RSS

Hüzün Çocuklar İçin Arada Bir Yaşlılar İçin Sürekli

hüzün çocuklar için arada bir, yaşlılar için sürekli
atılan ağı dolduruyor ırmak
balığı deniyor terzi
yüreğini iğnesinden kurtarıp pazarları
ben sevgilenmeyi denerdim, bıraktım şimdi
gerçek derliyorum, ipe diziyorum
beni doğrulayanı seçiyorum
bir o kadar beni doğrulamayan
kuşkulansam, kuşkulanmıyorum o zaman
caymıyorum kendimi doğrulamaktan

bir atlayıp iğnemi bir batırıyorum
terziyim hafta başı balığa çıkamayan

göğü atlıyorum. geniş göğü,
ferah balkonları atlıyorum
mutlu çocuk yüzlerini atlıyorum
atlıyorum suyu, soluyan diri atları
yaylaları ormanları atlıyorum da
varıp ellas’ta duruyorum.
gecenin ellas’ında
iğnemi, benim iğnemi ellas’ın yakarısına:
-inişlerde dolgun diri salınan
mısırları boyayacak mısın?
ay sarı ay, usul ay
dağıtacak mısın gökyüzünü orda burda
eski duvara, tahta çite, asma köprüye
ay sarı ay, usul ay
kavruk, kara, yorulmuş ineğimi
tazeleyecek misin?
patikayı düz edip uçurumu örtecek misin?
ay sarı ay, usul ay

hüzün çocuklar için arada bir ve yaşlılar için sürekli
bence oyalanıyorum, terziyim daha
balığa çıkmasam bile hafta başlarında
bir batıra iğnemi, bir batırmaya
oyalanıyorum
beni doğrulayan ve doğrulamayan hepsi bir arada

hüzne az bir şey var, yaşlılar için olan

Gülten Akın

 
Yorum yapın

Yazan: 17 Kasım 2014 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Beni Rüzgara Verme

Öfkeli bir deniz gibi
Üstünden atma beni
Yazdığın gibi silme

Yumlama parçalama
Ne yapsam kırılmaz diye
İtme koca dağlardan
Gidip gelip ağlatma

Bu bensiz yapamaz de
İçinin derinlerine sakla
Gösterme kimseye beni
Gönlünde tut bırakma

Kuşlara parçalatma
Çöllere koyup dönme
Gözden çıkarma beni
Tam her şeyimi aydınlatırken
Yeter bu kadar deyip sönme

Bir gidip bir gelip
Çocuk gibi oyalama
Korkutma yıldırma beni
Beni sakın bırakma

Afşar Timuçin

 
Yorum yapın

Yazan: 17 Kasım 2014 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Yazarlar ve Aşkları

Bazı insanların hayatlarının ortasına kaderleri bomba gibi düşer.

*

Henüz aşk ona tokadını atmadı. Aşk Dostoyevski’nin acıya hazır hâle gelmesini bekliyor. Aşk, kafası karışık bir entelektüele değil, acıyı yüz hatlarına yedirin bir adama nefesini üflemek istiyor.

Gençliğim üzüyordu onu açıkça.”

Anna gerçekten sevmesini biliyordu. Sanki yirmi yaşında olan Dostoyevski’ymiş ve kendisi kırk dört yaşındaymış gibi mücadele ederek seviyordu kocasını.
*

Zamanın üzerinde seksek oynamaya devam ediyoruz.

*

Aşk, onları hem bir arada tutmakta, hem de soludukları havaya kıskançlık tozları savurmaktadır.

Evlilik çiftin kapısını çalar.

Ve bir sabah kendisiyle yüzleşmeye cesaret edemeyen sevgilisinin mektubunu alır. Sayfalarca süren bir özür mektubuyla salonun ortasında bir kadın. Aşık bir kadın… Yahya Kemal evlenmekten son anda vazgeçmiştir.

*

Erkek çocuklar sevmeye sevilmekten daha yetenekliler. Sevdiklerini kıskanmaya da.

*

“… Kaderin, yaşamın boyunca istediğin şeylere ulaşmana engel olacak.” Bu söz sanki küresine bakan falcı bir kadının ağzından çıkmış gibidir.

*

Erkekler ne kadar sert, ne kadar meşgul, ne kadar serseri, ne kadar anarşist ya da ne kadar her ne olursa olsunlar, kız evlatları doğduğunda ortak bir tecrübeyi paylaşırlar; merhamet onların kalplerine yaygısını serer. Ve babalar, kızlarına her baktıklarında camdan bakan bir çocuk gibi merhamet de başını bu gözlerden dışarıya uzatır.

*

Rousseau her zaman üst tabakadan kadınlardan hoşlanmıştır… Fakat hayatını geçireceği kadını kader bir çamaşırcı olarak tayin eder.

*

Halkın yılan şekline soktuğu dedikodulara, Hürrem’in kelimeleri zehir eklemişti. Kanuni bu yılan tarafından hem sokuluyor, hem de zerk edilen zehir onun zihnini uyuşturduğu için kendisine yapılanı idrak edemiyordu.

