmi’den önce kendi payına düşeni bol bol almıştır.

Bedri Rahmi’den açılmışken onun Sait’le Sivriada yolculuğunu da şuracığa kıstırmalıyız. Doğal ki Sait, daha motor Sivriada’ya yanaşır yanaşmaz kalaya başlamıştır. Bu kez küfrün nedeni Sait’in kıyıda 4-5 martı ölüsü görmüş olmasıdır.

- Dün vurmuş olacaklar. Dün buraya bir sürü yabancı geldi. Tabancalarını tecrübe etmişler…

Uzatmayalım, balıklar tutulur. Kıyıda güzel bir ateş yakılarak kızartılmaya başlanır. Yanlarında rakı, meyve filan da vardır. Oturup balıkla rakıları -bunları sonradan Bedri Rahmi anlatacaktır- devirmeye koyulurlar. Gelgelelim o yıllar Sait’in içkiye arka döndüğü yıllardır:

- Ben sıkıldım, döneceğim.

Sait’le birlikte gelenler bozulur buna. Ama Sait’e yine de eyvallahı basarlar. Aman ne o? Hava patlamıştır. Balıkçılar:

- Yapma be Sait beyciğim. Kırk yıllık balıkçıyız. Böyle havada biz bile yola çıkamayız, Hiçbiriniz doğru dürüst kürek çekmesini beceremiyorsunuz. Başınıza bela çıkaracaksınız. Deniz sabaha doğru düzelir, öyle gidersiniz.

Sait dinler mi? Gecenin on birine doğru yola çıkarlar. Bedri Rahmi’ye göre motoru gören, içindekilerin yürekliliğine parmak ısırır.

Sabahın üçüne doğru Burgaz’a varırlar, topu da sırsıklamdır. Burgaz’a gelmeden önce bir ara Sait karanlıkta doğrulur. Bütün sesiyle Bedri Rahmi’ye:

- Yahu önüne baksana! Koskoca geminin tam göbeğine gitmenin anlamı var mı?

Bedri motoru büyük bir çabayla çevirir. Oysa Sait’in gördüğü Süreyya Paşa plajı dolaylarında parlayan güçlü bir ışıktır.

- Vayanam vay, sen buraları böyle bilirsin ha!

Yer yarılmış, Sait yerin dibine geçmiştir: – Uzun etme be birader. Birdenbire o ışığı burnumuzun dibinde bir gemi ışığı sandım. Herkesin başına gelir.

Sait’in evine ayak bastıkları vakit annesi Makbule Abasıyanık’ı uyanık bulurlar:

- Biz sana geceyi adada geçireceğiz dedik ya! Makbule Abasıyanık oralı değildir:

- Ben döneceğinizi pekala biliyordum. Ama bu havada nasıl becerdiniz, hala şaşıyorum.

Makbule hanımın bu sözü Sait’in annesinin yamacından hiç mi hiç ayrılmadığını, ona çokça bağlı olduğunu ve çocukluk dünyasından iyice silkinemediğini anlatmak bakımından önemlidir. Sait’in annesiyle çekilmiş fotoğraflarına bakın, onun anası yanındaki ezikliğini hilafsız görürsünüz. Kemal Bekir, Burgaz’daki evlerinde, Makbule Hanım odaya girince, Sait’in saygıyla ve usulcacık toparlanıp ayağa kalktığını ve sonra annesi konuşurken onu büyük bir hayranlıkla dinlediğini anlatır.

Nedir, bu eziklik istenilen, yitirilmesinden korkulan bir ezikliktir. 1951 yılında karaciğerine baktırmak için gittiği Paris’ten beş gün içinde dönmesi biraz karaciğerinden parça alınacağı korkusundan, biraz da annesinden uzak kalmanın verdiği şaşkınlıktandır.

Sait’in anasına bağlılığının başlıca nedeni içe kapanık bir insan olması, yalnızlığı kendine yaşam biçimi olarak seçmesidir. Onun insanlardan, kalabalıktan hoşlanması da aslında bu yalnızlıktan zaman zaman kurtulma isteğinden ileri gelir. Ama o, kalabalık arasında bile yapyalnızdır. Naim Tirali onun beş günlük Paris serüveninde bu yalnızlığı çok iyi dile getirir ve Paris’teki kalabalık ve gürültünün onu korkuttuğunu açıklar. Doğrusu Sait, içindeki insanla, dışardaki yüzler, binler, milyonlar arasında bir denge kuramamış ve galiba kimi zaman da dengesiz olduğunu düşünmüştür.