Bir kez yapılan budalalık benim için yeterli.” Bir kez bir adamı gerektiğinden çok sevmek, onun büyümesine izin vermek, sonra büyüdüğü için onu öldürmek, bu ölüm için acı çekmek yeterliydi.

*

Çehov’un hayatına ulaşmak için zaman isimli kuleye elimdeki baltayla vurduğumda önüme düşen ilk cümle bu oldu. Bu cümle bana onun hakkında bilmem gereken her şeyi resmediyordu.

Onu kendisine getirmek için bir buz torbasını göğsüne koydu. Çehov ona bakıp gülümsedi ve fısıltıyla şöyle dedi: “Bomboş bir kalbin üstüne buz koyma.”

*

Yazar milyonlarca kum tanesinin arasından bir boncuğu alır gibi hayatından bir ayrıntıyı alır ve kitabın sayfaları arasına saklar.

“…Gülbün ayağının altındaki toza sordu: Suçlu muyum? Toz, hayır, dedi. Gökyüzündeki ak bulut yumaklarına sordu, hayır dediler. Taş kesilmiş bir aşk acısı kadar güzel görünen Valide Camii’ne sordu, yine hayır... “
(Safiye Erol / Dineyri Papazı)

*

Neden sana acı çektiriyorum sevgilim? Neden hep, ya sana acı çektirmek, ya da kendimi aldatmakla geçiyor günler? Biz birbirimizin hiçbir şeyi olmayacaktık; ama herşeyi olduk… Seni artık görmeyeceğim. Yıldızları nasıl seyrediyorsam bundan böyle sana da öyle bakacağım demek.”

Kalbine sahip olmadığım sürece, hiçbir şey gözümde yoktu; ama şimdi sahip olduktan sonra onu tutmak muhafaza etmek isterim.” Goethe

Aşk başka bir kadın bedeninde ziyaret etti şairi.

*

Ölü bir erkeğin hayaletini izleyen kadını hangi canlı erkek mutlu edebilirdi ki?

*

Aşk’ın hareketlerini radarlarla tespit edemezsiniz. Onun ne zaman, nereye, neyi bahane ederek yerleşeceği bilinmez. Bazen bir kadını, bazen bir mürşidi, bazen sadece bir sesi kıyafet olarak üzerine geçirir. Muhatabını kralların, hırsızların ya da çocukların arasından seçmekte hürdür.

*

Zaman teleskopunuzu ona yönelttiğinizde Neyzen’in ne yaptığını görebilirsiniz. İşte bakın orada, dağları ve kırları dolaşıyor.

…bir zaman sonra Tevfik’e yetmez ve sonunda sevgilisini ceketinin altına saklayarak evinden kaçar. Nereye mi? İzmir Mevlevihane’sine… Şeyh Nurettin Hazretleri, Tevfik’in nefesinde dolaşan aşk serserisini görür.


Bir türlü hayata alışamayan Neyzen…

“…aman efendim! Ben o ney vazifesini boş bira şişesine de yaptırırım, sen o demleri, o nameleri, o ahları kamış mı yapıyor zannediyorsun? Onları bu fakirin dudakları yapıyor.”

Ayşe Sevim / Yazarlar ve Aşkları / Şule Yayınları / 2006

yazarlar_ve_asklari (2)
 

Etiketler:

Altı Çizili Satırlar

Bir şey yağıyordu babaya, bir şey: kara buğday, ölmüş kelebek, bir ikindi sessizliği ya da. Baba sanki durmuş bir saat, hışıltısı dinmiş bir akasya. Olduğundan zayıf, olduğundan kara, olduğundan tenha.
Ne düşünüyordu baba, üzgün uzun baba, parkede bitmiş apansız bir gülü mü seyrediyor, o güle uzanacak babaa! babaa!
 
Birgül Oğuz / Hah
***

Bu dev onu alıp götürecekti buralardan. Burnunun direği sızlamaya başlamıştı bile. Dokunsan ağlayacaktı. “Allah muiz’dir.” dedi.
“Yâ Rabbi Muheymin… Bizden hayır yok… Sen gözet, Sen goru o yavrıyı…”
Sezgin Kaymaz / Kün
***

“…sana dün çarşıda dolaşırken aldığım o atkıyı kaybetmemeye çalış… belki ilerde bu olanların gerçek olduğunu hatırlamana yardım eder… ben bana aldığın yüzüğü kaybetmemeye çalışacağım… bunların yaşandığını hatırlamak için…
 
Ahmet Altan / Son Oyun
***

 Bedenim birkaç sokağın ya da adi bir coğrafyanın bizi ayırdığını anlayamıyor.
Frida Kahlo
***

Hissettiğim şey bir tür…» Hel omuzlarını kaldırdı. «Bir tür duygusal bezginlik. Kadercilik falan değil, tehlikeli bir kayıtsızlık. Küçük düşürücü olaylar birbirine eklenirse belki de hayata o kadar sıkı sarılmak için neden görmeyebilirim.»
 
Şibumi 

***

“Şimdi peri masalı anlatma sırası sende,” dedim.
Yalnızca, “Sizi seviyorum,” dedi.
Yalnızca içten gelerek söylenen şu iki sözcük. Sizi seviyorum.
Bütünüyle umutsuzluk dolu sözcükler. Bunu ” Kansere yakalandım,” der gibi söylemişti.
Onun peri masalı.
Koleksiyoncu/John Fowles
***
“Böylesi şeyleri yüzüne bakarak söyleyemem. Ama yüzünü dönmemelisin, ne olursa olsun. Hadi, şimdi git artık.”
 
Bir an omuzlarımı sıktığını hissettim. Ve başımın arkasını öptü. Beni gitmem için itti. Durup geri bakmadan önce iki üç basamak indim. Gülümsüyordu, ama hüzünlü bir gülümsemeydi.
 
“Lütfen uzun sürmesin,” dedim.
 
Yalnızca başını salladı. “Hayır, çok uzun değil” mi, yoksa “Umutlanma, uzun sürmemesi olanaksız” mı demek anlamına geldiğini bilmiyorum. Belki kendi de bilmiyordu. Ama üzgün bakıyordu. Umutsuzca üzgündü.
 
John Fowles
***

“Pişmanlık hikâyenin sonu değil, ortasıdır.”

***

“Hüzün çocuklar için arada bir, yaşlılar için sürekli…”
***

“İnsan ne yaparsa yapsın ölümlü bir varlık. Vücudu yaşlanıyor; hemen değil hayır, önce gözleri ya da bacakları ya da kalbi yaşlanıyor. İnsan parça parça yaşlanıyor. Ve bir gün ruh yaşlanmaya başlıyor. Çünkü vücut ihtiyar olmak istiyor, ama ruhun hâlâ özlemleri, hatıraları var ve hâlâ arıyor, seviniyor, arkadaşlarını özlüyor. Ve mutluluğa duyulan özlem kaybolduğunda sadece hatıralar ya da kibir kalıyor; ve insan o zaman gerçekten sonsuza dek ihtiyar oluyor.”
***
Kaybedilen en kıymetli eşyanın, servetin, her türlü dünya saadetinin acısı zamanla unutuluyor. Yalnız kaçırılan fırsatlar asla akıldan çıkmıyor ve her hatırlayışta insanın içini sızlatıyor. Bunun sebebi herhalde, ‘bu böyle olmayabilirdi’ düşüncesi, yoksa insan mukadder telakki ettiği şeyleri kabulle her zaman hazırdır.
 
S. Ali
***

Aşk, eşikte tutar insanı. Ayrılamazsın, yerleşemezsin.
Yasemin Çongar

***
 
Ama bir sevda sözkonusu olunca insan hiçbir yere yalnız gidemiyor, hüsranları ve ayrılıkları hep beraberinde götürüyor.
 
Mario Levi (Bir Şehre Gidememek)
***

Yaşam, belleği icat etmekle gaddarlık etmiş. En eski anılarımı ayrıntılarıyla içlerinde taşıyan ihtiyarlar gibi, ölümün kıyısına gelmişken belleğim, güneşin çevresinde dönüyor ve neleri aydınlatmıyor ki o güneş! Her şey mevcut, hiçbir şey yitmemiş. Tıpkı, size daha da canlılık verecek, içinizi acıyla zonklatan gizli bir güç gibi: Hiçbir gelecek olmadığının kesinliği karşısında geçmiş büyüyor, kökleri genişliyor. Bendeki her şey bir köktabaka halinde, renkler her tabakada saydamlaşıyor, en ufak görüntü mutlaklaşma eğiliminde, yürek kreşendo atıyor.
Frida Kahlo
***

“Hayatın bizlere verip verebileceği tek ödül, tek armağan, sevgi dolu bir insandır ve biz böyle bir insanı, ilk fırsatta katlederiz. Sonra da, ömür boyu, bu asla bağışlanmayan günahın lanetini sırtımızda taşırız.” (s.123)
 
Aslı Erdoğan- Kabuk Adam
***

Bende hayat bilgisi zayıf albayım. Bilge bunları bilir, bu bakımdan akıllıdır; birlikte olabilseydik, insanlık çok yararlanacaktı bundan. Yazık oldu. Şimdi yanımda olsaydı, böyle üşümezdim albayım; beni bir arabaya bindirirdi hemen. Ben bunlara çabuk karar veremem albayım: Kararsızlığımla yanımdakilerin canını sıkarım. Hava
da çok soğudu albayım, eve dönmek istiyorum. Biliyor musunuz, Bilge beni evde bekliyormuş gibi geliyor bana. Yoksa eve dönmek istemiyorum. Beni bekleyen yalnızlığı ve karanlığı istemiyorum. Bilge’den akıllı olduğum halde neden bu duruma düştüm acaba?
Neden herkes benden kaçıyor albayım? Yaşamasını bilmiyorum da ondan mı? Bir dakika albayım, karşıdan birileri geçiyor: Kadını Bilge’ye benzettim; peki erkek kim? Değilmiş. Bu köşede de fazla bekledim galiba: Gelip geçenlerin dikkatini çekiyorum. Başka bir köşeye gitmeli. Biliyor musunuz albayım, bugün Bilge’ye ne diyordum? Diyordum ki köşe başlarında bekliyorum kadınlara bakmak için. Beni kıskandı albayım. Demek ki seviyordu. Ha-ha. Ona
öyle şeyler bulup söylüyordum ki, bana hayran oluyordu. Onun için diyorum ki, odama dönmüş beni bekliyordur şimdi. Eve dönmek istemiyorum albayım. Ya gelmemişse. Ne dediniz? Yazacak oyunlarımız mı var? Onlarla mı uğraşırız? Nedense bugün içimden
gelmiyor. Ben artık biraz çöktüm albayım: Aklıma yeni bir şey gelmiyor. Oyunlar beni de yordu galiba. Tabii Bilge’ye belli etmedim, ama ben herhalde bu oyunlara artık devam edemeyeceğim.
Tehlikeli Oyunlar, Oğuz Atay
***