Paris’ten ayrılırken Naim’e verdiği Lüzumsuz Adam’ın ilk sayfasına şunları yazacaktır: “Paris’teki anlaşılmaz günlerin çözümünü sana bırakıyorum. Anlayabilirsen anla. Yine Naim’e armağan ettiği Havada Bulut’a yazdıklarıysa şöyledir: “Yaptığım deliliğe ne zaman ah vah diyeceğimi bir kestirebilsem, o zaman Paris’te beş günün romanına başlardım.”(4)

• • •

Sait Faik’in ölümünden önce yayımlanan son hikâyesi: “Kavun içi” bir çığlık, “zehir yeşili” bir son nefes sanki. Nazım, Şeyh Bedreddin Destanı’nda, bir ara “Tükürmüşüm kafiyenin içine” der, söyleyeceklerini düzyazıyla söyler ya, Sait Faik de “Kalinikhta”da.

“Tükürmüşüm hikâyenin içine!” diyor, son nefesini verir gibi son sözlerini “veriyor”: Köpekler konuşuyor, insanlar havlıyor, kulağının dibinden bir ırmak akıyor, biri “Canımsın” diyor, öbürü cevap vermiyor ama elinin üstündeki damarlar bir dostluk denizine akıyor, soğuk kandil kandil sarkıyor, Barba Stanco, Sivriada, yıldızlar, balık kokusu, kahve fincanına düşen sabah yıldızı, boşlukta bir direğe konan martılar, son hikâyelerinin bitmez tükenmez saçları kara, gözleri kara, kaşları kara Yani’si! “Yani, Yani be! Hey Yani, Kara Yani! Hey Beykozlu laternacı Panayot’un torunu kara gözlü dostum Yani! (…) Sen Yanaki! Dostların en koyusu! Arkadaşların içinde ölümden sonra en sonuncusu! (…) Düşün Yanakimu beni. Bin, bir yıldızın sırtına. Adaların içinde bir Burgaz adası vardır. (…) Ben, sandallar içinde bir sandal, denizler içinde bir deniz, insanlar içinde bir insan. (…) Oturmuş seni düşünüyorum. Seni düşünüyorum Yanaki. (…) Ben seni düşünüyorum Yanaki. (…) Sen yeşil zeytini neden yemedin? Omonya meydanındaki Ekselsiyor kahvesinin garsonu, ‘Kalinikhta Kiryos’ diyor bana. Benden de bir Kalinikhta sana. Panco!”

Sait Faik, sanki, dünyaya iyi geceler diliyor kendi karanlığına çekilirken…(1)

Kalın Sağlıcakla

Selçuk Özarmağan

Kaynaklar

1.Feti Naci, Bir Hikayeci: Sait Faik Bir Romancı: Yaşar Kemal, Gerçek Yayınevi, 1990, İstanbul.
2.Mehmet Kemal, Acılı Kuşak, De Yayınevi, 1985, İstanbul.
3.Rıfat Ilgaz, Yokuş Yukarı, Çınar Yayınları, 1987, İstanbul.
4.Salâh Birsel, Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu, Sel Yayıncılık, 2009, İstanbul.

Simurg Dergisi Sayı 1 / Endokrinolojide Diyalog Dergisi Özel Eki

 

Benim Güzel Allahım

Ey siz inananlar.

Tanrınızın yarattıklarına düşmanlık mı besleyeceksiniz?

Öldürecek misiniz onları?

Yoksul mu bırakacaksınız?

Acılarına sırtınızı mı döneceksiniz?

Sadece kendi kavminiz için mi şefaat dileneceksiniz?

Kendinizi ayıracak mısınız Rabbinizin yarattığı diğer kullardan?

Dininizle, ırkınızla böbürlenecek misiniz?

Ey siz, huzursuz ruhlar… Ey siz, binlerce yıldır kendi ihtirasının dikenleriyle kanayanlar… Ey siz, fıtrattan eksikli yaratılmış olanlar…

Dinleyin.

Fırtına kuşları gibi içinde uçtuğunuz sert rüzgarlarla yorgunsunuz, günahlarınızla, hiç bitmeyen hırslarınızla yorgunsunuz, kavgalarla, düşmanlıklarla, kızgınlıklarla yorgunsunuz, avucunuzda sıktığınız bir ustura gibi sizi yaralayan bencilliklerinizle yorgunsunuz.

Rüzgarın dinmesini özlediniz.

Sessizliği ve sükûneti özlediniz.

Düşmanlarınızla ve kendinizle barışmayı özlediniz.

Daha doğduğunuz gün bir hapishane gibi kapıları üstünüze kapanan hayatın dağdağasından kurtulmayı özlediniz.

Bir lahzalık bir huzur için yakarıyorsunuz.