“Birini unuttuktan sonra bile mutluluklarının ya da hüzünlerinin sesini hatırlayabiliyorsun, bedeninde hissedebiliyorsun.”
***

“…ana, baştan başlayayım, beni yine kundakla.”
“Aşkın ilk kez ölüme inanmamızı sağladığı bir an vardır. Kaybını düşünmüş olsan bile, uyuyan bir çocuk gibi sonsuza dek taşıyacağın birini tanırsın.”
Anne Micheals – Kış Mezarı
***

Uzaktan sevmek daha güzeldir bazen. Ne incitir, ne acıtır. Ne yaralar, ne kanatır. Gözlerinle görmediğin ama sesini duyduğun, varlığıyla huzur bulduğun bir denizin yakınında yürümek gibidir böyle bir sevmek… Uzaktan sevmek en güzelidir bazen.
Bir labirent şeklinde inşa edilmiştir gül bahçesi. İç içe dönemeçler, çıkmaz sokaklar, beklenmedik sapaklar… bilmece içinde bilmece… Saptığın her yol seni labirentin daha da içine sokar. Merkezine. Göbeğine. Öyle bir hal alır ki en nihayetinde, bu labirente ne zaman ve nasıl girdiğini bile hatırlamaz olur; geri dönüş yollarını hepten yitirip kaybolursun. Bu arada “eski sen” en bekâr, en genç ve toy halinle labirentin dışında bir duvar dibinde sessizce bekler. Elinde solmuş beyaz çiçekler. Yüzünde mahzun bir ifade. Bekler ki hatırlayasın. Bekler ki geri dönesin. Bekler ama nafile…
 
Zira “dış dünya” diye bir ihtimal kalmamıştır artık labirentin içindekine.
 
Elif Şafak
***

Onlara veda etmeme yardım edecek misin, Nikko?»
Nikko hafifçe öksürerek bağızını temizledi. «Bunu nasıl yapabilirim efendim?»
«Kiraz ağaçları arasında benimle yürüyerek. Sessizliğe dayanamadığını anlarda seninle konuşmama izin vererek.”
«Şansımız varmış, Kiraz çiçeklerinin en güzel olduğu üç günün tadını çıkardık. Çiçeklerin vaat gününde buradaydık. Henüz kusursuzluğa erişmemiş oldukları günde. Kusursuzluk günleri sonra geldi çattı. Bak artık en güzel hallerinde değiller. Doruğu aştılar bile demek ki bugün anılar günü. Üç günün en hüzünlüsü. Ama en zengini. Bir tür sükûn var bugünde. Yok, sükûn değil… rahatlık var. Zaman denen şeyin ne tür bir sihirbaz hilesi olduğunu bir kere daha anlıyorum. Artık altmış altı yaşındayım, Nikko. Senin bulunduğun noktadan ileriye bakıldığında altmış altı yıl çok uzun bir süredir. Senin hayat tecrübenin üç katından fazla. Ama benim bulunduğum noktadan bakıldığı zaman, yani geçmişe doğru bakıldığı zaman, bu altmış altı yıl, tıpkı şu dökülen kiraz çiçeklerine benziyor. Hayatım alelacele çizilmiş, ama vakit yetmediği için ayrıntıları doldurulamamış bir resme benziyor. Vakit. Elli yıl önce… oysa daha dün gibi… gene bu yamaçta babamla birlikte yürüyordum. O zaman henüz kiraz ağaçları yoktu. Daha dün gibi… oysa başka bir yüzyıl. Rus donanmasına karşı zaferimizi kazanmamıza daha on yıl vardı. Büyük savaşta müttefiklerden yana savaşmamıza ise yirmi yıldan çok zaman vardı. Babamın yüzü gözümün önüne geliyor. Anılarımda hep başımı kaldırıp onun yüzüne bakıyorum. Küçük elimi kavrayan elinin ne kadar büyük ve kuvvetli gördüğünü hatırlıyorum. Sanki sinirlerimin de kendi belleği varmış gibi göğsümün ta içinde hissettiğim bir başka anım da… babama onu ne kadar sevdiğimi bir türlü söyleyemeyişim. Bu kadar açık ve dünyasal kelimelerle konuşma âdetinde değildik. Babamın sert fakat hassas profilinin her çizgisi gözümün önünde. Elli yıl. Her biri önemsiz bir sürü şeyle dolu. Asıl önemli olanlar belleğimden yıkılıp gitmiş. Zaman zaman babama acıdığımı hissederdim. Ona kendisini çok sevdiğimi söylemediğim için. Ama aslında kendime acıyordum. Benim söylemeye duyduğum ihtiyaç, onun işitmeye olan ihtiyacından fazlaydı.»
Şibumi
***

Çoktandır yabancı bir cismin kalbime sürtünmekte olduğunu biliyorum.
 