İçinizdeki öfkeli çığlıklar sussun, dışınızdaki insafsız dövüş naraları kesilsin istiyorsunuz.

Kasırgalardan çıkıp sakin bir vahaya konmak istiyorsunuz.

Rüzgar uğultusundan başka sesler de duymak, gözlerinize dolan o karmaşık karaltılardan başka şeyler de görmek, sükûnetin tadını çıkarmak, soluklanıp gücünüzü yeniden toplamak istiyorsunuz.

Ve, tanrı isteklerinize cevap verdi.

Ve, bayramlar bağışladı size, kendinizden ve kavgalarınızdan kurtulun diye.

Ve dedi ki, “bugün durun, bugün barışın, bugün düşmanlıklarınızı, hırslarınızı unutun, bugün kendi eksiğinizi başkalarının eksikliklerini severek tamamlayın.”

Ve, ben, Rabbimin eksikli kulları o günlerde mükemmeliyete erişip düşmanlarını sevdikleri, ruhlarını hırpalayan kasırgalardan kurtuldukları için bayramlara iman ettim.

Ve dedim ki, “hiddetine değil imanım ama şefkatine iman ediyorum.”

O, benim güzel Allahım.

O, eksik yarattığı kullarını eksiklikleriyle sevecek kudrete sahip olan.

O, kasırgaları ve vahaları yaratan.

O, imanını kaybetmiş bir adamın çocukluğunda kıldığı teravih namazlarında söylenen “salavat-ı şerif”e sesini veren.

Bayramlar, benim inançsızlığımın durduğu, dinlendiği, huzurlu vahalar.

Bayramlar, benim kaybettiğim tanrımı bulduğum büyük ve huzurlu mabetler.

Ey siz, binlerce yıldır kendi ihtiraslarıyla kanayanlar, sizlersiniz bana bayramlarda tanrımı bulduran.

Düşmanınıza gösterdiğiniz merhamet, yoksula gösterdiğiniz şefkat, muhtaca gösterdiğiniz rikkat bana tanrının varlığını gösteren.

Ruhunuzu saran huzur, sizdeki huzurla o müthiş kasırganın ani duruşu, hepimizi kucaklayan hoşgörülü sevecenlik, o temizlik kokusu beni inanmadığıma inandıran.

Bayramlar, benim tanrımın sizin mükemmeliyetinizde ortaya çıktığı muhteşem duraklar.

Ve dedi ki benim Allahım, “kendiniz için değil düşmanınız için dua edin.”

Ve dedi ki, “kendiniz için değil düşmanınız için şefaat isteyin.”

Ve dedi ki, “sizi birbirinize emanet ettim, emanetinize hıyanet etmeyin.”

Ve dedi ki, “düşmanlarınızı da benim yarattığımı unutmayın.”

Ve dedi ki, “bu menzilde öyle yüce bir merhamet gösterin ki bana inanmayanlar sizin merhametinizin ışığında görsünler beni.”

Bayramlar, dünyadaki imtihanları en zorlu geçenlerin, yoksulların, kimsesizlerin, evsizlerin, çocuğuna portakal alamayan işsizlerin, dağda ölümü bekleyenlerin, nöbet yerinde hasret çekenlerin, hastaların, gurbete çıkanların, hapistekilerin, kaderin kendilerine daha iyi davrandığı insanlar tarafından tevazuyla, ağırbaşlılıkla, şefkatle kucaklandığı duraklar.

Kendimizden yıkandığımız, kendi öfkelerimizden arındığımız, menfaatlerimize sırtımızı döndüğümüz kutsal yunaklar.

Bir ihtiyarın elini öpen genç, bir çocuğun başını okşayan adam, bir yoksulu sevindiren zengin, bu huzurlu vahanın çiçeklerini dikenler.

O davranışların her birinde ben kendi tanrımın tebessümünü görürüm.

Kullarının merhametinden sevinir benim tanrım.

Hayatın kasırgasını bunun için durdurur.

En huzursuzumuz bile böyle günlerde huzur bulur.

Bir başkasına merhametle, şefkatle, tevazuuyla uzanan her elde tanrının eli vardır ve o el değdiği her yere huzur ve güç verir.

O huzuru herkesle birlikte duyarım.

Ruhum sakinleşir.

Her gülümseyen yüzle birlikte hafiflediğimi, zincirlerimin çözüldüğünü, ihtirasların ve öfkelerin hapishanesinden azat edildiğimi hissederim.

Ve, iman ederim kendi tanrıma.

Ve, her gülümseyen yüze, her sevecen sese minnet duyarım.

Onlardır benim tanrımın dünyadaki yansıması.