Yine de biri çıksa, nasılsın dese alışkanlıkla iyiyim diyeceğim.
Kederi olduğumda söylenemez zaten. Buna sebepte yok çünkü. Ne taze bir ölüye sahibim, ne felâket geçirenlerim var.
Dedim ya oturuyorum öylece. İyi ki etrafımda kalbimi tanıyanlar yok.
 
Cahit Zarifoğlu
***

Sonu belirsiz bir kavgaya atılıyoruz Olric.
Yanımda senden başka kimse yok elle tutulabilen.
Öyle bir savaşa giriyorum ki Olric, bizi İsa bile kurtaramaz.
.
Ben de insanları ve özellikle
işin içinden çıkamayan insanları seviyorum Olric.
Oğuz Atay

***

İnsanın sevdiklerini uyurken seyretmekten, saçlarını öpmekten, açılmışsa şayet üstünü örtmekten mahrum olması, doğrusunu Allah bilir, günahlarına kefaret sayılsa yeridir.
 
İbrahim Paşalı
***

Bakarız bir hayat gelip geçmek üzeredir. Devrânın yıpratıcı silleleri ortasında hırçın, tasalı, âvâre olmuşuzdur; böylece zaman, mûtat seyri, mutât tekerrürü içinde yürümekte iken, tesâdüf iftirâsına uğramış mukadderat, birden karşımıza aradığımızı çıkarır ve o an, hemen o an, bir ömür boyunca haberimiz olmadan aranmış olanın o olduğunu anlarız. Ne çâre ki gene hayatın cilve ve esrârı, “sevgilim!” diye haykırarak koşacağımız o bulunmuşa, kayıtsız ve bigâne kalmamız işkencesini revâ görür. O bulunmuş ki hayatımızın hâsılıdır; o bulunmuş ki bir ezel tanışığı, bir ezel düğümlüsü, mihrâkı, mânâsıdır ve bize ondan gayrı ne varsa ârızîdir, çekilmez bir yüktür. Ammâ gene de biz hayat yorgunları, uğrunda iki âlemi bir pula sayacağımız o bulunmuşa, her zaman uzak, her zaman yabancı olmak nâsibini yüklenmiş, eli ermez, gücü yetmez bir zavallı mevkiinden ileri geçemeyiz; ya da geçmek istemeyiz.
Sâmiha Ayverdi
İstanbul Geceleri S.165-178

***

Nereye gidersin sevdiğim?
Hatırlamak için harcadığımızdan çok daha fazla çabayı unutmak için harcıyoruz herhalde.
Unutmak…
Çaresizlerin, fırtınalar arasında, bir gün oraya ulaşmanın düşünü kurdukları o acıklı sığınak.Hayatımıza girenleri ya da girmek için kapılarımızı zorlayanları silmek aklımızdan, onlar yokmuş gibi davranıp onlar yokmuş gibi yaşamak.
 
Ahmet Altan
***

“Yıllar sonra tekrar görüşen iki insanın heyecanını hayal ediyorum. Bir zamanlar sık sık görüşmüşlerdir ve bu yüzden de, aynı yaşanmışlıklarla, aynı anılarla bağlı olduklarını düşünürler. Aynı anılar mı? Yanlış anlamalar burada başlar: Anıları aynı değildir. İkisi de geçmişten iki ya da üç durum hatırlamaktadır, ama herkesinki kendinedir; anları birbirine benzemez, birbiriyle örtüşmez; hatta nicel olarak bile birbirleriyle kıyaslanamazlar; biri öteki hakkında, onun kendisi hakkında hatırladığından çok daha fazla şey hatırlar.” (s.84)
Milan Kundera/Bilmemek

***

Sen git gide benim oranı buranı sıkarak sevemeyeceğim kadar yaşlanıyorsun. Seni sımsıkı basarak sarılmaya kıyamayacağım kadar yaşlanıyorsun git gide. Babaammm seniii nasıl çok nasıl delice nasıl kıyamayarak seviyorum bir bilsen. En değerlimsin sen benim grı saçlım. Seni çok seviyorum. İyi geceler.
 