Onlardır beni inandıran.

Ben her bayram iman ederim.

Ey siz, huzursuz ruhlar…

Ey siz, binlerce yıldır kendi ihtirasının dikenleriyle kanayanlar…

Ey siz, fıtrattan eksikli yaratılmış olanlar…

Dinleyin.

Sizsiniz beni Allah’a yaklaştıran.

Kendi eksikliğinizi başkalarının eksikliğini severek tamamladığınızı görmek inandırır beni tanrının varlığına.

Ve derim ki, “hiddetinden korkmuyorum ey Rabbim, şefkatin titretiyor dizlerimi.”

Ve derim ki, “bana varlığını kullarının merhametinde göster.”

Ve derim ki, “sen olmasaydın da onlar böyle kötü olabilirlerdi ama sensiz iyi olamazlardı, onların iyiliklerini göster bana.”

Ve derim ki, “senin adına kötülük edenler varken nasıl inanacağım sana.”

Ve derim ki, “senin cennetini istemiyorum ey tanrım, bütün istediğim seni tebessüm ettirecek bir iyilik yapma gücü, onu ver bana.”

Ve, bayramlarda benim tanrım bana kullarının iyi yanlarını gösterir.

Birbirine sarılan her düşmanla ben imana doğru bir adım atarım.

Huzur bulan her ruhla biraz daha inanırım.

Sizi, bir mükemmeliyete doğru yürüyün, ruhunuzun eksikliğini kendiniz tamamlayın ve böylece O’nun kendi başına mükemmeliyete ulaşabilecek canlılar yaratabildiğini gösterin diye eksik yaratan tanrı, bu ıstıraplı yürüyüşte durup dinlenebileceğiniz menziller yaptı size.

O menzillerde durun.

Durun ve eksik yanlarınızın tamamlanmasını bekleyin.

Sahip olduklarınız, sizin eksikleriniz.

Öfkeleriniz, düşmanlıklarınız, hırslarınız, kıskançlıklarınız, hasetleriniz, böbürlenmeleriniz.

Onlardan kurtuldukça tamamlanacaksınız.

Ve, bayramlar tamamlanma vakitleri.

Ey siz inananlar…

Tanrınızın yarattıklarına düşmanlık mı besleyeceksiniz?

Öldürecek misiniz onları?

Yoksul mu bırakacaksınız?

Acılarına sırtınızı mı döneceksiniz?

Sadece kendi kavminiz için mi şefaat dileneceksiniz?

Kendinizi ayıracak mısınız Rabbinizin yarattığı diğer kullardan?

Dininizle, ırkınızla böbürlenecek misiniz?

Onun yarattığı kulları sevmeden tanrınızı nasıl seveceksiniz?

O benim güzel Allahım.

Görür içinizdeki kötülükleri.

Düşmanlıklarınızı görür.

Bir kulunun bir kuluna ettiği kötülük üzmez mi onu?

Ey siz inananlar…

Siz korkmaz mısınız onu üzmekten?

Onun üzülmesinden üzülmez misiniz?

Bayramlar, sadece birbirinizi değil, tanrınızı da sevindirme vakitleri.

Onu sevindirdiğinizde, onun da tebessüm ettiğini imanla görürüm.

Ve der ki, “hepinizi eksikli yarattım, birbirinizin eksiğini hor görmeyin.”

Ve der ki, “hepiniz benimsiniz, benim olana kötülük etmeyin.”

Ve der ki, “her bir kulum eksiğini, bir başka kulumun eksiğini hoş görerek tamamlar.”

Ve der ki, “düşmanlarınız da benim kullarım, onlar için dua edin.”

Ve der ki, “merhametim hiddetimden fazladır, sizin de merhametiniz hiddetinizden fazla olsun.”

Ve, bayramlar eksikli kulların merhametle huzur bulduğu zamanlardır.

O huzurda görürüm ben onu.

Benim güzel Allahım.

Öyle kullar yaratır ki, inançsızları merhametleriyle inandırırlar.

Ben her bayram inanırım.

Onun yarattığı kulların şefkati beni yaklaştırır ona.

Ve derim ki, “hiddetinden korkmuyorum ey tanrım, şefkatin titretiyor dizlerimi.”

Ve derim ki, “sana her bayram inanıyorsam ey tanrım, bu, her bayram senin kullarının şefkatine inandığımdandır.

Başkaları için kötülük düşünmezsem, onun varlığına inanmasam bile beni affedeceğini sanıyorum.

Affetmezse de gücenmeyeceğim.

Çocukluğumda tuttuğum oruçların, oturduğum iftar sofralarının huzurunu hiç unutmadım.

Bugün, bir tek kez öyle bir huzurla iftar yapabilmek isterdim.

O huzuru hissedenler, dilerim, o huzuru gereksiz öfkelerle bozmazlar.

Ben bir daha o huzuru bulamayacağım.

Ama, ‘yanağını dışarının soğuğunu hissederek cama dayayıp, evin çaprazındaki caminin ışıklarının yanmasını bekleyen’ çocuğu anlatmayı hep deneyeceğim.

Sanırım bunu hiçbir zaman tam da beceremeyeceğim.

Ahmet Altan
(22 Ekim 2006 / Hürriyet)

 
Yorum yapın

Posted by 28 Temmuz 2014 in Ahmet Altan, Şiir Gibi

 

Cami Işıklarına Bakan Çocuk

Sonra büyüdüm.

İnanmanın huzurundan aklın huzursuzluğuna geçtim…

O çocukluk dönemimden sonra bir daha hiç dindar olmadım, oruç tutmadım, dua etmedim, namaz kılmadım.

Lise yıllarında karşımdakinin inançlarına hiç aldırmaz, herkesin korktuğu bir güçten korkmamanın tuhaf lezzetiyle diğer çocuklarla kıyasıya tartışırdım, onlar Tanrı’nın varlığını kanıtlamaya çalışırlardı ben yokluğunu.

Küçük bir çocukken inanmayı ne kadar sevdiysem, ilk gençliğimde de inanmamayı o kadar sevdim.

Başkaldırmanın müthiş cazibesine kapılmıştım.

Çocukluktan gençliğe geçmeye çalıştığım dönemlerde yazarlık hayalleriyle dolu olduğumu gören babam, ‘Yanağını cama yapıştırıp, evin çaprazındaki caminin şerefesinde iftar zamanını haber veren ışıkların yanmasını, ışıklar yanar yanmaz bunu bağırarak haber verdiğinde büyüklerin aferinini almak için heyecanla bekleyen bir çocuğu anlatabilir misin’ demişti.

Yaklaşık kırk yıldan beri o çocuk aklımdadır.

Hálá o sahneyi ve o çocuğu en iyi biçimde nasıl anlatacağımı bulamadım.

Ama bu görüntü benim yazarlık temrinlerimden biri oldu.

Babamın kendi çocukluğunun anılarının arasından çıkartıp bana yazı ödevi olarak verdiği sahneye kendi çocukluğumun anıları da eklendi.

Evimizin hemen karşısındaki küçük cami.

Ramazan geceleri mahallenin çocuklarıyla birlikte gittiğimiz teravih namazları, camideki büyüklerin bize başka zamanlarda pek de göstermedikleri bir şefkati göstermeleri, hálá çocuk aklımla ezberlediğim biçimde söylediğim ‘allah umme salli ala’nın muhteşem melodisiyle dalgalar gibi kabaran o tuhaf coşku, namaz çıkışında hissettiğimiz o ağırbaşlı memnuniyet…

Sahur vakti sıcak yataktan gözlerim yarı kapalı kalkıp sobası yakılmış salonda hazırlanmış sofraya oturuşum, galiba sadece ramazanlarda yapılan o yumurtaya bulanmış ekmek kızartmaları, demli çay, beni sevgiyle ve gururla bağrına bastığını düşündüğüm büyük bir kalabalığın parçası olmanın güveni ve sonsuz bir huzur.

Allah’ı çok sevmiştim.

Ondan benim anlamadığım kelimelerle söz ediyorlardı ama o benim için, beni sevmesini istediğim temiz yüzlü yaşlı bir dedeydi, oruç tuttuğum zamanlarda bana gülümsediğini düşünürdüm.

Doğrusu ya ondan pek korkmazdım.

Ama beni sevmesini isterdim.

İlk kez okulda din hocası cehennemi uzun uzadıya bütün korkunçluğuyla anlattığında dehşete düşmüştüm, benim teravih namazlarında, iftarlarda, sahurlarda hissettiklerimle hocanın anlattıkları hiç birbirine benzemiyordu.

O, beni çok korkutan, bana çok uzak, çok mesafeli, çok gazaplı, benim çocuk aklımın kavrayamayacağı çok ürkütücü bir güçten bahsediyordu.

Biz dede-torun değildik.

Beni sevmiyordu.

Kötü bir şey yaparsam beni ateşlerin içine atacak, beni yakacak, bana acılar çektirecekti.

Ben ona hiç böyle şeyler yapmazdım ki, ben onun için hiç böyle cezalar düşünmezdim ki, ben onu seviyordum, o niye beni ateşlerin içine atmak istiyordu.