Ayşen

***
Konuşmak, ne üzerine konuşacağım? Tükettim bütün konuşacaklarımı. Ne söyleyeceğim kaldı, ne de öğrenmek istediğim. Şimdi düşünüyorum da anlıyorum: Oldum bittim çok değilmiş benim konuşacağım nenler: Üç dört konu, hepsi de o. Kim bilir ne türlü sıkmışımdır eskiden konuştuklarımı. Beni ilk gören, benimle ilk konuşan, benim bir değerim olduğunu, birçok nenler bildiğimi sanabilir: Dağarcığımda ne varsa hepsini önüne dökerim de onun için. Bir daha görüşüşümüzde gene onları açar, gene onları söylerim. Karşımdaki de çabucak anlar aldandığını, bir daha aramaz olur beni.  Kapanıyorum evime, yatağıma uyanıp okumak istiyorum. Okumadığım nice betikler var, alıp alıp yığmışım. Kendime çok okuyan bir kişi süsü vermek için. Baskalarını da, kendimi de kandırmak için, başkalarından çok kendimi…
    “Yalnızlık” dedim buna, iç yalnızlığı. Arkadaşların, gönüldeşlerin de, betiklerin de giremediği bir iç yalnızlığı. İlgisizlik… Buna, yaşlılık, kocamışlık demek daha doğru olur.

Perşembe, 14 Haziran 1956
Nurullah Ataç / Günce
***
Bir şeyin son kez olduğunu bilmek yakıcı bir bilgidir .
 
Nazan Bekiroğlu
***

Kuşkusuz en ufak engeller dahi en ateşli gayreti soğutmaya, dostluk bağına senin kadar sıkı bağlanmayan insanların belleklerindeki anıları silmeye yeterlidir.
İbn-i Hazm
 

Sessiz Düşünceler

Kimseyi aramıyorum kapandım kendime
Kimse de artık beni aramasın
Koşa koşa gelen yazı denizin mavisini
Her duyguyu düşünceyi tek başıma yaşarım

Birilerini aradım kapılarını çaldım
Yıllarca belki de yüzyıllarca
Kendimi anlatmak istedim birilerine
Neye yaradı bunca yakınlığım

Sandılar ki onlar olmadan
Taşıyamam kendimi bir yerden bir yere
Oysa benim amacım yalnız şuydu
Birlikte gidelim güzelliklere

Yüreğim uyuyan dalgalar gibi durgun
Kafam tam anlamında bir kaçak
Ben kimselerin anmadığı adam
Yüz yıl yaşamış gibi yorgun
Daha dün doğmuş gibi çocuk

Afşar Timuçin

 
Yorum yapın

Yazan: 17 Kasım 2014 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Fener Taşıyan Kör

Bir kapı açıldığında kapanmıyorsa bir kapı, açılan kapıdan kovulmuş olarak girer insan. Susmaya talip olan akıl anahtarıyla kilitlemiyorsa dilini, düşünce penceresinde ışık ne arar! Yolcu atını bağlasın o halde, alınacak çok mesafe var. Dinlenen bir atın yol almadığını kim söylemiş! Kim söylemiş elinde fenerle bir gece vakti yürüyen körün hikâyesini? Değerli bir malı alacak kadar paran varsa kulak kesil. Zira pahalı malı ucuza satmaz Molla Câmî: “Körün biri simsiyah bir gecede elinde fener ve omzunda testi yürürken, boşboğazın biri yanına yaklaştı ve şöyle dedi: ‘Ey nâdân! Senin için geceyle gündüz birdir. Karanlıkla aydınlık arasında bir fark yoktur gözünde. Fenerin ne faydası olur sana o halde!’ Bu söz üzerine güldü kör ve sonra: ‘Bu fener kendim için değildir! Senin gibi kör kalpli sersemler içindir ki, bana çarpıp da testimi kırmasınlar’ dedi.”

Peki sonra? Sonra şiirini üç cam testiye koydu Câmî. Üç dîvan kurdu da yargıladı şiiri: “Fâtihât eş-Şebâb”, “Vâsitât el-İkd”, “Hâtimât el-Hayat” adını verdi onlara. Boncuk değil inci avcısıydı! Fars şiirinin fârisiydi. Hint üslubunun dâhisi… Kölesi değil şiirin, efendisi! Köleler zincirlerini sürüklerken vadilerde o bir yanardağ gibi açıp ağzını lav tükürüyordu üzerlerine: “Mücevherden anlamayan, umut ve korku ipine boncuk dizenler!”, “Açgözlülük ipliği ve laf iğnesiyle her alçağa giysi dikenler!”, “Kedi hırlayınca deliğine kaçan farelere ‘Sen aslansın!’ diyenler!”, “Kalbi kararmış ve dar eski hokkalar!”, “Çuvaldızla delsen bir damla kanı akmayanlar!”, “Kafiye gibi kendini daraltanlar!”, “Herze söyleyip latife zannedenler!”, “Her davete seyirten, ayrana üşüşen sinekler!”, “Devranın dükkanında pahalı malı ucuza satanlar!”, “Şiiri murada erme vasıtası yapanlar!” İşte onlardı şairliği ayağa düşüren, geçim aracı yapan. Onlardı Câmî’nin sözlerinden deliler gibi kaçan.