Çok korktuğumu, çok üzüldüğümü hatırlıyorum.

Bir daha uzun yıllar camiye gitmedim.

Din hocası benim çocukluk dünyamın en huzurlu hayalini, o soğuk yatakhanelerde uyumadan önce dua edip kendisine gülümsediğim, herkes bana yaramazlık yaptım diye kızdığında kendisine sığındığım ‘yakınımı’ benden koparmıştı.

Sonra büyüdüm.

İnanmanın huzurundan aklın huzursuzluğuna geçtim.

O çocukluk dönemimden sonra bir daha hiç dindar olmadım, oruç tutmadım, dua etmedim, namaz kılmadım.

Lise yıllarında karşımdakinin inançlarına hiç aldırmaz, herkesin korktuğu bir güçten korkmamanın tuhaf lezzetiyle diğer çocuklarla kıyasıya tartışırdım, onlar Tanrı’nın varlığını kanıtlamaya çalışırlardı ben yokluğunu.

Küçük bir çocukken inanmayı ne kadar sevdiysem, ilk gençliğimde de inanmamayı o kadar sevdim.

Başkaldırmanın müthiş cazibesine kapılmıştım.

Hayatın zıpkınlı acılarından beni koruyacak bir güç yoktu artık, her acı doğrudan tenime yapışıyor, o acıları taşımakta ilahi bir güç bana yardımcı olmuyordu.

Yirmili yaşlarımda Ankara’da bir işçi kooperatifinde karımla birlikte epeyce sıkıntılar çekerek yaşarken komşularımız olan bir ‘inançlı insanlar’ grubuyla karşılaşmıştık.

Gerçekten çok hoş insanlardı, yumuşaktılar, hoşgörülüydüler, benim gençlik saygısızlıklarımı kibar bir sabırla karşılıyorlardı.

Aralarından bir tanesi eski bir kabadayıydı, iriyarı, güçlü kuvvetli bir adamdı, epey kavgaya karışmış, günahın her türlüsüne batıp çıkmıştı, sonra ‘inancı’ bulmuştu.

Beni sessizce dinler, ben sözümü bitirince ‘Ahmet, kardeşim’ diye başlardı lafa, beni ‘doğru yola’ getirmek için uğraşırdı.

Dini korkuyla değil sevgiyle anlatırdı.

Zor günlerdi, babam hapisteydi, kız kardeşim hastaydı, karım hamileydi, beş kuruş para yoktu, bir yayınevinin zemin katında düzeltmen olarak çalışıyor, kazandığım paranın çoğunu kiraya veriyordum.

O sırada hayatımdaki en iyi şey o dindar insanlardı.

Dindarları sevdim.

İnançlarını paylaşmadım ama onlara ve inançlarına imrendim.

Bana çocukluğumu, teravih namazlarını, sahurları, iftar sofralarını, huzuru hatırlatıyorlardı.

Öfkeli değillerdi, çıkarcı değillerdi, haramdan ölesiye korkuyorlardı, muhtaçlara yardım ediyorlardı, inançlarıyla böbürlenmiyorlar, dini bir gösterişe döndürmüyorlardı.

Onlara saygı göstermeyi öğrendim.

Kendi inançsızlığımla onları kırmamaya özen gösterdim.

Zor günlerde bir ‘inançsıza’ bağışladıkları dostluğu hiç unutmadım.

Din hakkında düşünmeye başladım, ‘din bir afyondur’ ezberinden ‘din nedir’ sorusuna geçtim, insanların ve toplumların hayatında dinin yerini merak ettim.

Gerçek bir dindarla, bir müminle, dini gösterişli bir rozet gibi yakasına takanlar arasındaki farkı gördüm.

İçinde bir vahşetle, bencillikle hatta kötülükle doğan ve ölüm gibi karanlık bir yok oluşla varlıkları sona eren insanların gelişiminde, yaşama gücü buluşunda, ahlakı yaratışında, vahşetini sınırlayışında dinin çok önemli kültürel bir değer olduğunu fark ettim.

Dindar olmadım, inançlı olmadım.

Hálá da değilim.

Hiçbir zaman da olmayacağım herhalde.

Ama din fikrini, gerçek dindarları seviyorum.

Tanrı’yla ilişkim ise anlatılması çok zor çelişkilerle dolu.

Varlığına inanmıyorum ama o varmış gibi hissetmekten hoşlanıyorum, annemin mezarına gittiğimde dua etmiyorum ama annemi ‘ona’ emanet ediyorum.

Artık ne ölümden ne de ölümden sonrasından korkuyorum ama öldükten sonra sevecen bir ışıkla karşılaşıp yaramazlık yapmış küçük bir çocuk gibi ona sığınıp gülümseyeceğimi aklımdan geçiriyorum.

Din hocası cehennemi anlatana kadar süren kuvvetli bir inanca dayalı ‘ilişkim’ şimdi bir başka biçimde sürüyor, onun adına yeryüzünde cehennemi yaratanları, onun adıyla gösteriş yapanları, onun adına benim gibi ‘inançsızlara’ öfkelenenleri, onun adını sadece insanları korkutmak için kullananları ‘onunla’ arama sokmuyorum.

Tanrı’dan bir beklentim yok.

Ona duyduğum sevginin, eğer o varsa,

Ona duyduğum sevginin, eğer o varsa, bir beklentiden ya da bir korkudan kaynaklanmadığını o biliyor.

Günahkar olduğumu da, babasının sevgisine sığınan biraz şımarık bir evlat gibi bu günahları işlemeye devam edeceğimi de.

Din adına dehşet salanlar ne derlerse desinler, başkaları için kötülük düşünmeyenleri onun affedeceğine inancım tam, benim tanrım her şeyden önce ‘başkaları için kötülük düşündün mü’ diye soracak bir tanrı.

Ahmet Altan
(22 Ekim 2005/ Hürriyet)

 
Yorum yapın

Posted by 28 Temmuz 2014 in Ahmet Altan, Şiir Gibi

 

Ey Kavmim

Ey kavmim…
Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin

Dönüp de bakmazsın ölülerine.
Lut kavminden de değilsin sen, hazdan olmayacak mahvın.
Acıyla karıldı harcın ama acıya da yabancısın.
Ağıtları sen yakarsın ama kendi kulakların duymaz kendi ağıdını…
Bir koyun sürüsünden çalar gibi çalarlar insanlarını ve sen bir koyun sürüsü gibi bakarsın
çalınanlarına.
Tanrıya yakarır ama firavunlara taparsın.
Musa Kızıldeniz’i açsa önünde, sen o denizden geçmezsin.
Ey kavmim…
Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin.
Korkarsın kendinden olmayan herkesten. Ve sen kendinden bile korkarsın.
Hazreti İbrahim olsan, sana gönderilen kurbanı sen pazarda satarsın.
Hazreti İsa’yı gözünün önünde çarmıha gerseler, sen başka şeylere ağlarsın.
Gündüzleri Maria Magdalena’yi orospu diye taşlar, geceleri koynuna girmeye çabalarsın.
Zebur’u, Tevrat’ı, İncil’i, Kur’ân’ı bilirsin.
Hazreti Davud için üzülür ama Golyat’ı tutarsın.
Ey kavmim…
Sen ki peygamberlerinin dediklerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin.
Dönüp de bakmazsın ölülerine. Lut kavminden de değilsin hazdan olmayacak mahvın. Ama sen
kendi acına da yabancısın.
Kadınların siyah giyer, kederle solar tenleri ama onları görmezsin.
Her kuytulukta bir çocuğun vurulur, aldırmazsın.
Merhamet dilenir, şefkat dilenir, para dilenirsin.
Ve nefret edersin dilencilerden.
Utancı bilir ama utanmazsın.
Tanrıya inanır ama firavunlara taparsın.
Bütün seslerin arasında yalnızca kırbaç sesini dinlersin sen.
Ey kavmim…
Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin.
Sana yapılmadıkça işkenceye karşı çıkmazsın.
Senin bedenine dokunmadıkça hiçbir acıyı duymazsın.
Örümcek olsan Hazreti Muhammed’in saklandığı mağaraya bir ağ örmezsin.
Her koyun gibi kendi bacağından asılır, her koyun gibi tek başına melersin.
Hazreti Hüseyin’in kellesini vurmaz ama vuranı alkışlarsın.
Muaviye’ye kızar ama ayaklanmazsın.
Hazreti Ömer’i bıçaklayan ele sen bıçak olursun.
Ey kavmim…
Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin.
Ölülerine dönüp de bakmazsın. Lut kavminden de değilsin hazdan olmayacak mahvın.
Ama arkana baktığın için taş kesileceksin.
Ve sen kendine bile ağlamayacaksın.
Komşun aç yatarken sen tok olmaktan haya etmezsin.
Musa önünde Kızıldeniz’i açsa o denizden geçemezsin.
Tanrıya inanır ama firavunlara taparsın.
Ey kavmim…
Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin.