Zıtların çocuğuysa denge, Câmî’nin ayaklarının farklı istikametlere doğru gidip gelmesini anlayabiliriz. Cambaz elindeki sırığı bir sağa bir sola doğru eğiyor, adımını kâh ileri kâh geri atıyorsa da herkes bilir ki onun sapmayan bir yolu vardır. Bu yüzden ancak cahiller cambazın yalpaladığını sanır, sabırsızlıkla onun ipten yuvarlanmasını beklerler. Câmî bir yandan sanatının yüksek mertebesinden söz edip, “Şiirin karşılığını vermek Allah’a mahsustur!” derken, öte yandan “Güzelliği yalana borçlu olan bir sanatın basiret ehli nazarında ne değeri olabilir!” demektedir. Bir yandan “Şiirin değerini gör ki, kâfirler onunla Peygamber’in elçilik şerefini inkâr etmek istediler. Kur’ân’ın ona indirilmediğini ispat etmek için, Peygamberi şairlikle itham ettiler!” derken, öte yandan “Şair, kısa bir kelime olsa da yüz binlerce şer ve fesadı içinde toplamıştır.” sözünü sarf edebilmektedir. Doğrusu bu sözler birbirini yalanlamaz, olsa olsa tamamlar. Câmî yükselmeye vasıta olabilecek bir şeyin alçalışın da aracı olabileceğini söylemektedir aslında. Yükseklerde gezinmek isteyen şaire yıldırımları hatırlatmaktadır. Bir şemsiye önermektedir ona, kül olmasını engelleyecek bir paratoner. Belki de bu yüzden “Kemal Hucendî’nin, Hafız’ın dîvanlarına ve Hz. Ali’nin yüz sözüne cevap verdim!” diye övünen bir şaire “Peki ama Allah’a ne cevap vereceksin!” diye gürlemiş, kelamını tartamayan bir başka şairin “Kâbe’ye gittiğim zaman kutlu olsun diye şiir dîvanımı Hacerü’l-Esved’e sürdüm!” sözünü şu cevapla silkelemiştir: “Zemzem kuyusunda yıkasaydın daha iyi olurdu!”

Câmî dertlidir. Şikâyeti şiirden ziyade “Şu kamış gibi boynum onların şerrinden büküldü!” dediği sözde şairlerdir. Onlardan o kadar bîzar olmuştur ki hızını alamayıp şiire bindirir topuzunu çoğu kez. Gerçekten ne faydası vardır şiirin? Böyle zamanlarda kendinden bir Câmî daha çıkarıp yakasına yapışır ve; “Şiirden yüz çevirmek istiyorsun ama gece gündüz şiirden el çektiğin de yok. Zamane şiire bu kadar kapılmış ama kendin söyle! Şiir karalamanın ne faydası var! Şu şiir oyuncağından vazgeç! Keşke bilebilseydim daha ne kadar aldanacağımı bu oyunla!” diye hırpalar onu. Ancak bir süre sonra fırtına diner, sahili yağmalayan dalgalar durulur ve Câmî’nin kelimeleriyle dokuduğu yelken rüzgarı kucaklayıp sonsuzluğun her an değişen ufuk çizgisine doğru yol almaya başlar. “Deniz birdir, dalga binlerce, binlerce. …Yüz birdir, aynalar sayısız…” Bir’e teslim olunca kayık nasıl da yüzmektedir?.. Bire inince yüz ne kadar mütebessim!

“Şiir nedir ki? Zihin kuşunun şarkısı! 
Şiir nedir? Sonsuz dünyanın aynası! 
Kuşun ise şöyle anlaşılır değeri 
Acaba yolu külhândan mı geçmektedir gülistandan mı? 
İlâhî bir gül bahçesinden derlenir şiir 
Gücünü ve gıdasını semadan devşirir.”


A. Ali Ural

 
Yorum yapın

Yazan: 17 Kasım 2014 in Şiir Gibi

 

Etiketler: ,

Artık Bu Oyunun Tadı Kaçtı

Her oyunun bir eşref saati vardır akrep ve yelkovanın kaskatı kesildiği, aklın gizli düğmesine dokunup, film bitmeden salonun ışıklarını yakan.

Teşrifatçıların kaçışan kirpilere göz kovuklarınızı gösterdiği, rüyaya devam etmeyesiniz diye gözbebeklerinizi incittiği, perdenin hayallerinizin hamaklığından vazgeçip beyaz bir gulyabaniye dönüştüğü an… Oyunda olduğunuzu fark ettiğiniz ürpertici bir kesittir bu. Filmin içinde sıcak şekerler gibi eriyip akarken yanan ışıklarla beraber sinemada olduğunuzu fark edip koltuğunuzda buz kestiğiniz o an, bir cümle ruhunuzda yanıp sönerek işaret vermeye başlar: “Artık bu oyunun tadı kaçtı!” Bu öyle bir sinyaldir ki hakikatin sınırlarına girene kadar peşinizi bırakmaz. Bahçede oynayan çocuklar nasıl güneşin gitmesiyle beraber evlerinin cılız ışıklarına kelebekler gibi üşüşür ve yorgunluklarını tam o anda hissederlerse, siz de hakikatin evi dışında bir hayat alanınızın bulunmadığını anlar ve derin bir yorgunluğun sürüklediği derin bir sükûnetin eşiğinde bulursunuz kendinizi.