Halil Cibran

 

bazı kadınlar makyajını ağlayarak temizler

bazı kadınlar makyajını ağlayarak temizler.
bazı kadınlar sol göğsünün altında mayın taşır beyler.
oraya ilk ayak basan adam, ayağını çekip gitmeye kalkışırsa eğer;
mayın patlar,
kadın dağılır,
adam ölür, kadının sol göğsünde.
sonra bir daha kim gelip giderse gitsin sol göğsün altındaki kente,
asla aynı etki yaşanmaz.
bir mayın bir defa patlar beyler,
bir kadın, gerçekten, bir defa sever.

“bir şiir bir kez yazılır.
bir kitap bir kez okunur” gibi çürütülebilir bir tez değildir bu.
bir insan bir kez ölür, türündendir.
hatta düpedüz eşdeğerdir ikisi.

ve sevgilim, sana gelince:

bir gün uğrarsan sol göğsümün altındaki kente,
hüzünlü bir sesle:
“buralar eskiden hep benimdi” diyeceksin kendine.

***

mutluluğun bir sırrı var mı bilmem ama bir sınırı var elbet.
size uzatılan her el ve her yürek bir gün geri çekilecek.
her mutluluk ya yarım kalacak ya yavaşça eksilecek.
herkes en az bir kez terk edilecek.
ve ne yazık ki
her şarkı eskiyecek. -istisnalar hariç elbet-

her neyse.

biz kadınlar saç uçlarımızda hüzün taşırız beyler.
sanırız ki saçlarımızdaki kırıkları aldırırsak
sarılacak tüm kırıklarımız
sağlıklı saçlar hayatımızın alçısı olacak,
hayatımız daha fazla alçalmayacak.
yanılıyoruz aslında.
canımız cehhennem bizim.
ağlayarak söndürmeye devam edeceğiz
dişlerimizi sıkıp
bilmem kaç vedaya daha göğüs gereceğiz.
ama o ilk mayın, o ilk dağılış, parçalanış, unutulmayacak.
çünkü bir söküğü diktiğinizde, eskisi gibi görünmez.
ne zaman yaralansak, ilk yara izimizi anımsarız.
kaç kez terk edilirsek edilelim, ilk gidene ağlarız.

evren dolusu yükü omuzlayan biz, bir çocuk kadar da uysalız.
ama neden
sevdiğimiz adamlar, hiç okşamaz başımızı?
bir masal örtmezler üstümüze uyku öncesi,
neden
gerçek bir şefkatle sevmezler ki?
kadınlığımızı geçtim lakin,
içimizdeki küçük kız çocuğuna yazık değil mi?

evet;
her kadın bir parça şairdir
yalnızca doğru adam tarafından terk edilmesi gerekir

ama
yine de
şair olmak istediğimizi
kim söyledi ki?

Mavi Tuğba Karademir

 

Yaz Dörtlükleri

II

Her zamanki gibi oldu gene
Yalnız kaldığımda Kalemlerimle
Testiler konuşmaya başladı, Perdeler kımıldadı
Birazdan. Ölü annem de gelir dolaba Süt içmeye

IV

Biz Onunla yakın şehirlerde büyüdük
Ben toz toprak içindeydim, O Mandolin çalardı
Neriman Öğretmenin çok sesli korosunda
Çocuktum, üzgün olurdum, saçlarım kıvırcıktı

V

Kuşlar savruluyor derken ortalığa
Gülüyor yan odalarda birileri
En yalnız adamıyım Orta Doğunun
Tanrım kabul et artık şiirlerimi

VIII

Ömrümüzün çoğu mezarlıkta geçecek
Diye şakalaşan eski Arkadaş
Ne yapıyorsun sen Bandırma’da
Ölsek de dinlensek biraz, bana kalırsa

1974

Ergin Günçe

 
 

Gençölmek

Ay mıdır kar mıdır pencerede
Boğulmuş çocukları martılara taşıyan
Kara köpek karşı kıyıda uluyor
Bence o çocuk öyle gülmemeli

Atları çayıra saldım diş kamaştıran erik ağaçları altına
Nisan toprağı kalbimde ağarıyor
Bence o çocuk öyle gülmemeli
Şimdi bir kadın çay demlese

Bahçemdeki korkuluk nar ağacıdır
Erken ölmüş, iyi giydirilmiş
Sular soğuyor ovada duran ince gölgesinde
Büyük ateşler, kuytu köyler gibi

Alınlarına vişne çiçekleri yağan
O kızlar, delikanlılar ve lohusalar
Oyulmuş bir bebektirler ıhlamurdan
Kestane mangalları, masallar, talikalar

Ölüm alışsın artık bize
Bir dans gibi bahçemize gelsin
Gelsin otursun ılık minderimize

Bence o çocuk öyle gülmemeli
Ay kar gibidir pencerede

Ergin Günçe
 
 
 
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 123 takipçiye katılın