Dede Efendi, yüzlerce besteyle ruhlara bal şerbeti döktükten sonra bir gün öğrencisi Dellalzâde İsmail Efendi’ye “Artık bu oyunun tadı kaçtı!” dediğinde devir Sultan Abdülmecid devriydi. Yenikapı Mevlevîhânesi’nde 1001 günlük çilesini doldururken bestelediği “Zülfündendir benim baht-ı siyahım” şarkısıyla dostluğuna mazhar olduğu III. Selim tahttan indirilip şehit edilmiş, IV. Mustafa’nın tahta geçmesinin akabinde Kabakçı Mustafa ve Alemdar Mustafa Paşa vakaları yaşanmış, II. Mahmud’un tahta geçişiyle durulmayan siyasi olaylar Dede Efendi’nin ruh ikliminde soğuk rüzgarlar estirmişti. Fakat bütün bunlardan öte bir durum vardı ki, “Yine bir Gülnihal aldı bu gönlümü” diye nazire yapsa da gönlünü razı edemiyordu bu yeni duruma. III. Selim zamanında sarayın pencerelerini tıkırdatan yabancı notalar, II. Mahmud zamanında tavanlarda çınlamaya başlamış, Sultan Abdülmecid döneminde ise yerli notalara nefes aldırmaz olmuş, yani oyunun tadı kaçmıştı.

Hammamîzade İsmail Dede Efendi “yandım” dedikçe yeni yangınlar yağdı üstüne. Önce şeyhi ve hocası Ali Nutkî Dede’yi verdi toprağa, sonra üç yaşındaki oğlu Salih’i. Can havliyle tutundu notalara yine, ateşi ateşle söndürmeye çalıştı. “Bir gonce femin yâresi vardır ciğerimde/ Ateş dökülürse yeridir âh serimde/ Her lahza hayali duruyor dîdelerimde/ Takdire nedir çare bu varmış kaderimde” diyen Dede Efendi’nin kaderinde bundan daha fazlası vardı. Üç sene sonra eşi Rukiye Hanım gitti Salih’inin yanına. İki sene sonra da altı yaşındaki oğlu Mustafa annesinin. Ne yapsın dede “Yine zevrak-ı derûnüm kırılıp kenâre düştü” demekten başka. Kırkikindi yağmurları gibi yağdırmasın mı Mevlevî âyinlerini art arda. Şakir Ağa’nın “Ferahnâk oyunu”nu bozmasın mı!“Şakir sen onunla güreşemezsin!” dedirtmesin mi Sultan’a. Müezzinbaşı Zeynelâbidin Efendi’nin “Ferahfeza tuzağı”nı birkaç dakikada yaptığı besteyle yerle yeksan etmesin mi!

Ah ferahfezâ! Bir de ferahfezâ âyini var Dede’nin. Yere göğe koyamasa da herkes bu görkemli besteyi, sırf Sultan’ın isteği üzerine yaptı diye, daha altta görüyor diğer âyinlerinden. “Diğer âyinlerimi hep şeyhlerimin emir ve tarifleri mucibince bestelemiştim. Ferahfezâ’yı ise padişahın emriyle bestelediğim için o kadar ruhlu olamadı; onlardaki zevk ve neşeyi Ferahfezâ’da bulamıyorum…” diyor. Beş yüz özgün besteyle musikiye yeni bir kimlik kazandırabilmenin arkasında işte bu ruh var. Bu ruh var “Ey Sâlik diyem bir söz ki haktır”, “Habîbullah cihana can değil mi”, “Bir ismi Mustafa bir ismi Ahmed” ilâhîlerinin. Araban-kürdî’nin, hicaz-bûselik’in. Neveser’in, sabâ-bûselik’in ve sultânîyegâh’ın.

İşte bu ruhla vasıl olmuştur yüzyıllar içinde makamı unutulan “Taleal Bedru aleynâ”ya. Son Peygamber karşılanırken bir ağızdan söylenen o coşku notalarına. Rüyasında dinlemiştir mânâ yurdundan, bestesi lutfedilmiştir pîrine musikinin. Uyanır uyanmaz kayda geçirmiştir bu ilâhî sesi. Bir işarettir belli ki bu kutsal topraklara onu çağıran. Kâbe tavaf edilir de Dede hatırlamaz mı Yunus’u! “Yürük değirmenler gibi dönerler/Gönül kâbesini tavaf ederler/Muhammed’in kösü çalınır bunda/ Ol sultanın demi sürülür bunda” İşte son bestesi bu Şehnaz ilâhîdir. Muhammed’’in kösü çalınmış, Tanpınar’’ın tanımıyla müzikteki “Asıl âleti insan sesi” olan Dede, Mekke’’de susmuştur. Zira tadı kaçmıştır dünya oyununun.

A. A. Ural
 
Yorum yapın

Yazan: 13 Kasım 2014 in Şiir Gibi

 

Etiketler:

 
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 98 takipçiye katılın